anime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2009 Pazar

Gake No Ue No Ponyo, 2008 (8,10)

Son zamanlarda çok film seyrettik. Ama sanırım % 90'ını yazamamışımdır. Seyredip seyredip yazmlıyım diyorum ama bir türlü fırsat yaratamadım kendime. Üzerinden zaman geçince de olmuyor işte. O eski tadı veremiyormuşum gibi geliyor. Aslında küçük notlar bile olsa yazmalı bu sayfalara.



Dün de oturduk Ponyo Ponyo Ponyoooooooooooo'yu seyrettik :) İsmi bu değil tabi de (en azından bağırarak 3 kere söylemiyorsunuz) ama sonunda çok şeker bir şarkı var. İşte orada böyle bağırıyorlar :)



Fujimato denizin altındaki evini korumaya çalışmaktadır. Bunun için her türlü deniz yaratığını evinden uzak tutması gerekir. Çeşitli büyülerle koruma sağlamış ve balık vs yi evinden uzak tutabilmiştir. Yine de meraklı gözlere engel olamaz. Ponyo (aslında bu asıl ismi değil, bu ismi ona daha sonra tanışacağı Sosuke takar, kendi ismi de P ile başlıyordu ama hatırlayamayacağım kadar uzundu maalesef) da meraklıdır. Babası Fujimoto'dan korksa da yuvasından çıkıp çevreyi dolaşmak ister sürekli.



Bir gün kaçar yine korunaklı evinden. Denizanalarıyla birlikte gezinir denizde. Ama bir anda bir geminin ağına takılır. Gemi balıklarla birlikte denizin dibindeki her türlü çöplüğü de doldurmaktadır ağına. Ponyo kendisine doğru gelen kavanozdan kurtulamaz ve başı kavanozun içine sıkışır. Yine de ağdan kurtulmayı başarır Ponyo, ama kavanozdan çıkamaz ve kıyıya vurur sonunda.



Sosuke (Hiroki Doi) annesi Risa'yla (Tomoko Yamaguchi) birlikte tepedeki kayalıklarda yaşar. Babası denizcidir ve ara sıra eve gelebilmektedir. Sosuke de deniz kenarında oynar hep. Bir gün yine tek başına oynarken denizde bir kavanoz görür. Kavanozun içinde bir şey vardır ama ilkten anlamaz ne olduğunu. Kavanozu alır ve içindekini çıkarır. Bu bir japon balığıdır! Sosuke'ye göre çok değerlidir ve onu alıp kovasına koyar. Bu sevimli japon balığı için Ponyo adını uygun bulmuştur.



Ponyo'yu evine götürür Sosuke. Okula çok geç kalmıştır. Annesi de huzurevine. Aceleyle evden çıkarlar. Sandviçlerini bile arabada yemek zorunda kalırlar. Ponyo'yu da unutmamıştır Sosuke. O da kovada, yanındadır. Sandviç ekmeğinden azıcık Ponyo'ya da vermek ister ama Ponyo başını sallar. Sosuke içindeki jambondan vermeye karar verir, Ponyo bir anda jambonun hepsini kapar ve afiyetle yer :)



Okula geldiklerinde Ponyo'yu çalılıkların arkasına saklar Sosuke. Ponyo'nun konuşabildiğini görünce çok şaşırır ve çok sevinir. Ponyo ismini çok sevmiştir. Sosuke'yi ve jambonu da çok sevmiştir :) Huzurevindeki ninelerden biri Ponyo'yu görünce bağırmaya başlar. Ona göre bu bir japon balığı değildir. Bu, küçük bir denizkızıdır ve denizkızları karaya çıkarsa felaket olur ve tsunami çıkar.

Gerçekten de Fujimoto Ponyo'yu aramak için suya hükmederek dalgaları şehrin üzerine gönderir. Sosuke kovasında Ponyo ile dururken sular gelip Ponyo'yu elinden alırlar. O gece Ponyo onu sevdiğini anlasın diye kovayı kapıdaki çitlere asar Sosuke.

Babası Ponyo'yu bir hava kabarcığına hapseder. Niyeti onu korumaktır. Ne de olsa insanlar zalim yaratıklardır. Denize zarar vermektedirler. Ama Ponyo Sosuke'ye gitmek ister. Büyü gücünü kullanarak ellerini ve ayaklarını çıkarır. Yavaş yavaş insan olmaya başlar denizin altında. Fujito önce şaşırır ama sonra anlar, Ponyo insan kanının tadına bakmıştır (Sosuke kavanozu kırmaya çalışırken elini kanatmıştır, Ponyo da bu kanı yalamış ve Sosuke'nin yarasını hemen iyileştirmiştir). Onu engellemeye çalışır büyüyle ve sonunda başarır. Ponyo bayılmıştır. Onu kardeşlerinin yanına bırakır. Ama Fujitomo'nun hesap etmediği bir şey vardır. Kardeşleri Ponyo'yu çok sever ve onun mutlu olmasını ister. Ponyo'nun etrafındaki kabarcığı hemen emer ve Ponyo'yu serbest bırakırlar. Ponyo kendine gelir ve yeniden insan olmaya başlar. Sonunda yine elleri ve bacakları çıkar, saçları uzar ve büyüyle o korunaklı evden çıkmayı başarır Ponyo.

Ama bunu yaparken Fujimoto'nun yıllardır uğraştığu korumayı da bozmuş olur. Üstelik topladığı iksirlerin hepsi de dağılmıştır. Ponyo dalgalarla yarışır, onlarla birlikte koşar ve Sosuke'yi arar.



Bu arada tsunami olmaya başlamıştır efsanedeki gibi. Dalgalar şehri basar aniden. Risa ve Sosuke evlerine dönmeye çalışırken Ponyo da dalgaların üzerinde koşarak onlara yetişmeye çalışır. Sonunda Sosuke görür dalgaların üzerindeki kızı.

Annesini durdurur, neredeyse rüzgardan Sosuke de denize uçacaktır ama annesi kurtatır onu. Ve sonunda Ponyo yola çıkmayı başarır. Risa bu küçük kıza yardım etmek ister ama Ponyo Sosuke'ye doğru koşar ve onun kucağına atlar. Sonunda Sosuke de anlamıştır onun Ponyo olduğunu.



Hep birlikte eve gittiklerinde Risa önce çocuklar ballı sıcak süt yapmak ister. Ponyo çok heyecanlıdır. Her gördüğü şey yenidir onun için. Koltukların, masanın üzerinde zıplar, atlar, beğendiği şeyleri kafasının üzerine koyar, eline alır ve zıplamaya devam eder :) Sosuke masaya oturunca o da oturur. Sosuke sütü içince o da içer. Sütünü bitirince jambon ister bu sefer. Risa da kalkıp jambonlu noodle hazırlar bu afacanlara.



Çocukların karnını doyurunca Risa huzurevine gitmek ister. Oradaki yaşlıları düşünür ve yardıma ihtiyaçları olduğuna karar vererecek çantasını hazırlar ve yola çıkar. Ertesi gün çocuklar uyandıklarında evlerinin kapısına kadar su geldiğini farkederler. Deniz yukarı kadar çıkmıştır. Sosuke annesini merak eder etrafı böyle görünce. Ama yüzerek huzurevine kadar gitmeleri mümkün değildir. Ponyo, Sosuke'nin üzüldüğünü görünce Sosuke'nin oyuncak gemisini kendilerinin sığabileceği bir büyüklüğe getirir büyüyle. Ve iki çocuk yola çıkarlar.

Denizin altında da bir yandan Fujimoto ve Ponyo'nun annesi arasında bir konuşma geçer. Annesine göre Ponyo istiyorla insan olmalı ve denizin yukarısında yaşamalıdır. Böyle bir efsane de vardır. Eğer onu olduğu gibi kabullenecek bir erkek bulursa sihir gücünü bırakarak insan olabilir Ponyo. Fujimoto bir sınav yapmaya karar verir bunun için. Huzurevindeki nineleri ve Risa'yı tatlı diliyle suyun altına çekmiştir. Sıra Sosuke'dedir. Acaba balık olduğunu bile bile Ponyo'yu kabul edecek midir yoksa o da suyun altına mı girecektir?



Miyazaki'ye hayranım ya. Adam nasıl da yapıyor böyle şeyler? Ponyo aslında 2008 yapımı. Hakkında bir sürü yazı da yazıldı, bazılarını okudum. Çoğunluğu çok beğenmemişti Ponyo'yu. Bu sevimli kızı beğenmemek nasıl mümkün olmuş anlayamadım ben. O konuşmalarına, koşuşlarına bayıldım ben :) Çoculuğunuzu çocuğunuzu alın ve arkanıza yaslanıp keyifle seyredin. Çocuğunuz yok mu bizim gibi? O zaman kendinize bir iyilik yapın ve kendiniz için seyredin şeker Ponyo'yu ve Sosuke'yi :)

İyi ki varsın be Miyazaki :))

14 Temmuz 2009 Salı

Coraline, 2009 (8,0)

Karşımdakinden beklediğim tek şey samimiyet belki de. İnsan sevse de sevmese de samimi olursa sorun olmuyor gibi geliyor. Ama tabi sevdiğinden gösterdiğin samimiyeti göremiyorsan kötü etkileniyorsun.

Ben insanlara bir anda güvenemem. Ama güvendiğimde de sonuna kadar güvenmek isterim. Ya hep ya hiç derler ya, tam da beni anlatır. Bu doğrudur ya da yanlıştır ama böyledir bende. İşte o güven boşa çıkarsa ya da sarsıldığını hissedersem karşımdakiyle kurduğum bütün dünya yıkılır.

Ben mi tuhafım bu aralar yoksa insanlar mı tuhaf, çok mu üstüme geliyorlar ona da karar verebilmiş değilim.

Neyse, sıcaklardan bunalmış, içindeki dengeyi bu aralar kaybetmiş biri olarak en son seyrettiğim filmlerden bahsedeyim biraz. Hoş bir anime olan Coraline, sonuna kadar dayanabildiğim Doubt, üzerinden epey geçti ama Knowing, işte yazmayınca unuttuğum birkaç film daha. Bu arada Grey’s Anatomy’nin de 5. sezonuna başlamışım ama ara verince onu bile unutmuş bir insan duruyor karşınızda. Ben bu hafızayı ne yapacağım onu bilemiyorum. Hafızam için ilaç aldım ama onu da içmeyi unuttuğum için bir hayrını göremedim :( Her neyse Grey’ste 11. bölüme geldim. Kesin ben bunları da yazmışımdır daha önce :)



Coraline 2009 yapımı bir Henry Selick animesi. 1993’te The Nigtmare Before Christmas adındaki animenin yönetmeni de Henry Selick’ti. Oradan bir sevmişliğimiz var. O anime çok daha iyiydi bu arada. Seyretmediyseniz kesinlikle tavsiye ederim. Müzikleri de çok eğlenceliydi. Bu animede kahramanımız Coraline (Caroline değil evet) ailesiyle pembe eve taşınır. Burası çok büyük bir evdir. Üst katlarında sirk ustası Bay Bobinsky oturmaktadır. Alt katlarındaysa Spink Hanım ile Forcible Hanım oturmaktadır. Evin sahibinin torunu Wybie ile de tanışır.



Coraline annesi ve babasından beklediği ilgiyi göremediği için sürekli üzgündür. Onların dikkatini çekmeye çalışsa da başarılı olamaz. Bir gün evi keşfetmeye çıktığında salonda küçük bir kapı fark eder. Annesinden bu kapıyı açmasını ister ısrarla. Sonunda annesi gelir ve uygun anahtarı bularak kilidi açar. Coraline hayal kırıklığına uğrar bir anda çünkü kapının arkası tuğla ile örülmüştür.



Akşam olup da Coraline uykuya dalınca bir sesle uyanır. Kapısında minik bir zıplayan fare vardır. Anında yataktan fırlar Coraline ve minik fareyi takip eder. Fare salondaki minik kapıya kadar gider ve kapıdan geçer! Coraline çok şaşırır ve takip eder minik fareyi. Karşı tarafa geçtiğinde yine hayal kırıklığı yaşar. Kendi salonlarına geri dönmüştür çünkü. Tek değişiklik mutfaktan gelen kokudur. Normalde annesi çok yoğun bir iş kadını olduğundan, babasıysa evde çalıştığından yemek işleri babasından sorulur.



Kokuyu da takip eder Coraline :) Annesi yemek pişirmektedir! Normalde giymediği kadınsı ve güzel kıyafetler içindedir. Ama yüzünü Coraline’a döndüğünde gözlerinin düğme olduğunu fark eder Coraline. Ben senin öteki annenim der annesi kılığındaki kadın. Yukarıdaki de öbür baban. Yukarı çıkar Coraline. Babası yine odasındadır ama piyano çalmaktadır! :) Herkes normaldekinden değişiktir ve çok eğlencelidir bu evde. Yemekler şahanedir. Coraline’ın odası bile renk cümbüşü içindedir. Patlayana kadar yer Coraline. Sonra odasına gider ve uykuya dalar.

Sabah olup da uyandığında yine o eski renksiz yatağındadır. Üzülür bu duruma. Günlük hayatına devam eder. Wybie ile takılır. Wybie’nin kedisinden hoşlanmaz.



Akşam uykuya dalmadan minik fare yine gelsin diye kapı girişine peynir bırakır. Ve fare yine gelir. Coraline yine onu takip eder ve sihirli kapıdan geçer. Günler bu şekilde devam eder, bir gün Coraline fareye ihtiyaç duymadan kapıdan geçmeyi başarır! Diğer tarafta çok eğlendiği ve ailesinden ilgi gördüğü için o tarafa geçmek ister sürekli.



Diğer annesi sürekli orada kalabileceğini söyler. Ama bunun için gözlerini çıkarıp yerine ona verdiği düğmeleri dikmesi gerekmektedir. Coraline birden soğur öbür anne-babasından ve öbür taraftan. Ve hemen yatağına koşar uykuya dalıp kendini güvende hissettiği gerçek evine gidebilmek için. Uyur. Uyanır. Ama hala karşı taraftadır.

Annesine gidip oradan gitmek istediğini söyler. Annesi uzar, uzar, incelir ve şeklini değiştirir. Artık karşısında ürkütücü bir kadın durmaktadır ve Coraline’ın oradan gitmesine izin vermez. Onu iyi bir çocuk olmayı öğrenene kadar aynanın arkasına hapseder. Orada 3 ruhla karşılaşır Coraline. Üçü de zamanında kendisi gibi hapsedilmiştir buraya. Bu tarafın büyüsüne kapılıp gözlerinin çıkarılmasına ve düğmelerin dikilmesine izin vermişlerdir. Ama şimdi gözleri olmadığı için ruhları huzur da bulamamaktadır. Coraline’dan gözlerini bulmasını rica ederler.

Coraline gözleri bulup bu taraftan kaçabilecek midir?

Hehe bu kadar anlatma yeter. Gerisini de seyredip görürsünüz artık. Ben animeleri çok seviyorum zaten. Ama dediğim gibi The Nightmare Before Christmas daha güzeldi. Tim Burton animelerinin de hastasıyız zaten.





Gelelim seslendirenlere. Coraline’ı Dakota Fanning seslendirmiş. Koca kız olmuş ya. 1994 doğumlu. Onu ilk olarak 7 yaşında oynadığı I Am Sam adlı filmden biliyoruz diyebilirim aslında. Ama ben sıkı bir ER takipçisi olarak daha önce görmüştüm kendisini. Zaten onun haricinde CSI, Ally McBeal gibi dizilerde oynamışlığı da var. 2005’te Tom Cruise’in kızı rolünde War Of The Worlds isimli bence çok kötü olan bir filmde oynamıştı.



Coraline’ın iki annesini birdense Teri Hatcher seslendirmiş. Onu da son yılların gözdesi Desperate Housewives isimli diziden biliyoruz. Daha öncesinde benim yine severek seyrettiğim Superman (Luis & Clark: The New Adventures Of Superman) dizisinde oynamıştı. Aslında ondan da önce Tango & Cash’te oynamıştı. Ben ilk oradan hatırlıyorum hatta kendisini. 1997’de bir James Bond filmi olan Tomorrow Never Dies’ta oynadı.

Unutmadan söyleyeyim, IMDB puanı oldukça yüksek : 8,0.

3 Eylül 2008 Çarşamba

FLCL, 2000 (8,8)



Evvelsi gün yeni bir anime diziye başladık. 6 bölümden oluştuğu için aslında o gün bitirebilirdik de. Amma ve lakin benim gözler yorgunluktan kapandığı için 5. bölümün ortalarında eşime hadi sen bir dolaş gel de ben de uyuyayım o arada deyivermişim :))) Tabi kapanış o kapanış.

Neyse dün kaldığımız yerden devam ederek bitirdik. Aslında buraya yazıp yazmama konusunda pek emin değildim. Zira çok bir şey anlamadığım için ne yazacağımı bilemedim :) Hatta bütün bölümler bittikten sonra Badem’i sorguya çektim ne anladığı konusunda. Sen anlat ki ben de yazayım dedim ama o ara gülme krizinden başka bir şeyle ilgilenemedik :)

Anladığım kadarını anlatayım yine de.

Kahramanımız Naota yaşadığı şehirde her şeyin her zaman olağan olduğunu düşünmekte olan bir lise öğrencisidir. 6 bölüm boyunca başına gelmeyen kalmaz, ciddi anlamda başına yani :), yine de bizim bu şehirde hiç değişik bir şey olmaz şeklindeki cümlesini giderayak söylemekten de geri durmaz.



Naota’nın abisi Amerika’ya gitmiştir. Onun sevgilisi Mamimi, o gittiğinden beri Naota’nın yanındadır ve ona sevgilisiymiş gibi davranır. Bir gün yolda giderlerken Haruku’yla karşılaşır. Hatta karşılaşmaları Haruko’nun motosikletiyle Naota’ya çarpmasıyla olur. Çarpmanın sonucunda Naota’nın başında bir şişlik belirir. Öncesinde bantla kapatmaya çalışsa da ertesi gün bu şişlik büyüdükçe büyür ve bir gün bu şişlikten iki robot çıkarak dövüşmeye başlarlar. Bu robotlardan Chanti dövüşün galibi gelir ve daha sonra Naota’larda hizmetçi olarak çalışmaya başlar. Chanti bana içecek bir şeyler getir, Chanti yorganların tozunu al gibi :)

Bu arada Haruku da Naota’ya yapışmış ve Mamimi bu duruma sinir olmuştur. Bundan sonra Naota istemese de Haruku onun peşini bırakmaz.



Aslında Haruku uzayın derinliklerinden gelen biridir ve asıl amacı Atomsk’u kurtarmaktır. Atomsk da bir robottur ve dünyaya düşmüştür. Naota’nın kafasından çeşitli robotlar, hepsi de el şeklinde, çıktıkça Haruku onları parçalar ve Atomsk’a ulaşmaya çalışır.

Konu itibariyle oldukça değişikti kabul ediyorum ama yine de şeker sayılırdı. Çizgiler yine çok güzeldi, müzikler de öyle. Komikti ayrıca :) Seyredilebilir yani.

Bu animeler de 2000 yapımı. Yönetmenliğini de Kazuya Tsurumaki yapmış ve IMDB’de 8,8 puan almış. Bu animeyi yabancı bir anime sitesinde görerek istemiştim ben. Hangi site olduğunu şu anda hatırlamıyorum ama baya bir övmüşlerdi diziyi.

Bu arada ismine gelince tam olarak anlayamadık :) Aslında bütün bölümlerde sürekli olarak “furi kuri” ve benzeri şeklinde ifadeler kullanıldı. Ama bir baktık öpüşmede kullanıldı bir baktık sevişmede kullanıldı, bir baktık dövüşmede kullanıldı. Sonuç itibariyle biz ne anlama geldiğini anlamadık. Son bölümde Naota’nın babası da Naota’yı yanına alıp furi kuri nedir, sen başrolsün, her şeyi bilmen lazım dedi ama yine de cevap alamadı :)

28 Ağustos 2008 Perşembe

Cowboy Bebop (Kauboi Bibappu), 1998 (9,4)



Geçen hafta bitirmiştik bu animeyi ama yazma fırsatım olmadı daha önce.

Ana karakterimiz Spike, 2070 li yılların ödül avcılarından biri. Para kazanmak için başına ödül konulan suçluları yakalamaya çalışıyor. İlk bölümlerde Spike ve uzay gemilerini kullanan, tamir eden, yemek yapan (!) Jet var sadece. Daha sonra tesadüf eseri karşılaştıkları Faye ve Edward da kadroya dahil oluyor ve ondan sonraki bütün koşturmacalarında 4 kişi birlikte hareket ediyorlar.



Tabi asıl adam yine Spike. Faye de kendi gemisiyle çıkıp ona yardım ediyor zaman zaman. Edward eski hackerlardan biri ve kadronun bilgisayar dahisi. Jet’se yine gemideki yemeklerle, planla, çiçekleriyle falan uğraşıyor. Nadiren eline silahını alıp yardıma gidiyor falan.



Her bölümde başka bir macera yaşıyorlar ve genel olarak suçluları canlı yakalayamadıkları için para kazanamıyorlar. Bu yüzden buzdolapları çoğunlukla boş :)



Sonuç olarak, çizgiler çok güzeldi, konular çok iyiydi, heyecanlıydı ve diğer animelerden farklıydı. 25 bölüm sonrasında film uzunluğunda son bir bölüm daha vardı. Bu son bölüm diğerlerinden bağımsızdı. Şöyle ki, 25 bölüm sonunda kadrodan ayrılanlar olmuştu, ama bu 26. bölümde onlar tekrar ortaya çıktılar.

Ha bu arada kadroda bir de köpek vardı. O da çok şekerdi :)

Karakterleri kısaca tanıtayım:



Spike Spiegel : Spike acaip rahat biri. Kimseyi takmaz, dert etmez, “cool” denen tarzda, ağzında her zaman bir sigarası olan, yoksa bile hemen çıkartıp sigarasını yakan öyle kendi halinde biri. Kötü adamlarla savaşıp para kazanmaktan başka bir amacı yok. Ha tabi bir de Julia’sı var. Yıllar önce çalıştığı örgütteyken sevgili olan, ama örgütütten ayrılmaya karar verdiğinde ondan da ayrı düşen Julia’sı (bu konuda başka da bir şey demeyeceğim ühü)



Jet Black : Jet oldukça babacan tavırlı bir amca :) Sürekli bir karmaşanın ortasında olsalar da, Karete Kid’deki yaşlı nur yüzlü amca gibi sakin sakin çiçekleriyle ilgilenebiliyor. Tek istediği Spike’ın avlarını öldürmeden yakalayıp polise teslim etmesi :)



Faye Valentine : Faye kadroya sonradan katılanlardan biri. Taş gibi bir vucüt, mor saçlar, kısacık bir şort, göğüslerini iyice meydana çıkaran daracık bir bluz ve altında topuklu botlarla her bakanı çevirip bir daha kendine baktıran bir kadın. Sadece Spike’in ilgisini çekemiyor, çünkü onun aklında Julia’dan başkası yok. Faye daha önce bir kaza geçirip dondurulmuş ve iyileştirildikten sonra çözdürülerek hayata geri döndürülmüş biri.



Edward Wong Hau Pepelu Tivruski IV : Ed’se tam bir şeker :) Turuncu saçlı, kadronun zıpırı sevimli mi sevimli bir karakter. Konuşmaları daima melodik. Birine seslenirken bile şarkı söyler gibi seslenip kendince garip sesler çıkartarak ortamı şenlendiriyor. Hacker’ken en çok istediği şey hayran olduğu Spike’ın gemisine binip onlarla çalışmak. Sonunda başarıyor da. Bir gün görevlerinde onlara yardım ediyor ve sonunda istediklerini yapmalarını istiyor. Görev tamamlandıktan sonra Ed’in isteği karşısında şaşırsalar da Ed bavulunu toplayıp bir anda gemiye yerleşiveriyor :) İsmi yanıltmasın bu arada, o bir kız.

Bu arada bu anime diziler 1998 yılında yapılmış. Yönetmenliğini de Hajime Yatate yapmış. IMDB puanı her şeyi açıklayacaktır size : 9,4.

26 Ağustos 2008 Salı

Enchanted, 2007 (7,6)



Dün yemek sırasında da bir film seyretmeye karar vererek 2 film birden günü yapmayı hedefledik. Tabi Taksim’in ara sokaklarındaki 2 film birdenlerden değil :)

Bunlardan ilki animasyonla gerçek dünyayı birbirine karıştıran ve hatta ödüller alan Enchanted’dı. Animasyonun diğer filmlere karıştırıldığı ilk film Roger Rabbit’li olandı yanlış hatırlamıyorsam. Enchanted tam olarak o şekilde değildi. Yani Roger Rabbit gibi çizgi karakterleri insanların yanında göremiyordunuz. Bu filmde iki farklı dünya ve bu dünyalar arasında bir kapı vardı. Birinden diğerine geçtiğiniz zaman gerçek insan ya da çizgi karakter oluyordunuz.



Filmimiz bir masalla başlıyor (bu kısımlar anime). Aslında her masaldan bir parça var bu masalda. Külkedisi kadar güzel olan Giselle (Amy Adams), Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’deki gibi bir evde yine hayvanlarla dost olarak yaşıyor ve uyuyan güzeldeki gibi gerçek aşkının gelip onu öpmesini bekliyor.



Yakışıklı Prens Edward’sa (James Marsden) annesi kraliçe Narissa (Susan Sarandon) tarafından sürekli takip edilmekte ve prensesle karşılaşıp ona aşık olmasını engellemek için başka işlerle meşgul edilmektedir. Narissa tacını kaybetmekten korkar.

Bir gün Edward, Narissa’nın sadık uşağı Nathaniel’le (Timothy Spall) yine canavar avına çıktığı sırada Giselle’in şarkı söylediğini duyar. Kendisi de “Gerçek Aşk Öpücüğü” şarkısına eşlik ederek Giselle’i bulmaya gider. Nathaniel bunu engellemek için yakaladıkları canavarı serbest bırakıp Giselle’i öldürmesini ister. Ama Edward elini çabuk tutar ve Giselle’i kurtararak sarayına götürür.



Giselle ve Edward evlenecektir. Düğün hazırlıklarına başlanır. Giselle masallara layık beyaz ve kabarık gelinliğini giyip de Edward’ın yanına gitmek üzereyken bir cadı gelip (aslında bu kılık değiştirmiş olan Narissa’dan başkası değildir) ona evlenmeden önce bir dilek dilemesini söyler. Bunun için bir kuyunun önüne giderler. Giselle dilek dilerken gözlerini kapadığı sırada cadı onu kuyuya iter ve Giselle düşer de düşer.

Gözlerini açtığında kendini farklı bir dünyada bulur. Önündeki kapıyı açıp dışarı çıkar. Aslında kapı olarak gördüğü rögar kapağıdır. Şaşalı kıyafetiyle dışarı çıktığında herkes ona deli gözüyle bakar. Giselle’se korkmuştur. Kimseyi tanımamaktadır ve kendi düğününe yetişmek için acele etmektedir.

Tesadüfler sonucu Robert (Patrick Dempsey) ve kızı Morgan’la (Rachel Covay) ile karşılaşır. Morgan Giselle’in gerçek bir prenses olduğunu düşündüğü için ona hayranlıkla bakar. Robert’sa onun yardıma ihtiyacı olduğunu düşünür ve yağmur da yağdığı için bir araba gelene kadar onu evlerine götürmeye karar verir. Ancak Giselle çok yorgundur, koltuğa oturur oturmaz uyuyakalır.



Bu arada Giselle’in diğer dünyadaki hayvan arkadaşlarından sincap Pip Prens Edward’a olan biteni anlatır ve onlar da Giselle’in arkasından kuyuya atlarlar. Prens de aynı rögar kapağından bildiğimiz dünyaya düşer :)

Sihirli aynasından her şeyi seyreden Narissa Nathaniel’i de bu ikilinin arkasından yollayarak onları engellemesini ister.



Ertesi gün Giselle uyanınca evin dağınıklığı ve pisliği karşısında hep yaptığı gibi cama çıkıp şarkı söyleyerek hayvanları yardıma çağırır. Morgan uyandığında gördükleri karşısında şaşkına döner ve hemen gidip babasını da uyandırır. Robert ve Morgan bütün hayvanları dışarı çıkarttıktan sonra banyodan gelen sesi duyarlar. Giselle banyoda şarkı söylemektedir. Robert içeri girdiğinde iki güvercin şapdadanak havluyu Giselle’e sarıverirler :)



Bu arada Robert’ın nişanlısı Nancy (Idina Menzel) Robert’ın evine gelip Giselle ve Robert’ı uygunsuz durumda yakalar (aslında tabi ki durum öyle değildir) ve kızarak evden çıkar. Bunun üzerine Robert Giselle’in evden gitmesini ister. Dışarı çıktıklarında eline biraz para da vererek onu gönderir. Ancak arkasından baktığında içi rahat etmez ve onu alıp tekrar eve götürür. Robert her uyandığında bir gün perdelerin bir gün örtülerin kesilip kesilip Giselle’e elbise olduğunu görür.



Robert Giselle’le vakit geçirmeye başlar ve onu yemeğe götürür.



Ve sonunda Edward Giselle’i bulur. Ancak o gelene kadar Giselle bu yeni dünyaya alışmıştır ve diğer dünyaya dönmeden önce bu dünyanın güzelliklerini yaşamak ister. Bir gün sokakta gördüğü balo haberi aklına gelir ve Edward’a oraya gitmek istediğini söyler. Her şey bittikten sonra birlikte diğer dünyaya döneceklerdir.

Bu arada Nathaniel kılıktan kılığa girerek Narissa’dan aldığı zehirli elmaları Giselle’e yedirmeye çalışır.



Baloda Robert ve Nancy’le de karşılaşırlar. Birlikte dans etmeye başlarlar. Son şarkıda eşlerin değiştirilmesi istenir ve Robart ile Giselle karşı karşıya gelir. Dans ederken birbirlerine öyle bir bakışları, öyle bir dokunuşları vardır ki Nancy daha fazla dayanamaz ve danslarını bölüp Robert’ı geri alır. Edward da geceyi sonlandırıp diğer dünyaya dönmek için Giselle’i alır ve balo salonundan çıkmak üzere merdivenlerden çıkar.



Tam o sırada Giselle’i kuyudan iten cadı ortaya çıkar ve Giselle’le konuşmaya başlar. Giselle’in Robert’a bakışını fark etmiştir ve sohbetini bunun üzerine kurar. Giselle’in her şeyi unutup eski yaşantısına dönmesi için bir fırsatı vardır. Eğer bu sihirli elmadan bir ısırık alırsa bu dünyada tanıdığı herkesi unutacaktır. Giselle çok üzgündür ve elmadan ısırdığı anda yere düşer.



Tam bir masaldı evet. Müzikleri çok güzeldi, kadının sesine bayıldım. Zaten müzikleri için ödül falan da almış bu film. Bazı şeylerin fazlasıyla pembe olması dışında güzeldi. Yani bazen o kadar masalsı oluyordu ki baygınlık geçiriyordunuz. Yine de eğlenceliydi, tavsiye ederim.

2007 yapımı bu filmi Kevin Lima yönetmiş ve IMDB’de 7,6 puan almış.



Karakterlere gelince Patrick Dempsey’i Grey’s Anatomy dizisinden oldukça yakından tanıyoruz :) Adam hep aynı. Baygın bakışlar, yandan çarklı gülümseme, dizide neyse filmde de oydu. Gerçi filmin gerektirdiği de buydu, o yüzden rahatsız etmedi beni. Aslında bir sürü filmde rol almış ama ben diziden sonra tanıdığım için öncesinde seyrettiğim filmlerden hatırlamıyorum onu.



Yakışıklı prensimiz James Marsden’ıysa X-Men serisindeki gözlüklü mutant Scott Summers diğer adıyla Cyclops olarak tanıyoruz. Onun dışında yeni sayılan 27 Dresses’ta seyretmiştik onu. Superman Returns, The Notebook, Zoolander, Gossip rol aldığı diğer filmlerden.



Güzeller güzeli Giselle’i canlandıran Amy Adams’ında bir sürü filmi var. Cruel Intentions 2, Catch Me If You Can seyrettiğmiz filmlerinden. Smallville, Buffy The Vampire Slayer, Providence ise yine seyrettiğimiz dizilerden. Ama hiçbirisinden de hatırlayamadım. Öykücü’müm yolladığı The Wedding Date’te de oynuyormuş ama onu seyredemedim henüz.



Nathaniel rolündeki Timothy Spall’ı ise ben özellikle Harry Potter serisindeki Peter Pettigrew yanlış hatırlamıyorsam Kılkuyruk lakabı olan) olarak tanıdım. Sonra Lemony Snicket’s A Series Of Unfortunate Events’te (Talihsiz Serüvenler Dizisi) Bay Poe olarak seyrettik kendisini. Aslında Vanilla Sky ve daha önce bahsettiğim Sweeney Todd’da da oynamıştı.



Susan Sarandon'ıysa nereden tanımıyoruz ki? :) 100'e yakın filmi var. Ben doğmadan çok önce ta 1970'te başlamış filmlerde rol almaya. Benim aklımdaki ilk filmi 1991 yapımı Thelma & Louise. Daha sonra Lorenzo's Oil, Twillight, Stepmom, Shall We Dance, Elizabethtown gibi filmlerini seyrettik.

27 Temmuz 2008 Pazar

Böyle böyle



Ve Avatar bitti :( 3. sezonun 15. bölümüne kadar gelmiştik, daha önce bahsetmiştim. Kalan 6 bölümü de ele geçirerek Avatar'ı bitirmiş bulunuyoruz.

Her şey yolunda olmasına rağmen üzüldüm ben. Üzülmemin asıl sebebi de Avatar'ın bana aşık olmadığını öğrenmemdi sanırım :))

Sonundan bahsetmeyeceğim, bence mutlaka seyredin. Seveceğinize eminim ben. Avatar da sizden biri olacak :)



Bu arada yeni bir animeye başladık. Cowboy Bebop :) Ben bilmiyordum bunu, meğer baya ünlüymüş. İsminden ötürü Red Kit tadında bir şey bekliyordum ama daha çok James Bond tadında bir animeyle karşılaştım. Japon çizgilerine hastayız :)) Bu animede henüz yeni olduğumuz için bahsedecek çok bir şey yok. Aslında konular arasında öyle bağlantı da yok. Bölümler genel olarak birbirini takip etmiyor. Bir ara bahsedeceğim ondan da.

Bebop'tan başka, tatile çıkmadan önce Kadavra'yı seyretmiştik. Geldikten sonra Zombie Strippers's seyrettik. Dün de oturdum tek başıma Material Girls'ü seyrettim. Anlatacağım bir bir.

7 Nisan 2008 Pazartesi

Majo No Takkyubin (Kiki's Delivery Service)


:)

Ustanın bir animesini daha seyretmiş bulnuyorum :) Majo No Takkyubin. Kiki's Delivery Service olarak İngilizceye, Küçük Cadı Kiki olarak Türkçe'mize çevrilmiş şeker mi şeker bir anime bu da. Ne süper adamdır şu Miyazaki..

Kahramanımız Kiki 13 yaşında bir cadıdır. Ailesiyle büyük bir evde yaşar. Tam cadı olabilmesi için evinden ayrılarak hiç bilmediği bir şehre gitmesi ve orda 1 sene geçirerek eğitimini tamamlaması gerekmektedir.



Bir gün yine babasının radyosunu kaçırıp vadiye çıkar ve gökyüzünü seyrederken hava durumunu dinler. Havanın güzel olduğunu duyunca birden o gün evinden ayrılmaya karar verir.



Annesinin hediye attığı süpürgeye atlar ve şirin kedisi Jiji ile birlikte macerasına başlar.



Deniz kenarında küçük bir şehirde karar kıldığında aslında biraz da korkmaktadır. Ama her şey yolunda gider ve daha ilk gün tesadüfen karşılaştığı bir fırıncı kadınla iyi anlaşarak üst kattaki boş odada kalabileceğini öğrenir. Kiki kadına günlük işlerinde yardım eder kadın da bunun karşılığında ona kalabileceği oda ve yiyecek verir.

Kiki'nin iş olarak ne yapacağını düşünmesine bile gerek kalmamıştır çünkü daha ilk gün süpürgesiyle uçarak dükkanda unutulan bir emziği sahibine yetiştirir. Kiki artık eve servis işlerine bakacak ve bu sayede para kazanabilecektir.



Yeni işiyle birlikte yeni insanlar da tanır. Ormandaki kız (adı kimbilir neydi), Tombo Kiki'nin yeni arkadaşlarıdır. Derken bir gün Kiki Jiji'yi sadece miyavlarken duyduğunu farkeder. Artık uçamamaktadır da. Kiki güçlerini kaybetmeye başlamıştır. İşine ara verip kendini eve kapattığı günlerden birinde ormandaki kız onu ziyarete gelir ve durumunu öğrenince ona ormana gidip dinlenmesini ve birlikte vakit geçirmelerini teklif eder.


Kiki döndüğünde hala uçamaz ama arkadaşı Tombo'nun başının dertte olduğunu görünce elinden geleni yapmaya çalışacaktır.



Çok şeker bir animeydi her zamanki gibi. 89 yapımı olduğunu duymak beni şaşırtmıyor artık. Ustamsın, kahramanımsın Miyazakiiiiiiiiiiiiiii :)