polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2009 Cuma

The Escapist, 2008 (6,9)



Bir koşturmaca, bir telaş içinde başlar film. Birkaç adam daracık bir yerden geçer. Adamlardan biri geçmeden arkasına bakar. Biraz bekler. Gelen olmaz. Ne yapacağını şaşırmış bir hali vardır. Aniden biri daha çıkar geldikleri yerden. Ama bu beklenen adam değildir. Bekleyen adam son gelene “Perry?” diye sorar ve adamı duvara sıkıştırır. Adamın elinde bir fotoğraf vardır. Fotoğrafla geçiş iznine sahip olmuştur. İkisi de sırayla dar yerden geçerler.

Geçmişe döneriz bir anda. Demir parmaklıklar ardında, bir hapishanede buluruz kendimizi.



Frank Perry (Brian Cox) hücresinde tek başına kalmaktadır.



Lenny Drake (Joseph Fiennes) sürekli spor yapmakta ve gücüne güç katmaktadır.



Brodie (Liam Cunningham) Frank’in arkadaşıdır ve hapishane çevresindeki boruları çok iyi bilmektedir.

Batista (Seu Jorge) revirde çalışan ve hapishanedekilere uyuşturucu sağlayan mahkumdur.



Rizza (Damian Lewis) hapishanenin ağası konumundadır. Her şey ondan sorulur ve herkes ona hesap vermek zorundadır.

Tony (Steven Mackintosh) biraz da abisi Rizza’nın gücüne dayanarak tüm mahkumlar üzerinde hakimiyeti olduğunu düşünen biridir.



Hapishaneye yeni mahkumlar getirilir. Lacey (Dominic Cooper) de bu mahkumlar arasındadır ve Frank’ın yanına verilir. Geldiğinde verilen selamı bile almaz Frank. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz çünkü.

Bir gün Frank’e mektup gelir. Aslında bu duruma alışkındır. Çünkü periyodik olarak yazdığı mektuplar teslim alınmadığından iade gelmektedir. Ancak bu seferki kendi ismine gelir. Başkası tarafından kendisi için yazılmıştır. Merakla mektubu açar Frank. Masasının başında 7 yaşındaki haliyle fotoğrafı olan kızı hakkındadır mektup. Kızı artık 21 yaşındadır ve uyuşturucu bağımlısıdır. Bu nedenle iki kere ölümden dönmüştür. Bu kötü haberler karşısında yıkılır Frank. Kızı da olmasa onu hayata bağlayan bir şey olmayacaktır. Bu yüzden kaçmaya karar verir.

Frank çamaşırcıdır hapishanede. Büyük kurutma makinelerinin içindeki kapaktan havalandırma kanalına erişebileceğini düşünür. Ancak ondan sonrası için bir planı yoktur çünkü hapishanenin geri kalan kısmı hakkında bir fikri yoktur. Bunun için Brodie’ye başvurur. Ona planını anlatır ve havalandırmadan sonra neyle karşılaşacağını anlatmasını ister. Brodie anlatmak istemez önce. Frank’i sever ve kendisi olmadan bu işi başaramayacağını düşünür ve sonunda tamam der.

Bu sefer de kapalı kapılardan geçmelerini sağlayacak birine ihtiyaçları vardır. Akıllarına Drake gelir. Planı Drake’e anlatırlar. Çelik kapıları kesmek için onun bir fikri vardır.



Frank, Brodie ve Drake kaçış planları hakkında çaktırmadan iyileştirme ve geliştirme yaparken Tony bunu fark eder ve onları sıkıştırır.

Üçlü Tony’yi susturmak için ona en sevdiği şeylerden biri olan uyuşturucu vermeye karar verirler. Tony’nin istediği yarım kilodur. Bu kadarını bulmak mümkün değildir ama sorunu Batista’ya açıp karşılığında özgürlüğünü vermeyi teklif edince bu sorunu da çözmüş olurlar.

Bu arada Tony kafayı Lacey’e takmıştır. Frank Brodie ile planlar hakkında konuşurken Lacey’den odadan çıkıp dolaşmasını ister. Lacey odadan çıkınca kendisine doğru gelenler olduğunu görünce alt katlara doğru iner. Gardiyanlar ve mahkumların yönlendirmesiyle bir odaya girer. Tony odada onu beklemektedir. Lacey’i sıkıştırır ve ona tecavüz eder.

Bir gün Tony Frank’in odasına gelir. Lacey uyumaktadır. Tony Lacey’nin üzerine çıkarken Frank adama karışmaz. Ama Lacey uyanınca üzerinden atar Tony’i. Çok hiddetlenir ve eline geçirdiği sandalyeyle Tony’i ölesiye döver. Tony odadan çıkar ancak yürümeye bile hali yoktur. Yine de Lacey’i Rizza’ya şikayet edeceğini söyleyerek, sürünerek de olsa yürümeye çalışır. Merdivenlerin başına gelince aşağı kadar yuvarlanır ve ölür.

Bu haber duyulduğunda gardiyanlar Lacey’i alıp götürürler. Bu durum Rizza’nın kulağına gidince Lacey’e ulaşamadığından Frank’i odasına çağırır. Frank’e Lacey geri geldiğinde onu mutlaka kendisine göndermesini tembih eder.



Lacey cezasını çekip geri geldiğinde Frank’in gönlü onu Rizza’ya göndermeye razı gelmez ve ona kızının fotoğrafını verip diğerleriyle buluşacakları yere yönlendirir. Frank de mecburen Rizza’nın odasına gider. Asıl macera da bundan sonra başlar. Frank Rizza tarafından vurulur.



Frank arkadaşlarının peşinden gider ve kurşun yarasıyla zor da olsa onlara yetişir. Brodie, Drake, Batista ve Lacey ile hapishaneden kaçabilmek için önlerine çıkan her engeli aşmaya çalışır ve bunu başarırlar.



Ancak sonunda… Yok yok sonunu anlatmayacağım. O zaman zevki kalmaz değil mi? Sonu güzeldi aslında. İyi bittiğini söyleyemeyeceğim ama beni şaşırttı. O kısmı güzeldi bana göre. Kısaca bence güzel bir filmdi. Seyrederken sıkılmadım.

Filmin başından sonuna kadar da aklımda olan tek bir film vardı : Shawshank Redemption. Ne de olsa o da filmin başından sonuna kadar bir hapishanede geçiyor. Ve onda da bir kaçış planı var.

Film 2008 yapımı ve Rupert Wyatt tarafından yönetilmiş.



Frank rolündeki Brian Cox’un filmografisi oldukça geniş. Zaten çok tanıdık bir yüz. Rol aldığı tanıdık filmler Match Point, X2, 25th Hour, Adaptation, The Ring, The Bourne Identity, Kiss The Girls, The Fourt Floor.



Damian Lewis’i daha önce 2003 yapımı Dreamcatcher’da seyretmiştik. Diğer filmlerinden seyrettiğimiz olmamış henüz.



Joseph Fiennes’i asıl olarak Shakespeare In Love’dan biliyor olmamız gerekirdi ancak ben hala maalesef seyredebilmiş değilim. Altyazı sorunu nedeniyle ertelemiştim ama merakım hiç sönmedi itiraf edeyim. Seyreceğim umarım kısa zaman içince :) 2001 yapımı Enemy At The Gates’te de oynamış aslında.



Liam Cunningham’ı en son The Mummy : Tomb Of The Dragon Emperor’da seyretmişiz. Onun da kalabalık bir film listesi var aslında ama bilemedim onları.

23 Eylül 2008 Salı

Danika, 2006 (5,8)



Sevgili 7. Oda’nın sayfasında görmüştüm bu filmi. Yazdıkları merakımı celbetmişti epey, arşivimizde de varmış, haliyle sıraya aldık bu filmi ve nihayet dün seyredebildik.

Güzel bir müzikle başlıyor film. Korku-gerilim hissi veren ve insanın içine işleyen bir müzikle. Sonra bir kadının sesini duyuyoruz, derinlerden gelen. “İyileşeceğim” diyor kendi kendine. Oradan bir araba sahnesine atlıyoruz. İlk karede gördüğümüz güzel kadın araba kullanıyor. Burada hemen aklımıza bir film geliyor : À l'intérieur. Ve işte film başlıyor.



Danika (Marisa Tomei) evlidir ve 3 çocuk annesidir. Bütün günü çocukları için endişelenerek geçer. Sürekli olarak çocuklarının başına bir şey geleceğinden korkar ve sonunda halüsinasyon görmeye başlar.



Danika bir bankada çalışmaktadır. Hesaplarının yine yanlış olduğu gerekçesiyle banka müdürünün yanına çağırılır. Hesapların acilen düzeltilmesi gereklidir ve müdür rahat çalışabilmesi için odasını Danika’ya vererek kendisi dışarı çıkar. Odada dışarısını gösteren bir de televizyon vardır, bankanın kamere sistemi bu odaya kurulmuştur çünkü. Danika işlerine başlarken dışarıda bir anda bir hareketlilik olur. Silahlı adamlar bankaya gelmiş ve insanları tehdit etmeye başlamıştır. Birkaç kişiye ateş de ederek onları öldürürler, ateş edilenlerin arasında müdür de vardır. Danika çok korkar ve korkudan kendini kaybeder adeta. Ekranda adamlardan birinin, kendisinin içinde olduğu odaya doğru geldiğini görür ve bir köşeye siner. Kapı yavaşta açılır ve bam! İçeri giren müdürden başkası değildir ve dışarıda her şey çok normaldir…



Danika çocukları için duyduğu endişe nedeniyle çok gergindir ve bu tip halüsinasyonlar hep stresine bağlanır. Bir psikiatriste giderek ilaç da kullanmaya başlar. Ama sanki her şey daha da kötüye gitmektedir. Kocası Randy (Craig Bierko) Danika için endişelense de elinden bir şey gelmez.

Bütün bunlar gösterilirken hop eski bir kareye döneriz. Bir bakarız Danika ilk karelerdeki gibi kendi kendini iyileşeceği konusunda teskin etmektedir ve bu karede çocukları küçüktür…

Film güzeldi bence de. Badem çok beğenmedi. Sebebi de sanırım korku filmi seyretmek için kendini hazırlaması ama filmi korkudan çok dram etiketli gibi görmesiydi. Evet bazı kareler aniden önünüze geldiğinden ara sıra ürküyorsunuz ama filmin sonunda ben de dram seyrettiğimi düşünmeden edemedim ve yine de beğendim filmi. Marisa Tomei güzel bir oyunculuk çıkarmış bence bu filmde de. İçinde bulunduğu o ruh halini o kadar iyi yansıtmış ki, altyazı geçmese bile kadının halinden anlayabiliyorsunuz durumunu.

Film 2006 yapımı aslında, o kadar da yeni değil. Çok yönetmenlik deneyimi olmayan da bir yönetmeni var : Ariel Vromen. Başarılı buldum ben. IMDB’de 5,8 puan almış gerçi.



Marisa Tomei’den en son Before The Devil’s Know You’re Dead’de bahsetmiştim. Gerçi o zamanlar çok açıklayıcı şeyler yazmıyormuşum :) Çok beğenerek seyrediyorum ben kendisini. Acaip şeker ve güzel bir yüzü var bence. Onu ilk kez 1994'de Robert Downey Jr.'la birlikte rol aldığı Only You'da seyretmiştik. Orada epey zayıftı gerçi. Hatırlar mısınız bilmem, ama o filmi de çok şeker bulurum ben :) Daha sonra 1995'te daha dün bahsettiğim Tim Roth ile birlikte Four Rooms'ta rol almıştı. 2000'de Keanu Reeves'in başrolde olduğu The Watcher'da da rol almış ama oradan hatırlayamadım bir anda. Aynı yıl Mel Gibson'ı bizlerle buluşturan What Woman Want'ta ve 2001'de birçok dalda Oscar'a aday gösterilen In The Bedroom'da oynamıştı.



Craig Bierko’yu Inside Man'de bahsettiğim Clive Owen'la karıştırıyorum hep :) 2001'den önce oynadığı filmlerin çoğunu bilmiyorum. İsmi tanıdık gelenleriyse seyretmedim. 2001'de Kate & Leopold'da seyretmişiz yalnız. 2005'te de Cinderella Man'de karşımıza çıkmış. 2007'de de şimdilerde hastası olduğumuz Nip / Tuck dizisinin bir bölümünde rol almış, tabi biz daha yeni seyredebildik. Bir ara o diziyi de öveceğim :)

Hamiş : Film müziklerini bulamadım. Ama bu filme uygun düşeceğini düşündüğüm bir şarkıyı ekliyorum dinlemeniz için. Çok da severim hani. Alanis Morissette'den Your Congratulations.

15 Eylül 2008 Pazartesi

V For Vendetta



Daha önce seyretmiş ve bayılmıştık bu filme. Ama üzerinden çok zaman geçtiği için yazamamıştım burada. O zamanlar bir e-günlüğüm yoktu :)

Cumartesi günü Osi geldi bize. Krepli mantarlı tavuk yaptık ve onu afiyetle yedikten sonra Osi daha önce seyretmediği ve merak ettiği için biz de ikinci kez oturduk seyrettik bu filmi. Çok da iyi oldu. Kendisini yüz olarak göremesek de Hugo’ya, Natalie’ye ve bir kez daha Wachowski kardeşlere hayran kaldık.





İngiltere’de yıllardır süren ve insanların özgürlüğünü elinden alan bir yönetim şekli vardır. Gece dışarı çıkmak da yasaklardan biridir. Evey (Natalie Portman) bir gece yasaktan sonra dışarı çıkar ve yönetim adına çalışan işaretli adamlarca yakalanır. Tam o sırada maskeli kahramanımız V ortaya çıkar. Evey kendisine de zarar vereceğini düşünür bu damdan düşer gibi gelen maskeli adamın. Ama V, Evey’e zarar vemez ve ona önce kendisini tanıtarak planlarından bahseder ve bir binanın çatısına çıkartır.



Hatırla, 5 Kasım'ı hatırla
Barut ihanetini ve komplosunu
Hiçbir neden bilmiyorum ki gerektirsin
Barut komplosunun unutulmasını


Adalet’in simgesi olan heykeli havaya uçurduğunda herkes haberdar olur V’den. Daha sonra kapalı devre yapılan yayın kuruluşuna giderek bütün halka seslenir. Bu seslenişte V’nin tek bir isteği vardır. Guy Fawkes günü olarak bilinen 5 Kasım’ın unutulmaması. Bunun için halktan bir sonraki 5 Kasım’da Parlomento Binası’nda buluşmalarını ister. Böylece kendi başına başlattığı “diktatör rejime karşı gelmek” olgusu toplumsal hale gelecek ve özgürlüklerine kavuşacaklardır.





Bunun içinse tam 1 yıl gereklidir. Bu 1 yıl içindeyse V’nin kimliğini öğrenmeye başlarız yavaş yavaş. Evey’nin ürkeklikten cesurluğa geçişine tanık oluruz. İnsanların uyanışın ve bu uyanışla birlikte yönetimin baskısını görürüz.

Film bittikten sonra yönetmene, yazara, oyunculara hayran kalırız. Seyretmeyen var mı, kaldı mı bilmiyorum ama (daha önce seyredenler için bile) mutlaka seyredin diyeceğim.

Film 2005 yapımı aslında ama 2006’da seyirci karşısına çıkabildi. Senaryosunu Wachowski kardeşlerin yazdığı filmi James McTeigue yönetmiş ve IMDB’de 8,2 puan almış.



Güzeller güzeli Natalie Portman’dan daha önce My Blueberry Nights’ta bahsetmiştim. Ek olarak 2007’de Mr. Wagorium’s Wonder Emporium ve 2008’de The Other Boleyn Girl’de oynadı. Henüz iki filmi de seyredemedik.



Hugo Weaving’i ben ilk olarak bayıldığım 1999’da başlayan Matrix serisindeki Ajan Smith olarak tanıdım. Daha sonra en iyi kitap uyarlamalarından biri olduğunu düşündüğüm Yüzüklerin Efendisi’nde (Lord Of The Rings) Elf’lerin efendisi Elrond rolünde seyrettik H. Weaving’i.

Iron Man, 2008 (8,1)





Tony Stark (Robert Downey Jr.) babası dolayısıyla hep elektronik endüstrisinin içinde bulunmuştur ve küçük yaşta icatlarına başlamıştır. 20’li yaşlarına geldiğinde artık bir silah fabrikası vardır. Halkın kendini korumak için silaha ihtiyacı olduğunu düşünür ve hep daha iyisini yapmak için çalışmaya devam eder. Stark fabrikasının ortaklarından Obadiah (Jeff Bridges) da Tony’ye sürekli olarak gaz vermekte ve çalışmalarına devam etmesini sağlamaktadır.



Bu arada Tony’nin yaşam koçu diyebileceğimiz bir de yardımcısı vardır. Pepper Potts (Gwyneth Paltrow) herkesin hayran olduğu bir kadındır ancak yıllardır Tony’nin yanındadır ve sonuna kadar ona hizmet edecektir.



Tony bir gün teröristlerin saldırısına uğrar ve ekibinden biriyle esir düşer. Terörist başı Raza’nın (Faran Tahir) istediği şey, Tony’nin en son icadı olan silahı onun için yapmasıdır. Tony’nin elinde sınırlı alet edevat vardır ama yine de çalışmalarına başlar.



Tony ilk kez silah yaptığı için ona karşı gelenlerin haklı olduğunu düşünür. İlk kez kendi yarattığı silahların kendisine karşı kullanıldığını görür ve bundan çok rahatsız olur. Artık onun için tek bir şey vardır : Esir düştüğü bu yerden kurtulmak. Kıvrak zekası ve becerisi sonucunda teröristlerin anlayamayacağı bir şeyler yapmaya başlar ve bu şekilde “Demir Adam”ın ilk eskizini hazırlar.





Tony, Demir Adam sayesinde esir düştüğü yerden kurtulur ve yaptığı ilk basın açıklamasında silah fabrikasını kapatacağını söyler. Obadiah ona karşı gelse de kararından dönmeyecektir ancak bu arada Demir Adam’ı geliştirmeye kararlıdır. Artık suçlulara karşı savaşacaktır.

Yine yeni bir film, 2008 yapımı ve IMDB’de 8,1 puan almış. Oldukça iyi yani. Ama çok da ahım şahım değildi bana göre. Tamam güzeldi ama ne bileyim bu bir çizgi film uyarlaması, daha görkemli sahneleri olabilirdi. Spiderman uyarlamasından daha iyi yine de :) Spiderman benim kahramanlarımdan biridir mesela çizgi filmlerinde. Amma ve lakin filmlerinde kahramanım olabilmeye yakın bile değil…

Neyse, bu filmle devam edelim.

Yönetmen Jon Favreau’yu daha önce aktör olarak Daredevil ve Deep Impact gibi filmlerde seyretmişiz.



Tony Spark rolündeki Robert Downey Jr.’ı 1992’de rol aldığı Chaplin’den biliyor olabiliriz. Daha sonra 1994’te efsane filmlerden Natural Born Killers’ta oynamıştı. Yine 1994’te benim çok beğenerek seyrettiğim Only You’da oynamıştı. Daha sonra 2003’te Gothika, 2005’te Good Night, and Good Luck, 2007’de Lucky You’da rol almış. 2008’de The Incredible Hulk’ta da rol almış yine Tony Spark rolü ile ama ben henüz o filmi seyredemedim.



Jeff Bridges’in bir sürü filmi var. Eskileri pek hatırlayamadım. Yeni sayılabileceklerden 2001’de oynadığı K-Pax’i sayabiliriz. Bu kadar tanınmış bir adamın da bir tek filmini buraya yazabildiğim için kendimden utanuyorum doğrusu!





İsmini okumakta zorlandığım Gwyneth Paltrow’u 1995’teki efsane filmlerden Seven’dan biliyoruz belki de. Daha sonra 1998’de Sliding Door’da, aynı yıl Great Expactations’ta Ethan Hawk’la, 2001’de Shallow Hal’da oynamıştı. Film olarak bildiğim ama henüz seyretmediğim diğer filmleriyse 1999 yapımı The Talented Mr. Ripley, 2001 yapımı The Royal Tenenbaums, 1998 yapımı Shakespeare In Love, 1998 yapımı A Perfect Murder (yoksa bunu seyretmiş miydim?).

9 Eylül 2008 Salı

The Dark Knight, 2008 (9,1)



Küçük şehrimize, büyük şehirlerde 1 ay önce gösterimi başlayan bu filmin ancak gelebilmesi üzerine mutluluktan koşacak kadar çok sevinmiştik. Geçtiğimiz Cuma günü gidip seyredeceğimiz için dakikaları saya saya zor bitirdik. Saat 20:50’yi gösterdiğinde biz gişelerde bilet alma telaşındaydık ki ödemeyi falan yaptıktan sonra gişedeki kız filmin Türkçe seslendirmeli olduğuna dair kötü haberi verdi bize. Arkasından da ekledi : “Siz sevmezsiniz biliyorum, uyarayım dedim”. E be güzel kızım, biz biletleri almadan önce söylesene şunu. Gerçi bir şey fark etmedi, iade ettik biletlerimizi ve kaderimize küsüp boyunlarımızı eğerek sinemadan ayrıldık.

Sonrasında güzel bir liman keyfimiz oldu gerçi :) Sinemasever arkadaşlarla birlikte limandaki kayalıklara gidip biralarımızı yudumladık ay ışığıyla parıldayan denize karşı. Hatta bir kedi-fare kovalamacasına falan tanıdık olduk ki o kısmını ne siz sorun ne ben anlatayım :)

Neyse işte burada yaşadığımız üzücü gelişmelerden sonra Melen turumuz gün yüzüne çıkınca İstanbul duraklı yolculuk yapacağımız için gitmeden birkaç gün önce internet aracılığıyla bilet işlerimizi halledip Cuma 00:15 matinesine girerek filmimizi seyredebildik :)







Filmle ilgili ne yazabilirim bilmiyorum. Değişik bir tecrübeydi her şeyden önce. Daha önce seyrettiğimiz Batman filmlerine benzemiyordu. Bu daha çok Joker üzerine kurulmuş bir filmdi. Joker’in (Heath Ledger) diğer kötü adamlarla birleşerek Batman’i (Christian Bale) öldürmeye çalışması, teğmen Gordon’un (Gary Oldman) yine Batman’ın safında yer alması, Batman’in teknolojik harikaları ve bunları yaratan adamlar ve tabi ki yine Rachel (Maggie Gyllenhaal).





Batman’ın kafası oldukça karışık bu sefer. Christian Bale, Bruce Wayne rolünde oldukça karizmatik yine. Ama işte o kara maskeyi taktığı zaman bütün karizması adeta uçuyor ve yerine pısırık bir şey geliveriyor. En sonunda bütün dertleri bana yükleyin abi der gibi acıklı bir cümlesi ve bakışları vardı ki kafamdaki güçlü ve asil Batman hayalini bir hayli zedeledi.



Filmin başından beri Batman’in kendini sorgulayışına ve iyi kötü arasındaki yerini bulmasına tanıklık ediyoruz. Gotham şehri için benli mi bensiz mi gibi bir sorgusu var kendi içinde.



Bir yandan da Joker’le uğraşıyor tabi. Üstelik Joker tek başına değil bu sefer. Gotham’ın bütün kötü adamlarını topluyor ve Batman’i öldürmeden hiçbir isteklerine tam anlamıyla kavuşamayacakları konusunda onları ikna ediyor.



Bu arada Batman neredeyse bu kahraman (ya da tam tersi) görevinden temelli istifa etmek düşüncesinde iken Harvey Dent (Aaron Eckhart) ile tanışıyor ve onun Gotham için yeni ilham kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak Harvey beklediği gibi çıkmıyor. Daha doğrusu Joker’in kötülüğü Harvey’nin iyiliğini silip süpürüyor ve insanı ürkütüyor.

Film tabi ki yeni, 2008 yapımı ve IMDB’de 9,1 puan almış. Daha önce bahsetmiştim, şu anda IMDB’nin en iyi filmleri arasında üçüncü sırada. Yönetmen Christopher Nolan yine çok iyi bir iş çıkarmış. 1998 yapımı Following’den bahsetmiştim bu yazımda. Sonrasında 2000 yılında Memento gibi harika bir filmle karşımıza çıkmıştı. 2002’de Al Pacino ustanın da rol aldığı Insomnia’yı yönetmiş ve 2005’te Batman Begins’i yönetme görevini kapmıştı. Tabi önceki başarılarından sonra kapmak olmuyor aslında bu :) 2006’da da The Prestige gibi enfes bir filmi yönetmişti. Tabi bahsettiğim bütün bu filmlerde yönetmenlik yanında senaryoyu da yazmış.



Christian Bale’i 1987 yapımı ablamın en sevdiği film olan Empire of the Sun filminden biliyor olabiliriz. Tabi o zamanlar 10 yaşında mıydı 9 yaşında mıydı neydi. Arada filmleri var ama ben seyretmedim. Benim için beyaz perdeye geri dönüşü 2000 yapımı American Psycho ile oldu. 2002 yapımı Equilibrium da oldukça değişik bir filmdi ama 2004’te rol aldığı Maquinista, El filminde harika bir performans göstermişti. O filmi de muhakkak tavsiye ederim. Adam 50 kiloya falan zayıflamıştı sanırım sırf bu film için. Batman serisineyse 2005’te Batman Begins ile giriş yaptı. 2006’da yine Christopher Nolan’ın yönettiği The Prestige’de oynadı. 2007’de ise 3:10 to Yuma’da bizi yine memnun etti.



Heath Ledger’ı ise The Patriot, A Knight’s Tale, Monster’s Ball, The Brothers Grimm ve bana göre en çok ses getirdiği Brokeback Mountain’dan biliyoruz. En üst performansını da bu filmde göstermiş ama maalesef filmin galasına bile yetişemeden genç yaşta öldü.

Michael Caine’den daha önce 2007 yapımı olan Sleuth’u anlatırken bahsetmiştim. The Prestige ve Batman Begins’te Christian Bale ile rol almıştı o da.



Aaron Eckhart’ı ise 2003 yapımı The Core, daha önce bahsettiğim ve Helena Bonham Carter ile rol aldığı 2005 yapımı Conversations With Other Women, Catherine Zeta-Jones’la birlikte rol aldığı 2007 yapımı No Reservations gibi filmlerden biliyoruz.

Gary Oldman’ı sanırım ilk 1992 yapımı Dracula ile tanıdık. O muhteşem Jean Reno’lu ve Natalie Portman’lı Leon’da da oynamış ama oradan hatırlayamadım ben. 1997’de Fifth Element’le yine güzel bir şekilde karşımıza çıkmıştı. 2004’te ise Sirius Black rolü ile Harry Potter serilerinden birinde memnun etmişti bizi ve sonrasındaki tüm Harry Potter’larda rol aldı. Tabi bu arada o da Batman serisine 2005’teki Batman Begins’le başlamış oldu Christopher Nolan ve Christian Bale gibi.

Morgan Freeman’dan daha önce Shawshank Redemption’da bahsetmiştim. Oradan bakabilirsiniz.

Gelelim güzel kızımıza. Ben Maggie Gyllenhaal’u asıl olarak 2003 yapımı Mona Lisa Smile’dan hatırlıyorum. Aslında bundan daha önce 2001 yılında, özellikle müziklerini efsane bulduğum, Donnie Darko’da oynamış. 2002 yapımı 40 Days 40 Nights, daha önce bahsettiğim 2006 yapımı Stranger Than Fiction da seyrettiğimiz diğer filmlerinden.