bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilimkurgu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2009 Salı

Happy Accidents, 2000 (7,4)



Ruby (Marisa Tomei) erkek arkadaş bakımından çok şanslı değildir. Kendini hep "kaybedenlere" bağlıyken bulur.



Bir gün bankta otururken Sam Deed (Vincent D'Onofrio) ile tanışır. Sam diğer erkek arkadaşlarından çok farklıdır. Hem iyi hem de kötü anlamda elbette :) Daha naziktir, daha romantiktir ama bir o kadar da gariptir. Küçük köpeklerden bile dünya kadar korkar. Bazı şeyleri ilk kez görmüş gibi şaşkınlıkla bakar çevresine vs.

Ruby ilişkilerinin 3. ayında evde Sam'in kağıtlarının arasında bir resim bulur. Karakalem çizilmiş olan bir kadın resmi vardır. Altında da satırlarca yazılmış aynı isim : Christie Delancey.

Ruby bu durum karşısında sinir krizi geçirince Sam her şeyi açıklamak zorunda kalır. O bir zaman yolcusudur. 2470 yılından geçmişe yolculuk yapmıştır. Bu yolculuğun sebebi de aslında Ruby'dir. Gelecekte onun bir fotoğrafını bulmuş ve onu aramak için geçmişe gelmiştir.

Film konu itibariyle eğlenceli gibi gözükse de ben çok ahım şahım bulmadım doğrusunu söylemek gerekirse. Daha komik ve eğlenceli olabilirdi sanki. Gerçi beğenen beğenmiş ki IMDB'de 7,4 gibi gayet yüksek bir puan almış.

Brad Anderson hem yazmış hem yönetmiş bu filmi. Kendisi aslen (aslında daha sonra başladı) çok sevgili dizim Fringe'in 5 bölümünü yöneterek gönlümüze taht kurmuş bulunuyor :) 2008 yapımı Transiberrian'ı da Anderson yönetmişti, o da güzel filmdi.



Marisa Tomei'yi ilk olarak Only You'da seyretmiştik 1994'te. O film de bana hep geçmişimi hatırlatır. Aşkını aramak için yolculuğa çıkan bir kadın olarak karşımızdadır orada Tomei. Hoş bir filmdi bence. Daha sonra 1995'te Four Rooms adlı yine beğenerek seyrettiğimiz bir filmle karşımıza çıkmıştı. 2000 yapımı The Watcher ve What Woman Want, 2006 yapımı Danika ve Rescue Me,2007 yapımı Before The Devil Knows You're Dead ve 2008 yapımı The Wrestler diğer filmlerinden.



Gelecekten gelen sevimli adamımız Vincent D'Onofrio'nun film listesi de oldukça kalabalık. 1987 yapımı Full Metal Jacket eminim çok tanıdık gelecektir size. 1988 yapımı Mystic Pizza'da da eminim hatırlayacaksınız Julia Roberts ile birlikte. 1996 yapımı Feeling Minnesota, 1997 yapımı Men In Black 2, 2000 yapımı The Cell diğer filmlerinden.

11 Ağustos 2009 Salı

X-MEN ORIGINS : WOLVERINE, 2009 (6,8)



X-Men serisinde Wolverine olarak tanıdığımız Jimmy Logan'ın (Hugh Jackman) hikayesini öğreniyoruz bu seride.

Jimmy çocukken sık sık hastalanmaktadır. Babası sürekli olarak yanına gelip Jimmy'nin durumuna bakar. Bu arada aynı evde yaşayan ve aslında kardeşi olan Victor (Liev Schreiber) da sürekli odadadır. Bir gün babası yine Jimmy'e bakmaya geldiğinde aşağıdan sesler duyarlar. Victor'un babası, annesiyle kavga etmektedir yine. Jimmy'nin babası aşağı iner ve aşağıdan silah sesi duyulur. Jimmy aceleyle aşağı koşar ve babasını yerde yatarken bulur. Babası ölür. Jimmy çok sinirlenir ve el parmaklarının arasından sivri kemikler çıkar. Jimmy sinirle ayağa kalkar ve Victor'un babasını öldürür. Ama adam ölmeden önce Jimmy'e korkunç bir gerçeği fısıldamıştır. Yerde yatan gerçek babası değildir, gerçek babası kendisidir.



Jimmy iyice sinirlenerek evden dışarı kaçar ve koşmaya başlar. Victor da arkasından gider. Filmin bu noktasından sonrası savaş kareleriyle doludur. Her karede Jimmy ve Logan omuz omuza, sırt sırta dövüşmektedir. Jimmy ve Victor ölümsüz oldukları için tarihteki her türlü savaşa katılmışlardır. Sonunda yakalanır ve idama mahkum edilirler. Ama ölümsüz oldukları için bu cezayı bir türlü veremez hükümet.

Kaldıkları hücreye William Stryker (Danny Huston) adında bir adam gelir sonunda. Onlara değerlerini bildiğini ve kendi gurubuna katılmalarını söyler. İki arkadaş kabul ederler bu teklifi. Stryker'ın grubunda çok hızlı ve bu nedenle çok iyi kılıç kullanan Wade (Ryan Reynolds), hedefi asla şaşırmayarak uzun menzilden bile süper silah kullanabilen Ajan Zero (Daniel Henney), çok güçlü Dukes (Kevin Durand), elektriğe ve dolayısıyla elektronik aletlere hükmedebilen Bolt (Dominic Monaghan) vardır. Ve Strayker'ın kötü planları vardır hehe :)



Logan içinde bulundukları durumdan hiç memnun olmaz. Stryker için masum insanları öldürmek zorunda kalırlar. Logan bu guruptan ayrılmaya karar verir işte o anda Victor ile yolları ayrılır (Victor daha sonra Sabertooth ismiyle karşımıza çıkacaktır). Bundan sonra düşman olurlar.

Logan kendine yeni bir hayat kurar. Mutant olduğunu sevgilisi Kayla (Lynn Collins) haricinde herkesten gizler, oduncu olarak bir yerde çalışmaya başlar. Kayla'yla mutlu mesut yaşamaktadırlar. Ancak bir gün Stryker Logan'ın çalıştığı yere gelir ve gruptakilerin öldürülmeye başladığını söyler. Logan kendi başının çaresine bakabileceğini söyleyerek basar gider.



Ama ertesi gün Victor da onları bulur ve Kayla'yı öldürür. Logan intikam hırsıyla dolar ve Stryker'a gider. Stryker katilin Victor olduğunu bilmediği konusunda ikna eder Logan'ı ve ona bir şans verir. Kendisiyle anlaşırsa Victor'dan öcünü alabilecektir. Logan kabul eder ve Syryker'ın laboratuvarına gider. Burada, yıllar önce birlikte aradıkları meteoriti görür. Adamantiyum haline getirilen taş Logan'ın kemiklerine enjekte edilecek ve böylece yenilmez olarak Stryker'ın hedeflediği Weapon X (10. Silah) haline gelecektir. Bu arada Logan yeni künyesine Wolverine yazılmasını ister. Bu, Kayla'nın ölmeden önce kendisine anlattığı hikayeden aklına gelmiştir. Bundan sonra Wolverine olarak anılacaktır.

Ve Wolverine Victor'un peşine düşer. Ancak bilmediği şeyler vardır. Bu arada Stryker mutant toplamaya devam eder. Niyeti bütün mutantların DNA'larını birleştirerek yenilmez bir Weapon XI oluşturmaktır.

Film güzeldi. Ama X-Men'in diğer serilerini düşününce biraz sönük kalmıştı bana göre. Tabi aslında beklediğini şeye de bağlı. Ben mesela oturup mutantların değişik şeyler yapmasını seyretmeyi çok seviyorum :) Wolverini de severim o ayrı :))

X-Men ve X2'yi Bryan Singer yönetmişti. 3. seri olan X-Men : The Last Stand'i Brett Ratner yönetmişti. Bu filmde yine farklı bir isim karşımıza çıkıyor : Gavin Hood. Bu yönetmen olarak seyrettiğimiz ilk filmi (bizim yani, yoksa yönettiği filmleri var).



Tatlı Hugh Jackman'ı ben ilk olarak 2000 yapımı X-Men'de tanımışım. Ondan önceki filmlerini anımsayamadım en azından. Daha sonra 2001'de Swordfish'te ve tatlı Meg Ryan ile birlikte oynadığı şeker film Kate & Leopold'da, 2003'te X2'de, 2004'te Van Helsing'de, 2006'da yine bir X serisi olan X-Men:The Last Stand'de ve hayatımın filmi olan The Fountain'da, aynı yıl yine çok iyi bir film olan The Prestige'de, 2008'de henüz seyretmedğimiz Australia'da oynamıştı. Ayrıca 2006'da Flushed Away ve Happy Feet gibi animelerde başarılı seslendirmeler de yaptı. Canım benim :))



Liev Schreiber'ın da oldukça kalabalık bir film listesi var. Seyrettiğimi hatırladıklarım arasında 1996 yapımı Ransom ve Scream, 1997'de Scream 2, 1998'de Sphere, 1999'da Jacob The Liar, 2000'de Scream 3, 2001'de Jackman'la birlikte Kate & Leopold'da, 2006'da The Painted Veil var.



Danny Huston'u da bir sürü filmden biliyoruz aslında. Hatırladığım filmleri arasında 2003'te 21 Grams, 2005'te güzeller güzeli Rachel Weisz'le birlikte oynadığı The Constant Gardener, 2006'da Children Of Men, 2007'de The Number 23, 2008'de How To Loose Friends & Alienate People var.



Bu yazıyı bitirmeden bahsetmek istediğim biri daha var ki o da Ryan Reynolds. Çok sever ve beğenirim kendisini. Ama bu filme yakıştıramadım onu. Ne bileyim, vurdulu kırdılı bir mutant filmine kaşları alınmış şeker bir adamı yakıştıramadım belki de. O daha çok Definitely, Maybe, Chaos Theory gibi filmlerin adamı :)

22 Eylül 2008 Pazartesi

The Incredible Hulk, 2008 (7,5)



Bu serinin ilk filmini 2003’te seyretmiştik. Eric Bana’nın başrol oynadığı filmi Ang Lee yönetmişti ve bana göre iyi bir iş çıkarmıştı. Eric Bana da tip olarak Hulk’a uygundu bence. İkinci Hulk’ta Edward Norton’ın oynadığını duyunca çok şaşırmıştım. E. Norton’ın tip olarak yaratıkımsı şeylerle uzaktan yakından alakası yok çünkü :) Masum bakışlı ve yakışıklı bir genç adam kendisi ne de olsa :) (Böyle düşünmemde eşime çok benziyor olmasının etkisi büyüktür, kabul :) ). Sonuç olarak Hulk’la Norton’u kafamda eşleştiremedim ama Norton’u bir kez daha beyaz perdede seyredecek olmamın heyecanını yaşadım o ayrı…



Bruce Banner (Edward Norton) bu kez karşımıza bir kaçak olarak çıkar. Hulk’a dönüşmek istememektedir ve bundan kurtulmaya çalışmak için kendisine bir panzehir yapmaya çalışır. Bu arada da beladan uzak durmaya çalışıp dönüşüm geçirmesini engellemek ister.

Bruce daha önce bir deney sırasında gamma ışınları alarak Hulk’a dönüşmüştür. Bu deneyde asıl amaç güçlü askerler yapmaktır. Ancak dönüşüm istenen bir sonuç değildir. Bruce ortadan kaybolduktan sonra deney durdurulup ekip dağılsa da General Thaddeus Ross (William Hurt) hala Bruce’un peşindedir. Ross’un kızı Betty ise (Liv Tyler) kendisini üniversiteye atıp orada çalışmaya başlamıştır.



Bruce çalıştığı iş yerinde ufak bir kaza geçirip de kanını gazoz şişelerinden birine damlatınca yeri tespit edilir ve General bu sefer Emil Blonsky’yi de (Tim Roth) ekibine dahil ederek Bruce’un peşine düşer. Bruce’un Hulk olduğunu sadece General bilmektedir. Ekip normal insan boyutlarında ve masum görünüşlü bir adamın peşinde olduğunu düşünse de Bruce’un kalp atışları hızlandığında karşılarında Hulk’u bulurlar. Hulk çok güçlüdür ve onlardan kurtulmayı başarır.



Gidebileceği pek bir yer yoktur. Aklına ilk gelen Stanley’nin (Paul Soles) yeridir. Stanley ona bir oda verir ve saklanmasına yardım eder. Ancak bir gün eski kız arkadaşı Betty, yeni erkek arkadaşıyla Stanley’nin yerine gelir ve tesadüfen Bruce’u görür. Bruce başta kaçar ama Betty onun arkasından giderek onu bulur. Artık iki kişilerdir ve birlikte hareket ederler.



Bruce kaçtığı zamanlarda internet üzerinden yardım almaya başlamıştır. Kendisine Bay Mavi diyen birinden dönüşümünü engellemek için yardım alır ve panzehir yapmaya çalışır. Yeri tespit edildiği için Bay Mavi’yle görüşmeye karar verir ve Betty’yle birlikte Bay Mavi’nin yanına giderler. Bay Mavi de üniversitede çalışan profesörlerden biri olan Dr. Samuel Sterns’dir (Tim Blake Nelson). Doktorun yeni panzehirini Edward’a enjekte edip iyileşmesini beklerler.



Bu arada Blonsky, karşısındaki adamın yenilmez olduğunu anlamıştır, kendisi de daha güçlü olarak Bruce’u yenmek ister. Bunun için General ona yardım edecektir. Bruce’a yaptıklarının aynısını Bronsky’e de yaparlar. Sonunda ortaya Hulk’a rakip bir yaratık çıkar : Abdomination.

Bundan sonra yapılacak ilk iş Hulk ile Abdomination’ı karşı karşıya getirmek ve Hulk’u yenmesini beklemektir.

Filme önyargıyla başladım daha önce de belirttiğim için. O çok sevdiğim Edward Norton’u Hulk olmaya yakıştıramadım. Ama film başarılıydı yine de. Norton yine çok iyi oynamıştı. Bu arada adam ufacık gibi ama çıplakken kaslı falan. Nasıl oluyor anlamadım yani. Üzerine bir tişört geçirip sokaklara çıktığında cılız bir üniversite öğrencisi gibi görünüyor hala :) Oysa 1969 doğumlu, yani 39 yaşında!

Filmi Louis Leterrier yönetmiş ve IMDB’de 7,5 puan almış.



Edward Norton’u ilk olarak 1996’da Richard Gere ile birlikte oynadığı Primal Fear’da seyrettik. O filmde de çok başarılıydı hatta ödüle layık görüldü. Zaten kötü bir filmini de seyretmedim hatırladığım kadarıyla. Hep iyi projelerde yer aldı canım benim :) Aynı yıl The People vs Larry Flynt ile tekrar karşımıza çıktı. Hatta yine aynı yıl Everyone Says I Love You’da da oynadı ancak ben onu seyretmedim (sanırım!). Daha sonra 1998’de Tony Kaye’in yönettiği American History X’de oynamıştı ki bence o film de efsanedir. Bir kez daha seyredip burada tanıtmak isterim sizlere de. Sonra yine çok sevdiğim Fight Club’da 1999’da seyrettik Edi’mizi. 2000’de Ben Stiller ve Jenna Elfman ile birlikte rol aldığı Keeping The Faith isimli romantik komedi filmindeyse peder rolünde karşımıza çıkmıştı :) O filmini de çok severim diyeceğim, heralde pek şaşırmazsınız buna :) 2001’de The Score, 2002’de Death To Smoochy, Frida (bunu henüz seyretmedim), Hannibal serisinin devamı olan Red Dragon ve 25th Hour, 2003’te bir yeniden çevirim olan The İtalian Job, 2005’te Kingdom of Heaven, Down in the Valley, 2006’da yine çok beğenerek seyrettiğimiz The Illusionist, The Painted Veil, ve en nihayetinde 2008’de The Incredible Hulk. Görüldüğü gibi bütün filmleri çok iyi. Ya da o olduğu için filmler bu kadar başarılı oldu. Eşime benzemesi bir yana hakikaten çok iyi bir oyuncu bence.



Liv Tyler’ın Aerosmith’in solisti olan Steve Tyler’ın kızı olduğuna inanmak çok güç. Öyle çirkin, ama şarkılarını severim, bir adamın böylesi güzel bir kızı olması inanılır gibi değil gerçekten de. L. Tyler’ı daha önce de ufak tefek rollerde seyretmişizdir hatta babasının Amazing isimli şarkısının klibinde de oynamıştı, ama uzun soluklu ve bilinçli olarak seyrettiğimiz ilk filmi 1998 yapımı Armageddon gibi geliyor. Ha güzelliğiyle dillere destan olduğunu gösterdiği Stealing Beauty de var, belki birçoğunuz o filmiyle hatırlıyorsunuzdur ama ben filmi konu itibariyle falan hatırlamıyorum pek, bir kez daha seyretmek gerek :) Daha sonra 2001’de One Night At McCool’s ve varlığını yeniden hatırlattığı ve serisine 2001’de başlanan Lord Of The Rings geliyor. Orada Elrond’un kızı Arwen rolünde karşımıza çıkıp yine güzelliğine hayran bırakmıştı bizi. Bu filmde biraz irileşmiş buldum doğrusu. Ayakkabı numarası 42’ymiş bu arada, duyurulur’ :)



Tim Roth’u en son Funny Games U.S.’de seyretmiştik. Daha önce 1996 yapımı Everyone Says I Love You’da yine Edward Norton’la birlikte oynamışlar. Roth’un bir sürü filmi var ama aklıma gelenler Planet of Apes, orada maymundu gerçi, kendisini tanımak zordu ama orada da çok iyi bir oyunculuk çıkarmıştı bana göre, Dark Water, 1995 yapımı Four Rooms, o film de çok güzeldi bu arada, ve tabi ki Reservoir Dogs.

15 Eylül 2008 Pazartesi

V For Vendetta



Daha önce seyretmiş ve bayılmıştık bu filme. Ama üzerinden çok zaman geçtiği için yazamamıştım burada. O zamanlar bir e-günlüğüm yoktu :)

Cumartesi günü Osi geldi bize. Krepli mantarlı tavuk yaptık ve onu afiyetle yedikten sonra Osi daha önce seyretmediği ve merak ettiği için biz de ikinci kez oturduk seyrettik bu filmi. Çok da iyi oldu. Kendisini yüz olarak göremesek de Hugo’ya, Natalie’ye ve bir kez daha Wachowski kardeşlere hayran kaldık.





İngiltere’de yıllardır süren ve insanların özgürlüğünü elinden alan bir yönetim şekli vardır. Gece dışarı çıkmak da yasaklardan biridir. Evey (Natalie Portman) bir gece yasaktan sonra dışarı çıkar ve yönetim adına çalışan işaretli adamlarca yakalanır. Tam o sırada maskeli kahramanımız V ortaya çıkar. Evey kendisine de zarar vereceğini düşünür bu damdan düşer gibi gelen maskeli adamın. Ama V, Evey’e zarar vemez ve ona önce kendisini tanıtarak planlarından bahseder ve bir binanın çatısına çıkartır.



Hatırla, 5 Kasım'ı hatırla
Barut ihanetini ve komplosunu
Hiçbir neden bilmiyorum ki gerektirsin
Barut komplosunun unutulmasını


Adalet’in simgesi olan heykeli havaya uçurduğunda herkes haberdar olur V’den. Daha sonra kapalı devre yapılan yayın kuruluşuna giderek bütün halka seslenir. Bu seslenişte V’nin tek bir isteği vardır. Guy Fawkes günü olarak bilinen 5 Kasım’ın unutulmaması. Bunun için halktan bir sonraki 5 Kasım’da Parlomento Binası’nda buluşmalarını ister. Böylece kendi başına başlattığı “diktatör rejime karşı gelmek” olgusu toplumsal hale gelecek ve özgürlüklerine kavuşacaklardır.





Bunun içinse tam 1 yıl gereklidir. Bu 1 yıl içindeyse V’nin kimliğini öğrenmeye başlarız yavaş yavaş. Evey’nin ürkeklikten cesurluğa geçişine tanık oluruz. İnsanların uyanışın ve bu uyanışla birlikte yönetimin baskısını görürüz.

Film bittikten sonra yönetmene, yazara, oyunculara hayran kalırız. Seyretmeyen var mı, kaldı mı bilmiyorum ama (daha önce seyredenler için bile) mutlaka seyredin diyeceğim.

Film 2005 yapımı aslında ama 2006’da seyirci karşısına çıkabildi. Senaryosunu Wachowski kardeşlerin yazdığı filmi James McTeigue yönetmiş ve IMDB’de 8,2 puan almış.



Güzeller güzeli Natalie Portman’dan daha önce My Blueberry Nights’ta bahsetmiştim. Ek olarak 2007’de Mr. Wagorium’s Wonder Emporium ve 2008’de The Other Boleyn Girl’de oynadı. Henüz iki filmi de seyredemedik.



Hugo Weaving’i ben ilk olarak bayıldığım 1999’da başlayan Matrix serisindeki Ajan Smith olarak tanıdım. Daha sonra en iyi kitap uyarlamalarından biri olduğunu düşündüğüm Yüzüklerin Efendisi’nde (Lord Of The Rings) Elf’lerin efendisi Elrond rolünde seyrettik H. Weaving’i.

Iron Man, 2008 (8,1)





Tony Stark (Robert Downey Jr.) babası dolayısıyla hep elektronik endüstrisinin içinde bulunmuştur ve küçük yaşta icatlarına başlamıştır. 20’li yaşlarına geldiğinde artık bir silah fabrikası vardır. Halkın kendini korumak için silaha ihtiyacı olduğunu düşünür ve hep daha iyisini yapmak için çalışmaya devam eder. Stark fabrikasının ortaklarından Obadiah (Jeff Bridges) da Tony’ye sürekli olarak gaz vermekte ve çalışmalarına devam etmesini sağlamaktadır.



Bu arada Tony’nin yaşam koçu diyebileceğimiz bir de yardımcısı vardır. Pepper Potts (Gwyneth Paltrow) herkesin hayran olduğu bir kadındır ancak yıllardır Tony’nin yanındadır ve sonuna kadar ona hizmet edecektir.



Tony bir gün teröristlerin saldırısına uğrar ve ekibinden biriyle esir düşer. Terörist başı Raza’nın (Faran Tahir) istediği şey, Tony’nin en son icadı olan silahı onun için yapmasıdır. Tony’nin elinde sınırlı alet edevat vardır ama yine de çalışmalarına başlar.



Tony ilk kez silah yaptığı için ona karşı gelenlerin haklı olduğunu düşünür. İlk kez kendi yarattığı silahların kendisine karşı kullanıldığını görür ve bundan çok rahatsız olur. Artık onun için tek bir şey vardır : Esir düştüğü bu yerden kurtulmak. Kıvrak zekası ve becerisi sonucunda teröristlerin anlayamayacağı bir şeyler yapmaya başlar ve bu şekilde “Demir Adam”ın ilk eskizini hazırlar.





Tony, Demir Adam sayesinde esir düştüğü yerden kurtulur ve yaptığı ilk basın açıklamasında silah fabrikasını kapatacağını söyler. Obadiah ona karşı gelse de kararından dönmeyecektir ancak bu arada Demir Adam’ı geliştirmeye kararlıdır. Artık suçlulara karşı savaşacaktır.

Yine yeni bir film, 2008 yapımı ve IMDB’de 8,1 puan almış. Oldukça iyi yani. Ama çok da ahım şahım değildi bana göre. Tamam güzeldi ama ne bileyim bu bir çizgi film uyarlaması, daha görkemli sahneleri olabilirdi. Spiderman uyarlamasından daha iyi yine de :) Spiderman benim kahramanlarımdan biridir mesela çizgi filmlerinde. Amma ve lakin filmlerinde kahramanım olabilmeye yakın bile değil…

Neyse, bu filmle devam edelim.

Yönetmen Jon Favreau’yu daha önce aktör olarak Daredevil ve Deep Impact gibi filmlerde seyretmişiz.



Tony Spark rolündeki Robert Downey Jr.’ı 1992’de rol aldığı Chaplin’den biliyor olabiliriz. Daha sonra 1994’te efsane filmlerden Natural Born Killers’ta oynamıştı. Yine 1994’te benim çok beğenerek seyrettiğim Only You’da oynamıştı. Daha sonra 2003’te Gothika, 2005’te Good Night, and Good Luck, 2007’de Lucky You’da rol almış. 2008’de The Incredible Hulk’ta da rol almış yine Tony Spark rolü ile ama ben henüz o filmi seyredemedim.



Jeff Bridges’in bir sürü filmi var. Eskileri pek hatırlayamadım. Yeni sayılabileceklerden 2001’de oynadığı K-Pax’i sayabiliriz. Bu kadar tanınmış bir adamın da bir tek filmini buraya yazabildiğim için kendimden utanuyorum doğrusu!





İsmini okumakta zorlandığım Gwyneth Paltrow’u 1995’teki efsane filmlerden Seven’dan biliyoruz belki de. Daha sonra 1998’de Sliding Door’da, aynı yıl Great Expactations’ta Ethan Hawk’la, 2001’de Shallow Hal’da oynamıştı. Film olarak bildiğim ama henüz seyretmediğim diğer filmleriyse 1999 yapımı The Talented Mr. Ripley, 2001 yapımı The Royal Tenenbaums, 1998 yapımı Shakespeare In Love, 1998 yapımı A Perfect Murder (yoksa bunu seyretmiş miydim?).

3 Eylül 2008 Çarşamba

FLCL, 2000 (8,8)



Evvelsi gün yeni bir anime diziye başladık. 6 bölümden oluştuğu için aslında o gün bitirebilirdik de. Amma ve lakin benim gözler yorgunluktan kapandığı için 5. bölümün ortalarında eşime hadi sen bir dolaş gel de ben de uyuyayım o arada deyivermişim :))) Tabi kapanış o kapanış.

Neyse dün kaldığımız yerden devam ederek bitirdik. Aslında buraya yazıp yazmama konusunda pek emin değildim. Zira çok bir şey anlamadığım için ne yazacağımı bilemedim :) Hatta bütün bölümler bittikten sonra Badem’i sorguya çektim ne anladığı konusunda. Sen anlat ki ben de yazayım dedim ama o ara gülme krizinden başka bir şeyle ilgilenemedik :)

Anladığım kadarını anlatayım yine de.

Kahramanımız Naota yaşadığı şehirde her şeyin her zaman olağan olduğunu düşünmekte olan bir lise öğrencisidir. 6 bölüm boyunca başına gelmeyen kalmaz, ciddi anlamda başına yani :), yine de bizim bu şehirde hiç değişik bir şey olmaz şeklindeki cümlesini giderayak söylemekten de geri durmaz.



Naota’nın abisi Amerika’ya gitmiştir. Onun sevgilisi Mamimi, o gittiğinden beri Naota’nın yanındadır ve ona sevgilisiymiş gibi davranır. Bir gün yolda giderlerken Haruku’yla karşılaşır. Hatta karşılaşmaları Haruko’nun motosikletiyle Naota’ya çarpmasıyla olur. Çarpmanın sonucunda Naota’nın başında bir şişlik belirir. Öncesinde bantla kapatmaya çalışsa da ertesi gün bu şişlik büyüdükçe büyür ve bir gün bu şişlikten iki robot çıkarak dövüşmeye başlarlar. Bu robotlardan Chanti dövüşün galibi gelir ve daha sonra Naota’larda hizmetçi olarak çalışmaya başlar. Chanti bana içecek bir şeyler getir, Chanti yorganların tozunu al gibi :)

Bu arada Haruku da Naota’ya yapışmış ve Mamimi bu duruma sinir olmuştur. Bundan sonra Naota istemese de Haruku onun peşini bırakmaz.



Aslında Haruku uzayın derinliklerinden gelen biridir ve asıl amacı Atomsk’u kurtarmaktır. Atomsk da bir robottur ve dünyaya düşmüştür. Naota’nın kafasından çeşitli robotlar, hepsi de el şeklinde, çıktıkça Haruku onları parçalar ve Atomsk’a ulaşmaya çalışır.

Konu itibariyle oldukça değişikti kabul ediyorum ama yine de şeker sayılırdı. Çizgiler yine çok güzeldi, müzikler de öyle. Komikti ayrıca :) Seyredilebilir yani.

Bu animeler de 2000 yapımı. Yönetmenliğini de Kazuya Tsurumaki yapmış ve IMDB’de 8,8 puan almış. Bu animeyi yabancı bir anime sitesinde görerek istemiştim ben. Hangi site olduğunu şu anda hatırlamıyorum ama baya bir övmüşlerdi diziyi.

Bu arada ismine gelince tam olarak anlayamadık :) Aslında bütün bölümlerde sürekli olarak “furi kuri” ve benzeri şeklinde ifadeler kullanıldı. Ama bir baktık öpüşmede kullanıldı bir baktık sevişmede kullanıldı, bir baktık dövüşmede kullanıldı. Sonuç itibariyle biz ne anlama geldiğini anlamadık. Son bölümde Naota’nın babası da Naota’yı yanına alıp furi kuri nedir, sen başrolsün, her şeyi bilmen lazım dedi ama yine de cevap alamadı :)

28 Ağustos 2008 Perşembe

Cowboy Bebop (Kauboi Bibappu), 1998 (9,4)



Geçen hafta bitirmiştik bu animeyi ama yazma fırsatım olmadı daha önce.

Ana karakterimiz Spike, 2070 li yılların ödül avcılarından biri. Para kazanmak için başına ödül konulan suçluları yakalamaya çalışıyor. İlk bölümlerde Spike ve uzay gemilerini kullanan, tamir eden, yemek yapan (!) Jet var sadece. Daha sonra tesadüf eseri karşılaştıkları Faye ve Edward da kadroya dahil oluyor ve ondan sonraki bütün koşturmacalarında 4 kişi birlikte hareket ediyorlar.



Tabi asıl adam yine Spike. Faye de kendi gemisiyle çıkıp ona yardım ediyor zaman zaman. Edward eski hackerlardan biri ve kadronun bilgisayar dahisi. Jet’se yine gemideki yemeklerle, planla, çiçekleriyle falan uğraşıyor. Nadiren eline silahını alıp yardıma gidiyor falan.



Her bölümde başka bir macera yaşıyorlar ve genel olarak suçluları canlı yakalayamadıkları için para kazanamıyorlar. Bu yüzden buzdolapları çoğunlukla boş :)



Sonuç olarak, çizgiler çok güzeldi, konular çok iyiydi, heyecanlıydı ve diğer animelerden farklıydı. 25 bölüm sonrasında film uzunluğunda son bir bölüm daha vardı. Bu son bölüm diğerlerinden bağımsızdı. Şöyle ki, 25 bölüm sonunda kadrodan ayrılanlar olmuştu, ama bu 26. bölümde onlar tekrar ortaya çıktılar.

Ha bu arada kadroda bir de köpek vardı. O da çok şekerdi :)

Karakterleri kısaca tanıtayım:



Spike Spiegel : Spike acaip rahat biri. Kimseyi takmaz, dert etmez, “cool” denen tarzda, ağzında her zaman bir sigarası olan, yoksa bile hemen çıkartıp sigarasını yakan öyle kendi halinde biri. Kötü adamlarla savaşıp para kazanmaktan başka bir amacı yok. Ha tabi bir de Julia’sı var. Yıllar önce çalıştığı örgütteyken sevgili olan, ama örgütütten ayrılmaya karar verdiğinde ondan da ayrı düşen Julia’sı (bu konuda başka da bir şey demeyeceğim ühü)



Jet Black : Jet oldukça babacan tavırlı bir amca :) Sürekli bir karmaşanın ortasında olsalar da, Karete Kid’deki yaşlı nur yüzlü amca gibi sakin sakin çiçekleriyle ilgilenebiliyor. Tek istediği Spike’ın avlarını öldürmeden yakalayıp polise teslim etmesi :)



Faye Valentine : Faye kadroya sonradan katılanlardan biri. Taş gibi bir vucüt, mor saçlar, kısacık bir şort, göğüslerini iyice meydana çıkaran daracık bir bluz ve altında topuklu botlarla her bakanı çevirip bir daha kendine baktıran bir kadın. Sadece Spike’in ilgisini çekemiyor, çünkü onun aklında Julia’dan başkası yok. Faye daha önce bir kaza geçirip dondurulmuş ve iyileştirildikten sonra çözdürülerek hayata geri döndürülmüş biri.



Edward Wong Hau Pepelu Tivruski IV : Ed’se tam bir şeker :) Turuncu saçlı, kadronun zıpırı sevimli mi sevimli bir karakter. Konuşmaları daima melodik. Birine seslenirken bile şarkı söyler gibi seslenip kendince garip sesler çıkartarak ortamı şenlendiriyor. Hacker’ken en çok istediği şey hayran olduğu Spike’ın gemisine binip onlarla çalışmak. Sonunda başarıyor da. Bir gün görevlerinde onlara yardım ediyor ve sonunda istediklerini yapmalarını istiyor. Görev tamamlandıktan sonra Ed’in isteği karşısında şaşırsalar da Ed bavulunu toplayıp bir anda gemiye yerleşiveriyor :) İsmi yanıltmasın bu arada, o bir kız.

Bu arada bu anime diziler 1998 yılında yapılmış. Yönetmenliğini de Hajime Yatate yapmış. IMDB puanı her şeyi açıklayacaktır size : 9,4.