16 Ekim 2009 Cuma

Hala buradayım! :)

Çok özeniyorum. Hem de hepinize birden. Her gün, ya da sık sık yazabilen hepinize çok özeniyorum.

Sık sık yazabildiğim zamanlarda aslında vakit ayırmak o kadar da zor değil diye düşünüyordum. Yazmak, okumak ve okunmak inanılmaz keyif veriyordu bana. İpin bir ucundan tutabilirsem eskisi gibi olabileceğime eminim ama ipin ucunu kaçırdım bir kere. O vesileyle üzerime bir de tembellik çöktü. Bilmiyorum işte :(

İş yerinden gmaile girmeyi bile yasakladılar bırakın blog yazmayı. Onun da etkisi vardır muhakkak bu ruh halimde. Ama yaşamaya devam ediyorum merak etmeyin :)

Bu arada bir sürü film seyrettim. Listesini tutamadım. Hatırladıkça yazarım. Ama beğendiklerim arasında Sunshine Cleaning var hatırladığım. Six Feet Under'a başlamıştık. Onu yazmış mıydım daha önce? O da çok keyifli gidiyor. House'un yeni sezonu da çok hoş bir biçimde başladı. Sonracıma kitaplar okudum. Onlardan aklımda kalan da mesela sevgili Tabiat Ana'nın blogunda görüp merak ettiğim Yeşim Türköz'ün Büyü Dükkanı var. İlk hikaye güzeldi. Sonrakiler de güzeldi ama bazıları çok zorlama geldi bana :( Ondan başka Jules Verne'in İki Yıl Okul Tatili'ni okudum büyük bir keyifle. Immm başka başkaaaaaaaaa? Şu an elimde Alev Coşkun'un 6 Ay'ı var. Atatürk'ün Samsun'a çıkmadan sıkıntıyla geçirdiği 6 aydan bahsediyor. Bilinmeyen taraflarıyla. Ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar, entrikalar.. Çok beğenerek okuyorum. Sanırım 60-70 sayfa falan kaldı bitmesine.

Bu zaman zarfında kısa bir Ayvalık tatilimiz oldu bayram için. Gayet güzeldi. Sonrasında Antalya'ya bile kaçıp 1 hafta da orada tatil yaptık. Allahtan şu yağmur-fırtına durumları daha çıkmamıştı da havuzun, denizin keyfine vara vara geçirdik tatilimizi. Bol bol da dinlendik.

Sonra iş koşuşturmacası kaldığı yerden devam etti elbette. Tuna'cım 1,5 aylık oldu. Nöbet izinlerimde mümkün oldukça (hasta falan değilsem) mutlaka gidip mıncıklıyorum kendisini. Gerçi çok mıncıklanacak kıvamda değil henüz. Böyle pış pış yapıp yatırılacak zamanı tontişin :)

Şu anda ağır grip vakası içindeyim ayrıca. Dün serum bile taktırdım ayak üstü. Hastanede çalışmanın avantajı :) Her tarafında hemşireler olunca sağolsunlar bir ricayla sana hemen yardımcı oluveriyorlar.

Böyle işte. Aklıma çok bir şey gelmedi. Grip nedeniyle gözlerimde hafif yaş, burnumun içinde gıcık bir kaşıntı, boğazımda pamuğumsu bir doku, öyle geçinip gidiyoruz.

En kısa zamanda hepinizle de görüşmek üzere.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Buradayım! :)

Ohooooooo neler oldu neler :)

Epeydir yazamadım yine. Herkesi okuyamadım da. Mazeretim var! Sevgili dostum Uzunbacak doğum yaptı! :) Tunacım bebekle meşguldük.

Tam olarak şöyle oldu; geçtiğimiz hafta, bir haftasonu kaçamağı yapalım dedik ve rotamızı Bozcaada'ya doğru çevirdik. 2 sene önce de gitmiş ve çok beğenmiştik, yazmıştım burada. Bu sefer de çok keyifliydi. Aslında küçücük bir yer. Ama adanın kendine has bir sevimliliği ve çekiciliği var. O insanların samimiyetine hayranım bir kere. Geçen gidişimizde en çok Çamlıbağ'ı sevmiştik. Çok ilgililerdi bir kere. Bu gidişimizde, üzerinden 2 sene geçmiş olmasına rağmen bizi hatırladılar ve bizi çok mutlu ettiler :)

Neyse bu konuyu ayrıntılı ve fotoğraflı yazabilmeyi umuyorum. O zamana kadar buradan ve buradan anılarıma ortak olabilirsiniz. Ben kaldığım yerden devam edeyim. İşte biz cuma gece daha doğrusu cumartesi sabah yola çıkmıştık. İtiraf etmek gerekirse ben çok tedirgindim. Çünkü Uzunbacak bir sonraki cumartesiye doğum için randevusunu almıştı. Ben kendim de erken doğduğum için kafamda bir acaba vardı ve biz yokken Tunacım doğsaydı büyük bir vicdan azabı çekecektim. Öte yandan eşim bu sene izne çıkıp da iş stresini bir türlü üzerinden atamadığı için onun da tatile ihtiyacı vardı. Benim nöbetlerim, Uzunbacak'ın doğum randevusu, bayram vs derken o cuma yola çıkmasaydık tatilimiz ekime sarkacaktı. Badem'e de kıyamadım ve ona hayır diyemedim. Neyse ki Tunacım bizi bekledi. Pazartesi izin almıştık o gün yola çıkarız diye. Ben tabi her sabah ve ayrıca gün içerisinde sürekli Uzunbacak'ı arayıp durumunu soran bir tip olup çıktım. Her gece rüyamda doğurduğunu görüyordum çünkü! :) Pazartesi gece 11'den sonra evimize ulaştık. Geceyarısından sonra 4 gibi Uzunbacak aradı. O saatte arayınca bir şeyler olduğunu anladım elbette. Hep birlikte hastaneye gittik. 05:32'de Tunacım kucağımızdaydı :)

Sevimli mi sevimli, minicik bir şey. Sağlıklı uzun bir ömrü olsun umarım..

Sonracıma Çarşamba günü zaten nöbetçiydim. Bugün de nöbetçiyim. Yarınki nöbet iznimi göbek bağı düşen Tunacımın ilk banyosunu videoya çekmekle değerlendireceğim :))

Bu arada bir sürü de film seyrettik. Ah ah hepsinden bahsetmek istiyorum ama ne olur ne olmaz isimlerini bari yazayım değil mi? :)

The Informers, ben çok sevmedim ve gereksiz buldum
I Love You Man, çok da süper değildi
What Happened In Las Vegas, bu da hayal kırıklığı bana göre
City Of Amber, ilginç ve güzeldi bence
Burning Plain, her şeye rağmen sıkıldım ben ya :(
My Best Friends Girl, gereksiz bir komedi daha
The Children, bazı eleştirmenler yılın en iyi korku filmlerinden biri demişler ama ben korkmadım, beğenmedim de
Eden Lake, bu filmi seyredeli çok oluyor aslında ama yazamamıştım buraya. Bu film için de yılın en iyi korku filmi diyenler var. Ormana git öl tarzı filmlerden altı üstü. Korkutucudan ziyade sinir bozucu bence
State Of Play, bu film iyiydi bak.

Hamiş : Bu arada yardımlarından ötürü Sevgili Abi'ye tekrar tekrar teşekkür ederim :) Sayesinde müzikleri yeniden başından sonuna kadar dinleyebileceksiniz. Ama şu an yapamadım, sanırım iş yerinde izin vermiyor.

18 Ağustos 2009 Salı

The Boat That Rocked, 2009 (7,6)



İşte son zamanlarda seyrettiğim en keyifli film :))

İçinde güzel müzik olup da sevmediğim bir film karşıma çıkmadı zaten henüz.



Film kısaca; özgürce müzik yayını yapmaya çalışan korsan radyo hakkında. Bütün dj ler Quentin'in (Bill Nighy) kaptanlık yaptığı bir gemiden yayın yapmaktadır. Böylece hiçbir yerin kuralına göre oynamak zorunda kalmazlar.



The Count (Philip Seymour Hoffman): özellikle genç kızların hayran olduğu küfüzbaz dj,



Doctor Dave (Nick Frost): tatlı dilli dj,



Gavin (Rhys Ifans) : değişik ses tonu ve hitap şekliyle daha çok sosyeteye hitap eden dj,



Angus (Rhys Darby): kafadan çatlak dj :)

Thick Kevin (Tom Brooke) : lakabındaki kadar budala dj (misal, sessiz sinema oynarken onun şansına İsa çıkıyor. Bunu anlatmaya çalışırken sakallı ve iyi yürekli adam diyebiliyor sadece. Neden Tanrının oğlu demedin dediklerindeyse "aa öyle miymiş? diye cevap veriyor)



Midnight Mark (Tom Wisdom) : hiç konuşmadan sadece müzik çalan gizemli dj,

Simple Simon Swafford (Chris O'Dowd) : saf ve iyi yürekli dj,

"On-The-Hour" John (Will Adamsdale)

Bob (Ralph Brown) : herkesin uyuduğu vakitlerde iş başında olan dj,



Felicity (Katherine Parkinson) ise bu tatlı gruba yemek yapmakta olan bir lezbiyendir.



Bir gün Carl, gemide daha sonra Young (genç) lakabını alacaktır, annesi tarafından bu gemiye yollanır. Vaftiz babası Quentin sayesinde o da mürettebata katılmış olur.

Ama birçok seveni olduğu kadar onlara sinir olanlar da vardır. Onlar özgürce istedikleri şarkıları istedikleri zamanda çalmaya devam ederken Dominic Twatt de (Jack Davenport) açıklarını yakalamaya çalışır.

Filmdeki müziklere bayıldım ben. Çoğu yine eski günlerimi anımsattı bana. Çok keyiflendim o yüzden yine. Bir de işlerine bayıldım. Müzik dinlemek çok güzel bir şey. Sevdiğin ve beğendiğin müzikleri insanlara tam da istedikleri zamanda ulaştırabilmek ve bunun keyfine varabilmek süper bir şey olsa gerek. Ben şahsen çok imrendim. Hani bazı şarkılar ve bazı anlar vardır. Bir şarkıyı çok seversiniz hatta bir başkasını hiç sevmezsiniz ama an gelir onu duymaya ihtiyacınız olur. İşte o zaman Radio Rock'ı açıp bu muhteşem dj lerle birlikte müziğin tadına varırsınız. İşte bu öyle bir film.

Kısacası müzik seven herkese tavsiye ediyorum ben. Geçmişinizi hatırlatacak şarkıları da bulursanız eminim siz de çok beğeneceksiniz.

Hamiş : Ah ah! Şu güzel müzikleri eskisi gibi fona koyabilmeyi ne çok isterdim. Yine ufak bir bukle şeklinde dinleyeceksiniz maalesef. Film müziklerinden Duffy söyleyecek : Stay With Me Baby.

Happy Accidents, 2000 (7,4)



Ruby (Marisa Tomei) erkek arkadaş bakımından çok şanslı değildir. Kendini hep "kaybedenlere" bağlıyken bulur.



Bir gün bankta otururken Sam Deed (Vincent D'Onofrio) ile tanışır. Sam diğer erkek arkadaşlarından çok farklıdır. Hem iyi hem de kötü anlamda elbette :) Daha naziktir, daha romantiktir ama bir o kadar da gariptir. Küçük köpeklerden bile dünya kadar korkar. Bazı şeyleri ilk kez görmüş gibi şaşkınlıkla bakar çevresine vs.

Ruby ilişkilerinin 3. ayında evde Sam'in kağıtlarının arasında bir resim bulur. Karakalem çizilmiş olan bir kadın resmi vardır. Altında da satırlarca yazılmış aynı isim : Christie Delancey.

Ruby bu durum karşısında sinir krizi geçirince Sam her şeyi açıklamak zorunda kalır. O bir zaman yolcusudur. 2470 yılından geçmişe yolculuk yapmıştır. Bu yolculuğun sebebi de aslında Ruby'dir. Gelecekte onun bir fotoğrafını bulmuş ve onu aramak için geçmişe gelmiştir.

Film konu itibariyle eğlenceli gibi gözükse de ben çok ahım şahım bulmadım doğrusunu söylemek gerekirse. Daha komik ve eğlenceli olabilirdi sanki. Gerçi beğenen beğenmiş ki IMDB'de 7,4 gibi gayet yüksek bir puan almış.

Brad Anderson hem yazmış hem yönetmiş bu filmi. Kendisi aslen (aslında daha sonra başladı) çok sevgili dizim Fringe'in 5 bölümünü yöneterek gönlümüze taht kurmuş bulunuyor :) 2008 yapımı Transiberrian'ı da Anderson yönetmişti, o da güzel filmdi.



Marisa Tomei'yi ilk olarak Only You'da seyretmiştik 1994'te. O film de bana hep geçmişimi hatırlatır. Aşkını aramak için yolculuğa çıkan bir kadın olarak karşımızdadır orada Tomei. Hoş bir filmdi bence. Daha sonra 1995'te Four Rooms adlı yine beğenerek seyrettiğimiz bir filmle karşımıza çıkmıştı. 2000 yapımı The Watcher ve What Woman Want, 2006 yapımı Danika ve Rescue Me,2007 yapımı Before The Devil Knows You're Dead ve 2008 yapımı The Wrestler diğer filmlerinden.



Gelecekten gelen sevimli adamımız Vincent D'Onofrio'nun film listesi de oldukça kalabalık. 1987 yapımı Full Metal Jacket eminim çok tanıdık gelecektir size. 1988 yapımı Mystic Pizza'da da eminim hatırlayacaksınız Julia Roberts ile birlikte. 1996 yapımı Feeling Minnesota, 1997 yapımı Men In Black 2, 2000 yapımı The Cell diğer filmlerinden.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Choke, 2008 (6,8)



Victor Mancini (Sam Rockwell) bir seks bağımlısıdır. Annesi Alzheimer nedeniyle hastanede yatmaktadır. Victor annesi Ida'yı (Anjelica Huston) her ziyaret edişinde annesine göre bir avukatı, bir arkadaşı, bir sevgilisi, nadiren de oğlu Victor olmaktadır.



Victor annesinin hastane masraflarını karşılamak için gittiği restorantlarda boğulma numarası yaparak zengin görünüşlü insanların kendisini kurtarmasını sağlar. Böylece adamın hayatında önemli bir rolleri olduğunu düşünecek ve ona sempati duyarak verdikleri para ya da çeklerle hayatını sürdürmesine yardımcı olacaklardır. Bu planın işlemediği zamanlar için ikinci bir işi de vardır Victor'un. Arkadaşıyla birlikte göstermelik bir köyde çalışır.



Victor hastaneye gidip geldikçe annesinin kendi çocukluğuyla ilgili bazı şeyleri sakladığını farkeder ve bunları öğrenmeye çalışır. Bu arada yeni doktor Paige Marshall'la (Kelly Macdonald) tanışır ve ona ilgi duymaya başlar.

Yazmış olduğu Fight Club(Dövüş Kulübü) adlı kitabının filmleştirilmesi sayesinde tanıdığımız Chuck Palahniuk yazmış bu filmi de. Daha doğrusu bu kitabı da. Zira bu film de kitaptan çıkma aslında. Kitabı okuyanlar başarılı olduğunu söyleseler de ben filmi çok başarılı bulmadım. Eğlenceli sayılırdı ama aman aman eğlenceli değildi. Mutlaka seyretmelisiniz diyemeyeceğim o yüzden. Belki de bahsedilen o ince espri anlayşına sahip değilim :)



Filmin yönetmeni Clark Gregg. Bu ilk yönetmenlik deneyimi. Aslında onu filmlerde oyuncu olarak tanıdık. 1994 yapımı The Usual Suspects'ten tutun 2001 yapımı Artificial Intelligence'a kadar epey değişik filmlerde oynamış. Bu filmde de oynamış ayrıca. Hem yönetmiş hem oynamış. Ne zevk ama :)



Ida rolünde seyrettiğimiz Anjelica Huston'ı 1981 yapımı The Postman Always Rings Twice'ta (Postacı Kapıyı İki Kere Çalar) seyrettik ilk olarak. Daha sonra 1993'te The Addams Family'de, 2006'da gayet gereksiz bir film olan Material Girls'te, 2007'de eğlenceli The Darjeeling Limited'da seyrettik.



Kahramanlıktan oldukça uzak olan Victor rolünde karşımıza çıkan Sam Rockwell'i daha önce Charlie's Angels, Confessions Of A Dangerous Mind, yine eğlenceli bir film olan Matchstick Men, The Hitchhiker's Guide To The Galaxy gibi filmlerde seyretmiştik.



Dr. Marshall rolündeki Kelly Macdonald'ı ise 1996 yapımı Trainspotting'de seyretmişiz ilk. Ve onu da yine Rockwell ile birlikte The Hitchhiker's Guide To The Galaxy'de ve dört oscarlı No Country For Old Men'de seyretmişiz.

Revolutionary Road, 2008 (7,7)



Bir barda başlar filmimiz (1950'lerin barı). Frank (Leonardo DiCaprio) barda oturmuş içkisini içmektedir. Karşıdaki duvarda sarışın, kırmızı rujlu etkileyici bir kadın görür. Bu kadın ileride karısı olacak olan April'den (Kate Winslet) başkası değildir.



Evlilikleri istedikleri gibi gitmez. April tiyatroda oynadığı rollerde yeterince iyi olmadığını düşünür. Frank'se iş yerinde mutsuzdur. Bütün bu zorlukların içinde taşındıkları Revolutionary sokakta iki de çocuk yetiştirmeye çalışırlar.



Bir gün April Frank'e bir teklifte bulunur. Frank'in savaş sırasında gidip aşık olduğu yere, Paris'e taşınmaktır bu fikir. Üstelik orada sekreterlere çok iyi para verilmektedir ve giderlerse sadece April çalışacak, Frank'se yıllardır bunaldığı işini bırakıp yapmak istediği şeyi düşünüp onu yapma fırsatını yakalayacaktır.

Önce olumlu bakar Frank bu fikre. Ama işler beklenildiği gibi gitmez. Frank hiç beklemediği bir anda terfi alır. April ise mutsuz olduğu ortamından kurtulmak için elinden geleni yapacaktır.

Film ruh haliyle bağlantılı olarak beğenilebilecek bir film bana göre. Winslet ve DiCaprio'nun performansları gerçekten çok iyiydi, bunu inkar edecek değilim. Ama benim içim sıkıldı. Aslında bu da oyuncuların başarısından kaynaklanıyor. Mutsuzluğu ve sıkıntılı durumlarını çok iyi yansıtıkları için bana da bulaştırdılar yani helal olsun :))

Film 2008 yapımı. Epey de ses getirmişti. 3 dalda da Oscara aday oldu. Bu filmdeki performansı Kate Winslet'e Golden Globe da dahil olmak üzere birkaç ödül kazandırdı. Filmin yönetmenliğini American Beauty ile ismini duyuran Sam Mendes yapmış.



Kate Winslet'ı asıl olarak Titanic'teki Rose rolüyle tanıdık. O filmin de neresi 11 Oscar aldı bilmem ama Winslet aday olsa bile ödül alanlar arasında yoktu. Onu daha sonra 2000 yapımı Quills'te, 2001 yapımı Enigma'da, 2003 yapımı The Life Of David Gale'de, 2004'te henüz seyretmediyseniz şiddetle tavsiye edeceğim Eternal Sunshine Of The Spotless Mind'da, 2004'te Johnny Depp ile birlikte Finding Neverland'de, 2006'da Little Children'da, 2006'da The Holiday'de keyifle seyrettik.



Leonardo DiCaprio'yu 1995 yapımı The Basketball Diaries'de gördük ilk olarak. En azından öyle hatırlıyoruz. Aslında öncesinde de bir iki filmi var. Daha sonra 1996'da Berlin Film Festivalinde ödül aldığı Romeo & Juliet'te, 1997'de Winslet ile birlikte Titanic'te, 1998'de The Man In The Iron Mask'te, 2000'de The Beach'te, 2002'de Gangs Of New York'ta ve Catch Me If You Can'de, 2004'te kendisine altın küre kazandıran The Aviator'da, 2006'da The Departed'da ve Blood Diamond'da, 2008'de Body Of Lies'da seyrettik.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

P.S. I Love You, 2007 (6,9)



Bu film hakkında da çok şey okudum. Kimi çok sevmiş, kimi sevmemiş. Ben biraz bilinçsizdim o yüzden seyretmeden önce. En son Çeşme gezimizde kuzicim çok ısrar edince mutlaka seyret diye, gelince ilk seyrettiğimiz filmlerden oldu. Yazmakta geciktim yine :) Bugün nöbetçiyim de, rahat rahat yazabilirim diye düşünerek bu yazıya başladım.

Filmimiz kızgın bir kadının merdivenlerden sinirle çıkması ve bu kadını bir adamın onu takip etmesiyle başlar. Zaman geçtikçe bu iki insanın evli olduğunu anlarız. Kahramanlarımız Holly (Hilary Swank) ve Gerry'den (Gerard Butler) başkası değildir.

Holly ve Gerry, küçük bir apartman dairesinde yaşarlar. Holly sürekli olarak evin küçüklüğünden, Gerry'nin sarfettiği sözlerden şikayet etmektedir. Yine de birbirlerine bakışlarında, birbirlerine dokunuşlarında derin bir sevgi vardır.



Bir gün Holly güzel siyah elbisesini giyer ve bara gider. Bar oldukça kalabalıktır. Annesi Patricia (Kathy Bates), yakın arkadaşları Denise (Lisa Kudrow) ve Sharon (Gina Gershon) ve diğerleri bardadır. Gerry'nni cenazesi için toplanmış bu kalabalığa şaşkınlıkla bakarız. Gerry beyin tümörü nedeniyle ölmüştür.



Bundan sonrasında Holly ara ara geçmişte gider ve ilk tanıştıkları zamanlara tanık oluruz. Gerry İrlandalıdır ve ilk kez İrlandanın o güzelim parklarında tanışmışlardır. Holly hep güzel anılarını getirir aklına.

Birkaç ay sonra Holly yakın arkadaşlarının getirdiği doğumgünü pastasını üflerken kapı çalar. Kendisine bir mektup gelmiştir. Bu mektup Gerry'dendir. Üstelik bu mektupların ardı arkası kesilmez. Meğer Gerry ölmeden önce mektupları yazmış ve hepsinin belirli bir zamanda gönderilmesi için gerekli ayarlamaları yapmıştır. Bütün mektupları da P.S. I love you (Not : Seni seviyorum) sonlandırmıştır.



Annesi ve arkadaşlarına göre mektuplar yüzünden Holly kendi hayatına başlayamamakta ve geçmişe bağlı kalmaktadır. Oysa mektuplar sayesinde Holly tekrar yaşamaya başlamıştır. Çünkü Gerry'nin verdiği komutlar ve planlar yüzünden tekrar gece dışarı çıkmaya, doğumgünü için parti vermeye başlar. Hatta Gerry'nin Holly, Denise ve Sharon için önceden aldığı İrlanda biletlerini kullanarak İrlanda'ya tatile bile gitmiştir.

Ama bu mektupların da sonu gelecektir.

Filmi sevip sevmediğim konusunda çok emin değilim aslında. Dışarıdan seyretmesi hoştu evet, romantik şeyler de vardı ama bu tip bir şey başıma gelsin istemezdim. Kim ister o ayrı da, ne bileyim böyle öldükten sonra sevdiğin birinden mektuplar bulmak, üstelik sürekli olarak bulmak insanın canını acıtır gibi geldi.

Film 2007 yapımı ve IMDB'de 6,9 puan almış. Yönetmenliğini Richard LaGrevenes yapmış.



(görsel www.img.listal.com dan alınmıştır)

Holly rolünde karşımıza çıkan Hilary Swank'ı ben ilk olarak 1999 yapımı Don't Cry'da seyretmiştim. O filmi seyredebilmiş miydiniz bilmiyorum ama orada erkek gibi davranan, göğüslerini saklamak için her gün metrelerce bandaj saran bir kızı canlandırıyordu. Çok da başarılıydı ve hatta en iyi kadın rolüyle ödül de aldı. Tarihe de 2 oscar kazanan en genç 3. kadın olarak geçmiş. 2000 yılında The Gift'te, 2002'de Insomnia'da, 2003'te The Core'da oynadı. 2004'te yine çok ses getiren ve kendisine bir Oscar daha kazandıran Million Dollar Baby'de başrolü oynadı. Swank'ı hep erkek gibi kadın olarak hatırladığım için bu filmde biraz hanım hanımcık olması başlarda tuhaf gelmişti ama film ilerledikçe gözüm alıştı.



(görsel www.sinaport.com dan alınmıştır)

Gerard Butler'dan daha önce Butterfly On A Wheel'de bahsetmiştim hatırlarsınız. Butler'ı da nedense hep, hala seyretmediğim ama fragmanlarından ötürü hep o şekilde hatırladığım 300 Spartalı'daki haliyle düşünce baloncuğuma getiriyorum. O yüzden bu filmdeki sevimli haliyle o da başlarda tuhaf geldi ama ona da alıştım ve beğendim üstelik :)



Denise rolündeki Lisa Kudrow'u en çok da Friends dizisinden bildiğimize eminim. Tüm sezonlarını seyretmedim aslında ama kadını görünce aklıma sadece Friends geliyor. Aslında 1999 yapımı Analyze This, 2002'de Analyze That gibi filmlerde de oynamış.



(görsel www.weblogs.amny.com dan alınmıştır)

Sharon rolüyle karşımıza çıkan Gina Gershon'dan sevgili Abi sayesinde seyrettiğim Bound'da bahsetmiştim en son.



Anne Patricia rolünde seyrettiğimiz Kathy Bates'in filmografisi oldukça kalabalık tahmin edebileceğiniz gibi. Benim ilk seyrettiğim filmi 1991 yapımı Fried Green Tomatoes idi. O film de çok başarılıdır. Seyretmediyseniz mutlaka tavsiye ederim. Yıllar geçti üzerinden ama hala tatlı tatlı hatırlarım. Daha sonra 1997 yapımı 11 Oscarlı Titanic'te karşımıza çıktı. 2002'de Dragonfly'da, 2008'de The Day The Earth Stood Still ve Revolutionary Road'da karşımıza çıktı.