Fotoğrafçılık kursumuz biteli epey oldu, daha önce bahsetmişimdir belki. Her pazartesi rutin toplantıları oluyor, fırsatımız oldukça onlara katılıyoruz. Ama öyle bir fikir uyandırmışız ki çevremizde, görümcemin nişanı için fotoğrafçı çağırılmayacakmış, eşim ve ben çekecekmişiz :) Benim de işime gelir açıkçası. Tanıdık tunudukla olmadık muhabbetlere girmektense alırım makinemi elime şipşak fotoğraf çekerim :))
O kurs bitince biz rahat duramadık ve tenis kursuna başladık bildiğiniz üzere. İlk kuru da tamamladık geçen hafta. Bu hafta da ikinci kurumuza başladık. Bunun saat sınırlaması yokmuş, öğrenene kadar gideceğiz sanırım. Ya da artık sıkıldık, adamakıllı tenis oynamak istiyoruz dediğimiz zaman dersleri bırakıp kortlara atacağız kendimizi.
Bu arada ben elimin hamuruyla gittim bir de tiyatro klubüne girdim. Hastanemizde bir tiyatro kulübü kurmuşlar. Katılır mısın dediler. Tabi katılırım dedim. Aslında amacım sahneye çıkıp rol yapmak değil, daha çok arka planda kalıp dekorasyondu, afişti gibi işlerde yer almaktı. Ama sen yaparsın, hadi şu rolü verelim diye bir gaz verdiler, bu gazın birazını aldım ve iki rolü kabul ettim. İki farklı sahnede gerçekten kısa olan iki rolü aldım. Bana uygun görülen rollerden biri denetimci Berrin Hanım'dı. Buna hiçbirimiz şaşırmadık değil mi? :)) Diğeri de bir beyin cerrahı. Bakalım nasıl bir oyun çıkacak orataya. Merakla bekliyoruz :)
Bugün festivalimiz başlıyor. Televizyonlarda bol bol reklamlarını görürsünüz yakında. Bu akşam Sezen Aksu varmış mesela. İçkilerimizi ve portatif sandalyelerimizi alıp Çınar'a ineceğiz. Tam Çınar değil de sahil boyundaki çimenlere aslında. Çok kalabalığa girmeden, büyük hoparlörler sayesinde her yerden ses duyabileceğimiz için, yeşilliklere yayılıp keyfimize bakacağız.
Şimdilik benden bu kadar.
Herkese iyi tatiller :)
04 Temmuz 2008 Cuma
02 Temmuz 2008 Çarşamba
Avatar, The Last Airbender
Yuppiiiiii :) Avatar'a başladık sonunda. Hatta ilk sezonu bitirdik bile. Çok çok güzel gerçekten de. Çok eğlenceli.
Aslında cnbc-e'de de yayınlanıyor şu an, hatta yakaladıkça seyrediyordum ben de. O yüzden çoğu bölümden haberdardım ama kareler bölük pörçüktü biraz. Baştan sona seyredemediğim için...
"Air, water, earth, fire, long ago..." (Hava, su, toprak, ateş, uzun zaman önce...) diye söze başlar anlatıcımız. Uzun zaman önce dünya 4 topluluktan oluşuyordu. Her bir topluluğun kendi güçleri vardı. Hava bükmek, su bükmek, ateş bükmek ya da toprak bükmek.
Ama bir gün savaş çıktı, Ateş topluluğu düzeni bozdu ve diğer toplulukları savaşmaya zorladı. Ortalığı yakıp kavurdu. Bu arada hep Avatar beklendi. Avatar, her elementin hakimi, her bükmede usta olan tek insan. Ama Avatar gelmedi.

Aradan 100 yıl geçtikten sonra su kabilesinden Katara ve onun erkek kardeşi Sukko, suda gezinti yaparken içinde insan olan bir buz kütlesi buldular. İçerideki Aang'di, namıdiğer Avatar ve onun yardımcı hayvanı (ne diyordu bilemedim şimdi) Appa. Avatar tekrar dünyaya gelmişti.
Katara ve Sukko, Aang'in Avatar olduğunu öğrenince çok sevindiler. Ama Avatar sadece su bükmeyi biliyordu. Henüz 12 yaşındaydı ve diğer elementlerde ustalaşamamıştı. Şimdi kendine her kabileden bir usta bularak eğitim alması gerekiyordu. Ancak dünya savaş halindeydi ve Ateş kabilesi neredeyse diğer tüm kabileleri yok etmişti. Katara ve Sukko'nun dahil olduğu Güney Su Kabilesi'nde sadece kadınlar ve çocuklar kalmıştı. Erkeklerin hepsi savaşa gitmişlerdi. Katara Kuzey Su Kabilesi'ne gidip Avatar'a su bükme ustası bulabileceklerini söyleyince Aang, Katara ve Sukko birlikte Appa'nın sırtına atlayıp yola çıktılar.
İşte seyrettiğimiz ilk sezon boyunca başları sürekli belaya girdi. Üstelik Ateş kabilesi Avatar'ın geri geldiği haberini alınca, savaşa son verebilecek tek insan Avatar olduğundan, onu yakalamak için girişimde bulundular.
Daha önce sarayından kovulup sürgün edilen ateş bükücü Prens Zuko ve ona yoldaşlık etmek üzerine yanında gönderilen amcası, yine ateş kabilesinden amiral Zhao ve adamları Avatar ve arkadaşlarının peşini bırakmadılar. Olsun ama, biz de maceraya doyamadık :)
Karakterleri tanıtayım hemen :

Aang (Avatar) : Keşişler aslında 16 yaşından önce bir çocuğa Avatar olduğunu söylemezlermiş. Ama o dönemler, ileriki tarihlerde kötü şeyler olacağı anlaşıldığından bütün elementlerde bir an önce ustalaşması için Ang'a Avatar olduğu söylenmiş. Dünyayı kurtarmak görevi omuzlarına yüklenmiş. Ama Aang daha 12 yaşında olduğu için çocuk ruhlu ve ağır sorumlulukların altına girmesi biraz zor. Sevdiği ustasından da ayrılacağını öğrenince dayanamayıp kaçıyor ve Appa'yla kendisini buzun içine saklayarak Katara ve Sukko onları bulana dek 100 sene orada kalıyor.

Katara : Güney Su Kabilesi'nin su bükmeyi henüz tam öğrenemeyen akıllı ve güzel kızı. Avatar'a her şeyden çok inanıyor ve sonuna kadar onun yanında yer almak istiyor.

Sukko : Katara'nın erkek kardeşi. Onun su bükme gücü yok. Başlarda Avatar'a inanmıyor ama yaşadıkları olaylar sonucunda o da Avatar'ı kendi ailesinden biriymiş gibi görmeye başlıyor.

Prens Zuko : Ateş Kabilesi'nde savaş hakkında toplantı yapıldığı sırada amcasının yardımıyla o da toplantıya katılıyor ve konuşmaması gereken bir yerde babasına karşı geliyor. Bu yüzden babasıyla duello yapmak zorunda kalıp sonunda sürgün ediliyor. Baştan sona Avatar'ı yakalamaya çalışırken görüyoruz onu. O yüzden biraz da sinir oluyoruz yaralı yüz Zuko'ya. Ama aslında o da iyi bir insan. Avatar'ı, kabilesine şerefiyle geri dönebilmek için arıyor.

General Iroh (Prens Zuko'nun amcası) : Amca acaip tatlı bir karakter. Zevkine çok düşkün. Savaş esnasında bile oynadığı oyundan bahsedip yemek yiyebiliyor. Çalsın oynayalım modunda şeker bir amca :)

Amiral Zhao : Prens Zuko'nun Avatar'ı aradığını öğrenince o da yükselmek için Avatar'ın peşine düşüyor. Gıcık insan :)
30 Haziran 2008 Pazartesi
Salò o le 120 giornate di Sodoma, 1975 (6,2)

Dün oturduk, önceki gün seyretmek istediğimiz asıl filmi seyrettik. Aslında eşimin seyretmek istediği demeliyim, benim bu filmden haberim yoktu. Doğrusu fazla bir şey de kaçırdığımı söyleyemem. Zaten sonuna kadar da dayanamadım.
Film bir grup insanın çocuk yaştaki kızları ve erkekleri toplayarak onlara işkence etmesi üzerine kurulmuş. Ama işkence öyle böyle değil. Cinsel işkence bahis konusu olan.
Çocukları her türlü cinsel ilişkiye maruz bırakmak, yapmadıklarında onları cezalandırmak, kendi sapık hikayelerindeki olayları çocuklara canlandırtmak işkence tarzlarından bazıları. Bir ara öyle uçuklaşıyor ki ortaya çıkıp hikayesini anlatan kadından sonra adamlardan biri çıkıp kakasını yapıyor ve seçtiği kızın bunu yemesini istiyor. Bu şekilde adam zevkleniyor, şehvetleniyor işte ne denirse.
Benim ne yüreğim ne midem kaldırmadı. Eşim de bir yerde kusacak gibi oldu sanırsam ama o sonuna kadar dayandı yine de. Filmin amacı faşizmi göstermekmiş bu arada. Daha önce yine bu amaçla Frontiere(s)'i seyretmiştik.
Seyretmenizi tavsiye etmem ama yine de merak eden olursa filmi Pier Paolo Pasolini yazmış ve yönetmiş.

Etiketler:
dram,
film,
korku,
Pier Paolo Pasolini
Recep İvedik, 2008 (5,9)

Seyretmemekte epey direndim açıkçası. Komedi filmlerini severim aslında. Ama bu filmden öyle çok bahsedildi, filmden kareler öyle çok gösterildi ki hem içim bayıldı hem öyk geldi hem de bende bir önyargı oluştu. Filmden çok bir şey beklemiyordum seyretmek için hazırlandığımda ama bu kadar da kötüsünü beklemiyordum doğrusu.
Hikaye Recep İvedik'in bir cüzdan bulması ve televizyon seyrederken bu cüzdanın sahibinin otel sahibi olduğunu öğrenmesiyle başlıyor. Sorumluluk sahibi (!) Recep, cüzdanı sahibine vermek üzere yola çıkıyor.
Otel sahibi çok seviniyor, Recep'e önce para, onu kabul etmeyince otelinde 1 hafta kalmasını teklif ediyor. Recep bu teklifi de reddedip gitmek üzere kapıdan çıkarken çocukluk arkadaşını otele girerken görüyor ve aniden fikrini değiştirip 1 hafta konaklamaya karar veriyor.
Bundan sonrası komik (!) olaylarla dolu.
Ben hiç beğenmedim. Filmin bir yarısından sonra uykum da geldi ve biraz uyudum doğrusu :)
Televizyonlarda bu kadar gösterilmeseydi bazı şeylere çok gülebilirdim belki ama bu şekilde hoşlanmadım pek.
Yine de benim gibi direnip seyretmek merakında olanlar varsa filmi Şahan Gökbakar'ın kardeşi Togan Gökbakar yönetmiş (Daha önce Şahan Gökbakar'ın eski sevgilisi Doğa Rutkay'ın da oynadığı Gen'i yönetmişti). Şahan Gökbakar senaryoyu Serkan Altuniğne ile birlikte yazmış. IMDB'de 5,9 almış dersem şaşırmayız herhalde değil mi?
Etiketler:
film,
komedi,
kötü,
Şahan Gökbakar
Suspiria, 1977 (7,3)

Haftasonu oturduk Suspiria'yı seyrettik. Benden eski bir film, 1977 yapımı. Aslında itiraf ediyorum, niyetimiz bu filmi seyretmek değilmiş. "Miş" diyorum çünkü eşim eski ama güzel bir korku filmi getiriyorum diyerek kendi de farkında olmadan başka bir film getirmiş. Yani düşündüğü film bu zannediyormuş ama o da yanılmış. Diğerini başka bir zaman seyredeceğiz artık. Onun vesilesiyle Jessica Harper'la tanışmış olduk. Aslında çok tanıdık bir yüz. Bir sürü de filmi var ama bayağı eskiler. Yeni filmlerden, ki o bile eskidi, Minorty Report'ta da oynamış aslında.
Neyse filmimize gelelim;

Suzy Bannion (Jessica Harper) uçaktan inince taksi aramaya başlar. Bu arada yağmur başlamış ve sırılsıklam olmuştur. Sonunda bir taksiyi çevirebilir. Adresi verir ve arkasına yaslanır.
Gideceği yere ulaştığında kapıdan daha sonra isminin Pat (Eva Axén) olduğunu öğreneceğimiz genç ve güzel bir kız çıkmaktadır. Dışarıda acaip bir fırtına vardır. Genç kız bir şeyler söyler içerideki birisine ve adeta kaçar oradan.
Suzy taksiciye beklemesini söyleyerek kapıya yanaşır ve zile basar. Kendini tanıtır ve içeri girmek ister. Ancak karşı taraftan gelen ses onu tanımadığını ve içeriye alamayacağını söyler. Suzy birkaç kere daha denese de içeri giremeyeceğini anlar ve taksiye binip geri döner.


Bu arada Pat şehirdeki teyzesinin evine gitmiştir. Çok korkmuş bir hali vardır. Teyzesi onu odaya çıkartıp dinlenmesini tembihler. Pat odaya girer ve kapıyı kilitler. Her şey ona korkutucu gelmektedir. Cama yaklaşınca karşısında bir şey görür. Alev gibi iki göz ona bakmaktadır. O kaçamadan pencereden iki el çıkar ve Pat'i boğmaya başlar. Bu arada Pat'in teyzesi çığlıkları duymuş ve kapıyı yumruklamaya başlamıştır. Ama kapı kilitlidir ve açamaz. Yardım istemek için apartman içinde dolanırken yukarıdan Pat'in cesedi düşer. Kırılan cam parçaları teyzenin de sonunu getirecektir.
Ertesi gün Suzy yine yollara düşer ve aynı yere gider. Burası Suzy'nin yeni kayıt olduğu bale okuludur. Kapıyı Miss Tanner (Alida Valli) açar. Suzy kendini tanıtır ve içeri alınır. Miss Tanner bale öğretmenlerinden biridir. Suzy'i okul müdür yardımcısı Madam Blanc'ın (Joan Bennett) yanına götürür. Madam Blanc Suzy'yi beklemektedir.
Suzy'nin odası henüz hazır olmadığından Madam Blanc ona birkaç gün Olga'nın evinde kalmasını söyler ve ders için hazırlanmak üzere giyinme odasına gönderir. Suzy burada arkadaşlarıyla tanışır. Olga (Barbara Magnolfi) ve Sara (Stefania Casini) bunlardan ikisidir.

Suzy gün geçtikçe Sara ile yakınlaşır. Sara Pat'in çok yakın arkadaşı olduğunu ve son günlerde çok garip davrandığını söyler. Suzy okula ilk geldiğinde kapı ziline cevap veren de aslında Sara'dır.
Suzy okulda dolaşırken temizlikçi kadına rastlar ilk günlerinde. Bundan garip bir şekilde etkilenir ve kendini çok kötü hissetmeye başlar. Dans bile edemeyecek duruma gelir ama Miss Tanner ilk dansını görmekte ısrar eder. Birkaç figürden sonra Suzy yere düşer. Ağzı ve burnu kanamaya başlar. Doktor ona özel bir diyet verir ve önemli bir şeyi olmadığını söyleyerek gider. Bundan sonra Suzy'nin odasına her gün tepside özel yemekler ve bir bardak şarap gelmeye başlar.

Suzy yemeklerini yedikten sonra hemen uyur. Kendisine bir türlü engel olamaz. Hatta Sara gelip onunla zorla konuşmaya çalışsa da etkili olamaz. Suzy hep uyur. Ve bir gün Sara da ortadan kaybolur.
Suzy Sara'nın daha önce bahsettiği arkadaşı Daniel'i (Flavio Bucci) arayıp bilgi almaya karar verir. Sara cadılardan bahsetmiştir. Daniel da bunun doğru olduğunu söyler. Bale okulu eskiden cadı olduğuna inanılan Helena Marcus'a aittir. O öldükten sonra bale okulu olarak kullanılmaya başlanmıştır. Suzy'nin kafası iyice karışır.
Okula döndüğü zaman Sara'nın onu uyandırmaya çalışırken söylediği şeyleri azar azar hatırlamaya başlar. Sara'ya göre öğretmenler hergün 21:30 da okulu terkedip evlerine gitmektedir. Ancak Suzy ayak seslerinden öğretmenlerin dışarıya değil içeride bir yerlere gittiğini farkeder. Sara kaybolmadan önce öğretmenleri takip etmeye karar verirler. Ancak şimdi Sara yoktur ve Suzy bu işi tek başına yapacaktır.

Düşündükçe okula ilk geldiği gün Pat'in söylediği iki kelimeyi hatırlar. "Sır" ve "süsen". Bu henüz onun için anlamlı değildir ama koridorlardan ve odalardan geçtikçe anlamını bulacaktır.

Suzy sonunda değişik bir odaya gelir. Bu oda halıyla kaplı olduğu için duydukları ayak sesleri burada son bulmaktadır. Oda çok değişik bir odadır. İçindeki eşyalar, duvarlarındaki resimler hep farklıdır. Ve birden duvardaki süsen çiçeklerini görür Suzy. Ve birden hatırlar Suzy. Pat çıkarken sırdan bahsetmektedir aslında. İçerideki birine seslenerek sırrı çözdüğünü, bunun için gizli odadaki mavi süseni çevirmesi gerektiğini söyler.

Suzy hemen gider ve mavi süseni çevirir, bir kapı açılır o an. Suzy içeri dalar ve ilerlemeye başlar. Perdelerin arkasında kalarak görünmeden ilerler. Bir odada Miss Tanner, Madam Blanc ve okuldan tanıdığı birkaç kişi daha vardır. Helena'dan ve gücünden, Amerikalı kızdan, yani Suzy'den ve onun ölmesi gerektiğinden bahsederler. Suzy kaçmak zorundadır. En yakın bulduğu bir kapıdan içeri girer. Bu odanın ortasında bir yatak vardır ve yatakta da bir kadın...


Filmde epey gerildik itiraf ediyorum :) Aslında bıçakların sahteliği, kanın yapaylığı çok belliydi ama işte o bıçaklar saplanıp da kanlar akana kadar gerim gerim gerildik :)
Bu arada filmdeki mekanlar görülmeye değer. Öyle manzara falan değil, yanlış anlaşılmasın :) Okulun içindeki odalar, duvarlar, kapılar, odaların içindeki eşyalara kadar her şey çok orijinal :)
Daha önce de yazdığım gibi film 1977 yapımı. Dario Argento yazmış ve yönetmiş. Yazım aşamasında Daria Nicolodi de bulunmuş.

Jessica Harper gerçekten çok tanıdık bir yüz değil mi? Acaba başka nerelerde görmüş olabiliriz?
Etiketler:
Alida Valli,
Dario Argento,
Eva Axén,
fantastik,
film,
gerilim,
Jessica Harper,
Joan Bennett,
korku,
Stefania Casini
25 Haziran 2008 Çarşamba
Daddy Long Legs
Evet sonunda bitirdim. Hatta baya da oldu ama yazmaya fırsatım olmadı bir türlü...








Seneler önce seyretmiş ve resmen aşık olmuştum bu filme. Candy, Yedi Renkli Çiçek, Remi falan hep sevdiğim çizgi filmlerdi ama Judy Abbott'un ayrı bir yeri vardı bende. Büyüyüp de etrafımdakilere sordukça pek olumlu yanıt da alamıyordum. Çoğu kimse hatırlamıyordu ya da seyretmemişti. Sağolsun varolsun internet :)

İnternet sayesinde hem çizgi film hakkında bir sürü şey okuyabildim hem resimlerini bulabildim. Baya da bir seveni varmış. Uzunbacak'çım da bunlardan biri :)

Şeker kahramanımız Judy daha bebekten annesi ve babası tarafından terkedilmiş ve yetimhaneye bırakılmıştır. Çocukluğu bu yetimhanede kah gülerek kah ağlayarak geçer. Arkadaşları da birer birer evlat edinildikçe Judy kimsesiz hissetmeye başlar.


Bu arada derslerine daha fazla önem verir ve bir okul için burs kazanır. Bu bursu zenginlerden biri vermektedir. Bür gün okula da gelir ama Judy onu yakalayamaz, arkasından koşsa da sadece adamın gölgesini görür. Gölgesine bakarak bu adama Daddy Long Legs (Uzun Bacaklı Baba) ismini takar.


Judy okuluna gittiğinde odasını 2 kişiyle daha paylaşacağını öğrenir. Bunlar kibirli Julia ve iyi yürekli Sally'dir. Okulda kaldıkları sürece Judy'nin en yakın arkadaşları olacaklardır.

Judy okula gittiği ilk andan itibaren sürekli olarak Uzun bacaklı babasına mektuplar yazarak yeni yaşantısından bahsetmektedir.

Julia'nın Jervis adında yakışıklı bir kuzeni vardır. Ara sıra kuzenini ziyarete gelir. Bu sıralarda Judy ile de tanışır ve onunla yakınlaşmaya başlar.
Sally'nin abisi Jimmy de Judy'den hoşlanmaya başlar ama bu arada Julia da Jimmy'ye aşık olmuştur. Judy kendini derslerine vermeye çalışır. Yazıları degilere çıktıkça sevinçten havalara uçar.
Yaz tatillerinde Julia ve Sally bazen Julia'lara bazen Sally'lere gidip birlikte vakit geçirmektedirler. Ama Judy'nin babası Judy'nin her yere gitmesine izin vermez. Sadece Julia'lara gitmesine izin vardır.
Sonunda Judy'yi bir süpriz de bekliyordur. Hem şaşırır hem sevinir. Bizse, seyredenler olarak koca bir iç geçiririz :))
Sanki aşk meşk var sadece çizgi filmde. Yani aslında kesinlikle öyle değil ama öyle bir yazdım ki sanki bunun üzerine kurulu gibi oldu :)
Daha önce seyretmeyenler varsa, hatta daha önce seyredenler bile, mutlaka seyretmeliler bence. İnsana acaip bir yaşama sevinci veriyor, içiniz kıpır kıpır oluyor. Judy'nin neşesi size de bulaşıyor :)
Bu arada filmi de çekilmiş birkaç kere. Henüz hiçbirini seyretmedim. Çizginin yerini tutacağını sanmıyorum ama yine de listemize aldık.
Etiketler:
Jervis,
Judy Abbott,
çizgifilm
Evlilik Yıldönümümüz
Tam 3 yıl önce bugün "Evet" demiştik birbirimize. Tam 3 yıl önce bugün paylaşmaya karar vermiştik sevgimizi, hayatımızı, her şeyimizi.
3 sene geçti acısıyla tatlısıyla. Birbirimize bakarken içimizin titrediği, ayrı olduğumuz zamanlarda bile birbirimizi düşündüğümüzde gözlerimizin içinin güldüğü, sevgiyle, saygıyla geçecek nice yıllar, nice yıldönümlerimiz olsun...
3 sene geçti acısıyla tatlısıyla. Birbirimize bakarken içimizin titrediği, ayrı olduğumuz zamanlarda bile birbirimizi düşündüğümüzde gözlerimizin içinin güldüğü, sevgiyle, saygıyla geçecek nice yıllar, nice yıldönümlerimiz olsun...
Kaydol:
Yazılar (Atom)
