22 Kasım 2008 Cumartesi

The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor, 2008 (5,2)



Önceki Mumyaları sevmiştim. Hatta özellikle ilk filmi. Hangi serinin ilk filmi en kötü ki, ya da hangi serinin sonraki filmleri ilkinden daha güzel ki demeyin. Var öyle filmler de. Misal Star Wars. Hastasıyım her filminin de :) Üstelik Star Wars'da konu haricinde görsellik de çok önemli olduğundan ve de yıllar geçtikçe ilerleyen teknoloji sayesinde daha güzel görüntüler elde edilebildiğinden son filmleri daha da çok seviyorum. Obi Wan'a aşığım ayrıca :)

Her neyse, bu girişten sonra Mumya serisinin bu son filmini pek beğenmediğim anlaşılmıştır heralde. Ben yine de aklımda kalanları yazayım unutmadan. Hem belki seven olur her şeye rağmen.

İlk filmlerden bildiğimiz Mumya avcısı çiftimiz Rick (Brendan Fraser) ve Evelyn (Maria Bello) önceki davalarından kazandıkları parayla bir malikane almış ve içine yerleşmiştir. Üstelik kendilerince emekliliklerini de kazanmış ve artık sadece aileleriyle ilgilenmeye karar vermiştir.

Zaten ikinci filmden bildiğimiz ufaklık Alex de büyümüş ve genç bir delikanlı olmuştur (Luke Ford). O da babası gibi fırlamadır ve ailesinin sözünü dinlememektedir.

Ailesi onu okulda üniversitede okuyor zannederken o da ailesinin eskiden yaptığı gibi arkeolojiye merak salıp kazı yapmaya başlamıştır. Üstelik sonunda aradığı Ejder İmparatoru'nun mezarını da bulur.

Bu başarıyı ailesine açıklayamadan önce ailesi tesadüfen Çin'e gider ve olanları öğrenir.





Ancak İmparator'un üzerinde lanet vardır. Yıllar yıllar önce bütün dünyayı ele geçirebilmek için uğraşmış ve son anda Zi Juan (Michelle Yeoh) tarafından lanetlenmiştir. Bu lanet ortadan kalkarsa kaldığı yerden devam edecek ve herkese hükmedecektir. İmparator Han (Jet Li) sevimli kahramanımız Avatar gibidir zira. Suya, havaya, toprağa, ateşe ve tahtaya hükmedebilmektedir.



Çin'de zaten savaş vardır ve komutan İmparator'un dirilip Çin'i refaha kavuşturmasını ister. O bir yandan gerekeni yapmaya çalışırken Mumya avcılarımız da onu durdurmaya çalışacaktır.



Dediğim gibi ben çok sönük buldum bu filmi. Brendan Fraser hadi hep aynıydı, 3 filmde de karşımıza çıktı. Ama Maria Bello'yu bu filmde beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Ki aslında severim de kendisini. Ama nerede o Rachel Weisz'daki asalet? Resmen değiştiriyormuş filmin başarısını yahu.





Brendan Freser'ı en son Journey To The Center Of The World'de (Dünyanın Merkezine Yolculuk) seyretmiştik. Bak onu da yazamadım daha. O da fantastik bir filmi. Jules Verne'in kulakları çınlasın :) 2000'de güzeller güzeli Elizabeth Hurley'nin şeytan olduğu Bedazzled filminde ruhunu şeytana satan Elliot rolünde seyretmiştik Fraser'ı. Daha bir sürü filmi de var ama doğrusu Brendan Fraser deyince aklıma ilk gelen filmleri Mummy serisi.

Rachel Weisz'den şu filmlerde bahsetmiştim daha önce : Definitely, Maybe, My Blueberry Nights. Güzelliğini de oyunculuğunu da çok beğeniyorum ben.



Bu filmde Weisz yerine Evelyn olarak seyrettiğimiz Maria Bello'yu ise çok sevdiğim ER dizisinden tanıyorum asıl olarak. Daha sonra Coyote Ugly, Secret Window gibi filmlerde de seyrettik onu.



Kahraman kadın Zi Juan'ı canlandıran Michelle Yeoh'u asıl olarak Crouching Tiger Hidden Dragon filminden biliyoruz.



Jet Li içinse Ying Xiong (Hero) diyeceğim başka da bir şey demeyeceğim. Uzun bir film listesi var. Buradan bakabilirsiniz.

Ha bu arada yönetmenliğini Rob Cohen'in yaptığı film 2008 yapımı ve tahmin edebileceğiniz gibi IMDB puanı düşük : 5,2.

21 Kasım 2008 Cuma

Klass, 2007 (8,3)



Geçenlerde, bana Ben X'i hatırlatan bir film seyrettik. Geçenlerde dediğin tabi birkaç ay geçti üzerinden. Dolayısıyla satır satır anlatamayacağım. Hatırlamıyorum çünkü detayları :)



Joosep (Pärt Uusberg) utangaç, sessiz sakin bir çocuktur. Okulda çete kıvamındaki bir grup genç sürekli Joseph ile uğraşırlar. Başlarda bu çetenin elemanlarından biri olan Kaspar (Vallo Kirs) sonunda dayanamaz ve Joosep'e yardım etmese bile diğerlerinden ayrılır.

Zaman geçtikçe çete elemanları ve bütün sınıf Kaspar'a da cephe alır ve Kapsar Joosep'e daha yakın olmaya başlar. Artık o dövülmesin diye sınıfa ondan önce girip onu korumaya başlar. Okula gidiş gelişlerde yalnız kalmasın diye onunla birlikte gelip gitmeye başlar.



Yine de çete elemanlarının bu iki gence zulümleri devam eder. Kaspar'ın kız arkadaşı bile Kapsar artık Jooseph'in yanında diye onu terk eder.

Sonunda Joosep çileden çıkar. Kendisine ve Kaspar'a birer silah alır ve yola çıkar.

Giriş gelişme açısından Ben X'e gerçekten çok benziyordu. Bu filmin sonunda da "oh iyi yaptıla" dedirtecek bir son vardı. Şiddeti onaylamıyorum yanlış anlaşılmasın. Ama en son bahsettiğim Hard Candy'deki gibi bir bunalma durumu vardı bunda da. Hoş bu filmde eller kollar bağlı değildi ama neredeyse o halde olan iki genç çocuk vardı. 2 kişinin karşısında bütün bir sınıf olunca direnmek de zor oluyor haliyle. Konusu, işleyiş biçimi güzeldi güzel olmasına. Üstelik bunlar hayatın gerçekleri ama ben yine de bu tip şeyleri seyrederken inanılmaz derecede rahatsız oluyorum…

Film 2007 yapımı. Ilmar Raag yönetmiş. Oyuncuların ilk sinema deneyimleri olmasına rağmen çok başarılılardı bence. Film ayrıca Estonya'dan 2008 Oscar'ları için aday olmuştu en iyi yabancı film dalında. Aldığı bir sürü ödül de var. 13. Avrupa Film Festivali'nde Gümüş Kaz Ödülünü almış.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Hard Candy, 2005 (7,2)



Aslında aklımdaki film Smart People idi, Ellen Page deyince. Ama ondan önce Hard Candy'i koyduk DVD playerımıza. Hoşlandım mı filmden? Söylemek zor. İyi oyunculuk, hatta ciddi iyi oyunculuk var. O kadar gerçekçi ki, oturduğumuz yerde sinir krizleri geçirip terledik biz de. Keyfi diğer filme saklayacağım bu durumda.

Monitörde tıkır tıkır kelimelerin yazıldığını görürüz. İki kişi chat yapmaktadır ve sohbetin sonunda buluşmaya karar verirler…



Kızın (Ellen Page) arkası dönüktür. Adam (Patrick Wilson) yavaşça arkasından yaklaştığında, kız önündeki çikolatalı tatlının içine gömülmüştür :) Adamın geldiğini anlayınca arkasına döner. Yüzü gözü çikolata içinde, kısa saçlı, küçük bir kız çocuğu vardır karşımızda. Söylediğine göre 14 yaşındadır. Karşısındakiyse ondan 18 yaş büyük chat arkadaşı Jeff'dir. Kafede biraz sohbet ettikten sonra Jeff'in evine gitmeye karar verirler.



Kız, Hayley, aslında çok temkinlidir. Jeff'in evde kendisi için hazırladığı içkiyi bile içmez şüphe ettiği için. Kendisi hazırlar içkileri.



Jeff fotoğrafçıdır ve ünlü mankenlerle çalışmaktadır. Hayley duvarlarda mankenlerin fotoğraflarını görünce kendisinin de fotoğraflarını çekmesini ister Jeff'den. Jeff fotoğraf makinesini alıp Hayley'nin peşinde dolaşır ancak bir poz bile çekemeden yere düşer.

Düşündüğümüzün aksi gerçekleşmiştir. Kızın peşinde olan adam değildir, bilakis adamın peşinde olan bu yeniyetme 14'lük kızdır. Hayley Jeff'in içkisine ilaç katıp onu bayıltmıştır.

alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270471334170310898" />

Jeff uyandığında bir sandalyeye bağlıdır. Hayley'e göre Jeff, küçük kızların peşinde dolaşan bir sapıktır. Kızları taciz eden, tecavüz eden hatta öldüren biridir. Jeff düşündüklerini itiraf edene kadar onu serbest bırakmayacak, dahası onu hadım edecek kadar ileri gidecektir Hayley. Asıl amacı kayıp olan Donna'nın katilinin ortaya çıkmasıdır.

Bu film de 2006 yapımı ve Türkçemize Lolipop ismiyle çevrilmiş. IMDB'den de 7,2 puan almış. David Slade yönetmiş bu filmi. Daha önce 30 Days Of Nights adlı filmi de yönetmişti. Burada anlatabilmiş miydim bilmiyorum ama o film kanlı, öldürmeli falan bir filmdi. Tarz olarak pek benzemiyorlar Hard Candy ile :)

Filmde gerçekten çok rahatsız oldum. En sinir olduğum şeylerden biridir bağlıyken karşındakinin her türlü hareketine, işkencesine maruz kalmak. Bir kere bağlandın mı gerisi gelir. Karşılık vermek için ölüp bitersin ama nafile. İşte bu filmde de neredeyse baştan sona böyle bir durum vardı. Ben çok daraldım o yüzden. Ama filmi kötüleyemem bu yüzden. Bilakis, tam da bu yüzden film çok iyiydi. Daha doğrusu oyunculuk çok iyiydi.



Ellen Page'i ödüllü film Juno'dan biliyoruz. O filmde de çok beğenmiştim kendisini. Bu filmde daha çok erkek çocuğu gibiydi gerçi :) Ama hakikaten çok güzel oynamış.

alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270471956566311794" />

Patrick Wilson'ıysa daha önce Little Children'da Kate Winslet ile yasak ilişki yaşayan biri olarak seyretmiştik. 2007'de The Evening adlı filmde de oynamış. O filmin de reklamlarını görmüş ve seyretmek istemiştim ama henüz seyredemedim.

Filmin son sahnelerinde bir tanıdık yüz daha çıkıyor karşımıza. Jeff'in komşusu rolünde bir Sandra Oh. Grey's Anatomy'deki halinden oldukça farklı tabi :)

18 Kasım 2008 Salı

The Fall, 2006 (8,0)



Bu filmi sevgili Craft Woman'ın tavsiyesi üzerine çok seyretmek istedim. Ben eşime söyleyene kadar bir akşam bir de baktım eşim bu filmi getirmiş seyredelim diye. Kalp kalbe bir diye buna diyorlar sanırım :) Seyrettikten sonra sevgili 7. Oda'nin sayfasında da filmle ilgili harika bir tanıtım yazısı gördüm. Severek takip ettiğim blog yazarlarıyla aynı filmleri seyretmiş ve sevmiş olmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Bu filmde de aynı şekilde oldu. Film gerçekten çok güzeldi. Beğenmedim diyecek biri çıkar mı bilemiyorum bu görsel şölene.

Filmimiz sephia bir görünümle başlıyor, hani şu siyah-beyaz gibi olan ama beyazların sarımtırak olduğu renk hali var ya, o şekilde…

Ve bir adam,
Ve bağıran adamlar,
Ve su,
Ve köprü ,
Ve tren,
Ve düşüş,
Ve filmimiz başlar.



Bir hastanenin çocuk servisinde buluruz kendimizi. Alexandria (Catinca Untaru) kolunu kırmış ve hastaneye gelmiştir. Çok sevdiği hemşirelerden Eveleyn'e (Justine Waddell) bir not yazar ve pencereden ona seslenerek notu aşağı atar. Ama not bahçedeki portakal kasalarının üzerine düşer ve Eveleyn nota ulaşamaz. Alexandria hemen aşağı koşar ve notunu aramaya başlar. Ararken başka bir servise girer. Tam dışarı çıkarken Roy (Lee Pace) "Alexandria sen misin?" diye sorar küçük kahramanımıza. Not bir şekilde Roy'un eline geçmiştir ve elindeki küçük kağıdın yazarının bu küçük kız olduğunu tahmin eder. Kız dışarı kaçsa da isminin nereden geldiğini anlatmaya başlar Roy. Ve bir noktada kızın ilgisini çekmeye başarır. Roy hikayeler anlatarak her gün kızın kendisine gelmesini sağlar. Aslında ondan istediği bir şey vardır. Roy da Alexandrie gibi düşmüş (!) ve bacaklarını kırmıştır. Yerinden hareket edemez. İntihar etmek için Morfine ihtiyacı vardır ve ona yardım edebilecek tek kişi Alexandrie'dir.

Kıza her gün hikaye anlatır. Ve biz de Alexandria'nın gözünden hikayeyi yaşarız. Müthiş bir renk cümbüşü içinde, masalsı dünyasına adım atarız bir anda.





5 kahraman, Hintli, doğabilimci Darwin (Leo Bill), Maskeli (Mavi) haydut (Roy), bombacı ve köle, Vali Odious'tan nefret etmektedir ve hepsi de tek tek valiyi öldüreceklerine dair yemin ederler. Birlikte valinin peşine düşerler hikayede.





Alexandria kendisine hikaye anlatılmasından son derece memnundur. Hatta iyileşip de hastaneden ayrılmak istemez. Çünkü Roy'dan ayrılmak istemez.

Hikayenin başında Roy, asıl kahramanı Alexandria'nın babasıymış gibi göstermeye çalışsa da Alexandria kahramanı Roy olarak görmek ister ve hikaye bu şekilde devam eder. Sona yaklaştıkça Roy hikayesindeki adamları bir bir öldürmeye başlar. Buna eş zamanlı olarak Alxandria'nın getirdiği ilaçları yutmaya başlamıştır.



Aslında her şey bir kız içindir. Roy sevgilisi tarafından terk edilince intihar etmeye kalkışmış ama sonuçta bacaklarını kırmıştır. Hikayesinde de güzel bir kızın peşinden gider ama kızın kendisini aldattığını görünce hikayede de yaşamına son vermek ister…

Film tek kelimeyle harikaydı. Son zamanlarda seyrettiğim en iyi filmdi hatta. Hem konusu hem görüntüsü itibariyle çok çok beğendim gerçekten de. Kesinlikle tavsiye ederim.

Film aslında 2006 yapımı ve IMDB'de 8 puan almış. Jennifer Lopez'li The Cell'in yönetmeni Tarsem Singh yönetmiş bu filmi de. The Cell de değişik ve güzel bir filmdi bence.



Lee Pace'i Pushing Daisies adlı televizyon dizisinden biliyoruz asıl olarak. Birkaç filmi daha var ama ben seyretmedim sanırım. Tanıdık gelmedi isimleri.

Catinca Untaru'nunsa ilk filmi. Hayranlık uyandırıcı bir performansı var gerçekten de. Bu kadar doğal ve güzel nasıl oynar bir insan, hem de 11 yaşında, şapka çıkartıyorum kendisine. Üstelik film çekildiği sıralar sadece 9 yaşında idi.

Filmi Alexandria'nın hayalgücüyle seyrettiğimiz için kötü adamlar falan da hep onun bildiği ve gördüğü kadarıyla karşımıza çıkıyor. Mavi haydut ve arkadaşlarını durdurmaya çalışan askerlerle Alexandria'nın hastanede gördüğü röntgen teknisyenleri arasındaki benzerlik falan çok güzeldi mesela. Neyse ben uzatmayayım daha fazla. Siz en iyisi oturun bir güzel seyredin bu filmi :)

Daha çok fotoğraf için buraya tıklayabilirsiniz.

13 Kasım 2008 Perşembe

Siyah Kan, Jean-Christophe Grange



Son zamanlarda okurken satır atlaya atlaya bir an önce sonunu öğrenmek için kıvrandığım tek kitap diyebilirim Siyah Kan için. Ondan önce Maeve Binchy’nin Gümüş Yıldönümü’nü okumuştum. Tabi iki kitap arasında dağlar kadar fark var. Binchy’nin dünyasından bir anda Grange’ın dünyasına atlayıvermek epey gerdi beni..

Jaques Reverdi dünyaca tanınan bir dalgıçtır. Bir anda cinayetten tutuklanır. Bir kız vahşice öldürülmüştür. Reverdi bu cinayetten yırtsa da ikincisinde suçüstü yakalanır ve hapishaneye gönderilir.

Marc daha önce sevdiği iki kişiden birinin intiharı, diğerinin vahşice öldürülmesi sonucunda komaya girer. Başlangıçta müziğe merak salmışken bu ölümler sonucunda meslek değiştirmeye karar verir ve en sonunda magazin fotoğrafçısı olur. Bu işine de Prenses Diana’nın ölümüyle son verir. Artık daha düzgün işlerde çalışmak ister. Bunun için gazetecilik ruhunun peşinden gitmeye karar verir. O günlerde Reverdi olayı gündemdedir. Marc da bu olayı araştırmaya karar verir. Ancak Reverdi kimseye röportaj vermez. Marc araştırmaları doğrultusunda kendisine bir plan yapar. Reverdi hapisteyken genç bir kız kimliği ile Reverdi’ye mektup yazacak ve Reverdi’nin kendisine açılmasını bekleyecektir.

İşler Marc’ın beklediğinden de iyi gider. Reverdi Marc’ın yeni kimliği olan Elisabeth’e aşık olmuştur. Ancak Elisabeth’in, kendisinin yarım bıraktığı işine devam etmesini ister. Marc’ın başı beladadır ve feci halde korkmaktadır. Üstelik Reverdi hapishaneden kaçmayı başaracak ve Marc’ın peşine düşecektir!

Yeterince gerilim oldu mu? He he :)

Ben çok beğendim. İnternette şöyle bir araştırdım. Yorumlar genelde kötü bir kitap olduğu şeklinde yapılmış. Ama bu tip yorum yapanların kan’dan hoşlanmadıklarını, kan gördüklerinde bayıldıklarını falan düşünüyorum. Çünkü kitapta 3 önemli kanın tanımına kadar epey detay var (ilk adet kanı, bekarlığa veda kanı ve açık yara kanı). Bu kısım biraz iğrenç gelebilir ama kitap baştan sona büyük bir gerilim ve heyecan içeriyordu bana göre. Tavsiye ederim yani :)

(458 sayfa.)

Hamiş : Bu kitaba Alanis Morissette'nin "Your Congratulations" isimli şarkısını yakıştırmıştım aslında, bilenler bilirler. Ama onu bulamadım. That I Would Be Good ile yetineceksiniz artık. Bu şarkısını da severim :)

12 Kasım 2008 Çarşamba

Once, 2006 (8,1)

Haftasonu Melih’ciğimiz geldi. Çekirdek ailemizden biri gelmiş gibi sevindik Badem’le :) Çok güzel bir haftasonu geçirdik. Melih’in engin bilgisi sayesinde sinema dağarcığımızı, şarkı dağarcığımızı genişlettik. İnsan her şeye meraklı olmayagörsün, anlat anlat bitiremedi :) Film listemizde seyredilecekler kısmında üst sıralara aldırdığı filmlerden birini seyrettik evvelsi gün. Diğerlerini de seyrettikçe anlatabileceğim umarım. Bu aralar yazma konusunda biraz sıkıntım var. Epey ara verdim ya, ondan sanırım.



Gelelim filmimize. Aslında 2006 yapımı. Vizyona girdiği zaman özellikle müzikler konusunda epey ses getirmiş, biz atlamışız nedense, seyredememişiz düne kadar. Ödüllerini yiyeyim, şarkılar cidden çok güzeldi!

Melih film hakkındaki duygu ve düşüncelerini aktarabilmek için filmle ilgili kısa film seyrettirdi bana. 1-2 dakikalık görüntüler sonunda ekranda bir yazı belirdi : “How often do you find the right person? (Hayatınızda kaç kere dpğru insanı bulursunuz?”. Ve filmin adı beliriyor bu sorudan sonra : “Once* (Bir kez)”.

İşte bu kısa film sonrasında film hakkındaki merakım daha da artarak koltuğa geçtim ve seyretmeye başladım.



Adam (Glen Hansard, aslında filmde ana karakterlerin isimleri yok gibi, zaten kadro yazısı geçerken de adam ve kadın şeklinde geçiyor başroller) kendi çapında müzik yapan biridir. Annesi öldükten sonra babasının elektrik süpürge tamircisi dükkanında çalışmaya başlar. Arta kalan zamanlarındaysa sokaklara çıkıp gitarıyla kendi bestelediği şarkıları söyler.



Bir gün yine böyle şarkı söylerken Çek bir kızla tanışır (Marketa Irglova). Kız adamın şarkılarına hayran olup onunla sohbet etmeye başlar. Adamın süpürge tamircisi olduğunu öğrenince kendi bozuk süpürgesini tamir edip etmeyeceğini sorar ve ertesi gün için anlaşırlar. Ertesi gün akşam olunca adamın her gün gelip şarkı söylediği sokağa elektrik süpürgesiyle gelir kız. Ama adam çoktan unutmuştur verdiği sözü. Yine de kızı kırmaz ve birlikte babasının dükkanına giderler. Adam kızın arkadaşlığından zevk almaya başlar. Eski sevgilisi tarafından yeni terkedilmiştir ve bir arkadaşa ihtiyacı vardır. Adam albüm çıkartma hayalleri kurar bir yandan. Bu yeni arkadaşının piyano çaldığını öğrenince onu dinlemek ister. Kız memleketinde piyano çalabilirken eşini memleketlerinde bırakıp Dublin’e geldiğinde parasızlıktan sokaklarda çiçek satma, evlere temizlikçi olarak gitme gibi işler yapar annesi ve küçük kızına bakabilmek için. Aynı zamanda bir dükkandan izin alarak ara sıra oraya gidip satılık olan piyanolardan birinin başına geçip pratik yapmaya devam etmektedir. Kızın da kendi besteleri vardır.





Adam sonunda albüm hayallerini gerçekleştirmeye karar verir. Bunun için Londra’ya gidecektir. Ama öncesinde Dublin’de bir albüm hazırlaması ve bunu Londra’ya götürmesi gerekir. Bunun için sokakta tanıdığı sokak müzisyenleri ve kızdan yardım ister.



İşte bu film de müzikle dolu geçen 1 haftadan bahsediyor. Peki sonunda ne oluyor? Adam ve kız hayatlarında bir kez bulabilecekleri bu yakınlığa tam gaz devam mı ediyorlar yoksa kız eşine, adam eski sevgilisine mi dönüyor? Bilmem :) Sadece müzikleri için bile seyretmeye değerdi bence.

Asıl adam karakterindeki Glen Hansard İrlandalı Frames grubunun solistiymiş. Adam hakiki şarkıcı yani. Ben ses rengini Cat Stevens, ay pardon Yusuf İslam’a benzettim. Hoşuma gitti yani. Bir sürü filme de şarkı yazmış.

Marketa Irglova da şarkı yazarı. Bu filmdeki Falling Slowly isimli şarkıları için Glen Hansard ile birlikte Oscar ödülü almışlar. Başka ödülleri de var. Buradan bakabilirsiniz.

Filmi John Carney yazmış ve yönetmiş. IMDB'de 8,1 puan almış ki oldukça yüksek. Sonuç olarak beklediğim gibi bir aşk filmi olmasa da ben de beğendim.

Benim şöyle bir durum da var tabi. Filmi seyrederim. Güzeldir ama öldüm bittim gibi güzel gelmemiştir. Aradan zaman geçer, anı durumuna düşer film de. İşte anı durumundayken filmden bir kare görürüm, şarkısını dinlerim ve ta taam! Film aniden olduğundan daha güzel bir anlam taşımaya başlar benim için. Bu sanırım biraz da filmi seyrettiğim zamanla alakalı bir durum. O günlerdeki genel halim, mutluluğum, arkadaşlarım vs. Bana bunları hatırlattığı için değeri artar belki de. Bu filmin üzerinden o kadar zaman geçmedi henüz. Ama yine de seyrederken aldığımdan daha büyük bir keyif alıyorum filmi hatırladığımda. Bunda da güzel şarkılarının etkisi var gibime geliyor. Dinledikçe daha iyi anlayacaksınız beni. İyi seyirler ve keyifli dinleyişler! :)

* : Once İngilizce'de hem bir kere hem de bir zamanlar anlamına gelir. Film Türkçemize de bu ikinci anlamı olan "Bir Zamanlar" olarak çevrilmiş.

7 Kasım 2008 Cuma

Bir oh çekemedik!

Bundan 1 ay önce kuzenimde aşırı bir halsizlik başlamış. Daha sonra ateşi yükselmeye başlamış. 1 hafta kadar sonra yatağa düşmüş ve belden aşağısını oynatamamaya başlamış. Kuzenlerim İstanbul'da yaşıyorlar. Hastalanan kuzenim radyoloji teknisyeni. Senelerdir hastanede çalışıyor. O hastane senin bu hastane benim tek tek gezmişler. Tam 20 gün boyunca, belden aşağısı tutmadığı için ambulanslarla ve tekerlekli sandalyelerle taşınmış hastanelere. Her gidişinde testler yenilenmiş, MR çekilmiş ama bir tülü teşhis konulamamış. Teşhis konulamadığı için tedaviye de başlanamamış dolayısıyla ve kızcağız yatağa bağlı kalmış. 21. gün sonunda birinin aklına gelmiş ve yeni bir kan tahlili yapılmış. Bu sefer brusella için. Ve test pozitif çıkmış.

Brusella aslında bir hayvan hastalığı. Ama hasta olan hayvandan alınan çiğ süt, bu sütle yapılan peynir (zaten peynir hastalığı ya da malta humması olarak da biliniyor) ya da enfekte hayvanın etinin yenmesiyle insana geçiyor. Tabi veteriner, çoban vs değilseniz. Çünkü tek bulaşma yolu bunlar değil. Daha çok bilgi için buralardan da bakabilirsiniz. 1, 2.

Sonuç olarak nihayet teşhis konabildiği için kuzenim kombine antibiyotik tedavisine başlayabildi. İlaçları almaya başladığının ertesi günü ayak parmaklarını oynatabildi, akşamınaysa odasından mutfağa kadar yürüyebilmiş. Şimdi 3. gün ve şu anda çok daha iyi. Bizimle konuşmaya da başladı. Daha önce hem ağrısından, acısından hem de moral bozukluğundan odasına bile kimseyi almıyordu. Artık telefonlara bile kendisi bakıyor ve kendisini çok iyi hissettiğini söylüyor.

İlave sonuç : Bahsettiğim akrabalarım dışarıdan yemek yemiyorlar. Her yemeği mutlaka evde yerler. Dışarıda peynir ya da pastörize edilmemiş süt, et yemezler. Peki bu hastalık nereden bulaştı? Sevgili halamın bizim köyden getirdiği ya da yol üzerinde uğrayıp Mudurnu'dan aldığı köy peynirinden geçti. Bu kadar olay yaşanmasına ve hastalığın peynir ya da sütten bulaşmış olduğu konusunda uyarılmalarına rağmen halacım şüpheli peyniri atmadı ve babamın yardım ve ziyaret ettiği gün sofraya bu peyniri koydu. Babam da peniyirin o peynir olduğuna ihtimal vermeden bir güzel yedi.

Teşhisi duyup da yaptığım araştırmalar ve edindiğim bilgiler sonucunda babamı arayıp evdeki herkesi aynı testi yaptırmaları için bilgilendirmesini söylemiştim. Önce eniştemin sonucu belli olmuş, pozitif. Şimdi halamın, diğer kuzenimin ve onun hamile eşinin sonuçlarını bekliyoruz. Sanırım bugün belli olacak. Babamla annem de bugun Ankara'ya gidiyorlar. Aynı testten babam da yaptıracak. Umarım çıkmaz ama insanların bu sorumsuzluğu bu vurdumduymazlığı karşısında hem ağzım bir karış açık kaldı hem de inanılmaz derecede sinirlendim. Biliyorum ki kötü niyetle yapılmıyor hiçbir şey. Ama bizim sülalede bile cahillik diz boyu :(

İlave sonuca ilave sonuç : Kaynağını bilmediğiniz gıdaları tüketmeyin lütfen. Güvendiğiniz insanların evine gitseniz bile saflığına ya da cahilliğine ihtimal verip masaya getirdiği gıdalar için bilgi isteyin. Bu ayıp bir şey değil. Sizin sağlığınız aslında masaya getirilen. Yemeklerinizi mümkün olduğunca kendiniz yapın ve çocuklarınıza da emin olduğunuz bu yemeklerden yedirin. Pastörize edilmemiş süt asla kullanmayın. Eti her zaman adlığınız kasaptan alın, sık sık kasap değitirmeyin. Eşinizi dostunuzu bu konuda bilgilendirin.

Epeydir yazamamamın bir nedeni de buydu. Moral bozukluğu, yoğun iş trafiği, kış depresyonu :)

Ama hepinizi çok özledim inanın. Bu arada bütün yazılarınızı okudum dersem yalan olur. Kesin dönüş yaptığımda arşivlerinizden başlayacağım her zaman yaptığım gibi :)

Bu arada beni merak eden herkese çok teşekkür ederim. İyiyim merak etmeyin ve yakında döneceğim! :)