aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aksiyon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ağustos 2009 Salı

X-MEN ORIGINS : WOLVERINE, 2009 (6,8)



X-Men serisinde Wolverine olarak tanıdığımız Jimmy Logan'ın (Hugh Jackman) hikayesini öğreniyoruz bu seride.

Jimmy çocukken sık sık hastalanmaktadır. Babası sürekli olarak yanına gelip Jimmy'nin durumuna bakar. Bu arada aynı evde yaşayan ve aslında kardeşi olan Victor (Liev Schreiber) da sürekli odadadır. Bir gün babası yine Jimmy'e bakmaya geldiğinde aşağıdan sesler duyarlar. Victor'un babası, annesiyle kavga etmektedir yine. Jimmy'nin babası aşağı iner ve aşağıdan silah sesi duyulur. Jimmy aceleyle aşağı koşar ve babasını yerde yatarken bulur. Babası ölür. Jimmy çok sinirlenir ve el parmaklarının arasından sivri kemikler çıkar. Jimmy sinirle ayağa kalkar ve Victor'un babasını öldürür. Ama adam ölmeden önce Jimmy'e korkunç bir gerçeği fısıldamıştır. Yerde yatan gerçek babası değildir, gerçek babası kendisidir.



Jimmy iyice sinirlenerek evden dışarı kaçar ve koşmaya başlar. Victor da arkasından gider. Filmin bu noktasından sonrası savaş kareleriyle doludur. Her karede Jimmy ve Logan omuz omuza, sırt sırta dövüşmektedir. Jimmy ve Victor ölümsüz oldukları için tarihteki her türlü savaşa katılmışlardır. Sonunda yakalanır ve idama mahkum edilirler. Ama ölümsüz oldukları için bu cezayı bir türlü veremez hükümet.

Kaldıkları hücreye William Stryker (Danny Huston) adında bir adam gelir sonunda. Onlara değerlerini bildiğini ve kendi gurubuna katılmalarını söyler. İki arkadaş kabul ederler bu teklifi. Stryker'ın grubunda çok hızlı ve bu nedenle çok iyi kılıç kullanan Wade (Ryan Reynolds), hedefi asla şaşırmayarak uzun menzilden bile süper silah kullanabilen Ajan Zero (Daniel Henney), çok güçlü Dukes (Kevin Durand), elektriğe ve dolayısıyla elektronik aletlere hükmedebilen Bolt (Dominic Monaghan) vardır. Ve Strayker'ın kötü planları vardır hehe :)



Logan içinde bulundukları durumdan hiç memnun olmaz. Stryker için masum insanları öldürmek zorunda kalırlar. Logan bu guruptan ayrılmaya karar verir işte o anda Victor ile yolları ayrılır (Victor daha sonra Sabertooth ismiyle karşımıza çıkacaktır). Bundan sonra düşman olurlar.

Logan kendine yeni bir hayat kurar. Mutant olduğunu sevgilisi Kayla (Lynn Collins) haricinde herkesten gizler, oduncu olarak bir yerde çalışmaya başlar. Kayla'yla mutlu mesut yaşamaktadırlar. Ancak bir gün Stryker Logan'ın çalıştığı yere gelir ve gruptakilerin öldürülmeye başladığını söyler. Logan kendi başının çaresine bakabileceğini söyleyerek basar gider.



Ama ertesi gün Victor da onları bulur ve Kayla'yı öldürür. Logan intikam hırsıyla dolar ve Stryker'a gider. Stryker katilin Victor olduğunu bilmediği konusunda ikna eder Logan'ı ve ona bir şans verir. Kendisiyle anlaşırsa Victor'dan öcünü alabilecektir. Logan kabul eder ve Syryker'ın laboratuvarına gider. Burada, yıllar önce birlikte aradıkları meteoriti görür. Adamantiyum haline getirilen taş Logan'ın kemiklerine enjekte edilecek ve böylece yenilmez olarak Stryker'ın hedeflediği Weapon X (10. Silah) haline gelecektir. Bu arada Logan yeni künyesine Wolverine yazılmasını ister. Bu, Kayla'nın ölmeden önce kendisine anlattığı hikayeden aklına gelmiştir. Bundan sonra Wolverine olarak anılacaktır.

Ve Wolverine Victor'un peşine düşer. Ancak bilmediği şeyler vardır. Bu arada Stryker mutant toplamaya devam eder. Niyeti bütün mutantların DNA'larını birleştirerek yenilmez bir Weapon XI oluşturmaktır.

Film güzeldi. Ama X-Men'in diğer serilerini düşününce biraz sönük kalmıştı bana göre. Tabi aslında beklediğini şeye de bağlı. Ben mesela oturup mutantların değişik şeyler yapmasını seyretmeyi çok seviyorum :) Wolverini de severim o ayrı :))

X-Men ve X2'yi Bryan Singer yönetmişti. 3. seri olan X-Men : The Last Stand'i Brett Ratner yönetmişti. Bu filmde yine farklı bir isim karşımıza çıkıyor : Gavin Hood. Bu yönetmen olarak seyrettiğimiz ilk filmi (bizim yani, yoksa yönettiği filmleri var).



Tatlı Hugh Jackman'ı ben ilk olarak 2000 yapımı X-Men'de tanımışım. Ondan önceki filmlerini anımsayamadım en azından. Daha sonra 2001'de Swordfish'te ve tatlı Meg Ryan ile birlikte oynadığı şeker film Kate & Leopold'da, 2003'te X2'de, 2004'te Van Helsing'de, 2006'da yine bir X serisi olan X-Men:The Last Stand'de ve hayatımın filmi olan The Fountain'da, aynı yıl yine çok iyi bir film olan The Prestige'de, 2008'de henüz seyretmedğimiz Australia'da oynamıştı. Ayrıca 2006'da Flushed Away ve Happy Feet gibi animelerde başarılı seslendirmeler de yaptı. Canım benim :))



Liev Schreiber'ın da oldukça kalabalık bir film listesi var. Seyrettiğimi hatırladıklarım arasında 1996 yapımı Ransom ve Scream, 1997'de Scream 2, 1998'de Sphere, 1999'da Jacob The Liar, 2000'de Scream 3, 2001'de Jackman'la birlikte Kate & Leopold'da, 2006'da The Painted Veil var.



Danny Huston'u da bir sürü filmden biliyoruz aslında. Hatırladığım filmleri arasında 2003'te 21 Grams, 2005'te güzeller güzeli Rachel Weisz'le birlikte oynadığı The Constant Gardener, 2006'da Children Of Men, 2007'de The Number 23, 2008'de How To Loose Friends & Alienate People var.



Bu yazıyı bitirmeden bahsetmek istediğim biri daha var ki o da Ryan Reynolds. Çok sever ve beğenirim kendisini. Ama bu filme yakıştıramadım onu. Ne bileyim, vurdulu kırdılı bir mutant filmine kaşları alınmış şeker bir adamı yakıştıramadım belki de. O daha çok Definitely, Maybe, Chaos Theory gibi filmlerin adamı :)

26 Kasım 2008 Çarşamba

Taken, 2008 (7,9)



Doğum günü partisinde başlar filmimiz. Minik, sarı saçlı güzel bir kız pastasındaki mumları üfler. Yanında güzel annesi Lenore (Famke Janssen), karşısında albüm için fotoğrafını çeken babası Bryan (Liam Neeson).

Ve zaman ilerler. Bu sefer 17. doğum gününü kutlamaktadır Kim (Maggie Grace). Annesinin yeni eşiyle birlikte oturdukları evin bahçesinde bir parti verilmektedir. Kim'in biyolojik babası Bryan gelir ve kızına doğum günü hediyesini vererek partiden ayrılır.

Bryan, emekli olmadan önce devlet için çalışmıştır. Güvenlikle ilgili bir işi vardır ama bunu kızına tam olarak açıklamamıştır. Emekli olduktan sonra kızına daha yakın olabilmek ve onunda vakit geçirebilmek için Kim'e yakın bir yere taşınmış ama hiçbir şey hayalindeki gibi olmamıştır. Kim, babasını arayıp sormaz. Hatta onun için buraya taşındığının bile farkında değildir.





Kim aradığında Bryan sonunda hayallerindeki baba-kız ilişkisine kavuşabileceklerini düşünür. Kafeye gidip kızını beklemeye başlar. Kim geldiğinde çok sevinir. Onun en çok sevdiği içecekten bile ısmarlamıştır Kim gelmeden. Ama çok zaman geçmeden eski eşi de kapıdan içeri girer ve yanlarına gelip oturur. Baba-kız tek başlarına vakit geçiremeyeceklerdir yine. Üstelik Kim'in babasıyla görüşmek istemesinin sebebi onu özlemesi falan değildir. Arkadaşıyla Fransa'ya tatile gitmek ister. Ama 18 yaşının altında olduğu için babasının imzası gereklidir.

Bryan, kirli işlerin içinde çok olduğu için kızının yanında büyük biri olmadan seyahat etmesini istemezse de en sonunda Kim'i üzmemek için kağıdı imzalar.

Kim ve arkadaşı Amanda aslında bir müzik grubunun turnesiyle dolaşacak ve sadece Fransa'da kalmayacaktır. Havaalanından Paris'e kadar taksi tutmak gerekecektir. Orada tesadüfen karşılaşıp tanıştıkları Peter, Paris'e beraber gidip taksi ücretini bölüşmeyi teklif edince bunu kabul ederler. Ancak düşünmedikleri bir şey vardır. Peter bu şekilde adreslerini öğrenecek ve kadın tüccarlarına bu adresi verecektir.

Kızlar eve çıktıklarında Bryan hala Kim'i cep telefonundan aramakta ama bir türlü sesini duyuramamaktadır. En sonunda Kim cevapsız aramaları görür ve babasını arar. O arada evin içinde dolaşmaktadır. Evin banyosuna gittiğinde, hala Bryan'la konuşurken, banyonun camından Amanda'nın durduğu odadaki hareketleri fark eder. Eve yabancı birileri girmiştir ve Amanda'yı zorla götürmektedirler. Kim bunları dehşetle fark edip babasına anlatır.



Bryan'ın soğukkanlı olması gerekir bu andan sonra. Kızına yapması gerekenleri söyler. Banyoya en yakın odaya gidip yatağın altına girecektir. Adamlar onu da alıp götürene kadar az bir vakti vardır. Telefonu yere bırakıp adamlarla ilgili tanımlayıcı bilgileri babasına verecektir.

Ve yatağın altından siyah, kalın botları görür Kim. 3 ya da 4 kişidirler. Önce gittiler sansa da son anda ayaklarından dışarı çekilir genç kız. İşte o anda da bağırmaya başlar. "1,80 boyunda, kahverengi gözlü, elinde ay yıldız şeklinde dövme var!" Ve kızı alıp giderler…

Bryan telefonda bekler yine de. Ve konuşmaya başlar. "O kızı bırakın. Eğer şimdi bırakırsanız sizi aramam, sizi takip etmem. Unuturum. Ama eğer şimdi bırakmazsanız peşinizden gelirim. Sizi ararım. Sizi bulurum. Ve sizi öldürürüm!". Ve karşı taraftan cevap gelir. "İyi şanslar."

Bundan sonra Bryan'ın eski işinden edindii tecrübeleri güzel bir şekilde kullanarak kötü adamların peşine düşmesini, onları bulmasını ve kızını aramasını heyecan içinde seyrederiz :)



Kızlar bu tüccarların eline düştükten sonra bulunmak için 96 saatleri vardır. 96 saat sonra kızlara ulaşmak imkansızdır filmde. Bu yüzden dilimize 96 Saat olarak çevrilmiş ismi.

Film 2008 yapımı ve IMDB'de 7,9 puan almış. Yönetmenliğini de Pierre Morel yapmış. Pierre Morel daha önce Jet Li'nin oynadığı ve benim çok beğendiğim Danny The Dog (Kız Zincirlerini olarak çevrilmişti) filminin görüntü yönetmenliğini yapmıştı.

Gelelim oyuncuları nereden tanıdığımıza :



Liam Neeson'ın epey kalabalık bir film listesi var. Öncesinde de bir sürü filmi olmasına rağmen sanırım ben asıl olarak 1993 yapımı Schindler's List'ten biliyorum. 1994'te Jodie Foster'ın da rol aldığı Nell adlı filmde doktor rolünde karşımıza çıkmıştı (o film de güzeldi). 1998'de Misarebles, Les'te (Sefiller) oynadı, ki kitabı zaten biliyorsunuzdur ama bu filmi seyretmek de çok güzeldi. 1999'da ta taaam! benim serim olan Star Wars'a adım attı. Hem de usta Qui-Gon Jinn olarak. 2002'de Daniel Day-Lewis ve Leonardo DiCaprio'yla Gans Of New York'ta, 2003'te Love Actually'de, 2005'te Kingdom Of Heaven'da, ve aynı yıl yine sevdiğim bir seri olan Batman'in ilkinden sonra çekilen iki kötü filmi sonrasında gelen ve iyi filmlerin başlangıcı saydığım Christopher Nolan'ın yönettiği ve Christian Bale'in Batman olduğu Batman Begins'te oynamıştı.



Maggie Grace'i asıl olarak Lost dizisindeki Shannon rolünden biliyoruz. Aslında 25 yaşında olmasına rağmen bu filmde 17 yaşındaki Kim'i oldukça başarılı canlandırmış. Zira Kim'i bazen bir kaşık suda boğasım geldi :)



Güzeller güzeli Famke Janssen'e geldi sıra. Eşim bir numaralı hayranıdır :) Eskiden Melroce Place diye bir dizi vardı. Çok da severek seyrederdim. Orada başlamış aslında maceramız. Ama oradan hatırladığımı söyleyemeyeceğim. Janssen'i tanıyarak seyrettiğim ilk filmi 1998 yapımı The Faculty. Ben o zamanlar üniversitedeydim ve bu filmi sinemada seyretmekten keyif almıştım doğrusu. 1999'da House on the Haunted Hill'de Evelyn olarak karşımıza çıktı cadı :) Ve 2000'de yine sevdiğim bir seri olan X-Men'e adım attı. Hem de Jean Grey rolüyle. 2004-2005 arası sevdiğimiz dizilerden Nip/Tuck'ta sevmediğimiz Ava rolüne büründü. 2003 ve 2006'da X-Men'in devam filmlerinde de rol aldı elbette.

22 Kasım 2008 Cumartesi

The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor, 2008 (5,2)



Önceki Mumyaları sevmiştim. Hatta özellikle ilk filmi. Hangi serinin ilk filmi en kötü ki, ya da hangi serinin sonraki filmleri ilkinden daha güzel ki demeyin. Var öyle filmler de. Misal Star Wars. Hastasıyım her filminin de :) Üstelik Star Wars'da konu haricinde görsellik de çok önemli olduğundan ve de yıllar geçtikçe ilerleyen teknoloji sayesinde daha güzel görüntüler elde edilebildiğinden son filmleri daha da çok seviyorum. Obi Wan'a aşığım ayrıca :)

Her neyse, bu girişten sonra Mumya serisinin bu son filmini pek beğenmediğim anlaşılmıştır heralde. Ben yine de aklımda kalanları yazayım unutmadan. Hem belki seven olur her şeye rağmen.

İlk filmlerden bildiğimiz Mumya avcısı çiftimiz Rick (Brendan Fraser) ve Evelyn (Maria Bello) önceki davalarından kazandıkları parayla bir malikane almış ve içine yerleşmiştir. Üstelik kendilerince emekliliklerini de kazanmış ve artık sadece aileleriyle ilgilenmeye karar vermiştir.

Zaten ikinci filmden bildiğimiz ufaklık Alex de büyümüş ve genç bir delikanlı olmuştur (Luke Ford). O da babası gibi fırlamadır ve ailesinin sözünü dinlememektedir.

Ailesi onu okulda üniversitede okuyor zannederken o da ailesinin eskiden yaptığı gibi arkeolojiye merak salıp kazı yapmaya başlamıştır. Üstelik sonunda aradığı Ejder İmparatoru'nun mezarını da bulur.

Bu başarıyı ailesine açıklayamadan önce ailesi tesadüfen Çin'e gider ve olanları öğrenir.





Ancak İmparator'un üzerinde lanet vardır. Yıllar yıllar önce bütün dünyayı ele geçirebilmek için uğraşmış ve son anda Zi Juan (Michelle Yeoh) tarafından lanetlenmiştir. Bu lanet ortadan kalkarsa kaldığı yerden devam edecek ve herkese hükmedecektir. İmparator Han (Jet Li) sevimli kahramanımız Avatar gibidir zira. Suya, havaya, toprağa, ateşe ve tahtaya hükmedebilmektedir.



Çin'de zaten savaş vardır ve komutan İmparator'un dirilip Çin'i refaha kavuşturmasını ister. O bir yandan gerekeni yapmaya çalışırken Mumya avcılarımız da onu durdurmaya çalışacaktır.



Dediğim gibi ben çok sönük buldum bu filmi. Brendan Fraser hadi hep aynıydı, 3 filmde de karşımıza çıktı. Ama Maria Bello'yu bu filmde beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Ki aslında severim de kendisini. Ama nerede o Rachel Weisz'daki asalet? Resmen değiştiriyormuş filmin başarısını yahu.





Brendan Freser'ı en son Journey To The Center Of The World'de (Dünyanın Merkezine Yolculuk) seyretmiştik. Bak onu da yazamadım daha. O da fantastik bir filmi. Jules Verne'in kulakları çınlasın :) 2000'de güzeller güzeli Elizabeth Hurley'nin şeytan olduğu Bedazzled filminde ruhunu şeytana satan Elliot rolünde seyretmiştik Fraser'ı. Daha bir sürü filmi de var ama doğrusu Brendan Fraser deyince aklıma ilk gelen filmleri Mummy serisi.

Rachel Weisz'den şu filmlerde bahsetmiştim daha önce : Definitely, Maybe, My Blueberry Nights. Güzelliğini de oyunculuğunu da çok beğeniyorum ben.



Bu filmde Weisz yerine Evelyn olarak seyrettiğimiz Maria Bello'yu ise çok sevdiğim ER dizisinden tanıyorum asıl olarak. Daha sonra Coyote Ugly, Secret Window gibi filmlerde de seyrettik onu.



Kahraman kadın Zi Juan'ı canlandıran Michelle Yeoh'u asıl olarak Crouching Tiger Hidden Dragon filminden biliyoruz.



Jet Li içinse Ying Xiong (Hero) diyeceğim başka da bir şey demeyeceğim. Uzun bir film listesi var. Buradan bakabilirsiniz.

Ha bu arada yönetmenliğini Rob Cohen'in yaptığı film 2008 yapımı ve tahmin edebileceğiniz gibi IMDB puanı düşük : 5,2.

22 Eylül 2008 Pazartesi

The Incredible Hulk, 2008 (7,5)



Bu serinin ilk filmini 2003’te seyretmiştik. Eric Bana’nın başrol oynadığı filmi Ang Lee yönetmişti ve bana göre iyi bir iş çıkarmıştı. Eric Bana da tip olarak Hulk’a uygundu bence. İkinci Hulk’ta Edward Norton’ın oynadığını duyunca çok şaşırmıştım. E. Norton’ın tip olarak yaratıkımsı şeylerle uzaktan yakından alakası yok çünkü :) Masum bakışlı ve yakışıklı bir genç adam kendisi ne de olsa :) (Böyle düşünmemde eşime çok benziyor olmasının etkisi büyüktür, kabul :) ). Sonuç olarak Hulk’la Norton’u kafamda eşleştiremedim ama Norton’u bir kez daha beyaz perdede seyredecek olmamın heyecanını yaşadım o ayrı…



Bruce Banner (Edward Norton) bu kez karşımıza bir kaçak olarak çıkar. Hulk’a dönüşmek istememektedir ve bundan kurtulmaya çalışmak için kendisine bir panzehir yapmaya çalışır. Bu arada da beladan uzak durmaya çalışıp dönüşüm geçirmesini engellemek ister.

Bruce daha önce bir deney sırasında gamma ışınları alarak Hulk’a dönüşmüştür. Bu deneyde asıl amaç güçlü askerler yapmaktır. Ancak dönüşüm istenen bir sonuç değildir. Bruce ortadan kaybolduktan sonra deney durdurulup ekip dağılsa da General Thaddeus Ross (William Hurt) hala Bruce’un peşindedir. Ross’un kızı Betty ise (Liv Tyler) kendisini üniversiteye atıp orada çalışmaya başlamıştır.



Bruce çalıştığı iş yerinde ufak bir kaza geçirip de kanını gazoz şişelerinden birine damlatınca yeri tespit edilir ve General bu sefer Emil Blonsky’yi de (Tim Roth) ekibine dahil ederek Bruce’un peşine düşer. Bruce’un Hulk olduğunu sadece General bilmektedir. Ekip normal insan boyutlarında ve masum görünüşlü bir adamın peşinde olduğunu düşünse de Bruce’un kalp atışları hızlandığında karşılarında Hulk’u bulurlar. Hulk çok güçlüdür ve onlardan kurtulmayı başarır.



Gidebileceği pek bir yer yoktur. Aklına ilk gelen Stanley’nin (Paul Soles) yeridir. Stanley ona bir oda verir ve saklanmasına yardım eder. Ancak bir gün eski kız arkadaşı Betty, yeni erkek arkadaşıyla Stanley’nin yerine gelir ve tesadüfen Bruce’u görür. Bruce başta kaçar ama Betty onun arkasından giderek onu bulur. Artık iki kişilerdir ve birlikte hareket ederler.



Bruce kaçtığı zamanlarda internet üzerinden yardım almaya başlamıştır. Kendisine Bay Mavi diyen birinden dönüşümünü engellemek için yardım alır ve panzehir yapmaya çalışır. Yeri tespit edildiği için Bay Mavi’yle görüşmeye karar verir ve Betty’yle birlikte Bay Mavi’nin yanına giderler. Bay Mavi de üniversitede çalışan profesörlerden biri olan Dr. Samuel Sterns’dir (Tim Blake Nelson). Doktorun yeni panzehirini Edward’a enjekte edip iyileşmesini beklerler.



Bu arada Blonsky, karşısındaki adamın yenilmez olduğunu anlamıştır, kendisi de daha güçlü olarak Bruce’u yenmek ister. Bunun için General ona yardım edecektir. Bruce’a yaptıklarının aynısını Bronsky’e de yaparlar. Sonunda ortaya Hulk’a rakip bir yaratık çıkar : Abdomination.

Bundan sonra yapılacak ilk iş Hulk ile Abdomination’ı karşı karşıya getirmek ve Hulk’u yenmesini beklemektir.

Filme önyargıyla başladım daha önce de belirttiğim için. O çok sevdiğim Edward Norton’u Hulk olmaya yakıştıramadım. Ama film başarılıydı yine de. Norton yine çok iyi oynamıştı. Bu arada adam ufacık gibi ama çıplakken kaslı falan. Nasıl oluyor anlamadım yani. Üzerine bir tişört geçirip sokaklara çıktığında cılız bir üniversite öğrencisi gibi görünüyor hala :) Oysa 1969 doğumlu, yani 39 yaşında!

Filmi Louis Leterrier yönetmiş ve IMDB’de 7,5 puan almış.



Edward Norton’u ilk olarak 1996’da Richard Gere ile birlikte oynadığı Primal Fear’da seyrettik. O filmde de çok başarılıydı hatta ödüle layık görüldü. Zaten kötü bir filmini de seyretmedim hatırladığım kadarıyla. Hep iyi projelerde yer aldı canım benim :) Aynı yıl The People vs Larry Flynt ile tekrar karşımıza çıktı. Hatta yine aynı yıl Everyone Says I Love You’da da oynadı ancak ben onu seyretmedim (sanırım!). Daha sonra 1998’de Tony Kaye’in yönettiği American History X’de oynamıştı ki bence o film de efsanedir. Bir kez daha seyredip burada tanıtmak isterim sizlere de. Sonra yine çok sevdiğim Fight Club’da 1999’da seyrettik Edi’mizi. 2000’de Ben Stiller ve Jenna Elfman ile birlikte rol aldığı Keeping The Faith isimli romantik komedi filmindeyse peder rolünde karşımıza çıkmıştı :) O filmini de çok severim diyeceğim, heralde pek şaşırmazsınız buna :) 2001’de The Score, 2002’de Death To Smoochy, Frida (bunu henüz seyretmedim), Hannibal serisinin devamı olan Red Dragon ve 25th Hour, 2003’te bir yeniden çevirim olan The İtalian Job, 2005’te Kingdom of Heaven, Down in the Valley, 2006’da yine çok beğenerek seyrettiğimiz The Illusionist, The Painted Veil, ve en nihayetinde 2008’de The Incredible Hulk. Görüldüğü gibi bütün filmleri çok iyi. Ya da o olduğu için filmler bu kadar başarılı oldu. Eşime benzemesi bir yana hakikaten çok iyi bir oyuncu bence.



Liv Tyler’ın Aerosmith’in solisti olan Steve Tyler’ın kızı olduğuna inanmak çok güç. Öyle çirkin, ama şarkılarını severim, bir adamın böylesi güzel bir kızı olması inanılır gibi değil gerçekten de. L. Tyler’ı daha önce de ufak tefek rollerde seyretmişizdir hatta babasının Amazing isimli şarkısının klibinde de oynamıştı, ama uzun soluklu ve bilinçli olarak seyrettiğimiz ilk filmi 1998 yapımı Armageddon gibi geliyor. Ha güzelliğiyle dillere destan olduğunu gösterdiği Stealing Beauty de var, belki birçoğunuz o filmiyle hatırlıyorsunuzdur ama ben filmi konu itibariyle falan hatırlamıyorum pek, bir kez daha seyretmek gerek :) Daha sonra 2001’de One Night At McCool’s ve varlığını yeniden hatırlattığı ve serisine 2001’de başlanan Lord Of The Rings geliyor. Orada Elrond’un kızı Arwen rolünde karşımıza çıkıp yine güzelliğine hayran bırakmıştı bizi. Bu filmde biraz irileşmiş buldum doğrusu. Ayakkabı numarası 42’ymiş bu arada, duyurulur’ :)



Tim Roth’u en son Funny Games U.S.’de seyretmiştik. Daha önce 1996 yapımı Everyone Says I Love You’da yine Edward Norton’la birlikte oynamışlar. Roth’un bir sürü filmi var ama aklıma gelenler Planet of Apes, orada maymundu gerçi, kendisini tanımak zordu ama orada da çok iyi bir oyunculuk çıkarmıştı bana göre, Dark Water, 1995 yapımı Four Rooms, o film de çok güzeldi bu arada, ve tabi ki Reservoir Dogs.

15 Eylül 2008 Pazartesi

V For Vendetta



Daha önce seyretmiş ve bayılmıştık bu filme. Ama üzerinden çok zaman geçtiği için yazamamıştım burada. O zamanlar bir e-günlüğüm yoktu :)

Cumartesi günü Osi geldi bize. Krepli mantarlı tavuk yaptık ve onu afiyetle yedikten sonra Osi daha önce seyretmediği ve merak ettiği için biz de ikinci kez oturduk seyrettik bu filmi. Çok da iyi oldu. Kendisini yüz olarak göremesek de Hugo’ya, Natalie’ye ve bir kez daha Wachowski kardeşlere hayran kaldık.





İngiltere’de yıllardır süren ve insanların özgürlüğünü elinden alan bir yönetim şekli vardır. Gece dışarı çıkmak da yasaklardan biridir. Evey (Natalie Portman) bir gece yasaktan sonra dışarı çıkar ve yönetim adına çalışan işaretli adamlarca yakalanır. Tam o sırada maskeli kahramanımız V ortaya çıkar. Evey kendisine de zarar vereceğini düşünür bu damdan düşer gibi gelen maskeli adamın. Ama V, Evey’e zarar vemez ve ona önce kendisini tanıtarak planlarından bahseder ve bir binanın çatısına çıkartır.



Hatırla, 5 Kasım'ı hatırla
Barut ihanetini ve komplosunu
Hiçbir neden bilmiyorum ki gerektirsin
Barut komplosunun unutulmasını


Adalet’in simgesi olan heykeli havaya uçurduğunda herkes haberdar olur V’den. Daha sonra kapalı devre yapılan yayın kuruluşuna giderek bütün halka seslenir. Bu seslenişte V’nin tek bir isteği vardır. Guy Fawkes günü olarak bilinen 5 Kasım’ın unutulmaması. Bunun için halktan bir sonraki 5 Kasım’da Parlomento Binası’nda buluşmalarını ister. Böylece kendi başına başlattığı “diktatör rejime karşı gelmek” olgusu toplumsal hale gelecek ve özgürlüklerine kavuşacaklardır.





Bunun içinse tam 1 yıl gereklidir. Bu 1 yıl içindeyse V’nin kimliğini öğrenmeye başlarız yavaş yavaş. Evey’nin ürkeklikten cesurluğa geçişine tanık oluruz. İnsanların uyanışın ve bu uyanışla birlikte yönetimin baskısını görürüz.

Film bittikten sonra yönetmene, yazara, oyunculara hayran kalırız. Seyretmeyen var mı, kaldı mı bilmiyorum ama (daha önce seyredenler için bile) mutlaka seyredin diyeceğim.

Film 2005 yapımı aslında ama 2006’da seyirci karşısına çıkabildi. Senaryosunu Wachowski kardeşlerin yazdığı filmi James McTeigue yönetmiş ve IMDB’de 8,2 puan almış.



Güzeller güzeli Natalie Portman’dan daha önce My Blueberry Nights’ta bahsetmiştim. Ek olarak 2007’de Mr. Wagorium’s Wonder Emporium ve 2008’de The Other Boleyn Girl’de oynadı. Henüz iki filmi de seyredemedik.



Hugo Weaving’i ben ilk olarak bayıldığım 1999’da başlayan Matrix serisindeki Ajan Smith olarak tanıdım. Daha sonra en iyi kitap uyarlamalarından biri olduğunu düşündüğüm Yüzüklerin Efendisi’nde (Lord Of The Rings) Elf’lerin efendisi Elrond rolünde seyrettik H. Weaving’i.

Iron Man, 2008 (8,1)





Tony Stark (Robert Downey Jr.) babası dolayısıyla hep elektronik endüstrisinin içinde bulunmuştur ve küçük yaşta icatlarına başlamıştır. 20’li yaşlarına geldiğinde artık bir silah fabrikası vardır. Halkın kendini korumak için silaha ihtiyacı olduğunu düşünür ve hep daha iyisini yapmak için çalışmaya devam eder. Stark fabrikasının ortaklarından Obadiah (Jeff Bridges) da Tony’ye sürekli olarak gaz vermekte ve çalışmalarına devam etmesini sağlamaktadır.



Bu arada Tony’nin yaşam koçu diyebileceğimiz bir de yardımcısı vardır. Pepper Potts (Gwyneth Paltrow) herkesin hayran olduğu bir kadındır ancak yıllardır Tony’nin yanındadır ve sonuna kadar ona hizmet edecektir.



Tony bir gün teröristlerin saldırısına uğrar ve ekibinden biriyle esir düşer. Terörist başı Raza’nın (Faran Tahir) istediği şey, Tony’nin en son icadı olan silahı onun için yapmasıdır. Tony’nin elinde sınırlı alet edevat vardır ama yine de çalışmalarına başlar.



Tony ilk kez silah yaptığı için ona karşı gelenlerin haklı olduğunu düşünür. İlk kez kendi yarattığı silahların kendisine karşı kullanıldığını görür ve bundan çok rahatsız olur. Artık onun için tek bir şey vardır : Esir düştüğü bu yerden kurtulmak. Kıvrak zekası ve becerisi sonucunda teröristlerin anlayamayacağı bir şeyler yapmaya başlar ve bu şekilde “Demir Adam”ın ilk eskizini hazırlar.





Tony, Demir Adam sayesinde esir düştüğü yerden kurtulur ve yaptığı ilk basın açıklamasında silah fabrikasını kapatacağını söyler. Obadiah ona karşı gelse de kararından dönmeyecektir ancak bu arada Demir Adam’ı geliştirmeye kararlıdır. Artık suçlulara karşı savaşacaktır.

Yine yeni bir film, 2008 yapımı ve IMDB’de 8,1 puan almış. Oldukça iyi yani. Ama çok da ahım şahım değildi bana göre. Tamam güzeldi ama ne bileyim bu bir çizgi film uyarlaması, daha görkemli sahneleri olabilirdi. Spiderman uyarlamasından daha iyi yine de :) Spiderman benim kahramanlarımdan biridir mesela çizgi filmlerinde. Amma ve lakin filmlerinde kahramanım olabilmeye yakın bile değil…

Neyse, bu filmle devam edelim.

Yönetmen Jon Favreau’yu daha önce aktör olarak Daredevil ve Deep Impact gibi filmlerde seyretmişiz.



Tony Spark rolündeki Robert Downey Jr.’ı 1992’de rol aldığı Chaplin’den biliyor olabiliriz. Daha sonra 1994’te efsane filmlerden Natural Born Killers’ta oynamıştı. Yine 1994’te benim çok beğenerek seyrettiğim Only You’da oynamıştı. Daha sonra 2003’te Gothika, 2005’te Good Night, and Good Luck, 2007’de Lucky You’da rol almış. 2008’de The Incredible Hulk’ta da rol almış yine Tony Spark rolü ile ama ben henüz o filmi seyredemedim.



Jeff Bridges’in bir sürü filmi var. Eskileri pek hatırlayamadım. Yeni sayılabileceklerden 2001’de oynadığı K-Pax’i sayabiliriz. Bu kadar tanınmış bir adamın da bir tek filmini buraya yazabildiğim için kendimden utanuyorum doğrusu!





İsmini okumakta zorlandığım Gwyneth Paltrow’u 1995’teki efsane filmlerden Seven’dan biliyoruz belki de. Daha sonra 1998’de Sliding Door’da, aynı yıl Great Expactations’ta Ethan Hawk’la, 2001’de Shallow Hal’da oynamıştı. Film olarak bildiğim ama henüz seyretmediğim diğer filmleriyse 1999 yapımı The Talented Mr. Ripley, 2001 yapımı The Royal Tenenbaums, 1998 yapımı Shakespeare In Love, 1998 yapımı A Perfect Murder (yoksa bunu seyretmiş miydim?).