suç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
suç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2009 Cuma

Butterfly On A Wheel, 2007 (6,7)



Ya sinir oluyorum. Eskiden ne güzel arşivlerin arşivi IMDB'den yararlanabiliyordum efendi gibi. Şimdi yasakladılar iş yerinde :( Başka sitelerden yönetmen, oyuncu adı falan konusunda yardım alabiliyorum ancak, ühü. Bu bilgilerin eşliğinde başlayalım bakalım yazımıza..



Güzeller güzeli Abby (Maria Bello) uyuduğu yatağında kıpırdanır. Aşağı kattan sesler duyunca korkusuzca merdivenleri inmeye başlar. Ama aşağıda korkunç bir süprizle karşılaşmaz. Gelen kocası Randal'dan (Gerard Butler) başkası değildir çünkü. Aşağıda biraz ses olunca küçük kızları Sophie de uyanır sonunda. Küçük kızlarını öpüp mutlu aile tablosunu gözümüzün içine sokarlar o an.

Bir gün Randal, Abby'ye, patronu Karl'la buluşacağını söyler. Sophie yalnız kalmasın diye bir bakıcı ayarlarlar. Bakıcı kadın geldiğinde dışarı çıkıp arabalarına biner ve yola koyulurlar karı-koca.

Biraz ilerledikten sonra arka koltuktan bir adam (Pierce Brosnan) çıkar ve silahını Abby ve Randal'a doğrultur. Onlardan istediği bazı şeyler vardır. Karı-koca adamın her istediğini yapmak zorunda kalacaklardır çünkü kızlarına bakıcı olarak tuttukları kadın da bu silahlı adamla işbirliği içindedir.

Adam (ismini filmin sonunda öğreniriz) öncelikle bankadaki bütün paralarını çekmelerini ister adam ve kadından. Başta karşı gelseler de kızlarının hayatının adamın elindeki telefonla bağlantılı olduğunu anladıklarından mecburen boyun eğerler. Bankaya gittiklerinde etrafta güvenlikçiler, polisler olsa da kimseye bir şey anlatamazlar. Randal biraz tedirgin olduğundan Abby onu arabaya geri yollar. İşin ucunda kızı vardır ne de olsa. Abby duygusal davranarak işin riske girmesini istemez. Parayı çekince adamın verdiği çantaya koyar ve arabaya gider.

Adamın yaptığı ilk iş çantadan bir tomar para alıp bunu yakmak ve yanan paraları çantanın içine atıp bütün paraların yanmasını sağlamak olur. Adam bu şekilde işin ciddiyetini ve kaybedecek bir şeyi olmadığını göstermiş olur. Abby ve Randal bu durum karşısında çok şaşırır ve çok korkar.



Adam daha sonra bir restorana gitmelerini ister. Orada karnını bir güzel doyuracaktır ama kimsede para olmadığını bildiğinden Abby ve Randal'a ikinci bir görev verir. O yemeğini bitirene kadar karı-koca dışarı çıkıp 300 dolar bulmak zorundadır. Abby ve Randal telaşla dışarı çıkar. Etrafta tanıdık kimse yoktur, bankada beş kuruş paraları yoktur, zamanları çok kısıtlıdır. Mecburen bilezik-saat satarak parayı bulurlar.



Restorandan çıktıktan sonra adam keyifle yeni görevlerinden bahseder. Abby adamın verdiği zarfı yerine ulaştıracaktır. Randal'sa adamla birlikte kalacaktır. Ve adam Abby gittikten sonra anlatmaya başlar. Randal iş yerinde ahlaka uymayan bir şekilde çalışmaktadır. Rakip şirketlerin öğrenmemesi gereken belgeler vardır. Adamın Abby'ye verdiği zarfta bu belgeler vardır ve Randal karısını arayıp paketi vermemesini söylemezse Randal'ın iş hayatı son bulacaktır. Randal karısını arar ve gerçeklerden bahsetmeden sadece paketi vermemesini söyler. Ama kadın kızı için hiçbir riski göze alamaz ve paketi ilgili kişiye elden teslim eder.

Üçlü yeniden bir araya geldiklerinde Randal Abby'ye çok sinirlenmiştir. Adamımızsa bir kenara çekilip keyifle gülmeye devam eder. İstediğini almaya başlamıştır.

Bir sonraki görevde yine teslim edilmesi gereken bir paket vardır. Adam bir ara bakıcıyı arayıp kızın nasıl olduğunu sorar. Telefon açılmadan önce bir numara da söylemiştir. Adamın arabadan ayrıldığı bir an koltuğa bıraktığı numarayı kaydeder Randal. Adamdan ayrıldıktan sonra bu numaranın bir otel olduğunu öğrenirler. O an vermeleri gereken bir karar vardır. Kızlarının peşinden otele mi gideceklerdir yoksa adamı sinirlendirmemek için paketi teslim etmek üzere yola mı çıkacaklardır?

Tercihlerini kızlarından yana kullanır ve otele giderler. Ama odada karşılarına çıkan tek kişi adam olmuştur. Bunların hepsi birer oyundur aslında. Ve bu oyundan kurtulmanın tek yolu oyunu sonuna kadar oynamaktır.

Adamın bundan sonra istediği şey Randal'ı patronuyla buluşacağı yere götürmektir. Üçlü yine yollara düşer. Yolun sonunda güzel bir dağ evi vardır. Randal eve girer ve sürpriz. Aslında bu bizim için sürpriz olmuştur. Randal karşılaşacağı şeyi baştan beri bilmektedir. Daha da sürpriz olan aslında üçünün de karşılacağı şeyi baştan beri bilmesidir. Ama herkesin birbirinden sakladığı şeyler vardır.

Aha! Bu ne şimdi değil mi? :) Baştan başlayan bir stres ve gerilim vardı. Ben biraz tahmin etmiştim ana kötü karakterleri falan ama işin bu duruma geleceğini düşünmemiştim doğrusu. Evet sürpriz bir son sizi bekleyecek eğer bu filmi seyrederseniz. Bence güzel bir filmdi.

Gelelim filmle ilgili diğer bilgilere. Film 2007 yapımı ve Mike Barker yönetmş.



Kötü adam hatta gıcık adam olarak karşımıza çıkan Pierce Brosnan'ı yapımcı koltuğunda da görüyoruz bu filmde. Epeydir ortalıklarda yoktu kendisi. James Bond serisinden epey bir tanışıklığımız var. 1995'te Golden Eye,1999'da The World Is Not Enough, 2002'de Die Another Day. Diğer filmlerini okuyorum okuyorum ama Mrs. Doubtfire'dan başkasını hatırlayamadım. O filmde de aklıma gelen tek karakter Doubtfire'ın ta kendisi, yani Robin Williams.



Maria Bello'yu severim. En son The Mummy : Tomb Of The Dragon Emperor'da bahsetmiştim kendisinden.



Gerard Butler da çok tanıdık bir yüz. Çok filmini seyretmemiş olmama rağmen çok tanıdık :) Sanırım 300'le baya bir akıllara kazındı yüzü. Ki ben o filmi henüz seyretmedim. Ama afişlerde, fragmanlarda oldukça çok gördüm Butler'ı. Seyrettiğimi hatırladığım ilk filmi 2003 yapımı Lara Croft Tomb Raider : The Cradle of Life. Onun dışındaki filmleri 300 (2006), P.S. I Love You (2007- onu da henüz seyretmedim), ve geçenlerde seyretmeye çalışıp da nedense çok sıkıldığım ama eşimin çok beğendiği RocknRolla (2008).

26 Kasım 2008 Çarşamba

Taken, 2008 (7,9)



Doğum günü partisinde başlar filmimiz. Minik, sarı saçlı güzel bir kız pastasındaki mumları üfler. Yanında güzel annesi Lenore (Famke Janssen), karşısında albüm için fotoğrafını çeken babası Bryan (Liam Neeson).

Ve zaman ilerler. Bu sefer 17. doğum gününü kutlamaktadır Kim (Maggie Grace). Annesinin yeni eşiyle birlikte oturdukları evin bahçesinde bir parti verilmektedir. Kim'in biyolojik babası Bryan gelir ve kızına doğum günü hediyesini vererek partiden ayrılır.

Bryan, emekli olmadan önce devlet için çalışmıştır. Güvenlikle ilgili bir işi vardır ama bunu kızına tam olarak açıklamamıştır. Emekli olduktan sonra kızına daha yakın olabilmek ve onunda vakit geçirebilmek için Kim'e yakın bir yere taşınmış ama hiçbir şey hayalindeki gibi olmamıştır. Kim, babasını arayıp sormaz. Hatta onun için buraya taşındığının bile farkında değildir.





Kim aradığında Bryan sonunda hayallerindeki baba-kız ilişkisine kavuşabileceklerini düşünür. Kafeye gidip kızını beklemeye başlar. Kim geldiğinde çok sevinir. Onun en çok sevdiği içecekten bile ısmarlamıştır Kim gelmeden. Ama çok zaman geçmeden eski eşi de kapıdan içeri girer ve yanlarına gelip oturur. Baba-kız tek başlarına vakit geçiremeyeceklerdir yine. Üstelik Kim'in babasıyla görüşmek istemesinin sebebi onu özlemesi falan değildir. Arkadaşıyla Fransa'ya tatile gitmek ister. Ama 18 yaşının altında olduğu için babasının imzası gereklidir.

Bryan, kirli işlerin içinde çok olduğu için kızının yanında büyük biri olmadan seyahat etmesini istemezse de en sonunda Kim'i üzmemek için kağıdı imzalar.

Kim ve arkadaşı Amanda aslında bir müzik grubunun turnesiyle dolaşacak ve sadece Fransa'da kalmayacaktır. Havaalanından Paris'e kadar taksi tutmak gerekecektir. Orada tesadüfen karşılaşıp tanıştıkları Peter, Paris'e beraber gidip taksi ücretini bölüşmeyi teklif edince bunu kabul ederler. Ancak düşünmedikleri bir şey vardır. Peter bu şekilde adreslerini öğrenecek ve kadın tüccarlarına bu adresi verecektir.

Kızlar eve çıktıklarında Bryan hala Kim'i cep telefonundan aramakta ama bir türlü sesini duyuramamaktadır. En sonunda Kim cevapsız aramaları görür ve babasını arar. O arada evin içinde dolaşmaktadır. Evin banyosuna gittiğinde, hala Bryan'la konuşurken, banyonun camından Amanda'nın durduğu odadaki hareketleri fark eder. Eve yabancı birileri girmiştir ve Amanda'yı zorla götürmektedirler. Kim bunları dehşetle fark edip babasına anlatır.



Bryan'ın soğukkanlı olması gerekir bu andan sonra. Kızına yapması gerekenleri söyler. Banyoya en yakın odaya gidip yatağın altına girecektir. Adamlar onu da alıp götürene kadar az bir vakti vardır. Telefonu yere bırakıp adamlarla ilgili tanımlayıcı bilgileri babasına verecektir.

Ve yatağın altından siyah, kalın botları görür Kim. 3 ya da 4 kişidirler. Önce gittiler sansa da son anda ayaklarından dışarı çekilir genç kız. İşte o anda da bağırmaya başlar. "1,80 boyunda, kahverengi gözlü, elinde ay yıldız şeklinde dövme var!" Ve kızı alıp giderler…

Bryan telefonda bekler yine de. Ve konuşmaya başlar. "O kızı bırakın. Eğer şimdi bırakırsanız sizi aramam, sizi takip etmem. Unuturum. Ama eğer şimdi bırakmazsanız peşinizden gelirim. Sizi ararım. Sizi bulurum. Ve sizi öldürürüm!". Ve karşı taraftan cevap gelir. "İyi şanslar."

Bundan sonra Bryan'ın eski işinden edindii tecrübeleri güzel bir şekilde kullanarak kötü adamların peşine düşmesini, onları bulmasını ve kızını aramasını heyecan içinde seyrederiz :)



Kızlar bu tüccarların eline düştükten sonra bulunmak için 96 saatleri vardır. 96 saat sonra kızlara ulaşmak imkansızdır filmde. Bu yüzden dilimize 96 Saat olarak çevrilmiş ismi.

Film 2008 yapımı ve IMDB'de 7,9 puan almış. Yönetmenliğini de Pierre Morel yapmış. Pierre Morel daha önce Jet Li'nin oynadığı ve benim çok beğendiğim Danny The Dog (Kız Zincirlerini olarak çevrilmişti) filminin görüntü yönetmenliğini yapmıştı.

Gelelim oyuncuları nereden tanıdığımıza :



Liam Neeson'ın epey kalabalık bir film listesi var. Öncesinde de bir sürü filmi olmasına rağmen sanırım ben asıl olarak 1993 yapımı Schindler's List'ten biliyorum. 1994'te Jodie Foster'ın da rol aldığı Nell adlı filmde doktor rolünde karşımıza çıkmıştı (o film de güzeldi). 1998'de Misarebles, Les'te (Sefiller) oynadı, ki kitabı zaten biliyorsunuzdur ama bu filmi seyretmek de çok güzeldi. 1999'da ta taaam! benim serim olan Star Wars'a adım attı. Hem de usta Qui-Gon Jinn olarak. 2002'de Daniel Day-Lewis ve Leonardo DiCaprio'yla Gans Of New York'ta, 2003'te Love Actually'de, 2005'te Kingdom Of Heaven'da, ve aynı yıl yine sevdiğim bir seri olan Batman'in ilkinden sonra çekilen iki kötü filmi sonrasında gelen ve iyi filmlerin başlangıcı saydığım Christopher Nolan'ın yönettiği ve Christian Bale'in Batman olduğu Batman Begins'te oynamıştı.



Maggie Grace'i asıl olarak Lost dizisindeki Shannon rolünden biliyoruz. Aslında 25 yaşında olmasına rağmen bu filmde 17 yaşındaki Kim'i oldukça başarılı canlandırmış. Zira Kim'i bazen bir kaşık suda boğasım geldi :)



Güzeller güzeli Famke Janssen'e geldi sıra. Eşim bir numaralı hayranıdır :) Eskiden Melroce Place diye bir dizi vardı. Çok da severek seyrederdim. Orada başlamış aslında maceramız. Ama oradan hatırladığımı söyleyemeyeceğim. Janssen'i tanıyarak seyrettiğim ilk filmi 1998 yapımı The Faculty. Ben o zamanlar üniversitedeydim ve bu filmi sinemada seyretmekten keyif almıştım doğrusu. 1999'da House on the Haunted Hill'de Evelyn olarak karşımıza çıktı cadı :) Ve 2000'de yine sevdiğim bir seri olan X-Men'e adım attı. Hem de Jean Grey rolüyle. 2004-2005 arası sevdiğimiz dizilerden Nip/Tuck'ta sevmediğimiz Ava rolüne büründü. 2003 ve 2006'da X-Men'in devam filmlerinde de rol aldı elbette.

9 Eylül 2008 Salı

The Dark Knight, 2008 (9,1)



Küçük şehrimize, büyük şehirlerde 1 ay önce gösterimi başlayan bu filmin ancak gelebilmesi üzerine mutluluktan koşacak kadar çok sevinmiştik. Geçtiğimiz Cuma günü gidip seyredeceğimiz için dakikaları saya saya zor bitirdik. Saat 20:50’yi gösterdiğinde biz gişelerde bilet alma telaşındaydık ki ödemeyi falan yaptıktan sonra gişedeki kız filmin Türkçe seslendirmeli olduğuna dair kötü haberi verdi bize. Arkasından da ekledi : “Siz sevmezsiniz biliyorum, uyarayım dedim”. E be güzel kızım, biz biletleri almadan önce söylesene şunu. Gerçi bir şey fark etmedi, iade ettik biletlerimizi ve kaderimize küsüp boyunlarımızı eğerek sinemadan ayrıldık.

Sonrasında güzel bir liman keyfimiz oldu gerçi :) Sinemasever arkadaşlarla birlikte limandaki kayalıklara gidip biralarımızı yudumladık ay ışığıyla parıldayan denize karşı. Hatta bir kedi-fare kovalamacasına falan tanıdık olduk ki o kısmını ne siz sorun ne ben anlatayım :)

Neyse işte burada yaşadığımız üzücü gelişmelerden sonra Melen turumuz gün yüzüne çıkınca İstanbul duraklı yolculuk yapacağımız için gitmeden birkaç gün önce internet aracılığıyla bilet işlerimizi halledip Cuma 00:15 matinesine girerek filmimizi seyredebildik :)







Filmle ilgili ne yazabilirim bilmiyorum. Değişik bir tecrübeydi her şeyden önce. Daha önce seyrettiğimiz Batman filmlerine benzemiyordu. Bu daha çok Joker üzerine kurulmuş bir filmdi. Joker’in (Heath Ledger) diğer kötü adamlarla birleşerek Batman’i (Christian Bale) öldürmeye çalışması, teğmen Gordon’un (Gary Oldman) yine Batman’ın safında yer alması, Batman’in teknolojik harikaları ve bunları yaratan adamlar ve tabi ki yine Rachel (Maggie Gyllenhaal).





Batman’ın kafası oldukça karışık bu sefer. Christian Bale, Bruce Wayne rolünde oldukça karizmatik yine. Ama işte o kara maskeyi taktığı zaman bütün karizması adeta uçuyor ve yerine pısırık bir şey geliveriyor. En sonunda bütün dertleri bana yükleyin abi der gibi acıklı bir cümlesi ve bakışları vardı ki kafamdaki güçlü ve asil Batman hayalini bir hayli zedeledi.



Filmin başından beri Batman’in kendini sorgulayışına ve iyi kötü arasındaki yerini bulmasına tanıklık ediyoruz. Gotham şehri için benli mi bensiz mi gibi bir sorgusu var kendi içinde.



Bir yandan da Joker’le uğraşıyor tabi. Üstelik Joker tek başına değil bu sefer. Gotham’ın bütün kötü adamlarını topluyor ve Batman’i öldürmeden hiçbir isteklerine tam anlamıyla kavuşamayacakları konusunda onları ikna ediyor.



Bu arada Batman neredeyse bu kahraman (ya da tam tersi) görevinden temelli istifa etmek düşüncesinde iken Harvey Dent (Aaron Eckhart) ile tanışıyor ve onun Gotham için yeni ilham kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak Harvey beklediği gibi çıkmıyor. Daha doğrusu Joker’in kötülüğü Harvey’nin iyiliğini silip süpürüyor ve insanı ürkütüyor.

Film tabi ki yeni, 2008 yapımı ve IMDB’de 9,1 puan almış. Daha önce bahsetmiştim, şu anda IMDB’nin en iyi filmleri arasında üçüncü sırada. Yönetmen Christopher Nolan yine çok iyi bir iş çıkarmış. 1998 yapımı Following’den bahsetmiştim bu yazımda. Sonrasında 2000 yılında Memento gibi harika bir filmle karşımıza çıkmıştı. 2002’de Al Pacino ustanın da rol aldığı Insomnia’yı yönetmiş ve 2005’te Batman Begins’i yönetme görevini kapmıştı. Tabi önceki başarılarından sonra kapmak olmuyor aslında bu :) 2006’da da The Prestige gibi enfes bir filmi yönetmişti. Tabi bahsettiğim bütün bu filmlerde yönetmenlik yanında senaryoyu da yazmış.



Christian Bale’i 1987 yapımı ablamın en sevdiği film olan Empire of the Sun filminden biliyor olabiliriz. Tabi o zamanlar 10 yaşında mıydı 9 yaşında mıydı neydi. Arada filmleri var ama ben seyretmedim. Benim için beyaz perdeye geri dönüşü 2000 yapımı American Psycho ile oldu. 2002 yapımı Equilibrium da oldukça değişik bir filmdi ama 2004’te rol aldığı Maquinista, El filminde harika bir performans göstermişti. O filmi de muhakkak tavsiye ederim. Adam 50 kiloya falan zayıflamıştı sanırım sırf bu film için. Batman serisineyse 2005’te Batman Begins ile giriş yaptı. 2006’da yine Christopher Nolan’ın yönettiği The Prestige’de oynadı. 2007’de ise 3:10 to Yuma’da bizi yine memnun etti.



Heath Ledger’ı ise The Patriot, A Knight’s Tale, Monster’s Ball, The Brothers Grimm ve bana göre en çok ses getirdiği Brokeback Mountain’dan biliyoruz. En üst performansını da bu filmde göstermiş ama maalesef filmin galasına bile yetişemeden genç yaşta öldü.

Michael Caine’den daha önce 2007 yapımı olan Sleuth’u anlatırken bahsetmiştim. The Prestige ve Batman Begins’te Christian Bale ile rol almıştı o da.



Aaron Eckhart’ı ise 2003 yapımı The Core, daha önce bahsettiğim ve Helena Bonham Carter ile rol aldığı 2005 yapımı Conversations With Other Women, Catherine Zeta-Jones’la birlikte rol aldığı 2007 yapımı No Reservations gibi filmlerden biliyoruz.

Gary Oldman’ı sanırım ilk 1992 yapımı Dracula ile tanıdık. O muhteşem Jean Reno’lu ve Natalie Portman’lı Leon’da da oynamış ama oradan hatırlayamadım ben. 1997’de Fifth Element’le yine güzel bir şekilde karşımıza çıkmıştı. 2004’te ise Sirius Black rolü ile Harry Potter serilerinden birinde memnun etmişti bizi ve sonrasındaki tüm Harry Potter’larda rol aldı. Tabi bu arada o da Batman serisine 2005’teki Batman Begins’le başlamış oldu Christopher Nolan ve Christian Bale gibi.

Morgan Freeman’dan daha önce Shawshank Redemption’da bahsetmiştim. Oradan bakabilirsiniz.

Gelelim güzel kızımıza. Ben Maggie Gyllenhaal’u asıl olarak 2003 yapımı Mona Lisa Smile’dan hatırlıyorum. Aslında bundan daha önce 2001 yılında, özellikle müziklerini efsane bulduğum, Donnie Darko’da oynamış. 2002 yapımı 40 Days 40 Nights, daha önce bahsettiğim 2006 yapımı Stranger Than Fiction da seyrettiğimiz diğer filmlerinden.

28 Ağustos 2008 Perşembe

Cowboy Bebop (Kauboi Bibappu), 1998 (9,4)



Geçen hafta bitirmiştik bu animeyi ama yazma fırsatım olmadı daha önce.

Ana karakterimiz Spike, 2070 li yılların ödül avcılarından biri. Para kazanmak için başına ödül konulan suçluları yakalamaya çalışıyor. İlk bölümlerde Spike ve uzay gemilerini kullanan, tamir eden, yemek yapan (!) Jet var sadece. Daha sonra tesadüf eseri karşılaştıkları Faye ve Edward da kadroya dahil oluyor ve ondan sonraki bütün koşturmacalarında 4 kişi birlikte hareket ediyorlar.



Tabi asıl adam yine Spike. Faye de kendi gemisiyle çıkıp ona yardım ediyor zaman zaman. Edward eski hackerlardan biri ve kadronun bilgisayar dahisi. Jet’se yine gemideki yemeklerle, planla, çiçekleriyle falan uğraşıyor. Nadiren eline silahını alıp yardıma gidiyor falan.



Her bölümde başka bir macera yaşıyorlar ve genel olarak suçluları canlı yakalayamadıkları için para kazanamıyorlar. Bu yüzden buzdolapları çoğunlukla boş :)



Sonuç olarak, çizgiler çok güzeldi, konular çok iyiydi, heyecanlıydı ve diğer animelerden farklıydı. 25 bölüm sonrasında film uzunluğunda son bir bölüm daha vardı. Bu son bölüm diğerlerinden bağımsızdı. Şöyle ki, 25 bölüm sonunda kadrodan ayrılanlar olmuştu, ama bu 26. bölümde onlar tekrar ortaya çıktılar.

Ha bu arada kadroda bir de köpek vardı. O da çok şekerdi :)

Karakterleri kısaca tanıtayım:



Spike Spiegel : Spike acaip rahat biri. Kimseyi takmaz, dert etmez, “cool” denen tarzda, ağzında her zaman bir sigarası olan, yoksa bile hemen çıkartıp sigarasını yakan öyle kendi halinde biri. Kötü adamlarla savaşıp para kazanmaktan başka bir amacı yok. Ha tabi bir de Julia’sı var. Yıllar önce çalıştığı örgütteyken sevgili olan, ama örgütütten ayrılmaya karar verdiğinde ondan da ayrı düşen Julia’sı (bu konuda başka da bir şey demeyeceğim ühü)



Jet Black : Jet oldukça babacan tavırlı bir amca :) Sürekli bir karmaşanın ortasında olsalar da, Karete Kid’deki yaşlı nur yüzlü amca gibi sakin sakin çiçekleriyle ilgilenebiliyor. Tek istediği Spike’ın avlarını öldürmeden yakalayıp polise teslim etmesi :)



Faye Valentine : Faye kadroya sonradan katılanlardan biri. Taş gibi bir vucüt, mor saçlar, kısacık bir şort, göğüslerini iyice meydana çıkaran daracık bir bluz ve altında topuklu botlarla her bakanı çevirip bir daha kendine baktıran bir kadın. Sadece Spike’in ilgisini çekemiyor, çünkü onun aklında Julia’dan başkası yok. Faye daha önce bir kaza geçirip dondurulmuş ve iyileştirildikten sonra çözdürülerek hayata geri döndürülmüş biri.



Edward Wong Hau Pepelu Tivruski IV : Ed’se tam bir şeker :) Turuncu saçlı, kadronun zıpırı sevimli mi sevimli bir karakter. Konuşmaları daima melodik. Birine seslenirken bile şarkı söyler gibi seslenip kendince garip sesler çıkartarak ortamı şenlendiriyor. Hacker’ken en çok istediği şey hayran olduğu Spike’ın gemisine binip onlarla çalışmak. Sonunda başarıyor da. Bir gün görevlerinde onlara yardım ediyor ve sonunda istediklerini yapmalarını istiyor. Görev tamamlandıktan sonra Ed’in isteği karşısında şaşırsalar da Ed bavulunu toplayıp bir anda gemiye yerleşiveriyor :) İsmi yanıltmasın bu arada, o bir kız.

Bu arada bu anime diziler 1998 yılında yapılmış. Yönetmenliğini de Hajime Yatate yapmış. IMDB puanı her şeyi açıklayacaktır size : 9,4.

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Pathology, 2008 (6,0)



Marc Schoelermann'ın filmini tatile çıkmadan hemen önce seyrettik aslında ama yazmak için fırsat bulamadım şimdiye dek. Film 2008 yapımı ve IMDB'de 6,0 puan almış. Ben çok beğenmedim. Türkçe'ye de Kadavra diye çevrildiği için bayağı ihtişamlı bir film bekledim ben. Ama beklediğimi bulamadım. Biraz amaçsız geldi açıkçası.



Ted Grey (Milo Ventimiglia) tıp mezunu ve adli tıpta uzmanlaşmak isteyen biridir. Sevgilisi Gwen'i (Alyssa Milano) bırakıp staj yapacağı yere gider.



Burada tanıştığı stajyerlerden Jake (Michael Weston) ile takılmaya başladığı an hayatı değişir. Jake, arkadaşlarıyla birlikte geceleri buluşup laboratuvara giderek sebebi belli olmayan ölümleri araştırır. Öyle bir hale gelmişlerdir ki artık insanları değişik şekillerde öldürerek arkadaşlarının ölümün nasıl gerçekleştiğini bulmalarını beklerler. İp de burada kopuyor zaten.



Ben genel olarak beğenmedim. Kadavra incelenmesi, analiz yapılması mantık olarak çok güzel geliyor. Ama öyle incelemeden ziyade Ted'in Lauren'la cinsel münasebeti, diğer arkadaşlarıyla kavgası falan üzerine kurulmuş bir film gibi geldi.



Ted rolündeki Milo Ventimiglia'yı Heroes dizindeki Peter Petrelli rolüyle tanıyoruz. Dizideki en sevdiğimiz karakterlerden hatta. Süper güç olarak da en çok sahip olmak istediklerimizden birine sahip :) Bir sürü filmde de rol almış ama ben seyretmedim hiçbirini.



Filmde sevgilisini oynayan güzeller güzeli Alyssa Milano'yu ise sanırım ilk olarak (kendi adıma) Poison Ivy 2'de tanıdık. Orada da yüzü falan çok hoş gelmişti bana. Bu filmde de zaten iyi huylu, güzel, iyi aile kızı rolünde olduğundan göze hitap eden bir görüntüsü vardı.