romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
romantik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2009 Salı

Happy Accidents, 2000 (7,4)



Ruby (Marisa Tomei) erkek arkadaş bakımından çok şanslı değildir. Kendini hep "kaybedenlere" bağlıyken bulur.



Bir gün bankta otururken Sam Deed (Vincent D'Onofrio) ile tanışır. Sam diğer erkek arkadaşlarından çok farklıdır. Hem iyi hem de kötü anlamda elbette :) Daha naziktir, daha romantiktir ama bir o kadar da gariptir. Küçük köpeklerden bile dünya kadar korkar. Bazı şeyleri ilk kez görmüş gibi şaşkınlıkla bakar çevresine vs.

Ruby ilişkilerinin 3. ayında evde Sam'in kağıtlarının arasında bir resim bulur. Karakalem çizilmiş olan bir kadın resmi vardır. Altında da satırlarca yazılmış aynı isim : Christie Delancey.

Ruby bu durum karşısında sinir krizi geçirince Sam her şeyi açıklamak zorunda kalır. O bir zaman yolcusudur. 2470 yılından geçmişe yolculuk yapmıştır. Bu yolculuğun sebebi de aslında Ruby'dir. Gelecekte onun bir fotoğrafını bulmuş ve onu aramak için geçmişe gelmiştir.

Film konu itibariyle eğlenceli gibi gözükse de ben çok ahım şahım bulmadım doğrusunu söylemek gerekirse. Daha komik ve eğlenceli olabilirdi sanki. Gerçi beğenen beğenmiş ki IMDB'de 7,4 gibi gayet yüksek bir puan almış.

Brad Anderson hem yazmış hem yönetmiş bu filmi. Kendisi aslen (aslında daha sonra başladı) çok sevgili dizim Fringe'in 5 bölümünü yöneterek gönlümüze taht kurmuş bulunuyor :) 2008 yapımı Transiberrian'ı da Anderson yönetmişti, o da güzel filmdi.



Marisa Tomei'yi ilk olarak Only You'da seyretmiştik 1994'te. O film de bana hep geçmişimi hatırlatır. Aşkını aramak için yolculuğa çıkan bir kadın olarak karşımızdadır orada Tomei. Hoş bir filmdi bence. Daha sonra 1995'te Four Rooms adlı yine beğenerek seyrettiğimiz bir filmle karşımıza çıkmıştı. 2000 yapımı The Watcher ve What Woman Want, 2006 yapımı Danika ve Rescue Me,2007 yapımı Before The Devil Knows You're Dead ve 2008 yapımı The Wrestler diğer filmlerinden.



Gelecekten gelen sevimli adamımız Vincent D'Onofrio'nun film listesi de oldukça kalabalık. 1987 yapımı Full Metal Jacket eminim çok tanıdık gelecektir size. 1988 yapımı Mystic Pizza'da da eminim hatırlayacaksınız Julia Roberts ile birlikte. 1996 yapımı Feeling Minnesota, 1997 yapımı Men In Black 2, 2000 yapımı The Cell diğer filmlerinden.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Revolutionary Road, 2008 (7,7)



Bir barda başlar filmimiz (1950'lerin barı). Frank (Leonardo DiCaprio) barda oturmuş içkisini içmektedir. Karşıdaki duvarda sarışın, kırmızı rujlu etkileyici bir kadın görür. Bu kadın ileride karısı olacak olan April'den (Kate Winslet) başkası değildir.



Evlilikleri istedikleri gibi gitmez. April tiyatroda oynadığı rollerde yeterince iyi olmadığını düşünür. Frank'se iş yerinde mutsuzdur. Bütün bu zorlukların içinde taşındıkları Revolutionary sokakta iki de çocuk yetiştirmeye çalışırlar.



Bir gün April Frank'e bir teklifte bulunur. Frank'in savaş sırasında gidip aşık olduğu yere, Paris'e taşınmaktır bu fikir. Üstelik orada sekreterlere çok iyi para verilmektedir ve giderlerse sadece April çalışacak, Frank'se yıllardır bunaldığı işini bırakıp yapmak istediği şeyi düşünüp onu yapma fırsatını yakalayacaktır.

Önce olumlu bakar Frank bu fikre. Ama işler beklenildiği gibi gitmez. Frank hiç beklemediği bir anda terfi alır. April ise mutsuz olduğu ortamından kurtulmak için elinden geleni yapacaktır.

Film ruh haliyle bağlantılı olarak beğenilebilecek bir film bana göre. Winslet ve DiCaprio'nun performansları gerçekten çok iyiydi, bunu inkar edecek değilim. Ama benim içim sıkıldı. Aslında bu da oyuncuların başarısından kaynaklanıyor. Mutsuzluğu ve sıkıntılı durumlarını çok iyi yansıtıkları için bana da bulaştırdılar yani helal olsun :))

Film 2008 yapımı. Epey de ses getirmişti. 3 dalda da Oscara aday oldu. Bu filmdeki performansı Kate Winslet'e Golden Globe da dahil olmak üzere birkaç ödül kazandırdı. Filmin yönetmenliğini American Beauty ile ismini duyuran Sam Mendes yapmış.



Kate Winslet'ı asıl olarak Titanic'teki Rose rolüyle tanıdık. O filmin de neresi 11 Oscar aldı bilmem ama Winslet aday olsa bile ödül alanlar arasında yoktu. Onu daha sonra 2000 yapımı Quills'te, 2001 yapımı Enigma'da, 2003 yapımı The Life Of David Gale'de, 2004'te henüz seyretmediyseniz şiddetle tavsiye edeceğim Eternal Sunshine Of The Spotless Mind'da, 2004'te Johnny Depp ile birlikte Finding Neverland'de, 2006'da Little Children'da, 2006'da The Holiday'de keyifle seyrettik.



Leonardo DiCaprio'yu 1995 yapımı The Basketball Diaries'de gördük ilk olarak. En azından öyle hatırlıyoruz. Aslında öncesinde de bir iki filmi var. Daha sonra 1996'da Berlin Film Festivalinde ödül aldığı Romeo & Juliet'te, 1997'de Winslet ile birlikte Titanic'te, 1998'de The Man In The Iron Mask'te, 2000'de The Beach'te, 2002'de Gangs Of New York'ta ve Catch Me If You Can'de, 2004'te kendisine altın küre kazandıran The Aviator'da, 2006'da The Departed'da ve Blood Diamond'da, 2008'de Body Of Lies'da seyrettik.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

P.S. I Love You, 2007 (6,9)



Bu film hakkında da çok şey okudum. Kimi çok sevmiş, kimi sevmemiş. Ben biraz bilinçsizdim o yüzden seyretmeden önce. En son Çeşme gezimizde kuzicim çok ısrar edince mutlaka seyret diye, gelince ilk seyrettiğimiz filmlerden oldu. Yazmakta geciktim yine :) Bugün nöbetçiyim de, rahat rahat yazabilirim diye düşünerek bu yazıya başladım.

Filmimiz kızgın bir kadının merdivenlerden sinirle çıkması ve bu kadını bir adamın onu takip etmesiyle başlar. Zaman geçtikçe bu iki insanın evli olduğunu anlarız. Kahramanlarımız Holly (Hilary Swank) ve Gerry'den (Gerard Butler) başkası değildir.

Holly ve Gerry, küçük bir apartman dairesinde yaşarlar. Holly sürekli olarak evin küçüklüğünden, Gerry'nin sarfettiği sözlerden şikayet etmektedir. Yine de birbirlerine bakışlarında, birbirlerine dokunuşlarında derin bir sevgi vardır.



Bir gün Holly güzel siyah elbisesini giyer ve bara gider. Bar oldukça kalabalıktır. Annesi Patricia (Kathy Bates), yakın arkadaşları Denise (Lisa Kudrow) ve Sharon (Gina Gershon) ve diğerleri bardadır. Gerry'nni cenazesi için toplanmış bu kalabalığa şaşkınlıkla bakarız. Gerry beyin tümörü nedeniyle ölmüştür.



Bundan sonrasında Holly ara ara geçmişte gider ve ilk tanıştıkları zamanlara tanık oluruz. Gerry İrlandalıdır ve ilk kez İrlandanın o güzelim parklarında tanışmışlardır. Holly hep güzel anılarını getirir aklına.

Birkaç ay sonra Holly yakın arkadaşlarının getirdiği doğumgünü pastasını üflerken kapı çalar. Kendisine bir mektup gelmiştir. Bu mektup Gerry'dendir. Üstelik bu mektupların ardı arkası kesilmez. Meğer Gerry ölmeden önce mektupları yazmış ve hepsinin belirli bir zamanda gönderilmesi için gerekli ayarlamaları yapmıştır. Bütün mektupları da P.S. I love you (Not : Seni seviyorum) sonlandırmıştır.



Annesi ve arkadaşlarına göre mektuplar yüzünden Holly kendi hayatına başlayamamakta ve geçmişe bağlı kalmaktadır. Oysa mektuplar sayesinde Holly tekrar yaşamaya başlamıştır. Çünkü Gerry'nin verdiği komutlar ve planlar yüzünden tekrar gece dışarı çıkmaya, doğumgünü için parti vermeye başlar. Hatta Gerry'nin Holly, Denise ve Sharon için önceden aldığı İrlanda biletlerini kullanarak İrlanda'ya tatile bile gitmiştir.

Ama bu mektupların da sonu gelecektir.

Filmi sevip sevmediğim konusunda çok emin değilim aslında. Dışarıdan seyretmesi hoştu evet, romantik şeyler de vardı ama bu tip bir şey başıma gelsin istemezdim. Kim ister o ayrı da, ne bileyim böyle öldükten sonra sevdiğin birinden mektuplar bulmak, üstelik sürekli olarak bulmak insanın canını acıtır gibi geldi.

Film 2007 yapımı ve IMDB'de 6,9 puan almış. Yönetmenliğini Richard LaGrevenes yapmış.



(görsel www.img.listal.com dan alınmıştır)

Holly rolünde karşımıza çıkan Hilary Swank'ı ben ilk olarak 1999 yapımı Don't Cry'da seyretmiştim. O filmi seyredebilmiş miydiniz bilmiyorum ama orada erkek gibi davranan, göğüslerini saklamak için her gün metrelerce bandaj saran bir kızı canlandırıyordu. Çok da başarılıydı ve hatta en iyi kadın rolüyle ödül de aldı. Tarihe de 2 oscar kazanan en genç 3. kadın olarak geçmiş. 2000 yılında The Gift'te, 2002'de Insomnia'da, 2003'te The Core'da oynadı. 2004'te yine çok ses getiren ve kendisine bir Oscar daha kazandıran Million Dollar Baby'de başrolü oynadı. Swank'ı hep erkek gibi kadın olarak hatırladığım için bu filmde biraz hanım hanımcık olması başlarda tuhaf gelmişti ama film ilerledikçe gözüm alıştı.



(görsel www.sinaport.com dan alınmıştır)

Gerard Butler'dan daha önce Butterfly On A Wheel'de bahsetmiştim hatırlarsınız. Butler'ı da nedense hep, hala seyretmediğim ama fragmanlarından ötürü hep o şekilde hatırladığım 300 Spartalı'daki haliyle düşünce baloncuğuma getiriyorum. O yüzden bu filmdeki sevimli haliyle o da başlarda tuhaf geldi ama ona da alıştım ve beğendim üstelik :)



Denise rolündeki Lisa Kudrow'u en çok da Friends dizisinden bildiğimize eminim. Tüm sezonlarını seyretmedim aslında ama kadını görünce aklıma sadece Friends geliyor. Aslında 1999 yapımı Analyze This, 2002'de Analyze That gibi filmlerde de oynamış.



(görsel www.weblogs.amny.com dan alınmıştır)

Sharon rolüyle karşımıza çıkan Gina Gershon'dan sevgili Abi sayesinde seyrettiğim Bound'da bahsetmiştim en son.



Anne Patricia rolünde seyrettiğimiz Kathy Bates'in filmografisi oldukça kalabalık tahmin edebileceğiniz gibi. Benim ilk seyrettiğim filmi 1991 yapımı Fried Green Tomatoes idi. O film de çok başarılıdır. Seyretmediyseniz mutlaka tavsiye ederim. Yıllar geçti üzerinden ama hala tatlı tatlı hatırlarım. Daha sonra 1997 yapımı 11 Oscarlı Titanic'te karşımıza çıktı. 2002'de Dragonfly'da, 2008'de The Day The Earth Stood Still ve Revolutionary Road'da karşımıza çıktı.

11 Ağustos 2009 Salı

Yes Man, 2008 (7,0)



Carl (Jim Carrey) eşinden ayrılalı 2 sene olmuştur ama depresif halinden bir türlü çıkamamıştır. Arkadaşları Peter (Bradley Cooper) ve diğerleri onu sürekli dışarı çıkmak için ararlar ama Carl her zaman meşguldür (bu meşguliyeti DVD ciden film seçmek bile olsa) ve cevabı her zaman "Hayır"dır.



Bir gün çalıştığı bankadan çıkıp öğle yemeğini yerken eski bir arkadaşına rastlar. Arkadaşı süper enerjiktir, mutludur, sürekli gezmektedir ve her istedigini yapmaktadır. Carl'ı mutsuz ve monoton görünce ona katıldığı bir seminerden bahseder. Bu seminer "Evet" semineridir. Karşına çıkan fırsatları değerlendirmen ve "Evet" demen gerekir. Carl önce istemez ama işyerinde beklediği terfiyi alamayınca ve dışarı zorla çıktığı akşam eski karısı Stephanie'yi (Molly Sims) sevgilisiyle görünce iyice morali bozulur ve seminere katılmaya karar verir.



Seminerde "Evet" felsefesiyle insanları etkileyen Terrence Bundley (Terence Stamp) Carl'ın umutsuz durumunu farkedince onu da ikna etmek için kendisiyle bir anlaşma yapmasını ister. Karşısına çıkan fırsatlara Evet demelidir. Hayır dediği taktirde hayatını riske atacaktır ve başına geleceklerden Terence sorumlu değildir. Kabul eder Carl. Ne de olsa kaybedecek bir şeyi yoktur.

Seminer çıkışı arabasına binip evinin yolunu tutmak üzereyken bir dilenci yanına gelir. Kendisini Elysse Parkı'na kadar götürmesini ister. Aslında bu soruya hayır diyecek olan Carl seminerden çıkan arkadaşlarının da ısrarıyla dilenciye evet der ve onu arabasına alır. Arabadayken dilenci bu sefer de telefonunu ister Carl'ın. Onu da verir Carl. Adam arabadan inene kadar konuşmasını sürdürür. Dilenci arabadan inerken para da ister Carl'dan. Carl buna da peki der ve biraz para çıkarır. Dilenci yüzsüzlüğün dibine vurarak parasının tümünü ister, Carl istemeye istemeye de olsa bütün parasını adama verir.

Carl yoluna devam ederken aniden araba durur. Benzini bitmiştir! Karanlıkta, uçsuz bucaksız bir parkta kalakalmıştır. Telefonuna uzanır hemen. Telefonunun şarjı dilenci sayesinde bitmiştir! Mecburen benzin bidonunu alıp benzinciye doğru yola koyulur yürüyerek.



Benzinini alırken scooterıyla bir kız yaklaşır benzinciye. Carl'ın kendi kendine konuşmasına tanık olur Allison (Zooey Deschanel) ve aralarında bir sohbet başlar. Allison Carl'ın durumunu öğrenince onu arabasına kadar scooterıyla bırakmayı teklif eder. Aslında buna da hayır diyecek olan Carl anlaşmasını hatırlar ve kıza evet der.





Günler geçerken Carl daha önce hep geri çevirdiği kredi taleplerine onay vermeye başlamıştır. Önüne çıkan her türlü satıcıdan sattıkları her türlü şeyi almaya başlar. El ilanlarına bile cevap verip bir yandan Korece öğrenir bir yandan uçak kullanmayı öğrenir, barlara gider. Bir gün yine her zaman reddettiği ilanlardan bir müzik grubunu dinlemeye gitmeye karar. Bara gittiğinde solist olarak Allison'u gördüğüne hem çok şaşırır hem de sevinir. Böylece ilişkileri başlar.

Carl tamamen değişik bir insan olmuştur. Peter'ın sevgilisi Lucy (Sasha Alexander) için geline hediye günü bile düzenler. Plansız tatillere çıkar sevgilisi Allison'la birlikte.



Yine plansız programsız ilk kalkan uçağa binip tatile gideriz düşüncesiyle Nebraska'ya giderler Allison'la birlikte. Orada çok güzel vakit geçirler. Sonunda Allison onu sevdiğine karar verir ve tüm cesaretini toplayarak dönüşlerinde birlikte yaşamayı teklif eder. Carl küçük bir duraksamadan sonra evet der.

Nebraska'dan dönerken iki hükümet ajanı tarafından yakalanıp tutuklanırlar. Allison şaşırır. Carl'ın da ne olduğundan haberi yoktur aslında. Ama suçlamalar Carl'ın neden Nebraska'ya gittiği, son zamanlarda neden Korece öğrendiği ve uçak kullanmayı öğrendiği, ülkesini sevip sevmediği konularını içerir. Allison bu arada Carl'ın her şeye evet deme seminere katıldığını ve daha önceden evli olduğunu öğrenir. Bütün şaşkınlıklarından sonra Carl'ı orada bırakır ve arkasına bile bakmadan onu terk edip gider. Birlikte yaşama fikrine anlaşma yüzünden evet dediğini düşünmektedir çünkü.

** dikkat, sonunu öğrenmek istemiyorsanız bundan sonrasını okumayınız :) (Sibelinsu çok özür dilerim önceden uyarı vermediğim için :( )

Carl bundan sonra Allison'ı geri kazanmaya çalışır. Her şeye evet demesinde bir problem olduğunu düşünür ve Terrence'e gitmeye karar verir sonunda. Adamcağızı da arabasında aniden beliriverince korkutur ve kaza yaparlar. Hastane odasında bile Carl Terrence'in peşini bırakmaz. Amacı anlaşmayı iptal etmektir. Çünkü herhangi bir şeye hayır cevabı verdiğinde gerçekten de başına kötü şeyler gelmektedir. Terrence'in cevabıysa çok basittir. Zaten anlaşma diye bir şey yoktur. Carl sadece istediği şeylere evet demelidir onun felsefesine göre. Ve Carl'da aniden ışık yanar :)

Film bence eğlenceliydi. 5 üzerinden 4 verebilirim. IMDB'de 7 puan almış. Yönetmenliğini Peyton Reed yapmış.



Jim Carrey ne role bürünürse bürünsün başarıyla üstesinden gelebiliyor. Bu filmde de yüzünü şekilden şekile soktu :) Daha önce de bir sürü başarılı filmini seyretmiştik. Hatırladıklarım arasında belki de onu ilk kez gördüğümüz, aslında öncesinde de filmleri var, 1994 yapımı Ace Ventura : Pet Detective, yine aynı sene büyük başarı yakaladığı The Mask ve Dumb & Dumber, 1995'te çok kötü bir film olan Batman Forever, 1996'da The Cable Guy, 1997'de Liar Liar, 1998'de The Truman Show, 1999'da Man On The Moon, 2000'de Me, Myself & Irene ve aynı sene How The Grinch Stole Christmas, 2001'de The Majestic, 2003'te Bruce Almighty, 2004'te çok iyi bir film olan Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, aynı sene Lemony Snicket's A Series Of Unfortunate Events, 2005'te Fun with Dick & Jane, 2007'de The Number 23 var. Her sene bir film çıkarmış gördüğünüz gibi.



Güzel sesli Allison rolünde seyrettiğimiz Zooey Deschanel'i siz de çok tanıdık bulacak mısınız bilmem ama ben filmlerine şöyle bir bakınca aslında o kadar da çok görmemiş olduğumu farkettim. Seyrettiğim bir kaç filmde varmış sadece. Diğer filmlerini seyretmemişim. Ama beğenmişim demek ki, tanıdık geldi :) Seyrettiğim filmleri arasında 2000 yapımı Almost Famous, 2005 yapımı The Hitchiker's Guide To The Galaxy, aaaa buldum!! 2006 yapımı Live Free Or Die'ı seyretmiştik, sanırım oradan hatırlıyorum kendisini :)) ohh, çok rahatladım :))



Bradley Peter'dan en son The Midnight Meat Train'de bahsetmiştim.

Filmde ayrıca başka yerlerden bildiğimiz karakterleri görmek benim için hoştu. Bu süprizler arasında Dawson's Creek'te Pacey'nin bana göre gıcık ablası Gretchen rolünde karşımıza çıkan Sasha Alexander ve Las Vegas dizisindeki güzel Delinda Deline rolünde seyrettiğimiz Molly Sims vardı.

27 Ocak 2009 Salı

Issız Adam, 2008 (7,6)



Dün nihayet seyredebildik bu filmi. Epey bir söz söylendi hakkında. Hem merak ettim, hem etmedim. Bazıları çok sevdi, bazıları hiç sevmedi. Hangi gruba dahil olacağımdan emin değildim. Ama sonuçta bu bir Çağan Irmak filmiydi. Ne kadar kötü olabilirdi ki?

Film tahminlerimin de ötesinde bir güzellikteydi bana göre. Evet çok bilindik bir konusu vardı : Aşk. Bir adamın ve bir kadının aşkı. Birinin içinde kaybolup gitmek isteyeceği güzellikte bir aşk varken, diğerinin kaybolup gitmekten korktuğu bir aşk vardı ortada.

Kız yine çok kaptırdı kendini bu aşka. Adamsa hep fazlalığını hissetti. Kızı sevdi sevmesine, kız da onu çok sevdi. Ama yetmedi işte bu sevgi.

Alper (Cemal Hünal) İstanbul'da tek başına yaşayan, gününü gün eden, para pul derdi olmayan, zevkine düşkün bir adamdır. Kendine ait bir restoranı vardır. Plaklara çok düşkündür. Sürekli olarak eski plakları arayıp satın almaya çalışır. Bir gün yine aradığı bir plağın peşindeyken bir kıza rastlar : Ada.



Ada (Melis Birkan) kendi halinde, küçük çocuklara kahraman kıyafetleri dikip satan bir dükkanı olan sakin bir kızdır. Alper'le ilk tanıştığında ondan hiç hoşlanmaz. Onu çok züppe bulur çünkü. Alper kendine çok güvenmektedir ve Ada'nın kendisine evet diyeceğine olan inancı çok fazladır. Yine de çok karşı gelemez Ada ve bir akşam yemeğine "Evet" der.





O akşam başlar ilişkileri. Hatta birlikte yaşamaya da başlarlar. Bir ara Alper'in annesi gelir memleketten. Ada'yla tanışır ve onu çok sever. Senelerdir yalnız olan oğlu sonunda bir kızı sevmiş, hatta o kadar sevmiştir ki onu annesiyle bile tanıştırmıştır. Yaşlı kadın bu işe çok sevinir o yüzden. Giderken de Ada'ya iyice tembihler oğlumu sakın bırakma diye. Ama işte tam da o gün eve döndüklerinde Alper Ada'ya ayrılmak istediğini söyler.

Yıllar sonra yeniden karşılaştıklarında ikisinin de içi gider birbirine. Ama yalan üstüne yalan söylerler : Alper aynı şekilde devam etmektedir ve çok mutludur. Ada da hayatına devam etmiş, evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuştur. O da çok mutludur.

Birbirlerine sımsıkı sarılır ve yeniden uzaklaşırlar birbirlerinden…

Film çok etkileyiciydi bence. Tamam, mutlu sonla bitmedi. Aslında mutsuz sonla biten filmleri de pek sevmem. Ama bu filmde başka bir şey vardı. Çok samimi geldi her şeyden önce. Duyguları çok iyi verebilmişti film. Benim tavsiye edebileceğim filmler arasına girdi böylelikle. Ben de ilk gruba, yani filmi sevenler grubuna dahil olmuş oldum.



Filmi Çağan Irmak yönetmiş. Daha önce Babam ve Oğlum ile ağlatmıştı hepimizi (ben ağlamadım ama başkaları o kadar çok ağladı ki, ortalamaya vurursak ben de ağlamış kadar olmuşumdur herhalde). Ben Çağan Irmak'ı ilk olarak Mustafa Hakkında Her Şey filmi ile tanımıştım. O film de hakikaten çok başarılıydı, hatta Türk filmi gibi bile gelmemişti seyrettiğimde. Çok ilginç bir tarzı vardı filmin. Çağan Irmak ondan önce de bir sürü projede yer almış halbuki. Önceki dizilerini seyretmiş olsam da ismini duymamıştım o zamanlar : Çemberimde Gül Oya, Asmalı Konak, Çilekli Pasta, Şaşıfelek Çıkmazı, Günaydın İstanbul Kardeş. Babam ve Oğlum'daki başarısından sonra daha önceki yönetmenlik deneyimlerini de seyretmek isteyip ve Kabuslar Evi'ni seyretmiştik geçen sene. O da çok farklıydı diğer dizilere göre.



Melis Birkan'ı daha önce Amerikalılar Karadenizde 2'de, Barda ve Ulak'ta seyretmiş olabilirsiniz. Ben hiçbirini de seyretmediğim için beyazperde de ilk kez gördüm kendisini. Köprü ve Çapkın adlı dizilerde de rol almış.



Cemal Hünal ise Asi dizisinde bir bölümde rol almış. Onu da ilk kez gördüm yani. İki oyuncudan da vermeye çalıştıkları karakterleri alabildiğime göre ikisi de başarılılar bence.


Hamiş : Filmleri seyrettiğimin ertesi günü hemen hikayeyi yazıp fotoğraf ve müzikleri ayarlayamadığım için yazıyı yayınlamam günler alabiliyor. Bu filmde bahsedilen dün seyrettim ile de kastettiğim aslında geçen hafta Perşembe idi :) Sanırım ayın 22 si falan oluyor.

16 Ocak 2009 Cuma

Ghost Town, 2008 (7,2)



"Hayır canım, ev falan bakmadım. Öyle bir emlakçıyla görüşmedim." diyerek telefondaki eşini sakinleştirmeye çalışan Frank'i (Greg Kinnear) görürüz önce. Çok da kalabalık olmayan bir sokakta yürümektedir başına geleceklerden habersiz. Eşini ikna edip onu çok sevdiğini söyledikten sonra sinirle emlakçısını arar. Evi eşi için değil sevgilisi Amber için istemektedir çünkü. Tam telefonla konuşurken sokağa bakan evlerden birinden klima kutusu düşer. Kutu yere ulaşmadan Frank bunu fark eder ve son anda geri çekilir. Ölümden kıl payı kurtulmuştur. Olanlara inanamazken "pat!" diye otobüs gelir ve kenara savurur Frank'i. Frank yine kıl payı kurtuldum diye düşünürken yolda karşılaştığı insanların içinden geçip gittiklerini fark eder. Frank ölmüştür.

Bu sefer de diş hekimi Dr. Pincus (Ricky Gervais) ile tanışırız. Şu House M.D. dizisinden tanıdığımız Dr. House karakteri gibidir Pincus. Bencildir, kimsenin düşüncelerini, isteklerini umursamaz. Elinde kocaman bir paketi zorla taşımaya çalışan apartman komşusunun ricasını dinlemiş gibi yapsa da asansörün kapısının daha çabuk kapanmasını sağlayarak tek başına yukarı çıkar. Aynı şekilde taksiyi çağırmış olan kadını geçerek taksiye kendisi kurulup kadıncağızı bahtsız bedeviden beter eder.

Dr. Pincus'un bağırsak problemi vardır. Bunun için kolonoskopi yaptıracaktır. Hastaneye gider, kolonoskopi esnasında anestezi uygulanmasa da kendisi çok pimpirik olduğundan acı çekmeden anestezi verilmesini ister. İşlemler bitip de hastaneden çıktıktan sonra kapıda sigara içen hemşirelere laf atar. Hemşirelerden biri buna çok şaşırır. "Beni görebiliyor musun?" diyerek Pincus'un peşinde dolaşmaya başlar. Pincus yolda yürürken çarpmak üzere olduğu iki insandan da özür dileyince kesinleşmiştir, Pincus başkalarının göremediği ölüleri görebilmektedir!



Pincus bir anda meşhur olur ve arkasında koca bir ölü ordusuyla dolaşmaya başlar. Pincus hiçbirine de yardım etmeyi düşünmez aslında ve bu işten sıkılmaya başlar. Pincus'tan haberdar olan Frank de Pincus'un peşine düşer. Ölü insanlardan rahatsız olduğunu fark edince Pincus'la bir anlaşma yapmaya karar verir. Kendi istediğini yaparsa diğerleriyle konuşup onları Pincus'tan uzaklaştırabileceğini söyler Pincus'a. Pincus mecburen kabul eder.



Frank'in isteği, ölüp de yalnız bıraktığı eşi Gwen'yi (Tea Leoni) yeni sevgilisine karşı uyarmaktır. Frank'e göre adam karısının parasının peşindedir ve aslında onu sevmemektedir. Pincus bunu yapmayacağını söyler başta, ama ölüler peşinden koştukça Frank'le anlaşmaya karar verir. Kadının, asansör ve taksi olaylarındaki kadın olduğunu fark edince bu işin biraz zor olabileceğini kabul eder kendi kendine. Kadın onu zaten kaba ve bencil biri olarak tanımaktadır. Ama Pincus Gwen'in verdiği konferanslardan birindeki mumyanın diş durumuyla ilgilenince Gwen de iş için Pincus'la görüşmeye karar verir ve onu mumya incelemesi için iş yerine çağırır. Böylece Pincus ve Gwen görüşmeye başlar. Bir zaman sonra Pincus Gwen'in sevgilisinden ayrıldığını öğrenir. Ama haberi verdikten sonra Frank'te bir değişiklik olmaz. Frank dünyadaki işi bitmediği için hala dünyada olduğunu düşünür oysa. İşi biten yukarı çıkmaktadır çünkü.



Pincus, Gwen sevgilisinden ayrıldıktan sonra da kendisine çok dikkat eder, aşık olmuştur çünkü. Aynanın karşısında geçirdiği süreler uzar. Gwen'e bir hediye alır. Hediyeyi verdikten sonra da pot kırmaya devam eder ama. Frank'in kendisine anlattığı bilgileri kullanmaktadır Gwen'in kalbini kazanmak için. Gwen de bunu fark eder sonuçta. Pincus, Frank'le ilgili çok şey bilmektedir. Frank Pincus'un aşık olduğunu fark edince ona sinir olmaya başlar ve Gwen'in gözünde düşeceğini düşünerek ona gerçekleri anlatmasını ister Pincus'tan. Gwen inanmaz anlatılanlara ve Pincus'a ondan uzak durmasını söyleyerek gider.




Pincus bundan sonra değişir. Artık acı çekmenin nasıl bir şey olduğunu bilmektedir ve insanlara yardım etmeye karar verir. Ölü insanların isteklerini bir bir yaptıkça peşinde dolanan ölüler birer ışık halinde göğe yükselmeye başlarlar.

Pincus Gwen'i doğru söylediğine ikna etmeye çalıştığı bir gün, yine apartmanlarının dışında, tam da Frank gibi bir otobüs tarafından savrulur. Pincus ayağa kalktığında insanların içinden geçebildiğini gördüğünde adeta kahrolur. Frank de yanına gelmiştir. Aynı kaderi paylaşmaktadırlar. İkisi de sevdiği kadını bırakmak zorunda kalmış, dahası bu üzüntüyü aynı kadına yaşatmışlardır. İkisi de Gwen'in göz yaşlarına dayanamaz.



Bundan sonrasını anlatmayacağım işte :) Heyecanı kaçmasın. Söylersem seyretmek istemezsiniz şimdi :) Bence çok şeker bir filmdi. Kinnear'nın olduğu filmler hep çok eğlenceli olur zaten. Ben onu ilk olarak 1997 yapımı As Good As It Gets'ten hatırlıyorum. 1998'de You've Got Mail de oynamıştı. Daha sonra 2000'de The Gift'te, 2001'de Someone Like You'da, 2005'te Stuck On You'da, 2006'da Fast Food Nation'da ve Little Miss Sunshine'da ve Unknown'da oynadı.



Tea Leoni'yi de çok severim. Onu da ilk olarak Kevin Costner'lı 94 yapımı Wyatt Earp'te seyrettim sanırım. Asıl çıkışınıysa 98 yapımı Deep Impact ile yaptı. 2000'de Nicholas Cage ile The Family Man'de, 2001'de Jurassic Park 3'te, 2005'te Jim Carrey ile Fun With Dick And Jane'de karşımıza çıktı.



Ricky Gervais'i ilk kez seyrettim beyaz perdede. Başlarda çok gıcık buldum ama film ilerledikçe şeker gelmeye başladı. Bu da filmin güzeliğinden olsa gerek. Gerçekten keyifliydi bence. Tavsiye ederim.

Hamiş : Ghost Town film müziklerini bulamadığım için sizi As Good As It Gets'in film müziklerinden biriyle başbaşa bırakıyorum.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Once, 2006 (8,1)

Haftasonu Melih’ciğimiz geldi. Çekirdek ailemizden biri gelmiş gibi sevindik Badem’le :) Çok güzel bir haftasonu geçirdik. Melih’in engin bilgisi sayesinde sinema dağarcığımızı, şarkı dağarcığımızı genişlettik. İnsan her şeye meraklı olmayagörsün, anlat anlat bitiremedi :) Film listemizde seyredilecekler kısmında üst sıralara aldırdığı filmlerden birini seyrettik evvelsi gün. Diğerlerini de seyrettikçe anlatabileceğim umarım. Bu aralar yazma konusunda biraz sıkıntım var. Epey ara verdim ya, ondan sanırım.



Gelelim filmimize. Aslında 2006 yapımı. Vizyona girdiği zaman özellikle müzikler konusunda epey ses getirmiş, biz atlamışız nedense, seyredememişiz düne kadar. Ödüllerini yiyeyim, şarkılar cidden çok güzeldi!

Melih film hakkındaki duygu ve düşüncelerini aktarabilmek için filmle ilgili kısa film seyrettirdi bana. 1-2 dakikalık görüntüler sonunda ekranda bir yazı belirdi : “How often do you find the right person? (Hayatınızda kaç kere dpğru insanı bulursunuz?”. Ve filmin adı beliriyor bu sorudan sonra : “Once* (Bir kez)”.

İşte bu kısa film sonrasında film hakkındaki merakım daha da artarak koltuğa geçtim ve seyretmeye başladım.



Adam (Glen Hansard, aslında filmde ana karakterlerin isimleri yok gibi, zaten kadro yazısı geçerken de adam ve kadın şeklinde geçiyor başroller) kendi çapında müzik yapan biridir. Annesi öldükten sonra babasının elektrik süpürge tamircisi dükkanında çalışmaya başlar. Arta kalan zamanlarındaysa sokaklara çıkıp gitarıyla kendi bestelediği şarkıları söyler.



Bir gün yine böyle şarkı söylerken Çek bir kızla tanışır (Marketa Irglova). Kız adamın şarkılarına hayran olup onunla sohbet etmeye başlar. Adamın süpürge tamircisi olduğunu öğrenince kendi bozuk süpürgesini tamir edip etmeyeceğini sorar ve ertesi gün için anlaşırlar. Ertesi gün akşam olunca adamın her gün gelip şarkı söylediği sokağa elektrik süpürgesiyle gelir kız. Ama adam çoktan unutmuştur verdiği sözü. Yine de kızı kırmaz ve birlikte babasının dükkanına giderler. Adam kızın arkadaşlığından zevk almaya başlar. Eski sevgilisi tarafından yeni terkedilmiştir ve bir arkadaşa ihtiyacı vardır. Adam albüm çıkartma hayalleri kurar bir yandan. Bu yeni arkadaşının piyano çaldığını öğrenince onu dinlemek ister. Kız memleketinde piyano çalabilirken eşini memleketlerinde bırakıp Dublin’e geldiğinde parasızlıktan sokaklarda çiçek satma, evlere temizlikçi olarak gitme gibi işler yapar annesi ve küçük kızına bakabilmek için. Aynı zamanda bir dükkandan izin alarak ara sıra oraya gidip satılık olan piyanolardan birinin başına geçip pratik yapmaya devam etmektedir. Kızın da kendi besteleri vardır.





Adam sonunda albüm hayallerini gerçekleştirmeye karar verir. Bunun için Londra’ya gidecektir. Ama öncesinde Dublin’de bir albüm hazırlaması ve bunu Londra’ya götürmesi gerekir. Bunun için sokakta tanıdığı sokak müzisyenleri ve kızdan yardım ister.



İşte bu film de müzikle dolu geçen 1 haftadan bahsediyor. Peki sonunda ne oluyor? Adam ve kız hayatlarında bir kez bulabilecekleri bu yakınlığa tam gaz devam mı ediyorlar yoksa kız eşine, adam eski sevgilisine mi dönüyor? Bilmem :) Sadece müzikleri için bile seyretmeye değerdi bence.

Asıl adam karakterindeki Glen Hansard İrlandalı Frames grubunun solistiymiş. Adam hakiki şarkıcı yani. Ben ses rengini Cat Stevens, ay pardon Yusuf İslam’a benzettim. Hoşuma gitti yani. Bir sürü filme de şarkı yazmış.

Marketa Irglova da şarkı yazarı. Bu filmdeki Falling Slowly isimli şarkıları için Glen Hansard ile birlikte Oscar ödülü almışlar. Başka ödülleri de var. Buradan bakabilirsiniz.

Filmi John Carney yazmış ve yönetmiş. IMDB'de 8,1 puan almış ki oldukça yüksek. Sonuç olarak beklediğim gibi bir aşk filmi olmasa da ben de beğendim.

Benim şöyle bir durum da var tabi. Filmi seyrederim. Güzeldir ama öldüm bittim gibi güzel gelmemiştir. Aradan zaman geçer, anı durumuna düşer film de. İşte anı durumundayken filmden bir kare görürüm, şarkısını dinlerim ve ta taam! Film aniden olduğundan daha güzel bir anlam taşımaya başlar benim için. Bu sanırım biraz da filmi seyrettiğim zamanla alakalı bir durum. O günlerdeki genel halim, mutluluğum, arkadaşlarım vs. Bana bunları hatırlattığı için değeri artar belki de. Bu filmin üzerinden o kadar zaman geçmedi henüz. Ama yine de seyrederken aldığımdan daha büyük bir keyif alıyorum filmi hatırladığımda. Bunda da güzel şarkılarının etkisi var gibime geliyor. Dinledikçe daha iyi anlayacaksınız beni. İyi seyirler ve keyifli dinleyişler! :)

* : Once İngilizce'de hem bir kere hem de bir zamanlar anlamına gelir. Film Türkçemize de bu ikinci anlamı olan "Bir Zamanlar" olarak çevrilmiş.

26 Ağustos 2008 Salı

Enchanted, 2007 (7,6)



Dün yemek sırasında da bir film seyretmeye karar vererek 2 film birden günü yapmayı hedefledik. Tabi Taksim’in ara sokaklarındaki 2 film birdenlerden değil :)

Bunlardan ilki animasyonla gerçek dünyayı birbirine karıştıran ve hatta ödüller alan Enchanted’dı. Animasyonun diğer filmlere karıştırıldığı ilk film Roger Rabbit’li olandı yanlış hatırlamıyorsam. Enchanted tam olarak o şekilde değildi. Yani Roger Rabbit gibi çizgi karakterleri insanların yanında göremiyordunuz. Bu filmde iki farklı dünya ve bu dünyalar arasında bir kapı vardı. Birinden diğerine geçtiğiniz zaman gerçek insan ya da çizgi karakter oluyordunuz.



Filmimiz bir masalla başlıyor (bu kısımlar anime). Aslında her masaldan bir parça var bu masalda. Külkedisi kadar güzel olan Giselle (Amy Adams), Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’deki gibi bir evde yine hayvanlarla dost olarak yaşıyor ve uyuyan güzeldeki gibi gerçek aşkının gelip onu öpmesini bekliyor.



Yakışıklı Prens Edward’sa (James Marsden) annesi kraliçe Narissa (Susan Sarandon) tarafından sürekli takip edilmekte ve prensesle karşılaşıp ona aşık olmasını engellemek için başka işlerle meşgul edilmektedir. Narissa tacını kaybetmekten korkar.

Bir gün Edward, Narissa’nın sadık uşağı Nathaniel’le (Timothy Spall) yine canavar avına çıktığı sırada Giselle’in şarkı söylediğini duyar. Kendisi de “Gerçek Aşk Öpücüğü” şarkısına eşlik ederek Giselle’i bulmaya gider. Nathaniel bunu engellemek için yakaladıkları canavarı serbest bırakıp Giselle’i öldürmesini ister. Ama Edward elini çabuk tutar ve Giselle’i kurtararak sarayına götürür.



Giselle ve Edward evlenecektir. Düğün hazırlıklarına başlanır. Giselle masallara layık beyaz ve kabarık gelinliğini giyip de Edward’ın yanına gitmek üzereyken bir cadı gelip (aslında bu kılık değiştirmiş olan Narissa’dan başkası değildir) ona evlenmeden önce bir dilek dilemesini söyler. Bunun için bir kuyunun önüne giderler. Giselle dilek dilerken gözlerini kapadığı sırada cadı onu kuyuya iter ve Giselle düşer de düşer.

Gözlerini açtığında kendini farklı bir dünyada bulur. Önündeki kapıyı açıp dışarı çıkar. Aslında kapı olarak gördüğü rögar kapağıdır. Şaşalı kıyafetiyle dışarı çıktığında herkes ona deli gözüyle bakar. Giselle’se korkmuştur. Kimseyi tanımamaktadır ve kendi düğününe yetişmek için acele etmektedir.

Tesadüfler sonucu Robert (Patrick Dempsey) ve kızı Morgan’la (Rachel Covay) ile karşılaşır. Morgan Giselle’in gerçek bir prenses olduğunu düşündüğü için ona hayranlıkla bakar. Robert’sa onun yardıma ihtiyacı olduğunu düşünür ve yağmur da yağdığı için bir araba gelene kadar onu evlerine götürmeye karar verir. Ancak Giselle çok yorgundur, koltuğa oturur oturmaz uyuyakalır.



Bu arada Giselle’in diğer dünyadaki hayvan arkadaşlarından sincap Pip Prens Edward’a olan biteni anlatır ve onlar da Giselle’in arkasından kuyuya atlarlar. Prens de aynı rögar kapağından bildiğimiz dünyaya düşer :)

Sihirli aynasından her şeyi seyreden Narissa Nathaniel’i de bu ikilinin arkasından yollayarak onları engellemesini ister.



Ertesi gün Giselle uyanınca evin dağınıklığı ve pisliği karşısında hep yaptığı gibi cama çıkıp şarkı söyleyerek hayvanları yardıma çağırır. Morgan uyandığında gördükleri karşısında şaşkına döner ve hemen gidip babasını da uyandırır. Robert ve Morgan bütün hayvanları dışarı çıkarttıktan sonra banyodan gelen sesi duyarlar. Giselle banyoda şarkı söylemektedir. Robert içeri girdiğinde iki güvercin şapdadanak havluyu Giselle’e sarıverirler :)



Bu arada Robert’ın nişanlısı Nancy (Idina Menzel) Robert’ın evine gelip Giselle ve Robert’ı uygunsuz durumda yakalar (aslında tabi ki durum öyle değildir) ve kızarak evden çıkar. Bunun üzerine Robert Giselle’in evden gitmesini ister. Dışarı çıktıklarında eline biraz para da vererek onu gönderir. Ancak arkasından baktığında içi rahat etmez ve onu alıp tekrar eve götürür. Robert her uyandığında bir gün perdelerin bir gün örtülerin kesilip kesilip Giselle’e elbise olduğunu görür.



Robert Giselle’le vakit geçirmeye başlar ve onu yemeğe götürür.



Ve sonunda Edward Giselle’i bulur. Ancak o gelene kadar Giselle bu yeni dünyaya alışmıştır ve diğer dünyaya dönmeden önce bu dünyanın güzelliklerini yaşamak ister. Bir gün sokakta gördüğü balo haberi aklına gelir ve Edward’a oraya gitmek istediğini söyler. Her şey bittikten sonra birlikte diğer dünyaya döneceklerdir.

Bu arada Nathaniel kılıktan kılığa girerek Narissa’dan aldığı zehirli elmaları Giselle’e yedirmeye çalışır.



Baloda Robert ve Nancy’le de karşılaşırlar. Birlikte dans etmeye başlarlar. Son şarkıda eşlerin değiştirilmesi istenir ve Robart ile Giselle karşı karşıya gelir. Dans ederken birbirlerine öyle bir bakışları, öyle bir dokunuşları vardır ki Nancy daha fazla dayanamaz ve danslarını bölüp Robert’ı geri alır. Edward da geceyi sonlandırıp diğer dünyaya dönmek için Giselle’i alır ve balo salonundan çıkmak üzere merdivenlerden çıkar.



Tam o sırada Giselle’i kuyudan iten cadı ortaya çıkar ve Giselle’le konuşmaya başlar. Giselle’in Robert’a bakışını fark etmiştir ve sohbetini bunun üzerine kurar. Giselle’in her şeyi unutup eski yaşantısına dönmesi için bir fırsatı vardır. Eğer bu sihirli elmadan bir ısırık alırsa bu dünyada tanıdığı herkesi unutacaktır. Giselle çok üzgündür ve elmadan ısırdığı anda yere düşer.



Tam bir masaldı evet. Müzikleri çok güzeldi, kadının sesine bayıldım. Zaten müzikleri için ödül falan da almış bu film. Bazı şeylerin fazlasıyla pembe olması dışında güzeldi. Yani bazen o kadar masalsı oluyordu ki baygınlık geçiriyordunuz. Yine de eğlenceliydi, tavsiye ederim.

2007 yapımı bu filmi Kevin Lima yönetmiş ve IMDB’de 7,6 puan almış.



Karakterlere gelince Patrick Dempsey’i Grey’s Anatomy dizisinden oldukça yakından tanıyoruz :) Adam hep aynı. Baygın bakışlar, yandan çarklı gülümseme, dizide neyse filmde de oydu. Gerçi filmin gerektirdiği de buydu, o yüzden rahatsız etmedi beni. Aslında bir sürü filmde rol almış ama ben diziden sonra tanıdığım için öncesinde seyrettiğim filmlerden hatırlamıyorum onu.



Yakışıklı prensimiz James Marsden’ıysa X-Men serisindeki gözlüklü mutant Scott Summers diğer adıyla Cyclops olarak tanıyoruz. Onun dışında yeni sayılan 27 Dresses’ta seyretmiştik onu. Superman Returns, The Notebook, Zoolander, Gossip rol aldığı diğer filmlerden.



Güzeller güzeli Giselle’i canlandıran Amy Adams’ında bir sürü filmi var. Cruel Intentions 2, Catch Me If You Can seyrettiğmiz filmlerinden. Smallville, Buffy The Vampire Slayer, Providence ise yine seyrettiğimiz dizilerden. Ama hiçbirisinden de hatırlayamadım. Öykücü’müm yolladığı The Wedding Date’te de oynuyormuş ama onu seyredemedim henüz.



Nathaniel rolündeki Timothy Spall’ı ise ben özellikle Harry Potter serisindeki Peter Pettigrew yanlış hatırlamıyorsam Kılkuyruk lakabı olan) olarak tanıdım. Sonra Lemony Snicket’s A Series Of Unfortunate Events’te (Talihsiz Serüvenler Dizisi) Bay Poe olarak seyrettik kendisini. Aslında Vanilla Sky ve daha önce bahsettiğim Sweeney Todd’da da oynamıştı.



Susan Sarandon'ıysa nereden tanımıyoruz ki? :) 100'e yakın filmi var. Ben doğmadan çok önce ta 1970'te başlamış filmlerde rol almaya. Benim aklımdaki ilk filmi 1991 yapımı Thelma & Louise. Daha sonra Lorenzo's Oil, Twillight, Stepmom, Shall We Dance, Elizabethtown gibi filmlerini seyrettik.