film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2013 Pazartesi

The Cabin In The Woods (2012 / 7,1)



5 arkadaş ormandaki kulubeye tatile giderler! Burası çok bildik hikaye değil mi? Ama sonrası çok da bildiğimiz gibi değil..

Curt'un (Chris Hemsworth) kuzeni ormanda bir kulübe satın almıştır. Curt de sevgilisi Jules* (Anna Hutchison) ve diğer arkadaşları Dana (Kristen Connely), Holden (Jesse Williams) ve Marty (Fran Kanz) ile birlikte bu kulubeye giderler. Maksatları bu kısa tatillerinde Dana'ya da Holden'ı ayarlamaktır. Kulubeye yerleşip eğlenmeye başladıklarında birden odanın ortasındaki kapak açılır. Bu kapak bütün korku-gerilim filmlerinde olduğu gibi bir mahzene açılmaktadır. Mahzende sürüsüne bereket şey vardır. Kuklalar, bebekler, deniz kabukları, eskiden o kulubede yaşamış olan bir kızın günlüğü, esrarengiz aletler falan filan. Herbiri eline farklı bir şey almışken Dana elindeki günlüğü okumaya başlar ve asıl hikaye de o zaman başlar.

Dikkat : Buradan sonrası filmin neredeyse tamamını anlatır, istemiyorsanız okumayın :))

Filmin başlangıcında bu 5 genç yoktu bu arada. Takım elbiseli ciddi görünümlü adamlar vardı. Sanki FBI binasındasınız ve adamlar da devlet meselesi falan çözüyorlar. Sonra 5 genci gösterip hikayeye giriyor film. Ara ara da bu ciddi adamları gösteriyor. Anlıyoruz ki aslında her şey düzmece. Bu ciddi adamlar meğerse inandıkları tanrılara kurban vermek için belli periyotlarla 5 kişi seçip (fahişe, sportmen, akıllı, aptal, bakire) bu kulubeye yönlendiriyorlarmış. Bunu da aynı zamanda bahis konusu yapmışlar, en son da bakirenin ölmesi gerekiyormuş. Dana günlüğü okuduğunda zombi ailesinin uyanmasına sebep oluyor. Ve zombiler kulubeye doğru gelip ormanlıkta Jules'u öldürüyorlar. Ve bunlar filmin neredeyse ilk yarım saatinde oluyor. Curt diğerlerini uyarmak için kulubeye koşuyor bu arada Marty'i de yakalıyorlar.

Filmde asıl heyecanı bence öldüğünü sandığımız Marty ve Dana'nın olayın gizemini çözmeye başlamalarıyla yaşıyoruz. Zombilerin mezarlıklarına girip yerin bilmem kaç kat altına iniyorlar asansörle. Ve aslında zombilerin kendi seçimleriyle geldiklerini anlıyorlar. Önce Dana davranıp günlüğü okuduğu için zombiler gelmiş misal.

Kristen Connely bir sürü dizide oynamış, tanıdık geldi yüzü ama dizilerini seyretmedim. Benim seyrettiğim filmlerden Mona Lisa Smile'da oynamış ama onun üzerinden de 10 sene geçmiş, çok değişmiştir kuvvetle muhtemel.

Chris Hemsworth'ü Star Trek ve Thor'da seyretmiştik, çok bilindik bir yüz yani..

Jesse Williams'ı da nereden biliyorum diye düşündüm durdum bütün gece. Halbuki google abi var di mi, IMDB var aç bak. Yok daha şimdi baktım, Grey's Anatomy'den biliyormuşum :))

Fran Kanz en eğlenceli karakterdi bence. Filmografisi en kalabalık olan da o. Benim seyrettiklerimse Donnie Darko, Training Day, Orange County, The Village, Matchstick Man.

Drew Goddard ise ilk kez bu filmi yönetmiş çok yakından takip ettiğimiz Lost'un bazı bölümlerini yazmış. Sonra Alias, Buffy, Angel gibi dizilerin bazı bölümlerinin ve Cloverfield filminin yazarı kendisi. Acaba Lost Drew'den sonra mı zıttırdı diye düşünmeden edemedim :))

Film hakkındaki düşüncelerime gelince en başta da belirttiğim gibi çok bilindik bir hikayeyle başlayınca içim bayıldı ama film ilerledikçe diğerlerinden farkı ortaya çıktı. Değişik olması bir artısı bence. Çünkü hakkaten gençler ormana gider hepsi birer birer ölür filmlerinden sıkıldım artık. Bu filmde bir de değişik yaratıklar, korkutucu figurler görmek hoşuma gitti. Ha 10 numara değildi ama bence de 7 puanı hak ediyor.

13 Mart 2012 Salı

Limitless, 2011 (7,3)



Oldukça sıradan bir hayatın var. Bazen dibe vurmuş gibi hissediyorsun. Yıllardır bir kitap yazacağım diye tutturmuşsun. Hatta bunu icin isten de ayrılmışsin. Sacın sakalın birbirine karışmış. Evin darmadağın ve pislik icinde. Bütün gün o evde oturup ilham gelmesini bekliyorsun.

Ara sıra dışarı çıktığında da insanlar görüntün nedeniyle seni uyuşturucu bağımlısı falan zannediyor. Bu arada kız arkadasın da tekmeyi basıyor.
 
Derken bir gün eski karının kardeşiyle karşılaşıyorsun. Daha önceki bağımlılığını bildigi icin sana bir ilaç teklif ediyor. Önce reddediyorsun ama diptesin sonuçta. Kaybedeceğin bir şey yok. İlacı alıyorsun.
O ilaç sana ihtiyacın olan her seyi veriyor bir anda. İlham ne kelime, ilhamlar, ilhamiler, huriler. Nuri'ler bir anda basına uçuşuyor. Kitabını da yazıyorsun ama bir anda hedeflerin de büyüyor.

Ertesi gün tık yok, ilaç etkisini kaybetmiş çünkü. Devamını almalısın. Ama bir anda eski karının kardesi öldürülüyor. Şimdi ne yapmak lazım? O mucizevi anları bir daha yasamak icin hayatını riske atar mısın yoksa eski tifil hayatına geri mı donersin?

İste Limitless boyle bir film.
İyi seyirler!

27 Nisan 2010 Salı

NINJA ASSASSIN (2009 - 6,4)



(görsel buradan alınmıştır)

Bu film hareketli ve kanlı dedi Badem tanıtım girerken. Sen seversin dedi :) Sevdim de :)))

Filmde acaip bir ninja olan Raizo’nun (Rain ve Sung Kang) geçmişine göz atıyoruz. Raizo, daha küçücük bir çocukken Ozunu Klanı tarafından sokaklardan alınıp ninja eğitimine başlanıyor. Raizo çok başarılı çıkıyor ve kimsenin alt edemediği bir ninja haline geliyor. Ama Ozunu Klanının kurallarının ona uymadığını fark ettiğinde, ki bu da sevdiği ve onunla aynı eğitimi alan kızın klan tarafından öldürülmesidir, kaçar ve kendi başına hareket etmeye başlar.

Öte yandan Berlin’de birçok cinayetin efsane olarak görülen Ozunu Klanı’yla bağlantısı olduğunu düşünen ajan Mika (Naomi Harris) dosyalarda derinlere indikçe örgütün yeni hedefi haline gelir. Ama Raizo onu kurtaracak ve klana karşı savaşmaya devam edecektir. Elbette ki birinden biri ölene kadar.

Film bence güzeldi. Biraz fazla kanlıydı. Öyle başların kan fışkırtarak kesilmesi, bağırsakların deşilmesi falan gibi görüntülere katlanamıyorsanız hiç seyretmeyin baştan uyarayım. Ama sizi etkilemiyorsa, heyecan ve aksiyon dolu bir film sizi bekliyor :)

Yönetmen James McTeigue'yi daha önce Matrix Revolutions, Matrix Reloaded, Matrix, Star Wars II : The Attack of Clones gibi harika filmlerin yardımcı yönetmeni koltuğunda gördük. The Invasion ve V For Vendetta'nın da yönetmen koltuğunda gördük. Seviyoruz kısacası :)

22 Nisan 2010 Perşembe

The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009 - 7,3)



(Görsel buradan alınmıştır)

Bu film yeniymiş meğer. Yani gösterime yeni giriyormuş meğer. En azından ülkemizde. Biz bir-iki hafta kadar önce seyrettik sanırım (aslında 1 aydan fazla olmuştur şimdiye kadar). Badem sayesinde bir sürü film seyretmiş oluyoruz. Dün Uzunbacak’la da konuşurken itiraf ettim, Badem olmasaydı film seyretmeyi çok sevmeme rağmen sanırım bu kadar fazlasını seyredemezdim tek başıma. İyi ki varsın canım benim! :)

Filmin fragmanını seyrettim bu sabah tesadüf. Çok cezp edici görünüyor. Değişik bir ortam, kostümler, manzara vs. Fena değildi film. Ama fragmandaki kadar ilgi çekici değil bence. Son zamanlarda da aman aman beğendiğim bir film olmadı sanırım. İyice gıcık bir insan olmaya başlamışım!

Filmin en önemli tarafı Heath Ledger’ın son performansını seyretme şansımız olması bence. Aslında ben son performans olarak Dark Knight’ı biliyordum ama meğer buymuş. Dark Knight’ın çekimleri Ledger ölmeden bitebilmiş. Bu film bitmeden öldüğü için rolünü Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrell tamamlamış. Onlar da hoşluk katmışlar bence filme.

Filmde arabasıyla şehir şehir dolaşıp gösteri yapan yaşlı adam Dr. Parnasus (Christopher Plummer), kızı Valentine (Lilly Cole), Anton (Andrew Garfield) ve bir cüce var. Dr. Parnasus’un görevi insanların hayalgüçlerinden yararlanarak onlara farklı dünyalar sunmak. Tabi ki kısa bir süreliğine. Diğer insanlarsa sadece dekor :) Bir gün köprüden iple sarkıtılarak asılmış bir adama, Tony (Heath Ledger) rastlarlar. Adamı kurtardıktan sonra adam da onlarla birlikte dolaşmaya başlar. Her şey yolunda giderken bir gün Dr. Parnasus beklediği kötü sonla karşılaşır. Meğer o, yıllar önce şeytanla anlaşma yapmışmış. Şimdi de ödeşme vakti gelmiştir. Dr. Parnasus sonsuz yaşam karşılığında kızı 16 yaşına geldiğinde kızını ona vereceği konusunda anlaşma yapmıştır. Ama artık bunu istemez. Tony de ona yardım edecektir.

Filmde sihirli bir ayna var. Aynanın diğer tarafına geçtiğinizde hayalgücünüzle bağlantılı olarak farklı bir dünyaya geçmiş oluyorsunuz. İşte Tony'i canlandıran diğer aktörlerle de bu dünyalarda karşılaşıyoruz.

Heath Ledger'ı en son Dark Knight'ta seyretmiş ve hayran kalmıştık. Seneler senesi seyrettiğim Dawson's Creek'te Jen rolüyle (bizdeki Mine) sempatimizi kazanan Michelle Williams'ın da kocası ve çocuğunun babası olmasıyla da dikkatimizi çekmiştir. Elbette bizde özellikle ismiyle de çok dikkat çeken Brokeback Mountain'da (2005), The Brothers Grimm'de (2005), Monster's Ball'da (2001) ve daha birçok filmde rol almıştı.

Johnny Depp'i ise 21 Jump Street dizisiyle tanıdık diyebilirim. Aslında ondan önce Elm Street'te oynamış ama filmi diziden daha sonraki senelerde seyrettiğim için sonradan haberim oldu :) Malum film çekildiğinde ben 6 yaşında falan idim :)) Sonra da onu hep değişik filmlerde seyrettik. Şimdilerde Johnny Depp deyince aklımıza ilk gelen isim Tim Burton olmalı. Edward Scissorhands, Arizona Dream, What's Eating Gilbert Grape, Ed Wood, Don Juan DeMarco, Donnie Brasco, Fear and Loathing in Las Vegas, Ninth Gate, The Astronaut's Wife, Sleepy Hollow, The Man Who Cried, Chocolat (hmmm :) ), Fom Hell, Secret Window, Finding Neverland, Charlie and the Chocolate Factory, Sweeney Todd : The Demon Barber of Fleet Street seyrettiğimiz diğer filmleri. Tabi ki Pirates Of The Caribbean serisindeki Kaptan Jack Sparrow rollerini de unutmamak gerekir :)

Jude Law yine karşımıza çıktı işte :) Ama iyi ki de çıkıyor. Beyaz perdeye çok yakışıyor bence :)

Colin Farrel 2003'te Al Pacino'yla oynadığı The Recruit'le ses getirdi. Aslında daha öncesinde Hart's War, Minority Report ve Phone Booth gibi filmlerde de oynamıştı. Daha sonra Daredevil, S.W.A.T., Alexander, The New World, Miami Vice, In Bruges (Bu film de güzeldi tavsiye ederim), Pride and Glory gibi filmlerde oynadı.

Christophe Plummer yaş itibariyle de en uzun filmografiye sahip olan kişi elbette burada. 1953'lerden beri oynamış olduğu filmleri saymakla bitmez ama en aklımda kalanlar 1980 yapımı Somewhere in Time (Bunu da sevgili evvelzamaniçinde'nin tavsiyesi üzerine seyretmiştim), Star Trek, Twelve Monkeys, The Insider, A Beautiful Mind. Alexander ve New World'de Colin Farrel'la yine buluşmuşlar :)

21 Nisan 2010 Çarşamba

Weather Girl (2009 - 6,0)



Digiturkumuz iptal oldu sonunda. Zaten geçen seneye kadar da almamıştık. Ama geçen sene kamuya acaip bir indirim yapmışlardı. Badem de maç falan sevdiği için hadi alalım demiştik. Nisan’ın 2 sinden beri yok digiturkumuz. Kablolu da yok. Yani bir televizyonda var da, salondakinde hiçbir şey yok şu anda :) Dün de normal kanallardan birinde voleybol maçı olunca Badem sana romantik bir film koyayım ben de maç seyredeyim dedi. Weather Girl ile de bu şekilde tanışmış oldum.

Seyrederken sıkılmadım ama çok gerekli bir film olarak da görmedim. Badem getirmeseydi benim ille de seyredeceğim diye bir talebim olmazdı öyle söyleyeyim :)

Konusuna gelince, bir kanalda hava durumu sunan Slyvia (Tricia O'Kelley), aynı kanalda haber spikeri olan Dale’in (Mark Harmon) kendisini aldattığını öğrenince canlı yayına geçtiklerinde Dale’e ağzını geleni söyler ve sonra da kameralara dönerek durumu açıklar. Sonra da çeker gider. Ama o günden sonra herkes Slyvia’yı tanımaya başlar. Bu olay ona belli bir ün kazandırmış olsa da o işinden ve sevgilisinden olmuştur aslında. Başı eğik, mecburen erkek kardeşi Walt’un (Ryan Devlin) yanına taşınır. İlk gün Walt’ın arkadaşı Byron (Patrick J. Adams) ile de karşılaşır. Byron da Slyvia’yı ve kendini kaybedip Dale’e yüklenişini internette seyretmiş ve kadını çok hoş bulmuştur. Gördüğü ilk andan itibaren Slyvia’ya yazmaya başlar. Ama kadın karşılık vermez başlarda. Sonra kaybedeceğim ne var ki düşüncesiyle Byron’la birlikte olmaya başlar.

Slyvia ilişkilerinde hiçbir duygusallık ve beklenti olmadığına dair Byron’la anlaşma yapmış olsa da Byron ilk zamandan beri Slyvia’dan hoşlanmaktadır. Gel zaman git zaman Slyvia’nın ünü iyice artar. Eski çalıştığı kanal bu durumda onunla tekrar irtibata geçer ve bu sefer haber spikeri olarak işe başlamasını isterler. Dale de çok üzgün olduğunu ve yeniden başlamak istediğini söyler. Slyvia’nın cevabı evet olur ikisine de. Walt ve Byron şaşırırlar ilkten. Ama Slyvia kamera önünde kendini kaybetmesiyle ünlenmiştir bir kere :)

Tricia O'Kelley'i daha önce bir sürü dizide görmüş olabiliriz. Birçoğunda birer bölümde bile olsa rol almış çünkü. Get Real, Suddenly Susan, Malcolm in the Middle, Gilmore Girls, CSI, Two and a Half Man bunlardan birkaçı.

Patrick J. Adams'la ise yine Lost, Without a Trace, Lie To Me gibi severek seyrettiğimiz dizilerde görmüşüz.

2 Nisan 2010 Cuma

Sherlock Holmes (2009- 7,6)



Bu filmi seyretmeyi uzun zamandır istiyordum aslında. Ama çok da beklediğim gibi çıkmadı itiraf edeyim. Holmes’un insanın yüzüne bakar bakmaz donuna kadar açıklaması karşısında insanların şaşırmasını seyretmek keyifliydi. Ama ben biraz daha atraksiyonlu bekliyordum sanırım. Görüntüler de güzeldi. Bir de tabi Jude Law, efendime söyleyeyim Rachel McAdams gibi güzel oyuncuları seyretmek güzel oluyor :)

Filmde Sherlock Holmes ve yardımcısı Watson, kötü adam Blackwood’un peşine düşüyor. Başta kaçırdığınız bazı detaylar da film boyunca aralıklarla karşınıza çıkıyor. Blackwood’un mezarından nasıl çıktığı ya da insanları nasıl öldürdüğü gibi.

Sherlock Holmes rolünde seyrettiğimiz Robert Downey Jr.’ı bir sürü filmde seyrettik. Sanırım en son Iron Man’de bahsetmiştim.

Jude Law’dan ise en son My Blueberry Nights’ta bahsetmiştim.

Rachel McAdams’ı en son Time Travelers’ Wife’da (Zaman Yolcusunun Karısı) seyretmiştik en son. Beğenmiştim o filmi. Henüz seyretmediyseniz tavsiye ederim. Filmde Eric Bana eşlik ediyordu ona. Ondan önce de The Lucky Ones’da (Şanslı Olanlar) seyretmiştik ki o da bence güzel bir filmdi. 3 askerin eve dönüşünü anlatan keyifli bir filmdi.

31 Mart 2010 Çarşamba

New Moon (2009 - 4,6)



(fotograf şu siteden alınmıştır)

Daha önce Twillight’i (Alacakaranlık) seyretmiştik. Stephenie Meyer’in kitaplarından uyarlama olan filmlerin ilk serisi fena değildi. Ama Türkçe’ye “Yeni Ay” adıyla çevrilen bu film tam bir felaketti diyebilirim. Filmde hiçbir şey yoktu ya bu kadar olmaz. Filmin ilk 20 dakikası falan Bella’nın (Kristen Stewart) Edward’a (Robert Pattinson) bön bön bakması ve birbirlerini nasıl sevdiklerini sözle değil de böyle abuk bakışlarla bazen de Edward’ın hastalıklı kısık sesiyle anlatmasıyla geçiyor. Sonrasında birden Edward şehri terk edip Bella’yı yalnız bırakıyor. Sonra Bella’nın öldüğünü zannedip o da kendini öldürmeye çalışırken Bela yetişiyor. Ve burası çok komik işte. Bella beni terk ettin deyince Edward “yalan söyledim, sen de çok kolay inandın ama” diyor. Ve film bitiyor.

Yani bence seyretmenize hiç ama hiç gerek yok. İnanın hiçbir şey kaybetmezsiniz seyretmeyince. Dahası vaktinizi de boşa harcamış olursunuz. Benden söylemesi :)

R. Pattinson’ı daha önce Harry Potter ve Ateş Kadehi’nde Cedric olarak seyretmiştik. Orada gayet iyiydi bence. Ama bu filmlerde çocuk biraz tuhaflaştı sanki. Genç kızlar ölüp bitiyorlar gerçi ama o kısık sesle konuşma, saçı başı dağınık tutma ve başını eğerek konuşma falan popülerliğin getirisi midir yoksa götürüsü müdür düşünmek lazım.

K. Stewart’ı da daha önce Adventureland’de seyretmiştik. Çok da keyifli bir filmdi bence. Kız gene biraz tuhaftı ama :)

Bu filmle ilgili hoşumuza giden bir detaysa Dakota Fanning’i büyümüş olarak beyazperdede görmekti. İlk gördüğümüzde o olduğunu anlamadık gerçi ama isimleri okuyunca anladık.

18 Ağustos 2009 Salı

The Boat That Rocked, 2009 (7,6)



İşte son zamanlarda seyrettiğim en keyifli film :))

İçinde güzel müzik olup da sevmediğim bir film karşıma çıkmadı zaten henüz.



Film kısaca; özgürce müzik yayını yapmaya çalışan korsan radyo hakkında. Bütün dj ler Quentin'in (Bill Nighy) kaptanlık yaptığı bir gemiden yayın yapmaktadır. Böylece hiçbir yerin kuralına göre oynamak zorunda kalmazlar.



The Count (Philip Seymour Hoffman): özellikle genç kızların hayran olduğu küfüzbaz dj,



Doctor Dave (Nick Frost): tatlı dilli dj,



Gavin (Rhys Ifans) : değişik ses tonu ve hitap şekliyle daha çok sosyeteye hitap eden dj,



Angus (Rhys Darby): kafadan çatlak dj :)

Thick Kevin (Tom Brooke) : lakabındaki kadar budala dj (misal, sessiz sinema oynarken onun şansına İsa çıkıyor. Bunu anlatmaya çalışırken sakallı ve iyi yürekli adam diyebiliyor sadece. Neden Tanrının oğlu demedin dediklerindeyse "aa öyle miymiş? diye cevap veriyor)



Midnight Mark (Tom Wisdom) : hiç konuşmadan sadece müzik çalan gizemli dj,

Simple Simon Swafford (Chris O'Dowd) : saf ve iyi yürekli dj,

"On-The-Hour" John (Will Adamsdale)

Bob (Ralph Brown) : herkesin uyuduğu vakitlerde iş başında olan dj,



Felicity (Katherine Parkinson) ise bu tatlı gruba yemek yapmakta olan bir lezbiyendir.



Bir gün Carl, gemide daha sonra Young (genç) lakabını alacaktır, annesi tarafından bu gemiye yollanır. Vaftiz babası Quentin sayesinde o da mürettebata katılmış olur.

Ama birçok seveni olduğu kadar onlara sinir olanlar da vardır. Onlar özgürce istedikleri şarkıları istedikleri zamanda çalmaya devam ederken Dominic Twatt de (Jack Davenport) açıklarını yakalamaya çalışır.

Filmdeki müziklere bayıldım ben. Çoğu yine eski günlerimi anımsattı bana. Çok keyiflendim o yüzden yine. Bir de işlerine bayıldım. Müzik dinlemek çok güzel bir şey. Sevdiğin ve beğendiğin müzikleri insanlara tam da istedikleri zamanda ulaştırabilmek ve bunun keyfine varabilmek süper bir şey olsa gerek. Ben şahsen çok imrendim. Hani bazı şarkılar ve bazı anlar vardır. Bir şarkıyı çok seversiniz hatta bir başkasını hiç sevmezsiniz ama an gelir onu duymaya ihtiyacınız olur. İşte o zaman Radio Rock'ı açıp bu muhteşem dj lerle birlikte müziğin tadına varırsınız. İşte bu öyle bir film.

Kısacası müzik seven herkese tavsiye ediyorum ben. Geçmişinizi hatırlatacak şarkıları da bulursanız eminim siz de çok beğeneceksiniz.

Hamiş : Ah ah! Şu güzel müzikleri eskisi gibi fona koyabilmeyi ne çok isterdim. Yine ufak bir bukle şeklinde dinleyeceksiniz maalesef. Film müziklerinden Duffy söyleyecek : Stay With Me Baby.

Happy Accidents, 2000 (7,4)



Ruby (Marisa Tomei) erkek arkadaş bakımından çok şanslı değildir. Kendini hep "kaybedenlere" bağlıyken bulur.



Bir gün bankta otururken Sam Deed (Vincent D'Onofrio) ile tanışır. Sam diğer erkek arkadaşlarından çok farklıdır. Hem iyi hem de kötü anlamda elbette :) Daha naziktir, daha romantiktir ama bir o kadar da gariptir. Küçük köpeklerden bile dünya kadar korkar. Bazı şeyleri ilk kez görmüş gibi şaşkınlıkla bakar çevresine vs.

Ruby ilişkilerinin 3. ayında evde Sam'in kağıtlarının arasında bir resim bulur. Karakalem çizilmiş olan bir kadın resmi vardır. Altında da satırlarca yazılmış aynı isim : Christie Delancey.

Ruby bu durum karşısında sinir krizi geçirince Sam her şeyi açıklamak zorunda kalır. O bir zaman yolcusudur. 2470 yılından geçmişe yolculuk yapmıştır. Bu yolculuğun sebebi de aslında Ruby'dir. Gelecekte onun bir fotoğrafını bulmuş ve onu aramak için geçmişe gelmiştir.

Film konu itibariyle eğlenceli gibi gözükse de ben çok ahım şahım bulmadım doğrusunu söylemek gerekirse. Daha komik ve eğlenceli olabilirdi sanki. Gerçi beğenen beğenmiş ki IMDB'de 7,4 gibi gayet yüksek bir puan almış.

Brad Anderson hem yazmış hem yönetmiş bu filmi. Kendisi aslen (aslında daha sonra başladı) çok sevgili dizim Fringe'in 5 bölümünü yöneterek gönlümüze taht kurmuş bulunuyor :) 2008 yapımı Transiberrian'ı da Anderson yönetmişti, o da güzel filmdi.



Marisa Tomei'yi ilk olarak Only You'da seyretmiştik 1994'te. O film de bana hep geçmişimi hatırlatır. Aşkını aramak için yolculuğa çıkan bir kadın olarak karşımızdadır orada Tomei. Hoş bir filmdi bence. Daha sonra 1995'te Four Rooms adlı yine beğenerek seyrettiğimiz bir filmle karşımıza çıkmıştı. 2000 yapımı The Watcher ve What Woman Want, 2006 yapımı Danika ve Rescue Me,2007 yapımı Before The Devil Knows You're Dead ve 2008 yapımı The Wrestler diğer filmlerinden.



Gelecekten gelen sevimli adamımız Vincent D'Onofrio'nun film listesi de oldukça kalabalık. 1987 yapımı Full Metal Jacket eminim çok tanıdık gelecektir size. 1988 yapımı Mystic Pizza'da da eminim hatırlayacaksınız Julia Roberts ile birlikte. 1996 yapımı Feeling Minnesota, 1997 yapımı Men In Black 2, 2000 yapımı The Cell diğer filmlerinden.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Choke, 2008 (6,8)



Victor Mancini (Sam Rockwell) bir seks bağımlısıdır. Annesi Alzheimer nedeniyle hastanede yatmaktadır. Victor annesi Ida'yı (Anjelica Huston) her ziyaret edişinde annesine göre bir avukatı, bir arkadaşı, bir sevgilisi, nadiren de oğlu Victor olmaktadır.



Victor annesinin hastane masraflarını karşılamak için gittiği restorantlarda boğulma numarası yaparak zengin görünüşlü insanların kendisini kurtarmasını sağlar. Böylece adamın hayatında önemli bir rolleri olduğunu düşünecek ve ona sempati duyarak verdikleri para ya da çeklerle hayatını sürdürmesine yardımcı olacaklardır. Bu planın işlemediği zamanlar için ikinci bir işi de vardır Victor'un. Arkadaşıyla birlikte göstermelik bir köyde çalışır.



Victor hastaneye gidip geldikçe annesinin kendi çocukluğuyla ilgili bazı şeyleri sakladığını farkeder ve bunları öğrenmeye çalışır. Bu arada yeni doktor Paige Marshall'la (Kelly Macdonald) tanışır ve ona ilgi duymaya başlar.

Yazmış olduğu Fight Club(Dövüş Kulübü) adlı kitabının filmleştirilmesi sayesinde tanıdığımız Chuck Palahniuk yazmış bu filmi de. Daha doğrusu bu kitabı da. Zira bu film de kitaptan çıkma aslında. Kitabı okuyanlar başarılı olduğunu söyleseler de ben filmi çok başarılı bulmadım. Eğlenceli sayılırdı ama aman aman eğlenceli değildi. Mutlaka seyretmelisiniz diyemeyeceğim o yüzden. Belki de bahsedilen o ince espri anlayşına sahip değilim :)



Filmin yönetmeni Clark Gregg. Bu ilk yönetmenlik deneyimi. Aslında onu filmlerde oyuncu olarak tanıdık. 1994 yapımı The Usual Suspects'ten tutun 2001 yapımı Artificial Intelligence'a kadar epey değişik filmlerde oynamış. Bu filmde de oynamış ayrıca. Hem yönetmiş hem oynamış. Ne zevk ama :)



Ida rolünde seyrettiğimiz Anjelica Huston'ı 1981 yapımı The Postman Always Rings Twice'ta (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar) seyrettik ilk olarak. Daha sonra 1993'te The Addams Family'de, 2006'da gayet gereksiz bir film olan Material Girls'te, 2007'de eğlenceli The Darjeeling Limited'da seyrettik.



Kahramanlıktan oldukça uzak olan Victor rolünde karşımıza çıkan Sam Rockwell'i daha önce Charlie's Angels, Confessions Of A Dangerous Mind, yine eğlenceli bir film olan Matchstick Men, The Hitchhiker's Guide To The Galaxy gibi filmlerde seyretmiştik.



Dr. Marshall rolündeki Kelly Macdonald'ı ise 1996 yapımı Trainspotting'de seyretmişiz ilk. Ve onu da yine Rockwell ile birlikte The Hitchhiker's Guide To The Galaxy'de ve dört oscarlı No Country For Old Men'de seyretmişiz.

Revolutionary Road, 2008 (7,7)



Bir barda başlar filmimiz (1950'lerin barı). Frank (Leonardo DiCaprio) barda oturmuş içkisini içmektedir. Karşıdaki duvarda sarışın, kırmızı rujlu etkileyici bir kadın görür. Bu kadın ileride karısı olacak olan April'den (Kate Winslet) başkası değildir.



Evlilikleri istedikleri gibi gitmez. April tiyatroda oynadığı rollerde yeterince iyi olmadığını düşünür. Frank'se iş yerinde mutsuzdur. Bütün bu zorlukların içinde taşındıkları Revolutionary sokakta iki de çocuk yetiştirmeye çalışırlar.



Bir gün April Frank'e bir teklifte bulunur. Frank'in savaş sırasında gidip aşık olduğu yere, Paris'e taşınmaktır bu fikir. Üstelik orada sekreterlere çok iyi para verilmektedir ve giderlerse sadece April çalışacak, Frank'se yıllardır bunaldığı işini bırakıp yapmak istediği şeyi düşünüp onu yapma fırsatını yakalayacaktır.

Önce olumlu bakar Frank bu fikre. Ama işler beklenildiği gibi gitmez. Frank hiç beklemediği bir anda terfi alır. April ise mutsuz olduğu ortamından kurtulmak için elinden geleni yapacaktır.

Film ruh haliyle bağlantılı olarak beğenilebilecek bir film bana göre. Winslet ve DiCaprio'nun performansları gerçekten çok iyiydi, bunu inkar edecek değilim. Ama benim içim sıkıldı. Aslında bu da oyuncuların başarısından kaynaklanıyor. Mutsuzluğu ve sıkıntılı durumlarını çok iyi yansıtıkları için bana da bulaştırdılar yani helal olsun :))

Film 2008 yapımı. Epey de ses getirmişti. 3 dalda da Oscara aday oldu. Bu filmdeki performansı Kate Winslet'e Golden Globe da dahil olmak üzere birkaç ödül kazandırdı. Filmin yönetmenliğini American Beauty ile ismini duyuran Sam Mendes yapmış.



Kate Winslet'ı asıl olarak Titanic'teki Rose rolüyle tanıdık. O filmin de neresi 11 Oscar aldı bilmem ama Winslet aday olsa bile ödül alanlar arasında yoktu. Onu daha sonra 2000 yapımı Quills'te, 2001 yapımı Enigma'da, 2003 yapımı The Life Of David Gale'de, 2004'te henüz seyretmediyseniz şiddetle tavsiye edeceğim Eternal Sunshine Of The Spotless Mind'da, 2004'te Johnny Depp ile birlikte Finding Neverland'de, 2006'da Little Children'da, 2006'da The Holiday'de keyifle seyrettik.



Leonardo DiCaprio'yu 1995 yapımı The Basketball Diaries'de gördük ilk olarak. En azından öyle hatırlıyoruz. Aslında öncesinde de bir iki filmi var. Daha sonra 1996'da Berlin Film Festivalinde ödül aldığı Romeo & Juliet'te, 1997'de Winslet ile birlikte Titanic'te, 1998'de The Man In The Iron Mask'te, 2000'de The Beach'te, 2002'de Gangs Of New York'ta ve Catch Me If You Can'de, 2004'te kendisine altın küre kazandıran The Aviator'da, 2006'da The Departed'da ve Blood Diamond'da, 2008'de Body Of Lies'da seyrettik.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

P.S. I Love You, 2007 (6,9)



Bu film hakkında da çok şey okudum. Kimi çok sevmiş, kimi sevmemiş. Ben biraz bilinçsizdim o yüzden seyretmeden önce. En son Çeşme gezimizde kuzicim çok ısrar edince mutlaka seyret diye, gelince ilk seyrettiğimiz filmlerden oldu. Yazmakta geciktim yine :) Bugün nöbetçiyim de, rahat rahat yazabilirim diye düşünerek bu yazıya başladım.

Filmimiz kızgın bir kadının merdivenlerden sinirle çıkması ve bu kadını bir adamın onu takip etmesiyle başlar. Zaman geçtikçe bu iki insanın evli olduğunu anlarız. Kahramanlarımız Holly (Hilary Swank) ve Gerry'den (Gerard Butler) başkası değildir.

Holly ve Gerry, küçük bir apartman dairesinde yaşarlar. Holly sürekli olarak evin küçüklüğünden, Gerry'nin sarfettiği sözlerden şikayet etmektedir. Yine de birbirlerine bakışlarında, birbirlerine dokunuşlarında derin bir sevgi vardır.



Bir gün Holly güzel siyah elbisesini giyer ve bara gider. Bar oldukça kalabalıktır. Annesi Patricia (Kathy Bates), yakın arkadaşları Denise (Lisa Kudrow) ve Sharon (Gina Gershon) ve diğerleri bardadır. Gerry'nni cenazesi için toplanmış bu kalabalığa şaşkınlıkla bakarız. Gerry beyin tümörü nedeniyle ölmüştür.



Bundan sonrasında Holly ara ara geçmişte gider ve ilk tanıştıkları zamanlara tanık oluruz. Gerry İrlandalıdır ve ilk kez İrlandanın o güzelim parklarında tanışmışlardır. Holly hep güzel anılarını getirir aklına.

Birkaç ay sonra Holly yakın arkadaşlarının getirdiği doğumgünü pastasını üflerken kapı çalar. Kendisine bir mektup gelmiştir. Bu mektup Gerry'dendir. Üstelik bu mektupların ardı arkası kesilmez. Meğer Gerry ölmeden önce mektupları yazmış ve hepsinin belirli bir zamanda gönderilmesi için gerekli ayarlamaları yapmıştır. Bütün mektupları da P.S. I love you (Not : Seni seviyorum) sonlandırmıştır.



Annesi ve arkadaşlarına göre mektuplar yüzünden Holly kendi hayatına başlayamamakta ve geçmişe bağlı kalmaktadır. Oysa mektuplar sayesinde Holly tekrar yaşamaya başlamıştır. Çünkü Gerry'nin verdiği komutlar ve planlar yüzünden tekrar gece dışarı çıkmaya, doğumgünü için parti vermeye başlar. Hatta Gerry'nin Holly, Denise ve Sharon için önceden aldığı İrlanda biletlerini kullanarak İrlanda'ya tatile bile gitmiştir.

Ama bu mektupların da sonu gelecektir.

Filmi sevip sevmediğim konusunda çok emin değilim aslında. Dışarıdan seyretmesi hoştu evet, romantik şeyler de vardı ama bu tip bir şey başıma gelsin istemezdim. Kim ister o ayrı da, ne bileyim böyle öldükten sonra sevdiğin birinden mektuplar bulmak, üstelik sürekli olarak bulmak insanın canını acıtır gibi geldi.

Film 2007 yapımı ve IMDB'de 6,9 puan almış. Yönetmenliğini Richard LaGrevenes yapmış.



(görsel www.img.listal.com dan alınmıştır)

Holly rolünde karşımıza çıkan Hilary Swank'ı ben ilk olarak 1999 yapımı Don't Cry'da seyretmiştim. O filmi seyredebilmiş miydiniz bilmiyorum ama orada erkek gibi davranan, göğüslerini saklamak için her gün metrelerce bandaj saran bir kızı canlandırıyordu. Çok da başarılıydı ve hatta en iyi kadın rolüyle ödül de aldı. Tarihe de 2 oscar kazanan en genç 3. kadın olarak geçmiş. 2000 yılında The Gift'te, 2002'de Insomnia'da, 2003'te The Core'da oynadı. 2004'te yine çok ses getiren ve kendisine bir Oscar daha kazandıran Million Dollar Baby'de başrolü oynadı. Swank'ı hep erkek gibi kadın olarak hatırladığım için bu filmde biraz hanım hanımcık olması başlarda tuhaf gelmişti ama film ilerledikçe gözüm alıştı.



(görsel www.sinaport.com dan alınmıştır)

Gerard Butler'dan daha önce Butterfly On A Wheel'de bahsetmiştim hatırlarsınız. Butler'ı da nedense hep, hala seyretmediğim ama fragmanlarından ötürü hep o şekilde hatırladığım 300 Spartalı'daki haliyle düşünce baloncuğuma getiriyorum. O yüzden bu filmdeki sevimli haliyle o da başlarda tuhaf geldi ama ona da alıştım ve beğendim üstelik :)



Denise rolündeki Lisa Kudrow'u en çok da Friends dizisinden bildiğimize eminim. Tüm sezonlarını seyretmedim aslında ama kadını görünce aklıma sadece Friends geliyor. Aslında 1999 yapımı Analyze This, 2002'de Analyze That gibi filmlerde de oynamış.



(görsel www.weblogs.amny.com dan alınmıştır)

Sharon rolüyle karşımıza çıkan Gina Gershon'dan sevgili Abi sayesinde seyrettiğim Bound'da bahsetmiştim en son.



Anne Patricia rolünde seyrettiğimiz Kathy Bates'in filmografisi oldukça kalabalık tahmin edebileceğiniz gibi. Benim ilk seyrettiğim filmi 1991 yapımı Fried Green Tomatoes idi. O film de çok başarılıdır. Seyretmediyseniz mutlaka tavsiye ederim. Yıllar geçti üzerinden ama hala tatlı tatlı hatırlarım. Daha sonra 1997 yapımı 11 Oscarlı Titanic'te karşımıza çıktı. 2002'de Dragonfly'da, 2008'de The Day The Earth Stood Still ve Revolutionary Road'da karşımıza çıktı.

11 Ağustos 2009 Salı

Yes Man, 2008 (7,0)



Carl (Jim Carrey) eşinden ayrılalı 2 sene olmuştur ama depresif halinden bir türlü çıkamamıştır. Arkadaşları Peter (Bradley Cooper) ve diğerleri onu sürekli dışarı çıkmak için ararlar ama Carl her zaman meşguldür (bu meşguliyeti DVD ciden film seçmek bile olsa) ve cevabı her zaman "Hayır"dır.



Bir gün çalıştığı bankadan çıkıp öğle yemeğini yerken eski bir arkadaşına rastlar. Arkadaşı süper enerjiktir, mutludur, sürekli gezmektedir ve her istedigini yapmaktadır. Carl'ı mutsuz ve monoton görünce ona katıldığı bir seminerden bahseder. Bu seminer "Evet" semineridir. Karşına çıkan fırsatları değerlendirmen ve "Evet" demen gerekir. Carl önce istemez ama işyerinde beklediği terfiyi alamayınca ve dışarı zorla çıktığı akşam eski karısı Stephanie'yi (Molly Sims) sevgilisiyle görünce iyice morali bozulur ve seminere katılmaya karar verir.



Seminerde "Evet" felsefesiyle insanları etkileyen Terrence Bundley (Terence Stamp) Carl'ın umutsuz durumunu farkedince onu da ikna etmek için kendisiyle bir anlaşma yapmasını ister. Karşısına çıkan fırsatlara Evet demelidir. Hayır dediği taktirde hayatını riske atacaktır ve başına geleceklerden Terence sorumlu değildir. Kabul eder Carl. Ne de olsa kaybedecek bir şeyi yoktur.

Seminer çıkışı arabasına binip evinin yolunu tutmak üzereyken bir dilenci yanına gelir. Kendisini Elysse Parkı'na kadar götürmesini ister. Aslında bu soruya hayır diyecek olan Carl seminerden çıkan arkadaşlarının da ısrarıyla dilenciye evet der ve onu arabasına alır. Arabadayken dilenci bu sefer de telefonunu ister Carl'ın. Onu da verir Carl. Adam arabadan inene kadar konuşmasını sürdürür. Dilenci arabadan inerken para da ister Carl'dan. Carl buna da peki der ve biraz para çıkarır. Dilenci yüzsüzlüğün dibine vurarak parasının tümünü ister, Carl istemeye istemeye de olsa bütün parasını adama verir.

Carl yoluna devam ederken aniden araba durur. Benzini bitmiştir! Karanlıkta, uçsuz bucaksız bir parkta kalakalmıştır. Telefonuna uzanır hemen. Telefonunun şarjı dilenci sayesinde bitmiştir! Mecburen benzin bidonunu alıp benzinciye doğru yola koyulur yürüyerek.



Benzinini alırken scooterıyla bir kız yaklaşır benzinciye. Carl'ın kendi kendine konuşmasına tanık olur Allison (Zooey Deschanel) ve aralarında bir sohbet başlar. Allison Carl'ın durumunu öğrenince onu arabasına kadar scooterıyla bırakmayı teklif eder. Aslında buna da hayır diyecek olan Carl anlaşmasını hatırlar ve kıza evet der.





Günler geçerken Carl daha önce hep geri çevirdiği kredi taleplerine onay vermeye başlamıştır. Önüne çıkan her türlü satıcıdan sattıkları her türlü şeyi almaya başlar. El ilanlarına bile cevap verip bir yandan Korece öğrenir bir yandan uçak kullanmayı öğrenir, barlara gider. Bir gün yine her zaman reddettiği ilanlardan bir müzik grubunu dinlemeye gitmeye karar. Bara gittiğinde solist olarak Allison'u gördüğüne hem çok şaşırır hem de sevinir. Böylece ilişkileri başlar.

Carl tamamen değişik bir insan olmuştur. Peter'ın sevgilisi Lucy (Sasha Alexander) için geline hediye günü bile düzenler. Plansız tatillere çıkar sevgilisi Allison'la birlikte.



Yine plansız programsız ilk kalkan uçağa binip tatile gideriz düşüncesiyle Nebraska'ya giderler Allison'la birlikte. Orada çok güzel vakit geçirler. Sonunda Allison onu sevdiğine karar verir ve tüm cesaretini toplayarak dönüşlerinde birlikte yaşamayı teklif eder. Carl küçük bir duraksamadan sonra evet der.

Nebraska'dan dönerken iki hükümet ajanı tarafından yakalanıp tutuklanırlar. Allison şaşırır. Carl'ın da ne olduğundan haberi yoktur aslında. Ama suçlamalar Carl'ın neden Nebraska'ya gittiği, son zamanlarda neden Korece öğrendiği ve uçak kullanmayı öğrendiği, ülkesini sevip sevmediği konularını içerir. Allison bu arada Carl'ın her şeye evet deme seminere katıldığını ve daha önceden evli olduğunu öğrenir. Bütün şaşkınlıklarından sonra Carl'ı orada bırakır ve arkasına bile bakmadan onu terk edip gider. Birlikte yaşama fikrine anlaşma yüzünden evet dediğini düşünmektedir çünkü.

** dikkat, sonunu öğrenmek istemiyorsanız bundan sonrasını okumayınız :) (Sibelinsu çok özür dilerim önceden uyarı vermediğim için :( )

Carl bundan sonra Allison'ı geri kazanmaya çalışır. Her şeye evet demesinde bir problem olduğunu düşünür ve Terrence'e gitmeye karar verir sonunda. Adamcağızı da arabasında aniden beliriverince korkutur ve kaza yaparlar. Hastane odasında bile Carl Terrence'in peşini bırakmaz. Amacı anlaşmayı iptal etmektir. Çünkü herhangi bir şeye hayır cevabı verdiğinde gerçekten de başına kötü şeyler gelmektedir. Terrence'in cevabıysa çok basittir. Zaten anlaşma diye bir şey yoktur. Carl sadece istediği şeylere evet demelidir onun felsefesine göre. Ve Carl'da aniden ışık yanar :)

Film bence eğlenceliydi. 5 üzerinden 4 verebilirim. IMDB'de 7 puan almış. Yönetmenliğini Peyton Reed yapmış.



Jim Carrey ne role bürünürse bürünsün başarıyla üstesinden gelebiliyor. Bu filmde de yüzünü şekilden şekile soktu :) Daha önce de bir sürü başarılı filmini seyretmiştik. Hatırladıklarım arasında belki de onu ilk kez gördüğümüz, aslında öncesinde de filmleri var, 1994 yapımı Ace Ventura : Pet Detective, yine aynı sene büyük başarı yakaladığı The Mask ve Dumb & Dumber, 1995'te çok kötü bir film olan Batman Forever, 1996'da The Cable Guy, 1997'de Liar Liar, 1998'de The Truman Show, 1999'da Man On The Moon, 2000'de Me, Myself & Irene ve aynı sene How The Grinch Stole Christmas, 2001'de The Majestic, 2003'te Bruce Almighty, 2004'te çok iyi bir film olan Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, aynı sene Lemony Snicket's A Series Of Unfortunate Events, 2005'te Fun with Dick & Jane, 2007'de The Number 23 var. Her sene bir film çıkarmış gördüğünüz gibi.



Güzel sesli Allison rolünde seyrettiğimiz Zooey Deschanel'i siz de çok tanıdık bulacak mısınız bilmem ama ben filmlerine şöyle bir bakınca aslında o kadar da çok görmemiş olduğumu farkettim. Seyrettiğim bir kaç filmde varmış sadece. Diğer filmlerini seyretmemişim. Ama beğenmişim demek ki, tanıdık geldi :) Seyrettiğim filmleri arasında 2000 yapımı Almost Famous, 2005 yapımı The Hitchiker's Guide To The Galaxy, aaaa buldum!! 2006 yapımı Live Free Or Die'ı seyretmiştik, sanırım oradan hatırlıyorum kendisini :)) ohh, çok rahatladım :))



Bradley Peter'dan en son The Midnight Meat Train'de bahsetmiştim.

Filmde ayrıca başka yerlerden bildiğimiz karakterleri görmek benim için hoştu. Bu süprizler arasında Dawson's Creek'te Pacey'nin bana göre gıcık ablası Gretchen rolünde karşımıza çıkan Sasha Alexander ve Las Vegas dizisindeki güzel Delinda Deline rolünde seyrettiğimiz Molly Sims vardı.