dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Revolutionary Road, 2008 (7,7)



Bir barda başlar filmimiz (1950'lerin barı). Frank (Leonardo DiCaprio) barda oturmuş içkisini içmektedir. Karşıdaki duvarda sarışın, kırmızı rujlu etkileyici bir kadın görür. Bu kadın ileride karısı olacak olan April'den (Kate Winslet) başkası değildir.



Evlilikleri istedikleri gibi gitmez. April tiyatroda oynadığı rollerde yeterince iyi olmadığını düşünür. Frank'se iş yerinde mutsuzdur. Bütün bu zorlukların içinde taşındıkları Revolutionary sokakta iki de çocuk yetiştirmeye çalışırlar.



Bir gün April Frank'e bir teklifte bulunur. Frank'in savaş sırasında gidip aşık olduğu yere, Paris'e taşınmaktır bu fikir. Üstelik orada sekreterlere çok iyi para verilmektedir ve giderlerse sadece April çalışacak, Frank'se yıllardır bunaldığı işini bırakıp yapmak istediği şeyi düşünüp onu yapma fırsatını yakalayacaktır.

Önce olumlu bakar Frank bu fikre. Ama işler beklenildiği gibi gitmez. Frank hiç beklemediği bir anda terfi alır. April ise mutsuz olduğu ortamından kurtulmak için elinden geleni yapacaktır.

Film ruh haliyle bağlantılı olarak beğenilebilecek bir film bana göre. Winslet ve DiCaprio'nun performansları gerçekten çok iyiydi, bunu inkar edecek değilim. Ama benim içim sıkıldı. Aslında bu da oyuncuların başarısından kaynaklanıyor. Mutsuzluğu ve sıkıntılı durumlarını çok iyi yansıtıkları için bana da bulaştırdılar yani helal olsun :))

Film 2008 yapımı. Epey de ses getirmişti. 3 dalda da Oscara aday oldu. Bu filmdeki performansı Kate Winslet'e Golden Globe da dahil olmak üzere birkaç ödül kazandırdı. Filmin yönetmenliğini American Beauty ile ismini duyuran Sam Mendes yapmış.



Kate Winslet'ı asıl olarak Titanic'teki Rose rolüyle tanıdık. O filmin de neresi 11 Oscar aldı bilmem ama Winslet aday olsa bile ödül alanlar arasında yoktu. Onu daha sonra 2000 yapımı Quills'te, 2001 yapımı Enigma'da, 2003 yapımı The Life Of David Gale'de, 2004'te henüz seyretmediyseniz şiddetle tavsiye edeceğim Eternal Sunshine Of The Spotless Mind'da, 2004'te Johnny Depp ile birlikte Finding Neverland'de, 2006'da Little Children'da, 2006'da The Holiday'de keyifle seyrettik.



Leonardo DiCaprio'yu 1995 yapımı The Basketball Diaries'de gördük ilk olarak. En azından öyle hatırlıyoruz. Aslında öncesinde de bir iki filmi var. Daha sonra 1996'da Berlin Film Festivalinde ödül aldığı Romeo & Juliet'te, 1997'de Winslet ile birlikte Titanic'te, 1998'de The Man In The Iron Mask'te, 2000'de The Beach'te, 2002'de Gangs Of New York'ta ve Catch Me If You Can'de, 2004'te kendisine altın küre kazandıran The Aviator'da, 2006'da The Departed'da ve Blood Diamond'da, 2008'de Body Of Lies'da seyrettik.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

P.S. I Love You, 2007 (6,9)



Bu film hakkında da çok şey okudum. Kimi çok sevmiş, kimi sevmemiş. Ben biraz bilinçsizdim o yüzden seyretmeden önce. En son Çeşme gezimizde kuzicim çok ısrar edince mutlaka seyret diye, gelince ilk seyrettiğimiz filmlerden oldu. Yazmakta geciktim yine :) Bugün nöbetçiyim de, rahat rahat yazabilirim diye düşünerek bu yazıya başladım.

Filmimiz kızgın bir kadının merdivenlerden sinirle çıkması ve bu kadını bir adamın onu takip etmesiyle başlar. Zaman geçtikçe bu iki insanın evli olduğunu anlarız. Kahramanlarımız Holly (Hilary Swank) ve Gerry'den (Gerard Butler) başkası değildir.

Holly ve Gerry, küçük bir apartman dairesinde yaşarlar. Holly sürekli olarak evin küçüklüğünden, Gerry'nin sarfettiği sözlerden şikayet etmektedir. Yine de birbirlerine bakışlarında, birbirlerine dokunuşlarında derin bir sevgi vardır.



Bir gün Holly güzel siyah elbisesini giyer ve bara gider. Bar oldukça kalabalıktır. Annesi Patricia (Kathy Bates), yakın arkadaşları Denise (Lisa Kudrow) ve Sharon (Gina Gershon) ve diğerleri bardadır. Gerry'nni cenazesi için toplanmış bu kalabalığa şaşkınlıkla bakarız. Gerry beyin tümörü nedeniyle ölmüştür.



Bundan sonrasında Holly ara ara geçmişte gider ve ilk tanıştıkları zamanlara tanık oluruz. Gerry İrlandalıdır ve ilk kez İrlandanın o güzelim parklarında tanışmışlardır. Holly hep güzel anılarını getirir aklına.

Birkaç ay sonra Holly yakın arkadaşlarının getirdiği doğumgünü pastasını üflerken kapı çalar. Kendisine bir mektup gelmiştir. Bu mektup Gerry'dendir. Üstelik bu mektupların ardı arkası kesilmez. Meğer Gerry ölmeden önce mektupları yazmış ve hepsinin belirli bir zamanda gönderilmesi için gerekli ayarlamaları yapmıştır. Bütün mektupları da P.S. I love you (Not : Seni seviyorum) sonlandırmıştır.



Annesi ve arkadaşlarına göre mektuplar yüzünden Holly kendi hayatına başlayamamakta ve geçmişe bağlı kalmaktadır. Oysa mektuplar sayesinde Holly tekrar yaşamaya başlamıştır. Çünkü Gerry'nin verdiği komutlar ve planlar yüzünden tekrar gece dışarı çıkmaya, doğumgünü için parti vermeye başlar. Hatta Gerry'nin Holly, Denise ve Sharon için önceden aldığı İrlanda biletlerini kullanarak İrlanda'ya tatile bile gitmiştir.

Ama bu mektupların da sonu gelecektir.

Filmi sevip sevmediğim konusunda çok emin değilim aslında. Dışarıdan seyretmesi hoştu evet, romantik şeyler de vardı ama bu tip bir şey başıma gelsin istemezdim. Kim ister o ayrı da, ne bileyim böyle öldükten sonra sevdiğin birinden mektuplar bulmak, üstelik sürekli olarak bulmak insanın canını acıtır gibi geldi.

Film 2007 yapımı ve IMDB'de 6,9 puan almış. Yönetmenliğini Richard LaGrevenes yapmış.



(görsel www.img.listal.com dan alınmıştır)

Holly rolünde karşımıza çıkan Hilary Swank'ı ben ilk olarak 1999 yapımı Don't Cry'da seyretmiştim. O filmi seyredebilmiş miydiniz bilmiyorum ama orada erkek gibi davranan, göğüslerini saklamak için her gün metrelerce bandaj saran bir kızı canlandırıyordu. Çok da başarılıydı ve hatta en iyi kadın rolüyle ödül de aldı. Tarihe de 2 oscar kazanan en genç 3. kadın olarak geçmiş. 2000 yılında The Gift'te, 2002'de Insomnia'da, 2003'te The Core'da oynadı. 2004'te yine çok ses getiren ve kendisine bir Oscar daha kazandıran Million Dollar Baby'de başrolü oynadı. Swank'ı hep erkek gibi kadın olarak hatırladığım için bu filmde biraz hanım hanımcık olması başlarda tuhaf gelmişti ama film ilerledikçe gözüm alıştı.



(görsel www.sinaport.com dan alınmıştır)

Gerard Butler'dan daha önce Butterfly On A Wheel'de bahsetmiştim hatırlarsınız. Butler'ı da nedense hep, hala seyretmediğim ama fragmanlarından ötürü hep o şekilde hatırladığım 300 Spartalı'daki haliyle düşünce baloncuğuma getiriyorum. O yüzden bu filmdeki sevimli haliyle o da başlarda tuhaf geldi ama ona da alıştım ve beğendim üstelik :)



Denise rolündeki Lisa Kudrow'u en çok da Friends dizisinden bildiğimize eminim. Tüm sezonlarını seyretmedim aslında ama kadını görünce aklıma sadece Friends geliyor. Aslında 1999 yapımı Analyze This, 2002'de Analyze That gibi filmlerde de oynamış.



(görsel www.weblogs.amny.com dan alınmıştır)

Sharon rolüyle karşımıza çıkan Gina Gershon'dan sevgili Abi sayesinde seyrettiğim Bound'da bahsetmiştim en son.



Anne Patricia rolünde seyrettiğimiz Kathy Bates'in filmografisi oldukça kalabalık tahmin edebileceğiniz gibi. Benim ilk seyrettiğim filmi 1991 yapımı Fried Green Tomatoes idi. O film de çok başarılıdır. Seyretmediyseniz mutlaka tavsiye ederim. Yıllar geçti üzerinden ama hala tatlı tatlı hatırlarım. Daha sonra 1997 yapımı 11 Oscarlı Titanic'te karşımıza çıktı. 2002'de Dragonfly'da, 2008'de The Day The Earth Stood Still ve Revolutionary Road'da karşımıza çıktı.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

Devrim Arabaları, 2008 (8,5)



Fazla bir şey anlatmak istemiyorum. Aslında hepimizin bildiği bir hikaye. Herkesin, halkın bile imkansız gibi baktığı bir şey için biraraya gelen Türk mühendislerinin ellerinden gelen tüm gayreti göstererek imkansızı başarmaları ama ufak bir unutkanlık yüzünden gerçekleşen bu başarının gözardı edilmesi ve bu defterin kapanması dersem heralde yaşanılan heyecan ve sonrasındaki hüzün ufak da olsa yüzünüze çarpar. Lütfen seyredin bu filmi. Seyredin ve gerçekleri görün.













Ben çok beğendim. Hatta çok hırslandım. Her zaman olacak böylesi insanlar. Sizi yıldırmaya çalışacak, her başarınızı gölgelemeye çalışacak ve hatta başarılı olmamanız için elinden geleni arkasına koymayacak hainler olacak. Ama yılmayacağız yine de, vazgeçmeyeceğiz. Öyle değil mi?

2008 yılında Tolga Örnek yönetmenliğinde çekilen filmde rol alanları yazmadan geçmek istemiyorum (alfabetik sıraya göre yazılmıştır):

Ahmet İlker Okumuş (erdoğan)
Ali Düşenkalkar (Hayati)
Altan Gördüm (Recep)
Halit Ergenç (Uğur)
Haluk Bilginer (Necip, yaşlılık)
Onur Ünsal (Necip, gençlik)
Sait Genay (Cemal Gürsel)
Seçil Mutlu (Nilüfer)
Selçuk Yöntem (Latif)
Serhat Tutumluer (İsmet)
Taner Birsel (Gündüz)
Uğur Polat (Sami)
Vahide Gördüm (Suna)

27 Ocak 2009 Salı

Issız Adam, 2008 (7,6)



Dün nihayet seyredebildik bu filmi. Epey bir söz söylendi hakkında. Hem merak ettim, hem etmedim. Bazıları çok sevdi, bazıları hiç sevmedi. Hangi gruba dahil olacağımdan emin değildim. Ama sonuçta bu bir Çağan Irmak filmiydi. Ne kadar kötü olabilirdi ki?

Film tahminlerimin de ötesinde bir güzellikteydi bana göre. Evet çok bilindik bir konusu vardı : Aşk. Bir adamın ve bir kadının aşkı. Birinin içinde kaybolup gitmek isteyeceği güzellikte bir aşk varken, diğerinin kaybolup gitmekten korktuğu bir aşk vardı ortada.

Kız yine çok kaptırdı kendini bu aşka. Adamsa hep fazlalığını hissetti. Kızı sevdi sevmesine, kız da onu çok sevdi. Ama yetmedi işte bu sevgi.

Alper (Cemal Hünal) İstanbul'da tek başına yaşayan, gününü gün eden, para pul derdi olmayan, zevkine düşkün bir adamdır. Kendine ait bir restoranı vardır. Plaklara çok düşkündür. Sürekli olarak eski plakları arayıp satın almaya çalışır. Bir gün yine aradığı bir plağın peşindeyken bir kıza rastlar : Ada.



Ada (Melis Birkan) kendi halinde, küçük çocuklara kahraman kıyafetleri dikip satan bir dükkanı olan sakin bir kızdır. Alper'le ilk tanıştığında ondan hiç hoşlanmaz. Onu çok züppe bulur çünkü. Alper kendine çok güvenmektedir ve Ada'nın kendisine evet diyeceğine olan inancı çok fazladır. Yine de çok karşı gelemez Ada ve bir akşam yemeğine "Evet" der.





O akşam başlar ilişkileri. Hatta birlikte yaşamaya da başlarlar. Bir ara Alper'in annesi gelir memleketten. Ada'yla tanışır ve onu çok sever. Senelerdir yalnız olan oğlu sonunda bir kızı sevmiş, hatta o kadar sevmiştir ki onu annesiyle bile tanıştırmıştır. Yaşlı kadın bu işe çok sevinir o yüzden. Giderken de Ada'ya iyice tembihler oğlumu sakın bırakma diye. Ama işte tam da o gün eve döndüklerinde Alper Ada'ya ayrılmak istediğini söyler.

Yıllar sonra yeniden karşılaştıklarında ikisinin de içi gider birbirine. Ama yalan üstüne yalan söylerler : Alper aynı şekilde devam etmektedir ve çok mutludur. Ada da hayatına devam etmiş, evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuştur. O da çok mutludur.

Birbirlerine sımsıkı sarılır ve yeniden uzaklaşırlar birbirlerinden…

Film çok etkileyiciydi bence. Tamam, mutlu sonla bitmedi. Aslında mutsuz sonla biten filmleri de pek sevmem. Ama bu filmde başka bir şey vardı. Çok samimi geldi her şeyden önce. Duyguları çok iyi verebilmişti film. Benim tavsiye edebileceğim filmler arasına girdi böylelikle. Ben de ilk gruba, yani filmi sevenler grubuna dahil olmuş oldum.



Filmi Çağan Irmak yönetmiş. Daha önce Babam ve Oğlum ile ağlatmıştı hepimizi (ben ağlamadım ama başkaları o kadar çok ağladı ki, ortalamaya vurursak ben de ağlamış kadar olmuşumdur herhalde). Ben Çağan Irmak'ı ilk olarak Mustafa Hakkında Her Şey filmi ile tanımıştım. O film de hakikaten çok başarılıydı, hatta Türk filmi gibi bile gelmemişti seyrettiğimde. Çok ilginç bir tarzı vardı filmin. Çağan Irmak ondan önce de bir sürü projede yer almış halbuki. Önceki dizilerini seyretmiş olsam da ismini duymamıştım o zamanlar : Çemberimde Gül Oya, Asmalı Konak, Çilekli Pasta, Şaşıfelek Çıkmazı, Günaydın İstanbul Kardeş. Babam ve Oğlum'daki başarısından sonra daha önceki yönetmenlik deneyimlerini de seyretmek isteyip ve Kabuslar Evi'ni seyretmiştik geçen sene. O da çok farklıydı diğer dizilere göre.



Melis Birkan'ı daha önce Amerikalılar Karadenizde 2'de, Barda ve Ulak'ta seyretmiş olabilirsiniz. Ben hiçbirini de seyretmediğim için beyazperde de ilk kez gördüm kendisini. Köprü ve Çapkın adlı dizilerde de rol almış.



Cemal Hünal ise Asi dizisinde bir bölümde rol almış. Onu da ilk kez gördüm yani. İki oyuncudan da vermeye çalıştıkları karakterleri alabildiğime göre ikisi de başarılılar bence.


Hamiş : Filmleri seyrettiğimin ertesi günü hemen hikayeyi yazıp fotoğraf ve müzikleri ayarlayamadığım için yazıyı yayınlamam günler alabiliyor. Bu filmde bahsedilen dün seyrettim ile de kastettiğim aslında geçen hafta Perşembe idi :) Sanırım ayın 22 si falan oluyor.

23 Ocak 2009 Cuma

Butterfly On A Wheel, 2007 (6,7)



Ya sinir oluyorum. Eskiden ne güzel arşivlerin arşivi IMDB'den yararlanabiliyordum efendi gibi. Şimdi yasakladılar iş yerinde :( Başka sitelerden yönetmen, oyuncu adı falan konusunda yardım alabiliyorum ancak, ühü. Bu bilgilerin eşliğinde başlayalım bakalım yazımıza..



Güzeller güzeli Abby (Maria Bello) uyuduğu yatağında kıpırdanır. Aşağı kattan sesler duyunca korkusuzca merdivenleri inmeye başlar. Ama aşağıda korkunç bir süprizle karşılaşmaz. Gelen kocası Randal'dan (Gerard Butler) başkası değildir çünkü. Aşağıda biraz ses olunca küçük kızları Sophie de uyanır sonunda. Küçük kızlarını öpüp mutlu aile tablosunu gözümüzün içine sokarlar o an.

Bir gün Randal, Abby'ye, patronu Karl'la buluşacağını söyler. Sophie yalnız kalmasın diye bir bakıcı ayarlarlar. Bakıcı kadın geldiğinde dışarı çıkıp arabalarına biner ve yola koyulurlar karı-koca.

Biraz ilerledikten sonra arka koltuktan bir adam (Pierce Brosnan) çıkar ve silahını Abby ve Randal'a doğrultur. Onlardan istediği bazı şeyler vardır. Karı-koca adamın her istediğini yapmak zorunda kalacaklardır çünkü kızlarına bakıcı olarak tuttukları kadın da bu silahlı adamla işbirliği içindedir.

Adam (ismini filmin sonunda öğreniriz) öncelikle bankadaki bütün paralarını çekmelerini ister adam ve kadından. Başta karşı gelseler de kızlarının hayatının adamın elindeki telefonla bağlantılı olduğunu anladıklarından mecburen boyun eğerler. Bankaya gittiklerinde etrafta güvenlikçiler, polisler olsa da kimseye bir şey anlatamazlar. Randal biraz tedirgin olduğundan Abby onu arabaya geri yollar. İşin ucunda kızı vardır ne de olsa. Abby duygusal davranarak işin riske girmesini istemez. Parayı çekince adamın verdiği çantaya koyar ve arabaya gider.

Adamın yaptığı ilk iş çantadan bir tomar para alıp bunu yakmak ve yanan paraları çantanın içine atıp bütün paraların yanmasını sağlamak olur. Adam bu şekilde işin ciddiyetini ve kaybedecek bir şeyi olmadığını göstermiş olur. Abby ve Randal bu durum karşısında çok şaşırır ve çok korkar.



Adam daha sonra bir restorana gitmelerini ister. Orada karnını bir güzel doyuracaktır ama kimsede para olmadığını bildiğinden Abby ve Randal'a ikinci bir görev verir. O yemeğini bitirene kadar karı-koca dışarı çıkıp 300 dolar bulmak zorundadır. Abby ve Randal telaşla dışarı çıkar. Etrafta tanıdık kimse yoktur, bankada beş kuruş paraları yoktur, zamanları çok kısıtlıdır. Mecburen bilezik-saat satarak parayı bulurlar.



Restorandan çıktıktan sonra adam keyifle yeni görevlerinden bahseder. Abby adamın verdiği zarfı yerine ulaştıracaktır. Randal'sa adamla birlikte kalacaktır. Ve adam Abby gittikten sonra anlatmaya başlar. Randal iş yerinde ahlaka uymayan bir şekilde çalışmaktadır. Rakip şirketlerin öğrenmemesi gereken belgeler vardır. Adamın Abby'ye verdiği zarfta bu belgeler vardır ve Randal karısını arayıp paketi vermemesini söylemezse Randal'ın iş hayatı son bulacaktır. Randal karısını arar ve gerçeklerden bahsetmeden sadece paketi vermemesini söyler. Ama kadın kızı için hiçbir riski göze alamaz ve paketi ilgili kişiye elden teslim eder.

Üçlü yeniden bir araya geldiklerinde Randal Abby'ye çok sinirlenmiştir. Adamımızsa bir kenara çekilip keyifle gülmeye devam eder. İstediğini almaya başlamıştır.

Bir sonraki görevde yine teslim edilmesi gereken bir paket vardır. Adam bir ara bakıcıyı arayıp kızın nasıl olduğunu sorar. Telefon açılmadan önce bir numara da söylemiştir. Adamın arabadan ayrıldığı bir an koltuğa bıraktığı numarayı kaydeder Randal. Adamdan ayrıldıktan sonra bu numaranın bir otel olduğunu öğrenirler. O an vermeleri gereken bir karar vardır. Kızlarının peşinden otele mi gideceklerdir yoksa adamı sinirlendirmemek için paketi teslim etmek üzere yola mı çıkacaklardır?

Tercihlerini kızlarından yana kullanır ve otele giderler. Ama odada karşılarına çıkan tek kişi adam olmuştur. Bunların hepsi birer oyundur aslında. Ve bu oyundan kurtulmanın tek yolu oyunu sonuna kadar oynamaktır.

Adamın bundan sonra istediği şey Randal'ı patronuyla buluşacağı yere götürmektir. Üçlü yine yollara düşer. Yolun sonunda güzel bir dağ evi vardır. Randal eve girer ve sürpriz. Aslında bu bizim için sürpriz olmuştur. Randal karşılaşacağı şeyi baştan beri bilmektedir. Daha da sürpriz olan aslında üçünün de karşılacağı şeyi baştan beri bilmesidir. Ama herkesin birbirinden sakladığı şeyler vardır.

Aha! Bu ne şimdi değil mi? :) Baştan başlayan bir stres ve gerilim vardı. Ben biraz tahmin etmiştim ana kötü karakterleri falan ama işin bu duruma geleceğini düşünmemiştim doğrusu. Evet sürpriz bir son sizi bekleyecek eğer bu filmi seyrederseniz. Bence güzel bir filmdi.

Gelelim filmle ilgili diğer bilgilere. Film 2007 yapımı ve Mike Barker yönetmş.



Kötü adam hatta gıcık adam olarak karşımıza çıkan Pierce Brosnan'ı yapımcı koltuğunda da görüyoruz bu filmde. Epeydir ortalıklarda yoktu kendisi. James Bond serisinden epey bir tanışıklığımız var. 1995'te Golden Eye,1999'da The World Is Not Enough, 2002'de Die Another Day. Diğer filmlerini okuyorum okuyorum ama Mrs. Doubtfire'dan başkasını hatırlayamadım. O filmde de aklıma gelen tek karakter Doubtfire'ın ta kendisi, yani Robin Williams.



Maria Bello'yu severim. En son The Mummy : Tomb Of The Dragon Emperor'da bahsetmiştim kendisinden.



Gerard Butler da çok tanıdık bir yüz. Çok filmini seyretmemiş olmama rağmen çok tanıdık :) Sanırım 300'le baya bir akıllara kazındı yüzü. Ki ben o filmi henüz seyretmedim. Ama afişlerde, fragmanlarda oldukça çok gördüm Butler'ı. Seyrettiğimi hatırladığım ilk filmi 2003 yapımı Lara Croft Tomb Raider : The Cradle of Life. Onun dışındaki filmleri 300 (2006), P.S. I Love You (2007- onu da henüz seyretmedim), ve geçenlerde seyretmeye çalışıp da nedense çok sıkıldığım ama eşimin çok beğendiği RocknRolla (2008).

16 Aralık 2008 Salı

THE THINGS WE LOST IN THE FIRE, 2007 (7,3)



Yine uzun bir ara verdim. Benim iş yerimde Aralık ayı ciddi bir telaş içinde geçer. Her sene böyledir. Hep birlikte streste tavan yaparız. İşlerimiz çoktur. Sayımdır, devirdir derken Aralık başımızı alır gider. Bu nedenle bir ara verdim. Ocak'ı görmeden rahatlayacağım da yok. Ama fırsat bu fırsat yazayım dedim.

Sevgili Abi'nin blogunda seyrettiği filmlerin listesini görüp koca bir iç geçirdim (kıskanmadım Abi, yanlış anlaşılmasın J ). Ben de seyrettim seyretmesine de, benim listem istediğim ya da beklediğim kadar uzun olmadı. Abi'ye yaptığım yorumu buraya kopyalamak gerekirse (evet gerekir, başka türlü hatırlayamayacağım seyrettiğim filmleri);

The day the earth stood still
Eagle eye
Burn after reading
Matrix reloaded (tekrar)
The dark knight (tekrar)
Yaşamın kıyısında
Pineapple express
Righteous kill
Young people fucking
Wall-E (aslında bunu daha önce seyrettim de henüz bahsedemedim)

Bunlara ek olarak bir de The Things We Lost In The Fire'ı ve de Matrix Revolutions'u (tekrar) seyrettim. Dün de Resident Evel : Degeneration'u ve House yeni sezon 2. ve 3. bölümleri seyrettik. Unutmadan, yakınlarda bir zamanda Kung_Fu Panda'yı da seyretmiş ve çok beğenmiştik.

Gelelim anlatacağım ilk filme;

Bir havuz kenarında başlar film. Kıvırcık saçlı küçük bir erkek çocuğu babası Brian(David Duchovny) ile birliktedir. Babası sevgi dolu gözlerle seyreder oğlunu. Ve kare değişir.

Audrey (Halle Berry) mutfaktadır. Evde bir telaş vardır. Annesi, erkek kardeşi, diğer misafirler… O gün evde bir cenaze töreni vardır. Audrey'nin aniden aklına gelir. Herkese haber vermiştir kocasının öldürüldüğünü. Bir tek Jerry'i (Benicio Del Toro) unutmuştur. Kocasının en yakın arkadaşı Jerry'yi.



Kimse sevmez Jerry'i. Bir tek Brian yalnız bırakmamıştır onu. Başarılı bir avukatken birden dibe vurur Jerry. İşi bırakır, uyuşturucu kullanmaya başlar. Tam bir kaybeden olmuştur. Ama Brian hep inanmıştır Jerry'e. Ondaki iyiliğe inanmıştır ve arkadaşını hiç yalnız bırakmamıştır.

Audrey de Jerry'i sevmeyenler arasındadır. Audrey'e göre Brian sürekli olarak Jerry ile ilgilendiği için ailesinden uzak kalmaktadır.

Dan öldüğünde Audrey çocuklarıyla yapayalnız kalır. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışır. Eskiye duyduğu özlem gözlerinden kolaylıkla okunabilse de bunu çocuklarına hissettirmemeye çalışır. Yalnızlıkla verdiği mücadele esnasında bir şey fatkeder. Jerry de yalnızdır ve o da kendi çapında bir mücadele içindedir. Üstelik Jerry, Dan'den geriye kalan tek şey gibidir Audrey için. Dan'in kendisine bıraktığı mirası gibidir. Ve onunla ilgilenmeye karar verir. Dan'in hatırına Jerry'ye gider. Ona 3 kişi kaldıkları büyük evin garajında kalabileceğini söyler. Jerry sadakaya ihtiyacı olmadığını düşünür en başta. Ama Audrey bunun Jerry için değil, kendisi için bir iyilik olacağını söyler. Yalnızdır ve evde birilerinin varlığına ihtiyacı vardır.





Jerry garaja taşınır sonunda. Ama sorunları henüz çözülmemiştir. Bağımlıdır, bunun için rehabilitasyon merkezine de gider. Bir yandan çocuklarla ilgilenir. Bir yandan kendini düzeltmeye çalışır. Bu şekilde iki taraf da ayakta durabilmek için birbirine yardım edecektir.



Filmi çok beğendim. Bunun asıl nedeni Benicio Del Toro'nun gösterdiği olağanüstü performanstı. Adama karşı özel bir ilgim olmamasına rağmen bu filmde aşırı beğendim. Bir insan "kaybeden"i bu kadar güzel oynar yani. Cidden olağanüstüydü bence. Çok uzun bir film listesi yok aslında. En çok ses getiren filmi olarak 2001 yapımı "Traffic" var aklımda. Aslında ondan önce 1995'teki efsane filmlerden "Usual Suspects"te de oynamıştı. Daha sonra 21 Gram, Sin City gibi filmlerde karşımıza çıkmıştı.



Halle Berry'i ise 2001 yapımı Monsters Ball ile ödül aldığında dikkatleri çekmişti. Aslında o da ödül almadan önce 2000 yılında X-Men'deki Storm karakteriyle karşımıza çıkmıştı. Tabi daha önceki senelerdeki filmleri de var ama ben seyretmedim onları. Yine 2001'de Sword Fish, 2002'de bir James Bond filmi olan Die Another Day, 2003 ve 2006'da X-Men serileri, 2003'te korku filmi olan Gothika, 2004'te Cat Woman'da oynadı. 2007'de Bruce Willis ile Perfect Stranger'da oynamıştı ama onu da seyredemedim. Bruce Willis'i de severim esasında. "En kısa zamanda"lar arasına alayım en iyisi.



Filmde birkaç sahne dışında çok göremesek de X-Files serisinden, hem diziler hem filmler, tanıdığımız David Duchovny'yi de atlamayalım. X-Files dışında 2001'de bir absürd komedi filmi olan Evolution'da Julianne Moore'la birlikte oynamıştı. Aynı sene yine bir komedi filmi olan Zırtapoz'da Ben Stiller ile birlikte karşımıza çıkmıştı.

Film 2007 yapımı bu arada. IMDB'de 7,3 puan almış. Yönetmeniyse Susanne Bier. Bu yönetmenin hiçbir filmini seyretmemişim daha önce.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Taken, 2008 (7,9)



Doğum günü partisinde başlar filmimiz. Minik, sarı saçlı güzel bir kız pastasındaki mumları üfler. Yanında güzel annesi Lenore (Famke Janssen), karşısında albüm için fotoğrafını çeken babası Bryan (Liam Neeson).

Ve zaman ilerler. Bu sefer 17. doğum gününü kutlamaktadır Kim (Maggie Grace). Annesinin yeni eşiyle birlikte oturdukları evin bahçesinde bir parti verilmektedir. Kim'in biyolojik babası Bryan gelir ve kızına doğum günü hediyesini vererek partiden ayrılır.

Bryan, emekli olmadan önce devlet için çalışmıştır. Güvenlikle ilgili bir işi vardır ama bunu kızına tam olarak açıklamamıştır. Emekli olduktan sonra kızına daha yakın olabilmek ve onunda vakit geçirebilmek için Kim'e yakın bir yere taşınmış ama hiçbir şey hayalindeki gibi olmamıştır. Kim, babasını arayıp sormaz. Hatta onun için buraya taşındığının bile farkında değildir.





Kim aradığında Bryan sonunda hayallerindeki baba-kız ilişkisine kavuşabileceklerini düşünür. Kafeye gidip kızını beklemeye başlar. Kim geldiğinde çok sevinir. Onun en çok sevdiği içecekten bile ısmarlamıştır Kim gelmeden. Ama çok zaman geçmeden eski eşi de kapıdan içeri girer ve yanlarına gelip oturur. Baba-kız tek başlarına vakit geçiremeyeceklerdir yine. Üstelik Kim'in babasıyla görüşmek istemesinin sebebi onu özlemesi falan değildir. Arkadaşıyla Fransa'ya tatile gitmek ister. Ama 18 yaşının altında olduğu için babasının imzası gereklidir.

Bryan, kirli işlerin içinde çok olduğu için kızının yanında büyük biri olmadan seyahat etmesini istemezse de en sonunda Kim'i üzmemek için kağıdı imzalar.

Kim ve arkadaşı Amanda aslında bir müzik grubunun turnesiyle dolaşacak ve sadece Fransa'da kalmayacaktır. Havaalanından Paris'e kadar taksi tutmak gerekecektir. Orada tesadüfen karşılaşıp tanıştıkları Peter, Paris'e beraber gidip taksi ücretini bölüşmeyi teklif edince bunu kabul ederler. Ancak düşünmedikleri bir şey vardır. Peter bu şekilde adreslerini öğrenecek ve kadın tüccarlarına bu adresi verecektir.

Kızlar eve çıktıklarında Bryan hala Kim'i cep telefonundan aramakta ama bir türlü sesini duyuramamaktadır. En sonunda Kim cevapsız aramaları görür ve babasını arar. O arada evin içinde dolaşmaktadır. Evin banyosuna gittiğinde, hala Bryan'la konuşurken, banyonun camından Amanda'nın durduğu odadaki hareketleri fark eder. Eve yabancı birileri girmiştir ve Amanda'yı zorla götürmektedirler. Kim bunları dehşetle fark edip babasına anlatır.



Bryan'ın soğukkanlı olması gerekir bu andan sonra. Kızına yapması gerekenleri söyler. Banyoya en yakın odaya gidip yatağın altına girecektir. Adamlar onu da alıp götürene kadar az bir vakti vardır. Telefonu yere bırakıp adamlarla ilgili tanımlayıcı bilgileri babasına verecektir.

Ve yatağın altından siyah, kalın botları görür Kim. 3 ya da 4 kişidirler. Önce gittiler sansa da son anda ayaklarından dışarı çekilir genç kız. İşte o anda da bağırmaya başlar. "1,80 boyunda, kahverengi gözlü, elinde ay yıldız şeklinde dövme var!" Ve kızı alıp giderler…

Bryan telefonda bekler yine de. Ve konuşmaya başlar. "O kızı bırakın. Eğer şimdi bırakırsanız sizi aramam, sizi takip etmem. Unuturum. Ama eğer şimdi bırakmazsanız peşinizden gelirim. Sizi ararım. Sizi bulurum. Ve sizi öldürürüm!". Ve karşı taraftan cevap gelir. "İyi şanslar."

Bundan sonra Bryan'ın eski işinden edindii tecrübeleri güzel bir şekilde kullanarak kötü adamların peşine düşmesini, onları bulmasını ve kızını aramasını heyecan içinde seyrederiz :)



Kızlar bu tüccarların eline düştükten sonra bulunmak için 96 saatleri vardır. 96 saat sonra kızlara ulaşmak imkansızdır filmde. Bu yüzden dilimize 96 Saat olarak çevrilmiş ismi.

Film 2008 yapımı ve IMDB'de 7,9 puan almış. Yönetmenliğini de Pierre Morel yapmış. Pierre Morel daha önce Jet Li'nin oynadığı ve benim çok beğendiğim Danny The Dog (Kız Zincirlerini olarak çevrilmişti) filminin görüntü yönetmenliğini yapmıştı.

Gelelim oyuncuları nereden tanıdığımıza :



Liam Neeson'ın epey kalabalık bir film listesi var. Öncesinde de bir sürü filmi olmasına rağmen sanırım ben asıl olarak 1993 yapımı Schindler's List'ten biliyorum. 1994'te Jodie Foster'ın da rol aldığı Nell adlı filmde doktor rolünde karşımıza çıkmıştı (o film de güzeldi). 1998'de Misarebles, Les'te (Sefiller) oynadı, ki kitabı zaten biliyorsunuzdur ama bu filmi seyretmek de çok güzeldi. 1999'da ta taaam! benim serim olan Star Wars'a adım attı. Hem de usta Qui-Gon Jinn olarak. 2002'de Daniel Day-Lewis ve Leonardo DiCaprio'yla Gans Of New York'ta, 2003'te Love Actually'de, 2005'te Kingdom Of Heaven'da, ve aynı yıl yine sevdiğim bir seri olan Batman'in ilkinden sonra çekilen iki kötü filmi sonrasında gelen ve iyi filmlerin başlangıcı saydığım Christopher Nolan'ın yönettiği ve Christian Bale'in Batman olduğu Batman Begins'te oynamıştı.



Maggie Grace'i asıl olarak Lost dizisindeki Shannon rolünden biliyoruz. Aslında 25 yaşında olmasına rağmen bu filmde 17 yaşındaki Kim'i oldukça başarılı canlandırmış. Zira Kim'i bazen bir kaşık suda boğasım geldi :)



Güzeller güzeli Famke Janssen'e geldi sıra. Eşim bir numaralı hayranıdır :) Eskiden Melroce Place diye bir dizi vardı. Çok da severek seyrederdim. Orada başlamış aslında maceramız. Ama oradan hatırladığımı söyleyemeyeceğim. Janssen'i tanıyarak seyrettiğim ilk filmi 1998 yapımı The Faculty. Ben o zamanlar üniversitedeydim ve bu filmi sinemada seyretmekten keyif almıştım doğrusu. 1999'da House on the Haunted Hill'de Evelyn olarak karşımıza çıktı cadı :) Ve 2000'de yine sevdiğim bir seri olan X-Men'e adım attı. Hem de Jean Grey rolüyle. 2004-2005 arası sevdiğimiz dizilerden Nip/Tuck'ta sevmediğimiz Ava rolüne büründü. 2003 ve 2006'da X-Men'in devam filmlerinde de rol aldı elbette.