komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
komedi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2009 Salı

Happy Accidents, 2000 (7,4)



Ruby (Marisa Tomei) erkek arkadaş bakımından çok şanslı değildir. Kendini hep "kaybedenlere" bağlıyken bulur.



Bir gün bankta otururken Sam Deed (Vincent D'Onofrio) ile tanışır. Sam diğer erkek arkadaşlarından çok farklıdır. Hem iyi hem de kötü anlamda elbette :) Daha naziktir, daha romantiktir ama bir o kadar da gariptir. Küçük köpeklerden bile dünya kadar korkar. Bazı şeyleri ilk kez görmüş gibi şaşkınlıkla bakar çevresine vs.

Ruby ilişkilerinin 3. ayında evde Sam'in kağıtlarının arasında bir resim bulur. Karakalem çizilmiş olan bir kadın resmi vardır. Altında da satırlarca yazılmış aynı isim : Christie Delancey.

Ruby bu durum karşısında sinir krizi geçirince Sam her şeyi açıklamak zorunda kalır. O bir zaman yolcusudur. 2470 yılından geçmişe yolculuk yapmıştır. Bu yolculuğun sebebi de aslında Ruby'dir. Gelecekte onun bir fotoğrafını bulmuş ve onu aramak için geçmişe gelmiştir.

Film konu itibariyle eğlenceli gibi gözükse de ben çok ahım şahım bulmadım doğrusunu söylemek gerekirse. Daha komik ve eğlenceli olabilirdi sanki. Gerçi beğenen beğenmiş ki IMDB'de 7,4 gibi gayet yüksek bir puan almış.

Brad Anderson hem yazmış hem yönetmiş bu filmi. Kendisi aslen (aslında daha sonra başladı) çok sevgili dizim Fringe'in 5 bölümünü yöneterek gönlümüze taht kurmuş bulunuyor :) 2008 yapımı Transiberrian'ı da Anderson yönetmişti, o da güzel filmdi.



Marisa Tomei'yi ilk olarak Only You'da seyretmiştik 1994'te. O film de bana hep geçmişimi hatırlatır. Aşkını aramak için yolculuğa çıkan bir kadın olarak karşımızdadır orada Tomei. Hoş bir filmdi bence. Daha sonra 1995'te Four Rooms adlı yine beğenerek seyrettiğimiz bir filmle karşımıza çıkmıştı. 2000 yapımı The Watcher ve What Woman Want, 2006 yapımı Danika ve Rescue Me,2007 yapımı Before The Devil Knows You're Dead ve 2008 yapımı The Wrestler diğer filmlerinden.



Gelecekten gelen sevimli adamımız Vincent D'Onofrio'nun film listesi de oldukça kalabalık. 1987 yapımı Full Metal Jacket eminim çok tanıdık gelecektir size. 1988 yapımı Mystic Pizza'da da eminim hatırlayacaksınız Julia Roberts ile birlikte. 1996 yapımı Feeling Minnesota, 1997 yapımı Men In Black 2, 2000 yapımı The Cell diğer filmlerinden.

11 Ağustos 2009 Salı

Yes Man, 2008 (7,0)



Carl (Jim Carrey) eşinden ayrılalı 2 sene olmuştur ama depresif halinden bir türlü çıkamamıştır. Arkadaşları Peter (Bradley Cooper) ve diğerleri onu sürekli dışarı çıkmak için ararlar ama Carl her zaman meşguldür (bu meşguliyeti DVD ciden film seçmek bile olsa) ve cevabı her zaman "Hayır"dır.



Bir gün çalıştığı bankadan çıkıp öğle yemeğini yerken eski bir arkadaşına rastlar. Arkadaşı süper enerjiktir, mutludur, sürekli gezmektedir ve her istedigini yapmaktadır. Carl'ı mutsuz ve monoton görünce ona katıldığı bir seminerden bahseder. Bu seminer "Evet" semineridir. Karşına çıkan fırsatları değerlendirmen ve "Evet" demen gerekir. Carl önce istemez ama işyerinde beklediği terfiyi alamayınca ve dışarı zorla çıktığı akşam eski karısı Stephanie'yi (Molly Sims) sevgilisiyle görünce iyice morali bozulur ve seminere katılmaya karar verir.



Seminerde "Evet" felsefesiyle insanları etkileyen Terrence Bundley (Terence Stamp) Carl'ın umutsuz durumunu farkedince onu da ikna etmek için kendisiyle bir anlaşma yapmasını ister. Karşısına çıkan fırsatlara Evet demelidir. Hayır dediği taktirde hayatını riske atacaktır ve başına geleceklerden Terence sorumlu değildir. Kabul eder Carl. Ne de olsa kaybedecek bir şeyi yoktur.

Seminer çıkışı arabasına binip evinin yolunu tutmak üzereyken bir dilenci yanına gelir. Kendisini Elysse Parkı'na kadar götürmesini ister. Aslında bu soruya hayır diyecek olan Carl seminerden çıkan arkadaşlarının da ısrarıyla dilenciye evet der ve onu arabasına alır. Arabadayken dilenci bu sefer de telefonunu ister Carl'ın. Onu da verir Carl. Adam arabadan inene kadar konuşmasını sürdürür. Dilenci arabadan inerken para da ister Carl'dan. Carl buna da peki der ve biraz para çıkarır. Dilenci yüzsüzlüğün dibine vurarak parasının tümünü ister, Carl istemeye istemeye de olsa bütün parasını adama verir.

Carl yoluna devam ederken aniden araba durur. Benzini bitmiştir! Karanlıkta, uçsuz bucaksız bir parkta kalakalmıştır. Telefonuna uzanır hemen. Telefonunun şarjı dilenci sayesinde bitmiştir! Mecburen benzin bidonunu alıp benzinciye doğru yola koyulur yürüyerek.



Benzinini alırken scooterıyla bir kız yaklaşır benzinciye. Carl'ın kendi kendine konuşmasına tanık olur Allison (Zooey Deschanel) ve aralarında bir sohbet başlar. Allison Carl'ın durumunu öğrenince onu arabasına kadar scooterıyla bırakmayı teklif eder. Aslında buna da hayır diyecek olan Carl anlaşmasını hatırlar ve kıza evet der.





Günler geçerken Carl daha önce hep geri çevirdiği kredi taleplerine onay vermeye başlamıştır. Önüne çıkan her türlü satıcıdan sattıkları her türlü şeyi almaya başlar. El ilanlarına bile cevap verip bir yandan Korece öğrenir bir yandan uçak kullanmayı öğrenir, barlara gider. Bir gün yine her zaman reddettiği ilanlardan bir müzik grubunu dinlemeye gitmeye karar. Bara gittiğinde solist olarak Allison'u gördüğüne hem çok şaşırır hem de sevinir. Böylece ilişkileri başlar.

Carl tamamen değişik bir insan olmuştur. Peter'ın sevgilisi Lucy (Sasha Alexander) için geline hediye günü bile düzenler. Plansız tatillere çıkar sevgilisi Allison'la birlikte.



Yine plansız programsız ilk kalkan uçağa binip tatile gideriz düşüncesiyle Nebraska'ya giderler Allison'la birlikte. Orada çok güzel vakit geçirler. Sonunda Allison onu sevdiğine karar verir ve tüm cesaretini toplayarak dönüşlerinde birlikte yaşamayı teklif eder. Carl küçük bir duraksamadan sonra evet der.

Nebraska'dan dönerken iki hükümet ajanı tarafından yakalanıp tutuklanırlar. Allison şaşırır. Carl'ın da ne olduğundan haberi yoktur aslında. Ama suçlamalar Carl'ın neden Nebraska'ya gittiği, son zamanlarda neden Korece öğrendiği ve uçak kullanmayı öğrendiği, ülkesini sevip sevmediği konularını içerir. Allison bu arada Carl'ın her şeye evet deme seminere katıldığını ve daha önceden evli olduğunu öğrenir. Bütün şaşkınlıklarından sonra Carl'ı orada bırakır ve arkasına bile bakmadan onu terk edip gider. Birlikte yaşama fikrine anlaşma yüzünden evet dediğini düşünmektedir çünkü.

** dikkat, sonunu öğrenmek istemiyorsanız bundan sonrasını okumayınız :) (Sibelinsu çok özür dilerim önceden uyarı vermediğim için :( )

Carl bundan sonra Allison'ı geri kazanmaya çalışır. Her şeye evet demesinde bir problem olduğunu düşünür ve Terrence'e gitmeye karar verir sonunda. Adamcağızı da arabasında aniden beliriverince korkutur ve kaza yaparlar. Hastane odasında bile Carl Terrence'in peşini bırakmaz. Amacı anlaşmayı iptal etmektir. Çünkü herhangi bir şeye hayır cevabı verdiğinde gerçekten de başına kötü şeyler gelmektedir. Terrence'in cevabıysa çok basittir. Zaten anlaşma diye bir şey yoktur. Carl sadece istediği şeylere evet demelidir onun felsefesine göre. Ve Carl'da aniden ışık yanar :)

Film bence eğlenceliydi. 5 üzerinden 4 verebilirim. IMDB'de 7 puan almış. Yönetmenliğini Peyton Reed yapmış.



Jim Carrey ne role bürünürse bürünsün başarıyla üstesinden gelebiliyor. Bu filmde de yüzünü şekilden şekile soktu :) Daha önce de bir sürü başarılı filmini seyretmiştik. Hatırladıklarım arasında belki de onu ilk kez gördüğümüz, aslında öncesinde de filmleri var, 1994 yapımı Ace Ventura : Pet Detective, yine aynı sene büyük başarı yakaladığı The Mask ve Dumb & Dumber, 1995'te çok kötü bir film olan Batman Forever, 1996'da The Cable Guy, 1997'de Liar Liar, 1998'de The Truman Show, 1999'da Man On The Moon, 2000'de Me, Myself & Irene ve aynı sene How The Grinch Stole Christmas, 2001'de The Majestic, 2003'te Bruce Almighty, 2004'te çok iyi bir film olan Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, aynı sene Lemony Snicket's A Series Of Unfortunate Events, 2005'te Fun with Dick & Jane, 2007'de The Number 23 var. Her sene bir film çıkarmış gördüğünüz gibi.



Güzel sesli Allison rolünde seyrettiğimiz Zooey Deschanel'i siz de çok tanıdık bulacak mısınız bilmem ama ben filmlerine şöyle bir bakınca aslında o kadar da çok görmemiş olduğumu farkettim. Seyrettiğim bir kaç filmde varmış sadece. Diğer filmlerini seyretmemişim. Ama beğenmişim demek ki, tanıdık geldi :) Seyrettiğim filmleri arasında 2000 yapımı Almost Famous, 2005 yapımı The Hitchiker's Guide To The Galaxy, aaaa buldum!! 2006 yapımı Live Free Or Die'ı seyretmiştik, sanırım oradan hatırlıyorum kendisini :)) ohh, çok rahatladım :))



Bradley Peter'dan en son The Midnight Meat Train'de bahsetmiştim.

Filmde ayrıca başka yerlerden bildiğimiz karakterleri görmek benim için hoştu. Bu süprizler arasında Dawson's Creek'te Pacey'nin bana göre gıcık ablası Gretchen rolünde karşımıza çıkan Sasha Alexander ve Las Vegas dizisindeki güzel Delinda Deline rolünde seyrettiğimiz Molly Sims vardı.

16 Ocak 2009 Cuma

Ghost Town, 2008 (7,2)



"Hayır canım, ev falan bakmadım. Öyle bir emlakçıyla görüşmedim." diyerek telefondaki eşini sakinleştirmeye çalışan Frank'i (Greg Kinnear) görürüz önce. Çok da kalabalık olmayan bir sokakta yürümektedir başına geleceklerden habersiz. Eşini ikna edip onu çok sevdiğini söyledikten sonra sinirle emlakçısını arar. Evi eşi için değil sevgilisi Amber için istemektedir çünkü. Tam telefonla konuşurken sokağa bakan evlerden birinden klima kutusu düşer. Kutu yere ulaşmadan Frank bunu fark eder ve son anda geri çekilir. Ölümden kıl payı kurtulmuştur. Olanlara inanamazken "pat!" diye otobüs gelir ve kenara savurur Frank'i. Frank yine kıl payı kurtuldum diye düşünürken yolda karşılaştığı insanların içinden geçip gittiklerini fark eder. Frank ölmüştür.

Bu sefer de diş hekimi Dr. Pincus (Ricky Gervais) ile tanışırız. Şu House M.D. dizisinden tanıdığımız Dr. House karakteri gibidir Pincus. Bencildir, kimsenin düşüncelerini, isteklerini umursamaz. Elinde kocaman bir paketi zorla taşımaya çalışan apartman komşusunun ricasını dinlemiş gibi yapsa da asansörün kapısının daha çabuk kapanmasını sağlayarak tek başına yukarı çıkar. Aynı şekilde taksiyi çağırmış olan kadını geçerek taksiye kendisi kurulup kadıncağızı bahtsız bedeviden beter eder.

Dr. Pincus'un bağırsak problemi vardır. Bunun için kolonoskopi yaptıracaktır. Hastaneye gider, kolonoskopi esnasında anestezi uygulanmasa da kendisi çok pimpirik olduğundan acı çekmeden anestezi verilmesini ister. İşlemler bitip de hastaneden çıktıktan sonra kapıda sigara içen hemşirelere laf atar. Hemşirelerden biri buna çok şaşırır. "Beni görebiliyor musun?" diyerek Pincus'un peşinde dolaşmaya başlar. Pincus yolda yürürken çarpmak üzere olduğu iki insandan da özür dileyince kesinleşmiştir, Pincus başkalarının göremediği ölüleri görebilmektedir!



Pincus bir anda meşhur olur ve arkasında koca bir ölü ordusuyla dolaşmaya başlar. Pincus hiçbirine de yardım etmeyi düşünmez aslında ve bu işten sıkılmaya başlar. Pincus'tan haberdar olan Frank de Pincus'un peşine düşer. Ölü insanlardan rahatsız olduğunu fark edince Pincus'la bir anlaşma yapmaya karar verir. Kendi istediğini yaparsa diğerleriyle konuşup onları Pincus'tan uzaklaştırabileceğini söyler Pincus'a. Pincus mecburen kabul eder.



Frank'in isteği, ölüp de yalnız bıraktığı eşi Gwen'yi (Tea Leoni) yeni sevgilisine karşı uyarmaktır. Frank'e göre adam karısının parasının peşindedir ve aslında onu sevmemektedir. Pincus bunu yapmayacağını söyler başta, ama ölüler peşinden koştukça Frank'le anlaşmaya karar verir. Kadının, asansör ve taksi olaylarındaki kadın olduğunu fark edince bu işin biraz zor olabileceğini kabul eder kendi kendine. Kadın onu zaten kaba ve bencil biri olarak tanımaktadır. Ama Pincus Gwen'in verdiği konferanslardan birindeki mumyanın diş durumuyla ilgilenince Gwen de iş için Pincus'la görüşmeye karar verir ve onu mumya incelemesi için iş yerine çağırır. Böylece Pincus ve Gwen görüşmeye başlar. Bir zaman sonra Pincus Gwen'in sevgilisinden ayrıldığını öğrenir. Ama haberi verdikten sonra Frank'te bir değişiklik olmaz. Frank dünyadaki işi bitmediği için hala dünyada olduğunu düşünür oysa. İşi biten yukarı çıkmaktadır çünkü.



Pincus, Gwen sevgilisinden ayrıldıktan sonra da kendisine çok dikkat eder, aşık olmuştur çünkü. Aynanın karşısında geçirdiği süreler uzar. Gwen'e bir hediye alır. Hediyeyi verdikten sonra da pot kırmaya devam eder ama. Frank'in kendisine anlattığı bilgileri kullanmaktadır Gwen'in kalbini kazanmak için. Gwen de bunu fark eder sonuçta. Pincus, Frank'le ilgili çok şey bilmektedir. Frank Pincus'un aşık olduğunu fark edince ona sinir olmaya başlar ve Gwen'in gözünde düşeceğini düşünerek ona gerçekleri anlatmasını ister Pincus'tan. Gwen inanmaz anlatılanlara ve Pincus'a ondan uzak durmasını söyleyerek gider.




Pincus bundan sonra değişir. Artık acı çekmenin nasıl bir şey olduğunu bilmektedir ve insanlara yardım etmeye karar verir. Ölü insanların isteklerini bir bir yaptıkça peşinde dolanan ölüler birer ışık halinde göğe yükselmeye başlarlar.

Pincus Gwen'i doğru söylediğine ikna etmeye çalıştığı bir gün, yine apartmanlarının dışında, tam da Frank gibi bir otobüs tarafından savrulur. Pincus ayağa kalktığında insanların içinden geçebildiğini gördüğünde adeta kahrolur. Frank de yanına gelmiştir. Aynı kaderi paylaşmaktadırlar. İkisi de sevdiği kadını bırakmak zorunda kalmış, dahası bu üzüntüyü aynı kadına yaşatmışlardır. İkisi de Gwen'in göz yaşlarına dayanamaz.



Bundan sonrasını anlatmayacağım işte :) Heyecanı kaçmasın. Söylersem seyretmek istemezsiniz şimdi :) Bence çok şeker bir filmdi. Kinnear'nın olduğu filmler hep çok eğlenceli olur zaten. Ben onu ilk olarak 1997 yapımı As Good As It Gets'ten hatırlıyorum. 1998'de You've Got Mail de oynamıştı. Daha sonra 2000'de The Gift'te, 2001'de Someone Like You'da, 2005'te Stuck On You'da, 2006'da Fast Food Nation'da ve Little Miss Sunshine'da ve Unknown'da oynadı.



Tea Leoni'yi de çok severim. Onu da ilk olarak Kevin Costner'lı 94 yapımı Wyatt Earp'te seyrettim sanırım. Asıl çıkışınıysa 98 yapımı Deep Impact ile yaptı. 2000'de Nicholas Cage ile The Family Man'de, 2001'de Jurassic Park 3'te, 2005'te Jim Carrey ile Fun With Dick And Jane'de karşımıza çıktı.



Ricky Gervais'i ilk kez seyrettim beyaz perdede. Başlarda çok gıcık buldum ama film ilerledikçe şeker gelmeye başladı. Bu da filmin güzeliğinden olsa gerek. Gerçekten keyifliydi bence. Tavsiye ederim.

Hamiş : Ghost Town film müziklerini bulamadığım için sizi As Good As It Gets'in film müziklerinden biriyle başbaşa bırakıyorum.

3 Eylül 2008 Çarşamba

FLCL, 2000 (8,8)



Evvelsi gün yeni bir anime diziye başladık. 6 bölümden oluştuğu için aslında o gün bitirebilirdik de. Amma ve lakin benim gözler yorgunluktan kapandığı için 5. bölümün ortalarında eşime hadi sen bir dolaş gel de ben de uyuyayım o arada deyivermişim :))) Tabi kapanış o kapanış.

Neyse dün kaldığımız yerden devam ederek bitirdik. Aslında buraya yazıp yazmama konusunda pek emin değildim. Zira çok bir şey anlamadığım için ne yazacağımı bilemedim :) Hatta bütün bölümler bittikten sonra Badem’i sorguya çektim ne anladığı konusunda. Sen anlat ki ben de yazayım dedim ama o ara gülme krizinden başka bir şeyle ilgilenemedik :)

Anladığım kadarını anlatayım yine de.

Kahramanımız Naota yaşadığı şehirde her şeyin her zaman olağan olduğunu düşünmekte olan bir lise öğrencisidir. 6 bölüm boyunca başına gelmeyen kalmaz, ciddi anlamda başına yani :), yine de bizim bu şehirde hiç değişik bir şey olmaz şeklindeki cümlesini giderayak söylemekten de geri durmaz.



Naota’nın abisi Amerika’ya gitmiştir. Onun sevgilisi Mamimi, o gittiğinden beri Naota’nın yanındadır ve ona sevgilisiymiş gibi davranır. Bir gün yolda giderlerken Haruku’yla karşılaşır. Hatta karşılaşmaları Haruko’nun motosikletiyle Naota’ya çarpmasıyla olur. Çarpmanın sonucunda Naota’nın başında bir şişlik belirir. Öncesinde bantla kapatmaya çalışsa da ertesi gün bu şişlik büyüdükçe büyür ve bir gün bu şişlikten iki robot çıkarak dövüşmeye başlarlar. Bu robotlardan Chanti dövüşün galibi gelir ve daha sonra Naota’larda hizmetçi olarak çalışmaya başlar. Chanti bana içecek bir şeyler getir, Chanti yorganların tozunu al gibi :)

Bu arada Haruku da Naota’ya yapışmış ve Mamimi bu duruma sinir olmuştur. Bundan sonra Naota istemese de Haruku onun peşini bırakmaz.



Aslında Haruku uzayın derinliklerinden gelen biridir ve asıl amacı Atomsk’u kurtarmaktır. Atomsk da bir robottur ve dünyaya düşmüştür. Naota’nın kafasından çeşitli robotlar, hepsi de el şeklinde, çıktıkça Haruku onları parçalar ve Atomsk’a ulaşmaya çalışır.

Konu itibariyle oldukça değişikti kabul ediyorum ama yine de şeker sayılırdı. Çizgiler yine çok güzeldi, müzikler de öyle. Komikti ayrıca :) Seyredilebilir yani.

Bu animeler de 2000 yapımı. Yönetmenliğini de Kazuya Tsurumaki yapmış ve IMDB’de 8,8 puan almış. Bu animeyi yabancı bir anime sitesinde görerek istemiştim ben. Hangi site olduğunu şu anda hatırlamıyorum ama baya bir övmüşlerdi diziyi.

Bu arada ismine gelince tam olarak anlayamadık :) Aslında bütün bölümlerde sürekli olarak “furi kuri” ve benzeri şeklinde ifadeler kullanıldı. Ama bir baktık öpüşmede kullanıldı bir baktık sevişmede kullanıldı, bir baktık dövüşmede kullanıldı. Sonuç itibariyle biz ne anlama geldiğini anlamadık. Son bölümde Naota’nın babası da Naota’yı yanına alıp furi kuri nedir, sen başrolsün, her şeyi bilmen lazım dedi ama yine de cevap alamadı :)

26 Ağustos 2008 Salı

Enchanted, 2007 (7,6)



Dün yemek sırasında da bir film seyretmeye karar vererek 2 film birden günü yapmayı hedefledik. Tabi Taksim’in ara sokaklarındaki 2 film birdenlerden değil :)

Bunlardan ilki animasyonla gerçek dünyayı birbirine karıştıran ve hatta ödüller alan Enchanted’dı. Animasyonun diğer filmlere karıştırıldığı ilk film Roger Rabbit’li olandı yanlış hatırlamıyorsam. Enchanted tam olarak o şekilde değildi. Yani Roger Rabbit gibi çizgi karakterleri insanların yanında göremiyordunuz. Bu filmde iki farklı dünya ve bu dünyalar arasında bir kapı vardı. Birinden diğerine geçtiğiniz zaman gerçek insan ya da çizgi karakter oluyordunuz.



Filmimiz bir masalla başlıyor (bu kısımlar anime). Aslında her masaldan bir parça var bu masalda. Külkedisi kadar güzel olan Giselle (Amy Adams), Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’deki gibi bir evde yine hayvanlarla dost olarak yaşıyor ve uyuyan güzeldeki gibi gerçek aşkının gelip onu öpmesini bekliyor.



Yakışıklı Prens Edward’sa (James Marsden) annesi kraliçe Narissa (Susan Sarandon) tarafından sürekli takip edilmekte ve prensesle karşılaşıp ona aşık olmasını engellemek için başka işlerle meşgul edilmektedir. Narissa tacını kaybetmekten korkar.

Bir gün Edward, Narissa’nın sadık uşağı Nathaniel’le (Timothy Spall) yine canavar avına çıktığı sırada Giselle’in şarkı söylediğini duyar. Kendisi de “Gerçek Aşk Öpücüğü” şarkısına eşlik ederek Giselle’i bulmaya gider. Nathaniel bunu engellemek için yakaladıkları canavarı serbest bırakıp Giselle’i öldürmesini ister. Ama Edward elini çabuk tutar ve Giselle’i kurtararak sarayına götürür.



Giselle ve Edward evlenecektir. Düğün hazırlıklarına başlanır. Giselle masallara layık beyaz ve kabarık gelinliğini giyip de Edward’ın yanına gitmek üzereyken bir cadı gelip (aslında bu kılık değiştirmiş olan Narissa’dan başkası değildir) ona evlenmeden önce bir dilek dilemesini söyler. Bunun için bir kuyunun önüne giderler. Giselle dilek dilerken gözlerini kapadığı sırada cadı onu kuyuya iter ve Giselle düşer de düşer.

Gözlerini açtığında kendini farklı bir dünyada bulur. Önündeki kapıyı açıp dışarı çıkar. Aslında kapı olarak gördüğü rögar kapağıdır. Şaşalı kıyafetiyle dışarı çıktığında herkes ona deli gözüyle bakar. Giselle’se korkmuştur. Kimseyi tanımamaktadır ve kendi düğününe yetişmek için acele etmektedir.

Tesadüfler sonucu Robert (Patrick Dempsey) ve kızı Morgan’la (Rachel Covay) ile karşılaşır. Morgan Giselle’in gerçek bir prenses olduğunu düşündüğü için ona hayranlıkla bakar. Robert’sa onun yardıma ihtiyacı olduğunu düşünür ve yağmur da yağdığı için bir araba gelene kadar onu evlerine götürmeye karar verir. Ancak Giselle çok yorgundur, koltuğa oturur oturmaz uyuyakalır.



Bu arada Giselle’in diğer dünyadaki hayvan arkadaşlarından sincap Pip Prens Edward’a olan biteni anlatır ve onlar da Giselle’in arkasından kuyuya atlarlar. Prens de aynı rögar kapağından bildiğimiz dünyaya düşer :)

Sihirli aynasından her şeyi seyreden Narissa Nathaniel’i de bu ikilinin arkasından yollayarak onları engellemesini ister.



Ertesi gün Giselle uyanınca evin dağınıklığı ve pisliği karşısında hep yaptığı gibi cama çıkıp şarkı söyleyerek hayvanları yardıma çağırır. Morgan uyandığında gördükleri karşısında şaşkına döner ve hemen gidip babasını da uyandırır. Robert ve Morgan bütün hayvanları dışarı çıkarttıktan sonra banyodan gelen sesi duyarlar. Giselle banyoda şarkı söylemektedir. Robert içeri girdiğinde iki güvercin şapdadanak havluyu Giselle’e sarıverirler :)



Bu arada Robert’ın nişanlısı Nancy (Idina Menzel) Robert’ın evine gelip Giselle ve Robert’ı uygunsuz durumda yakalar (aslında tabi ki durum öyle değildir) ve kızarak evden çıkar. Bunun üzerine Robert Giselle’in evden gitmesini ister. Dışarı çıktıklarında eline biraz para da vererek onu gönderir. Ancak arkasından baktığında içi rahat etmez ve onu alıp tekrar eve götürür. Robert her uyandığında bir gün perdelerin bir gün örtülerin kesilip kesilip Giselle’e elbise olduğunu görür.



Robert Giselle’le vakit geçirmeye başlar ve onu yemeğe götürür.



Ve sonunda Edward Giselle’i bulur. Ancak o gelene kadar Giselle bu yeni dünyaya alışmıştır ve diğer dünyaya dönmeden önce bu dünyanın güzelliklerini yaşamak ister. Bir gün sokakta gördüğü balo haberi aklına gelir ve Edward’a oraya gitmek istediğini söyler. Her şey bittikten sonra birlikte diğer dünyaya döneceklerdir.

Bu arada Nathaniel kılıktan kılığa girerek Narissa’dan aldığı zehirli elmaları Giselle’e yedirmeye çalışır.



Baloda Robert ve Nancy’le de karşılaşırlar. Birlikte dans etmeye başlarlar. Son şarkıda eşlerin değiştirilmesi istenir ve Robart ile Giselle karşı karşıya gelir. Dans ederken birbirlerine öyle bir bakışları, öyle bir dokunuşları vardır ki Nancy daha fazla dayanamaz ve danslarını bölüp Robert’ı geri alır. Edward da geceyi sonlandırıp diğer dünyaya dönmek için Giselle’i alır ve balo salonundan çıkmak üzere merdivenlerden çıkar.



Tam o sırada Giselle’i kuyudan iten cadı ortaya çıkar ve Giselle’le konuşmaya başlar. Giselle’in Robert’a bakışını fark etmiştir ve sohbetini bunun üzerine kurar. Giselle’in her şeyi unutup eski yaşantısına dönmesi için bir fırsatı vardır. Eğer bu sihirli elmadan bir ısırık alırsa bu dünyada tanıdığı herkesi unutacaktır. Giselle çok üzgündür ve elmadan ısırdığı anda yere düşer.



Tam bir masaldı evet. Müzikleri çok güzeldi, kadının sesine bayıldım. Zaten müzikleri için ödül falan da almış bu film. Bazı şeylerin fazlasıyla pembe olması dışında güzeldi. Yani bazen o kadar masalsı oluyordu ki baygınlık geçiriyordunuz. Yine de eğlenceliydi, tavsiye ederim.

2007 yapımı bu filmi Kevin Lima yönetmiş ve IMDB’de 7,6 puan almış.



Karakterlere gelince Patrick Dempsey’i Grey’s Anatomy dizisinden oldukça yakından tanıyoruz :) Adam hep aynı. Baygın bakışlar, yandan çarklı gülümseme, dizide neyse filmde de oydu. Gerçi filmin gerektirdiği de buydu, o yüzden rahatsız etmedi beni. Aslında bir sürü filmde rol almış ama ben diziden sonra tanıdığım için öncesinde seyrettiğim filmlerden hatırlamıyorum onu.



Yakışıklı prensimiz James Marsden’ıysa X-Men serisindeki gözlüklü mutant Scott Summers diğer adıyla Cyclops olarak tanıyoruz. Onun dışında yeni sayılan 27 Dresses’ta seyretmiştik onu. Superman Returns, The Notebook, Zoolander, Gossip rol aldığı diğer filmlerden.



Güzeller güzeli Giselle’i canlandıran Amy Adams’ında bir sürü filmi var. Cruel Intentions 2, Catch Me If You Can seyrettiğmiz filmlerinden. Smallville, Buffy The Vampire Slayer, Providence ise yine seyrettiğimiz dizilerden. Ama hiçbirisinden de hatırlayamadım. Öykücü’müm yolladığı The Wedding Date’te de oynuyormuş ama onu seyredemedim henüz.



Nathaniel rolündeki Timothy Spall’ı ise ben özellikle Harry Potter serisindeki Peter Pettigrew yanlış hatırlamıyorsam Kılkuyruk lakabı olan) olarak tanıdım. Sonra Lemony Snicket’s A Series Of Unfortunate Events’te (Talihsiz Serüvenler Dizisi) Bay Poe olarak seyrettik kendisini. Aslında Vanilla Sky ve daha önce bahsettiğim Sweeney Todd’da da oynamıştı.



Susan Sarandon'ıysa nereden tanımıyoruz ki? :) 100'e yakın filmi var. Ben doğmadan çok önce ta 1970'te başlamış filmlerde rol almaya. Benim aklımdaki ilk filmi 1991 yapımı Thelma & Louise. Daha sonra Lorenzo's Oil, Twillight, Stepmom, Shall We Dance, Elizabethtown gibi filmlerini seyrettik.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Forgetting Sarah Marshall, 2008 (7,6)



Dün işlerimiz halledip koltuklarımıza yayılınca hadi bu sefer komedi filmi seyredelim dedi Badem. Benim canıma minnet zaten :)



Peter Brettel (Jason Segel) Sarah Marshall’ın (Kristen Bell) erkek arkadaşıdır. Sarah Scene of Crime adlı dizinin başrol oyuncularından biridir. Peter ise bu dizinin müziklerini yapmaktadır. İkisi de işlerinde başarılıdır ve her şey yolunda gitmektedir.

Ancak bir gün Sarah Peter’ın evine gelir ve ondan ayrılmak istediğini söyler. Peter bu haber karşısında adeta yıkılır. Önce Sarah’ı ayrılma kararından döndürmeye çalışır. Başarılı olmadığını görünce başka bir adamın olmasından şüphelenir. Sarah’ı azıcık zorladıktan sonra gerçekleri öğrenir. Sarah’ın başka bir adamla ilişkisi vardır.

Aradan 3 hafta geçmesine rağmen Peter hala Sarah’ı aklından çıkaramamıştır. Evde gördüğü her şey ona Sarah’ı ve anılarını hatırlatır. Peter çok duygusal biridir ve bunları hatırladıkça hüngür hüngür ağlar.



Peter’ın arkadaşı (aynı zamanda üvey kardeşi) Brian Brette (Bill Hader) Peter’a tatile çıkmasını söyler. Sarah’ı unutması için evden ayrılması ve başka insanlarla tanışmasını tavsiye eder.

Bunun üzerine Peter Sarah’ın Havai’yi çok güzel bulduğunu hatırlar ve oraya gitmeye karar verir. Ancak gittiğinde bir süprizle karşılaşır. Daha otelin lobisindeylen Sarah’ı görür. Sarah da yeni erkek arkadaşı Aldous Snow’la (Russell Brand) birlikte aynı otele gelmiştir. Yeni erkek arkadaşı da son zamanlarda çok meşhur olan bir müzik grubunun solistidir.



Peter çok rahatsız olsa da daha önce yer olmadığını söyleyen resepsiyon görevlisi Rachel Jansen (Milo Kunis) Peter’ın durumunu fark eder ve ona yardımcı olmak için geceliği 6000 dolar olan suitin boş olduğunu söyler. Sarah ve Aldous yanlarından gidince Peter o parayo ödeyemeeyceğini söyler ancak Rachel her şeyi ayarlamıştır. Oda zaten boştur ve teknik olarak boş kalacağı için oda temizliğini Peter’ın yapması gerekecektir. Peter tabi ki kabul eder.





Bundan sonrası otelde, plajda, yemekte Peter ve Sarah’ın sürekli karşılaşmaları ve birbirlerine gıcık olmalarıyla geçer. Bu arada Rachel’ın güzelliği Peter’ın dikkatini çeker ve Brian’ın ısrarları üzerine (her gün internetten görüntülü görüşme yapmaktadırlar) Rachel’a çıkma teklif eder. Artık ikili olarak karşılaşmakta birbirlerine daha fena gıcık olmaktadırlar.



Sarah, Peter ve Rachel'ı bir arada görmeye başlayınca aslında Peter'ın ne kadar mükemmel bir insan olduğunu hatırlar. O andan sonra da Aldous'un yaptıkları ona ters gelmeye başlar.

Acaba sonunda Peter'a dönecek midir, ya da Peter hala onu istemekte midir, ya da Peter ve Rachel'a ne olacaktır? İşte bütün bu sorular için oturup filmi seyretmeniz gerekecek. Çünkü ben sonunu anlatmayacağım :)

Bu fim de yeni, 2008 yapımı. Nicholas Stoller yönetmiş ve IMDB'de 7,6 puan almış. Oldukça iyi. Hoş da bir filmdi. Yalnız biraz fazla uzadı bana göre. Başları komik ve eğlenceli olsa da süresi nedeniyle sonlara doğru biraz sıkıldım ve bayıldım açıkçası. Yine de eğlenceli ama, seyredilebilir.



Peter rolünde seyrettiğimiz Jason Segel'ı öncelikli olarak cnbc-e dizisinde severek seyrettiğimiz How I Met Your Mother adlı komedi dizisindeki Marshall rolünden tanıyoruz. Daha önce bahsettiğim Knocked Up'ta da beğenerek seyretmiştik kendisini.



Kristen Bell'i ise Heroes dizisindeki kötü karakterlerden biri olarak tanıyoruz. Bu filmde Jason Segel'ın yanında o kadar ufacık tefecik kalmış ki, ondan önce misafirlerimize seyrettirdiğimiz Shrek'teki Fiona'nın prenses halindeyken dev Shrek'in yanaklarını okşarkenki ufaklığı gibi kalmış. Heroes da gayet makul boyutlarda görünüyordu oysa ki. Jason Segel da How I Met Your Mother'da çok makul boyutlarda görünüyordu. Gerçekte hangisi daha normal boyutlarda çok merak ettim doğrusu :)





Milo Kunis'i ilk kez seyrettiğimizi düşünmüştük oysa Gia'da Gia'nın küçüklüğünü canlandırırken seyretmişiz kendisini. Güzeller güzeli bir kadın Milo Kunis. Bir sürü de filmi var ama ben seyretmemişim.