fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2010 Perşembe

The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009 - 7,3)



(Görsel buradan alınmıştır)

Bu film yeniymiş meğer. Yani gösterime yeni giriyormuş meğer. En azından ülkemizde. Biz bir-iki hafta kadar önce seyrettik sanırım (aslında 1 aydan fazla olmuştur şimdiye kadar). Badem sayesinde bir sürü film seyretmiş oluyoruz. Dün Uzunbacak’la da konuşurken itiraf ettim, Badem olmasaydı film seyretmeyi çok sevmeme rağmen sanırım bu kadar fazlasını seyredemezdim tek başıma. İyi ki varsın canım benim! :)

Filmin fragmanını seyrettim bu sabah tesadüf. Çok cezp edici görünüyor. Değişik bir ortam, kostümler, manzara vs. Fena değildi film. Ama fragmandaki kadar ilgi çekici değil bence. Son zamanlarda da aman aman beğendiğim bir film olmadı sanırım. İyice gıcık bir insan olmaya başlamışım!

Filmin en önemli tarafı Heath Ledger’ın son performansını seyretme şansımız olması bence. Aslında ben son performans olarak Dark Knight’ı biliyordum ama meğer buymuş. Dark Knight’ın çekimleri Ledger ölmeden bitebilmiş. Bu film bitmeden öldüğü için rolünü Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrell tamamlamış. Onlar da hoşluk katmışlar bence filme.

Filmde arabasıyla şehir şehir dolaşıp gösteri yapan yaşlı adam Dr. Parnasus (Christopher Plummer), kızı Valentine (Lilly Cole), Anton (Andrew Garfield) ve bir cüce var. Dr. Parnasus’un görevi insanların hayalgüçlerinden yararlanarak onlara farklı dünyalar sunmak. Tabi ki kısa bir süreliğine. Diğer insanlarsa sadece dekor :) Bir gün köprüden iple sarkıtılarak asılmış bir adama, Tony (Heath Ledger) rastlarlar. Adamı kurtardıktan sonra adam da onlarla birlikte dolaşmaya başlar. Her şey yolunda giderken bir gün Dr. Parnasus beklediği kötü sonla karşılaşır. Meğer o, yıllar önce şeytanla anlaşma yapmışmış. Şimdi de ödeşme vakti gelmiştir. Dr. Parnasus sonsuz yaşam karşılığında kızı 16 yaşına geldiğinde kızını ona vereceği konusunda anlaşma yapmıştır. Ama artık bunu istemez. Tony de ona yardım edecektir.

Filmde sihirli bir ayna var. Aynanın diğer tarafına geçtiğinizde hayalgücünüzle bağlantılı olarak farklı bir dünyaya geçmiş oluyorsunuz. İşte Tony'i canlandıran diğer aktörlerle de bu dünyalarda karşılaşıyoruz.

Heath Ledger'ı en son Dark Knight'ta seyretmiş ve hayran kalmıştık. Seneler senesi seyrettiğim Dawson's Creek'te Jen rolüyle (bizdeki Mine) sempatimizi kazanan Michelle Williams'ın da kocası ve çocuğunun babası olmasıyla da dikkatimizi çekmiştir. Elbette bizde özellikle ismiyle de çok dikkat çeken Brokeback Mountain'da (2005), The Brothers Grimm'de (2005), Monster's Ball'da (2001) ve daha birçok filmde rol almıştı.

Johnny Depp'i ise 21 Jump Street dizisiyle tanıdık diyebilirim. Aslında ondan önce Elm Street'te oynamış ama filmi diziden daha sonraki senelerde seyrettiğim için sonradan haberim oldu :) Malum film çekildiğinde ben 6 yaşında falan idim :)) Sonra da onu hep değişik filmlerde seyrettik. Şimdilerde Johnny Depp deyince aklımıza ilk gelen isim Tim Burton olmalı. Edward Scissorhands, Arizona Dream, What's Eating Gilbert Grape, Ed Wood, Don Juan DeMarco, Donnie Brasco, Fear and Loathing in Las Vegas, Ninth Gate, The Astronaut's Wife, Sleepy Hollow, The Man Who Cried, Chocolat (hmmm :) ), Fom Hell, Secret Window, Finding Neverland, Charlie and the Chocolate Factory, Sweeney Todd : The Demon Barber of Fleet Street seyrettiğimiz diğer filmleri. Tabi ki Pirates Of The Caribbean serisindeki Kaptan Jack Sparrow rollerini de unutmamak gerekir :)

Jude Law yine karşımıza çıktı işte :) Ama iyi ki de çıkıyor. Beyaz perdeye çok yakışıyor bence :)

Colin Farrel 2003'te Al Pacino'yla oynadığı The Recruit'le ses getirdi. Aslında daha öncesinde Hart's War, Minority Report ve Phone Booth gibi filmlerde de oynamıştı. Daha sonra Daredevil, S.W.A.T., Alexander, The New World, Miami Vice, In Bruges (Bu film de güzeldi tavsiye ederim), Pride and Glory gibi filmlerde oynadı.

Christophe Plummer yaş itibariyle de en uzun filmografiye sahip olan kişi elbette burada. 1953'lerden beri oynamış olduğu filmleri saymakla bitmez ama en aklımda kalanlar 1980 yapımı Somewhere in Time (Bunu da sevgili evvelzamaniçinde'nin tavsiyesi üzerine seyretmiştim), Star Trek, Twelve Monkeys, The Insider, A Beautiful Mind. Alexander ve New World'de Colin Farrel'la yine buluşmuşlar :)

11 Ağustos 2009 Salı

X-MEN ORIGINS : WOLVERINE, 2009 (6,8)



X-Men serisinde Wolverine olarak tanıdığımız Jimmy Logan'ın (Hugh Jackman) hikayesini öğreniyoruz bu seride.

Jimmy çocukken sık sık hastalanmaktadır. Babası sürekli olarak yanına gelip Jimmy'nin durumuna bakar. Bu arada aynı evde yaşayan ve aslında kardeşi olan Victor (Liev Schreiber) da sürekli odadadır. Bir gün babası yine Jimmy'e bakmaya geldiğinde aşağıdan sesler duyarlar. Victor'un babası, annesiyle kavga etmektedir yine. Jimmy'nin babası aşağı iner ve aşağıdan silah sesi duyulur. Jimmy aceleyle aşağı koşar ve babasını yerde yatarken bulur. Babası ölür. Jimmy çok sinirlenir ve el parmaklarının arasından sivri kemikler çıkar. Jimmy sinirle ayağa kalkar ve Victor'un babasını öldürür. Ama adam ölmeden önce Jimmy'e korkunç bir gerçeği fısıldamıştır. Yerde yatan gerçek babası değildir, gerçek babası kendisidir.



Jimmy iyice sinirlenerek evden dışarı kaçar ve koşmaya başlar. Victor da arkasından gider. Filmin bu noktasından sonrası savaş kareleriyle doludur. Her karede Jimmy ve Logan omuz omuza, sırt sırta dövüşmektedir. Jimmy ve Victor ölümsüz oldukları için tarihteki her türlü savaşa katılmışlardır. Sonunda yakalanır ve idama mahkum edilirler. Ama ölümsüz oldukları için bu cezayı bir türlü veremez hükümet.

Kaldıkları hücreye William Stryker (Danny Huston) adında bir adam gelir sonunda. Onlara değerlerini bildiğini ve kendi gurubuna katılmalarını söyler. İki arkadaş kabul ederler bu teklifi. Stryker'ın grubunda çok hızlı ve bu nedenle çok iyi kılıç kullanan Wade (Ryan Reynolds), hedefi asla şaşırmayarak uzun menzilden bile süper silah kullanabilen Ajan Zero (Daniel Henney), çok güçlü Dukes (Kevin Durand), elektriğe ve dolayısıyla elektronik aletlere hükmedebilen Bolt (Dominic Monaghan) vardır. Ve Strayker'ın kötü planları vardır hehe :)



Logan içinde bulundukları durumdan hiç memnun olmaz. Stryker için masum insanları öldürmek zorunda kalırlar. Logan bu guruptan ayrılmaya karar verir işte o anda Victor ile yolları ayrılır (Victor daha sonra Sabertooth ismiyle karşımıza çıkacaktır). Bundan sonra düşman olurlar.

Logan kendine yeni bir hayat kurar. Mutant olduğunu sevgilisi Kayla (Lynn Collins) haricinde herkesten gizler, oduncu olarak bir yerde çalışmaya başlar. Kayla'yla mutlu mesut yaşamaktadırlar. Ancak bir gün Stryker Logan'ın çalıştığı yere gelir ve gruptakilerin öldürülmeye başladığını söyler. Logan kendi başının çaresine bakabileceğini söyleyerek basar gider.



Ama ertesi gün Victor da onları bulur ve Kayla'yı öldürür. Logan intikam hırsıyla dolar ve Stryker'a gider. Stryker katilin Victor olduğunu bilmediği konusunda ikna eder Logan'ı ve ona bir şans verir. Kendisiyle anlaşırsa Victor'dan öcünü alabilecektir. Logan kabul eder ve Syryker'ın laboratuvarına gider. Burada, yıllar önce birlikte aradıkları meteoriti görür. Adamantiyum haline getirilen taş Logan'ın kemiklerine enjekte edilecek ve böylece yenilmez olarak Stryker'ın hedeflediği Weapon X (10. Silah) haline gelecektir. Bu arada Logan yeni künyesine Wolverine yazılmasını ister. Bu, Kayla'nın ölmeden önce kendisine anlattığı hikayeden aklına gelmiştir. Bundan sonra Wolverine olarak anılacaktır.

Ve Wolverine Victor'un peşine düşer. Ancak bilmediği şeyler vardır. Bu arada Stryker mutant toplamaya devam eder. Niyeti bütün mutantların DNA'larını birleştirerek yenilmez bir Weapon XI oluşturmaktır.

Film güzeldi. Ama X-Men'in diğer serilerini düşününce biraz sönük kalmıştı bana göre. Tabi aslında beklediğini şeye de bağlı. Ben mesela oturup mutantların değişik şeyler yapmasını seyretmeyi çok seviyorum :) Wolverini de severim o ayrı :))

X-Men ve X2'yi Bryan Singer yönetmişti. 3. seri olan X-Men : The Last Stand'i Brett Ratner yönetmişti. Bu filmde yine farklı bir isim karşımıza çıkıyor : Gavin Hood. Bu yönetmen olarak seyrettiğimiz ilk filmi (bizim yani, yoksa yönettiği filmleri var).



Tatlı Hugh Jackman'ı ben ilk olarak 2000 yapımı X-Men'de tanımışım. Ondan önceki filmlerini anımsayamadım en azından. Daha sonra 2001'de Swordfish'te ve tatlı Meg Ryan ile birlikte oynadığı şeker film Kate & Leopold'da, 2003'te X2'de, 2004'te Van Helsing'de, 2006'da yine bir X serisi olan X-Men:The Last Stand'de ve hayatımın filmi olan The Fountain'da, aynı yıl yine çok iyi bir film olan The Prestige'de, 2008'de henüz seyretmedğimiz Australia'da oynamıştı. Ayrıca 2006'da Flushed Away ve Happy Feet gibi animelerde başarılı seslendirmeler de yaptı. Canım benim :))



Liev Schreiber'ın da oldukça kalabalık bir film listesi var. Seyrettiğimi hatırladıklarım arasında 1996 yapımı Ransom ve Scream, 1997'de Scream 2, 1998'de Sphere, 1999'da Jacob The Liar, 2000'de Scream 3, 2001'de Jackman'la birlikte Kate & Leopold'da, 2006'da The Painted Veil var.



Danny Huston'u da bir sürü filmden biliyoruz aslında. Hatırladığım filmleri arasında 2003'te 21 Grams, 2005'te güzeller güzeli Rachel Weisz'le birlikte oynadığı The Constant Gardener, 2006'da Children Of Men, 2007'de The Number 23, 2008'de How To Loose Friends & Alienate People var.



Bu yazıyı bitirmeden bahsetmek istediğim biri daha var ki o da Ryan Reynolds. Çok sever ve beğenirim kendisini. Ama bu filme yakıştıramadım onu. Ne bileyim, vurdulu kırdılı bir mutant filmine kaşları alınmış şeker bir adamı yakıştıramadım belki de. O daha çok Definitely, Maybe, Chaos Theory gibi filmlerin adamı :)

9 Ağustos 2009 Pazar

Gake No Ue No Ponyo, 2008 (8,10)

Son zamanlarda çok film seyrettik. Ama sanırım % 90'ını yazamamışımdır. Seyredip seyredip yazmlıyım diyorum ama bir türlü fırsat yaratamadım kendime. Üzerinden zaman geçince de olmuyor işte. O eski tadı veremiyormuşum gibi geliyor. Aslında küçük notlar bile olsa yazmalı bu sayfalara.



Dün de oturduk Ponyo Ponyo Ponyoooooooooooo'yu seyrettik :) İsmi bu değil tabi de (en azından bağırarak 3 kere söylemiyorsunuz) ama sonunda çok şeker bir şarkı var. İşte orada böyle bağırıyorlar :)



Fujimato denizin altındaki evini korumaya çalışmaktadır. Bunun için her türlü deniz yaratığını evinden uzak tutması gerekir. Çeşitli büyülerle koruma sağlamış ve balık vs yi evinden uzak tutabilmiştir. Yine de meraklı gözlere engel olamaz. Ponyo (aslında bu asıl ismi değil, bu ismi ona daha sonra tanışacağı Sosuke takar, kendi ismi de P ile başlıyordu ama hatırlayamayacağım kadar uzundu maalesef) da meraklıdır. Babası Fujimoto'dan korksa da yuvasından çıkıp çevreyi dolaşmak ister sürekli.



Bir gün kaçar yine korunaklı evinden. Denizanalarıyla birlikte gezinir denizde. Ama bir anda bir geminin ağına takılır. Gemi balıklarla birlikte denizin dibindeki her türlü çöplüğü de doldurmaktadır ağına. Ponyo kendisine doğru gelen kavanozdan kurtulamaz ve başı kavanozun içine sıkışır. Yine de ağdan kurtulmayı başarır Ponyo, ama kavanozdan çıkamaz ve kıyıya vurur sonunda.



Sosuke (Hiroki Doi) annesi Risa'yla (Tomoko Yamaguchi) birlikte tepedeki kayalıklarda yaşar. Babası denizcidir ve ara sıra eve gelebilmektedir. Sosuke de deniz kenarında oynar hep. Bir gün yine tek başına oynarken denizde bir kavanoz görür. Kavanozun içinde bir şey vardır ama ilkten anlamaz ne olduğunu. Kavanozu alır ve içindekini çıkarır. Bu bir japon balığıdır! Sosuke'ye göre çok değerlidir ve onu alıp kovasına koyar. Bu sevimli japon balığı için Ponyo adını uygun bulmuştur.



Ponyo'yu evine götürür Sosuke. Okula çok geç kalmıştır. Annesi de huzurevine. Aceleyle evden çıkarlar. Sandviçlerini bile arabada yemek zorunda kalırlar. Ponyo'yu da unutmamıştır Sosuke. O da kovada, yanındadır. Sandviç ekmeğinden azıcık Ponyo'ya da vermek ister ama Ponyo başını sallar. Sosuke içindeki jambondan vermeye karar verir, Ponyo bir anda jambonun hepsini kapar ve afiyetle yer :)



Okula geldiklerinde Ponyo'yu çalılıkların arkasına saklar Sosuke. Ponyo'nun konuşabildiğini görünce çok şaşırır ve çok sevinir. Ponyo ismini çok sevmiştir. Sosuke'yi ve jambonu da çok sevmiştir :) Huzurevindeki ninelerden biri Ponyo'yu görünce bağırmaya başlar. Ona göre bu bir japon balığı değildir. Bu, küçük bir denizkızıdır ve denizkızları karaya çıkarsa felaket olur ve tsunami çıkar.

Gerçekten de Fujimoto Ponyo'yu aramak için suya hükmederek dalgaları şehrin üzerine gönderir. Sosuke kovasında Ponyo ile dururken sular gelip Ponyo'yu elinden alırlar. O gece Ponyo onu sevdiğini anlasın diye kovayı kapıdaki çitlere asar Sosuke.

Babası Ponyo'yu bir hava kabarcığına hapseder. Niyeti onu korumaktır. Ne de olsa insanlar zalim yaratıklardır. Denize zarar vermektedirler. Ama Ponyo Sosuke'ye gitmek ister. Büyü gücünü kullanarak ellerini ve ayaklarını çıkarır. Yavaş yavaş insan olmaya başlar denizin altında. Fujito önce şaşırır ama sonra anlar, Ponyo insan kanının tadına bakmıştır (Sosuke kavanozu kırmaya çalışırken elini kanatmıştır, Ponyo da bu kanı yalamış ve Sosuke'nin yarasını hemen iyileştirmiştir). Onu engellemeye çalışır büyüyle ve sonunda başarır. Ponyo bayılmıştır. Onu kardeşlerinin yanına bırakır. Ama Fujitomo'nun hesap etmediği bir şey vardır. Kardeşleri Ponyo'yu çok sever ve onun mutlu olmasını ister. Ponyo'nun etrafındaki kabarcığı hemen emer ve Ponyo'yu serbest bırakırlar. Ponyo kendine gelir ve yeniden insan olmaya başlar. Sonunda yine elleri ve bacakları çıkar, saçları uzar ve büyüyle o korunaklı evden çıkmayı başarır Ponyo.

Ama bunu yaparken Fujimoto'nun yıllardır uğraştığu korumayı da bozmuş olur. Üstelik topladığı iksirlerin hepsi de dağılmıştır. Ponyo dalgalarla yarışır, onlarla birlikte koşar ve Sosuke'yi arar.



Bu arada tsunami olmaya başlamıştır efsanedeki gibi. Dalgalar şehri basar aniden. Risa ve Sosuke evlerine dönmeye çalışırken Ponyo da dalgaların üzerinde koşarak onlara yetişmeye çalışır. Sonunda Sosuke görür dalgaların üzerindeki kızı.

Annesini durdurur, neredeyse rüzgardan Sosuke de denize uçacaktır ama annesi kurtatır onu. Ve sonunda Ponyo yola çıkmayı başarır. Risa bu küçük kıza yardım etmek ister ama Ponyo Sosuke'ye doğru koşar ve onun kucağına atlar. Sonunda Sosuke de anlamıştır onun Ponyo olduğunu.



Hep birlikte eve gittiklerinde Risa önce çocuklar ballı sıcak süt yapmak ister. Ponyo çok heyecanlıdır. Her gördüğü şey yenidir onun için. Koltukların, masanın üzerinde zıplar, atlar, beğendiği şeyleri kafasının üzerine koyar, eline alır ve zıplamaya devam eder :) Sosuke masaya oturunca o da oturur. Sosuke sütü içince o da içer. Sütünü bitirince jambon ister bu sefer. Risa da kalkıp jambonlu noodle hazırlar bu afacanlara.



Çocukların karnını doyurunca Risa huzurevine gitmek ister. Oradaki yaşlıları düşünür ve yardıma ihtiyaçları olduğuna karar vererecek çantasını hazırlar ve yola çıkar. Ertesi gün çocuklar uyandıklarında evlerinin kapısına kadar su geldiğini farkederler. Deniz yukarı kadar çıkmıştır. Sosuke annesini merak eder etrafı böyle görünce. Ama yüzerek huzurevine kadar gitmeleri mümkün değildir. Ponyo, Sosuke'nin üzüldüğünü görünce Sosuke'nin oyuncak gemisini kendilerinin sığabileceği bir büyüklüğe getirir büyüyle. Ve iki çocuk yola çıkarlar.

Denizin altında da bir yandan Fujimoto ve Ponyo'nun annesi arasında bir konuşma geçer. Annesine göre Ponyo istiyorla insan olmalı ve denizin yukarısında yaşamalıdır. Böyle bir efsane de vardır. Eğer onu olduğu gibi kabullenecek bir erkek bulursa sihir gücünü bırakarak insan olabilir Ponyo. Fujimoto bir sınav yapmaya karar verir bunun için. Huzurevindeki nineleri ve Risa'yı tatlı diliyle suyun altına çekmiştir. Sıra Sosuke'dedir. Acaba balık olduğunu bile bile Ponyo'yu kabul edecek midir yoksa o da suyun altına mı girecektir?



Miyazaki'ye hayranım ya. Adam nasıl da yapıyor böyle şeyler? Ponyo aslında 2008 yapımı. Hakkında bir sürü yazı da yazıldı, bazılarını okudum. Çoğunluğu çok beğenmemişti Ponyo'yu. Bu sevimli kızı beğenmemek nasıl mümkün olmuş anlayamadım ben. O konuşmalarına, koşuşlarına bayıldım ben :) Çoculuğunuzu çocuğunuzu alın ve arkanıza yaslanıp keyifle seyredin. Çocuğunuz yok mu bizim gibi? O zaman kendinize bir iyilik yapın ve kendiniz için seyredin şeker Ponyo'yu ve Sosuke'yi :)

İyi ki varsın be Miyazaki :))

14 Temmuz 2009 Salı

Coraline, 2009 (8,0)

Karşımdakinden beklediğim tek şey samimiyet belki de. İnsan sevse de sevmese de samimi olursa sorun olmuyor gibi geliyor. Ama tabi sevdiğinden gösterdiğin samimiyeti göremiyorsan kötü etkileniyorsun.

Ben insanlara bir anda güvenemem. Ama güvendiğimde de sonuna kadar güvenmek isterim. Ya hep ya hiç derler ya, tam da beni anlatır. Bu doğrudur ya da yanlıştır ama böyledir bende. İşte o güven boşa çıkarsa ya da sarsıldığını hissedersem karşımdakiyle kurduğum bütün dünya yıkılır.

Ben mi tuhafım bu aralar yoksa insanlar mı tuhaf, çok mu üstüme geliyorlar ona da karar verebilmiş değilim.

Neyse, sıcaklardan bunalmış, içindeki dengeyi bu aralar kaybetmiş biri olarak en son seyrettiğim filmlerden bahsedeyim biraz. Hoş bir anime olan Coraline, sonuna kadar dayanabildiğim Doubt, üzerinden epey geçti ama Knowing, işte yazmayınca unuttuğum birkaç film daha. Bu arada Grey’s Anatomy’nin de 5. sezonuna başlamışım ama ara verince onu bile unutmuş bir insan duruyor karşınızda. Ben bu hafızayı ne yapacağım onu bilemiyorum. Hafızam için ilaç aldım ama onu da içmeyi unuttuğum için bir hayrını göremedim :( Her neyse Grey’ste 11. bölüme geldim. Kesin ben bunları da yazmışımdır daha önce :)



Coraline 2009 yapımı bir Henry Selick animesi. 1993’te The Nigtmare Before Christmas adındaki animenin yönetmeni de Henry Selick’ti. Oradan bir sevmişliğimiz var. O anime çok daha iyiydi bu arada. Seyretmediyseniz kesinlikle tavsiye ederim. Müzikleri de çok eğlenceliydi. Bu animede kahramanımız Coraline (Caroline değil evet) ailesiyle pembe eve taşınır. Burası çok büyük bir evdir. Üst katlarında sirk ustası Bay Bobinsky oturmaktadır. Alt katlarındaysa Spink Hanım ile Forcible Hanım oturmaktadır. Evin sahibinin torunu Wybie ile de tanışır.



Coraline annesi ve babasından beklediği ilgiyi göremediği için sürekli üzgündür. Onların dikkatini çekmeye çalışsa da başarılı olamaz. Bir gün evi keşfetmeye çıktığında salonda küçük bir kapı fark eder. Annesinden bu kapıyı açmasını ister ısrarla. Sonunda annesi gelir ve uygun anahtarı bularak kilidi açar. Coraline hayal kırıklığına uğrar bir anda çünkü kapının arkası tuğla ile örülmüştür.



Akşam olup da Coraline uykuya dalınca bir sesle uyanır. Kapısında minik bir zıplayan fare vardır. Anında yataktan fırlar Coraline ve minik fareyi takip eder. Fare salondaki minik kapıya kadar gider ve kapıdan geçer! Coraline çok şaşırır ve takip eder minik fareyi. Karşı tarafa geçtiğinde yine hayal kırıklığı yaşar. Kendi salonlarına geri dönmüştür çünkü. Tek değişiklik mutfaktan gelen kokudur. Normalde annesi çok yoğun bir iş kadını olduğundan, babasıysa evde çalıştığından yemek işleri babasından sorulur.



Kokuyu da takip eder Coraline :) Annesi yemek pişirmektedir! Normalde giymediği kadınsı ve güzel kıyafetler içindedir. Ama yüzünü Coraline’a döndüğünde gözlerinin düğme olduğunu fark eder Coraline. Ben senin öteki annenim der annesi kılığındaki kadın. Yukarıdaki de öbür baban. Yukarı çıkar Coraline. Babası yine odasındadır ama piyano çalmaktadır! :) Herkes normaldekinden değişiktir ve çok eğlencelidir bu evde. Yemekler şahanedir. Coraline’ın odası bile renk cümbüşü içindedir. Patlayana kadar yer Coraline. Sonra odasına gider ve uykuya dalar.

Sabah olup da uyandığında yine o eski renksiz yatağındadır. Üzülür bu duruma. Günlük hayatına devam eder. Wybie ile takılır. Wybie’nin kedisinden hoşlanmaz.



Akşam uykuya dalmadan minik fare yine gelsin diye kapı girişine peynir bırakır. Ve fare yine gelir. Coraline yine onu takip eder ve sihirli kapıdan geçer. Günler bu şekilde devam eder, bir gün Coraline fareye ihtiyaç duymadan kapıdan geçmeyi başarır! Diğer tarafta çok eğlendiği ve ailesinden ilgi gördüğü için o tarafa geçmek ister sürekli.



Diğer annesi sürekli orada kalabileceğini söyler. Ama bunun için gözlerini çıkarıp yerine ona verdiği düğmeleri dikmesi gerekmektedir. Coraline birden soğur öbür anne-babasından ve öbür taraftan. Ve hemen yatağına koşar uykuya dalıp kendini güvende hissettiği gerçek evine gidebilmek için. Uyur. Uyanır. Ama hala karşı taraftadır.

Annesine gidip oradan gitmek istediğini söyler. Annesi uzar, uzar, incelir ve şeklini değiştirir. Artık karşısında ürkütücü bir kadın durmaktadır ve Coraline’ın oradan gitmesine izin vermez. Onu iyi bir çocuk olmayı öğrenene kadar aynanın arkasına hapseder. Orada 3 ruhla karşılaşır Coraline. Üçü de zamanında kendisi gibi hapsedilmiştir buraya. Bu tarafın büyüsüne kapılıp gözlerinin çıkarılmasına ve düğmelerin dikilmesine izin vermişlerdir. Ama şimdi gözleri olmadığı için ruhları huzur da bulamamaktadır. Coraline’dan gözlerini bulmasını rica ederler.

Coraline gözleri bulup bu taraftan kaçabilecek midir?

Hehe bu kadar anlatma yeter. Gerisini de seyredip görürsünüz artık. Ben animeleri çok seviyorum zaten. Ama dediğim gibi The Nightmare Before Christmas daha güzeldi. Tim Burton animelerinin de hastasıyız zaten.





Gelelim seslendirenlere. Coraline’ı Dakota Fanning seslendirmiş. Koca kız olmuş ya. 1994 doğumlu. Onu ilk olarak 7 yaşında oynadığı I Am Sam adlı filmden biliyoruz diyebilirim aslında. Ama ben sıkı bir ER takipçisi olarak daha önce görmüştüm kendisini. Zaten onun haricinde CSI, Ally McBeal gibi dizilerde oynamışlığı da var. 2005’te Tom Cruise’in kızı rolünde War Of The Worlds isimli bence çok kötü olan bir filmde oynamıştı.



Coraline’ın iki annesini birdense Teri Hatcher seslendirmiş. Onu da son yılların gözdesi Desperate Housewives isimli diziden biliyoruz. Daha öncesinde benim yine severek seyrettiğim Superman (Luis & Clark: The New Adventures Of Superman) dizisinde oynamıştı. Aslında ondan da önce Tango & Cash’te oynamıştı. Ben ilk oradan hatırlıyorum hatta kendisini. 1997’de bir James Bond filmi olan Tomorrow Never Dies’ta oynadı.

Unutmadan söyleyeyim, IMDB puanı oldukça yüksek : 8,0.

12 Haziran 2009 Cuma

True Blood



Yeni bir diziye başladık. Seyretmeye başladıktan birkaç dakika sonra başroldeki kız kim diye sordu Badem. I ıh tanıyamadım. Meğer bizim Rogue’muş :) (X-Men serisi)Çok değişik geldi bana ya. Dizi de böyle hem değişik hem basit geldi ama oturup seyrediyoruz yine de :) Hani mutlaka seyredin diyeceğim türden değil ama vakit geçirmek için güzel.



Başrollerdeki güzel kızımız Sookie (Anna Paquin) bir barda garson olarak çalışmaktadır. İnsanların düşüncelerini duyma gibi bir kabileyi vardır. Ama bunu yakın arkadaşları dışında kimse bilmez.



Sookie’nin abisi Jason (Ryan Kwanten) aklı fikri kadın kızda olan biridir. Bu yüzden başı da sıklıkla derde girer.



Sookie’nin patronu Sam (Sam Trammel) Sookie’den hoşlanmaktadır ama bunu ona bir türlü söyleyemez. Sookie’ye düşüncelerini okuyabileceğini söyler sürekli ama Sookie bu yeteneğini tanıdıklarının üzerinde kullanmamaya çalışmaktadır.



Sookie’nin yakın arkadaşı Tara (Rutina Wesley) da küçüklüğünden beri Jason’a ilgi duymaktadır ama bu başkalarıyla olması için onu engellemez.



Bir gün bara Vampir Billy (Stephen Moyer) gelir. Bütün gözler ona çevrilir. Sookie de şaşkındır ama bunun sebebi bir vampirin bara gelmesi değil hayatında ilk defa birinin düşüncelerinin sesini duyamamasıdır. Sookie Billy’yle ilgilenmeye başlar. Onun yanında sessiz, sakin ve huzurludur ama etrafındakiler hep onun yanıldığını düşünür. Ne de olsa Billy vampirdir. Üstelik kasabalarında katili meçhul cinayetler de işlenmeye başlamıştır.

Her bölümde ayrı bir olay var ama hep birbiriyle bağlantılı tabi. Yine de ortadan başlarsanız yukarıda yazdıklarım konuyu yakalamanız için yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

16 Ocak 2009 Cuma

Ghost Town, 2008 (7,2)



"Hayır canım, ev falan bakmadım. Öyle bir emlakçıyla görüşmedim." diyerek telefondaki eşini sakinleştirmeye çalışan Frank'i (Greg Kinnear) görürüz önce. Çok da kalabalık olmayan bir sokakta yürümektedir başına geleceklerden habersiz. Eşini ikna edip onu çok sevdiğini söyledikten sonra sinirle emlakçısını arar. Evi eşi için değil sevgilisi Amber için istemektedir çünkü. Tam telefonla konuşurken sokağa bakan evlerden birinden klima kutusu düşer. Kutu yere ulaşmadan Frank bunu fark eder ve son anda geri çekilir. Ölümden kıl payı kurtulmuştur. Olanlara inanamazken "pat!" diye otobüs gelir ve kenara savurur Frank'i. Frank yine kıl payı kurtuldum diye düşünürken yolda karşılaştığı insanların içinden geçip gittiklerini fark eder. Frank ölmüştür.

Bu sefer de diş hekimi Dr. Pincus (Ricky Gervais) ile tanışırız. Şu House M.D. dizisinden tanıdığımız Dr. House karakteri gibidir Pincus. Bencildir, kimsenin düşüncelerini, isteklerini umursamaz. Elinde kocaman bir paketi zorla taşımaya çalışan apartman komşusunun ricasını dinlemiş gibi yapsa da asansörün kapısının daha çabuk kapanmasını sağlayarak tek başına yukarı çıkar. Aynı şekilde taksiyi çağırmış olan kadını geçerek taksiye kendisi kurulup kadıncağızı bahtsız bedeviden beter eder.

Dr. Pincus'un bağırsak problemi vardır. Bunun için kolonoskopi yaptıracaktır. Hastaneye gider, kolonoskopi esnasında anestezi uygulanmasa da kendisi çok pimpirik olduğundan acı çekmeden anestezi verilmesini ister. İşlemler bitip de hastaneden çıktıktan sonra kapıda sigara içen hemşirelere laf atar. Hemşirelerden biri buna çok şaşırır. "Beni görebiliyor musun?" diyerek Pincus'un peşinde dolaşmaya başlar. Pincus yolda yürürken çarpmak üzere olduğu iki insandan da özür dileyince kesinleşmiştir, Pincus başkalarının göremediği ölüleri görebilmektedir!



Pincus bir anda meşhur olur ve arkasında koca bir ölü ordusuyla dolaşmaya başlar. Pincus hiçbirine de yardım etmeyi düşünmez aslında ve bu işten sıkılmaya başlar. Pincus'tan haberdar olan Frank de Pincus'un peşine düşer. Ölü insanlardan rahatsız olduğunu fark edince Pincus'la bir anlaşma yapmaya karar verir. Kendi istediğini yaparsa diğerleriyle konuşup onları Pincus'tan uzaklaştırabileceğini söyler Pincus'a. Pincus mecburen kabul eder.



Frank'in isteği, ölüp de yalnız bıraktığı eşi Gwen'yi (Tea Leoni) yeni sevgilisine karşı uyarmaktır. Frank'e göre adam karısının parasının peşindedir ve aslında onu sevmemektedir. Pincus bunu yapmayacağını söyler başta, ama ölüler peşinden koştukça Frank'le anlaşmaya karar verir. Kadının, asansör ve taksi olaylarındaki kadın olduğunu fark edince bu işin biraz zor olabileceğini kabul eder kendi kendine. Kadın onu zaten kaba ve bencil biri olarak tanımaktadır. Ama Pincus Gwen'in verdiği konferanslardan birindeki mumyanın diş durumuyla ilgilenince Gwen de iş için Pincus'la görüşmeye karar verir ve onu mumya incelemesi için iş yerine çağırır. Böylece Pincus ve Gwen görüşmeye başlar. Bir zaman sonra Pincus Gwen'in sevgilisinden ayrıldığını öğrenir. Ama haberi verdikten sonra Frank'te bir değişiklik olmaz. Frank dünyadaki işi bitmediği için hala dünyada olduğunu düşünür oysa. İşi biten yukarı çıkmaktadır çünkü.



Pincus, Gwen sevgilisinden ayrıldıktan sonra da kendisine çok dikkat eder, aşık olmuştur çünkü. Aynanın karşısında geçirdiği süreler uzar. Gwen'e bir hediye alır. Hediyeyi verdikten sonra da pot kırmaya devam eder ama. Frank'in kendisine anlattığı bilgileri kullanmaktadır Gwen'in kalbini kazanmak için. Gwen de bunu fark eder sonuçta. Pincus, Frank'le ilgili çok şey bilmektedir. Frank Pincus'un aşık olduğunu fark edince ona sinir olmaya başlar ve Gwen'in gözünde düşeceğini düşünerek ona gerçekleri anlatmasını ister Pincus'tan. Gwen inanmaz anlatılanlara ve Pincus'a ondan uzak durmasını söyleyerek gider.




Pincus bundan sonra değişir. Artık acı çekmenin nasıl bir şey olduğunu bilmektedir ve insanlara yardım etmeye karar verir. Ölü insanların isteklerini bir bir yaptıkça peşinde dolanan ölüler birer ışık halinde göğe yükselmeye başlarlar.

Pincus Gwen'i doğru söylediğine ikna etmeye çalıştığı bir gün, yine apartmanlarının dışında, tam da Frank gibi bir otobüs tarafından savrulur. Pincus ayağa kalktığında insanların içinden geçebildiğini gördüğünde adeta kahrolur. Frank de yanına gelmiştir. Aynı kaderi paylaşmaktadırlar. İkisi de sevdiği kadını bırakmak zorunda kalmış, dahası bu üzüntüyü aynı kadına yaşatmışlardır. İkisi de Gwen'in göz yaşlarına dayanamaz.



Bundan sonrasını anlatmayacağım işte :) Heyecanı kaçmasın. Söylersem seyretmek istemezsiniz şimdi :) Bence çok şeker bir filmdi. Kinnear'nın olduğu filmler hep çok eğlenceli olur zaten. Ben onu ilk olarak 1997 yapımı As Good As It Gets'ten hatırlıyorum. 1998'de You've Got Mail de oynamıştı. Daha sonra 2000'de The Gift'te, 2001'de Someone Like You'da, 2005'te Stuck On You'da, 2006'da Fast Food Nation'da ve Little Miss Sunshine'da ve Unknown'da oynadı.



Tea Leoni'yi de çok severim. Onu da ilk olarak Kevin Costner'lı 94 yapımı Wyatt Earp'te seyrettim sanırım. Asıl çıkışınıysa 98 yapımı Deep Impact ile yaptı. 2000'de Nicholas Cage ile The Family Man'de, 2001'de Jurassic Park 3'te, 2005'te Jim Carrey ile Fun With Dick And Jane'de karşımıza çıktı.



Ricky Gervais'i ilk kez seyrettim beyaz perdede. Başlarda çok gıcık buldum ama film ilerledikçe şeker gelmeye başladı. Bu da filmin güzeliğinden olsa gerek. Gerçekten keyifliydi bence. Tavsiye ederim.

Hamiş : Ghost Town film müziklerini bulamadığım için sizi As Good As It Gets'in film müziklerinden biriyle başbaşa bırakıyorum.

18 Kasım 2008 Salı

The Fall, 2006 (8,0)



Bu filmi sevgili Craft Woman'ın tavsiyesi üzerine çok seyretmek istedim. Ben eşime söyleyene kadar bir akşam bir de baktım eşim bu filmi getirmiş seyredelim diye. Kalp kalbe bir diye buna diyorlar sanırım :) Seyrettikten sonra sevgili 7. Oda'nin sayfasında da filmle ilgili harika bir tanıtım yazısı gördüm. Severek takip ettiğim blog yazarlarıyla aynı filmleri seyretmiş ve sevmiş olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu filmde de aynı şekilde oldu. Film gerçekten çok güzeldi. Beğenmedim diyecek biri çıkar mı bilemiyorum bu görsel şölene.

Filmimiz sephia bir görünümle başlıyor, hani şu siyah-beyaz gibi olan ama beyazların sarımtırak olduğu renk hali var ya, o şekilde…

Ve bir adam,
Ve bağıran adamlar,
Ve su,
Ve köprü ,
Ve tren,
Ve düşüş,
Ve filmimiz başlar.



Bir hastanenin çocuk servisinde buluruz kendimizi. Alexandria (Catinca Untaru) kolunu kırmış ve hastaneye gelmiştir. Çok sevdiği hemşirelerden Eveleyn'e (Justine Waddell) bir not yazar ve pencereden ona seslenerek notu aşağı atar. Ama not bahçedeki portakal kasalarının üzerine düşer ve Eveleyn nota ulaşamaz. Alexandria hemen aşağı koşar ve notunu aramaya başlar. Ararken başka bir servise girer. Tam dışarı çıkarken Roy (Lee Pace) "Alexandria sen misin?" diye sorar küçük kahramanımıza. Not bir şekilde Roy'un eline geçmiştir ve elindeki küçük kağıdın yazarının bu küçük kız olduğunu tahmin eder. Kız dışarı kaçsa da isminin nereden geldiğini anlatmaya başlar Roy. Ve bir noktada kızın ilgisini çekmeye başarır. Roy hikayeler anlatarak her gün kızın kendisine gelmesini sağlar. Aslında ondan istediği bir şey vardır. Roy da Alexandrie gibi düşmüş (!) ve bacaklarını kırmıştır. Yerinden hareket edemez. İntihar etmek için Morfine ihtiyacı vardır ve ona yardım edebilecek tek kişi Alexandrie'dir.

Kıza her gün hikaye anlatır. Ve biz de Alexandria'nın gözünden hikayeyi yaşarız. Müthiş bir renk cümbüşü içinde, masalsı dünyasına adım atarız bir anda.





5 kahraman, Hintli, doğabilimci Darwin (Leo Bill), Maskeli (Mavi) haydut (Roy), bombacı ve köle, Vali Odious'tan nefret etmektedir ve hepsi de tek tek valiyi öldüreceklerine dair yemin ederler. Birlikte valinin peşine düşerler hikayede.





Alexandria kendisine hikaye anlatılmasından son derece memnundur. Hatta iyileşip de hastaneden ayrılmak istemez. Çünkü Roy'dan ayrılmak istemez.

Hikayenin başında Roy, asıl kahramanı Alexandria'nın babasıymış gibi göstermeye çalışsa da Alexandria kahramanı Roy olarak görmek ister ve hikaye bu şekilde devam eder. Sona yaklaştıkça Roy hikayesindeki adamları bir bir öldürmeye başlar. Buna eş zamanlı olarak Alxandria'nın getirdiği ilaçları yutmaya başlamıştır.



Aslında her şey bir kız içindir. Roy sevgilisi tarafından terk edilince intihar etmeye kalkışmış ama sonuçta bacaklarını kırmıştır. Hikayesinde de güzel bir kızın peşinden gider ama kızın kendisini aldattığını görünce hikayede de yaşamına son vermek ister…

Film tek kelimeyle harikaydı. Son zamanlarda seyrettiğim en iyi filmdi hatta. Hem konusu hem görüntüsü itibariyle çok çok beğendim gerçekten de. Kesinlikle tavsiye ederim.

Film aslında 2006 yapımı ve IMDB'de 8 puan almış. Jennifer Lopez'li The Cell'in yönetmeni Tarsem Singh yönetmiş bu filmi de. The Cell de değişik ve güzel bir filmdi bence.



Lee Pace'i Pushing Daisies adlı televizyon dizisinden biliyoruz asıl olarak. Birkaç filmi daha var ama ben seyretmedim sanırım. Tanıdık gelmedi isimleri.

Catinca Untaru'nunsa ilk filmi. Hayranlık uyandırıcı bir performansı var gerçekten de. Bu kadar doğal ve güzel nasıl oynar bir insan, hem de 11 yaşında, şapka çıkartıyorum kendisine. Üstelik film çekildiği sıralar sadece 9 yaşında idi.

Filmi Alexandria'nın hayalgücüyle seyrettiğimiz için kötü adamlar falan da hep onun bildiği ve gördüğü kadarıyla karşımıza çıkıyor. Mavi haydut ve arkadaşlarını durdurmaya çalışan askerlerle Alexandria'nın hastanede gördüğü röntgen teknisyenleri arasındaki benzerlik falan çok güzeldi mesela. Neyse ben uzatmayayım daha fazla. Siz en iyisi oturun bir güzel seyredin bu filmi :)

Daha çok fotoğraf için buraya tıklayabilirsiniz.