korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2013 Pazartesi

The Cabin In The Woods (2012 / 7,1)



5 arkadaş ormandaki kulubeye tatile giderler! Burası çok bildik hikaye değil mi? Ama sonrası çok da bildiğimiz gibi değil..

Curt'un (Chris Hemsworth) kuzeni ormanda bir kulübe satın almıştır. Curt de sevgilisi Jules* (Anna Hutchison) ve diğer arkadaşları Dana (Kristen Connely), Holden (Jesse Williams) ve Marty (Fran Kanz) ile birlikte bu kulubeye giderler. Maksatları bu kısa tatillerinde Dana'ya da Holden'ı ayarlamaktır. Kulubeye yerleşip eğlenmeye başladıklarında birden odanın ortasındaki kapak açılır. Bu kapak bütün korku-gerilim filmlerinde olduğu gibi bir mahzene açılmaktadır. Mahzende sürüsüne bereket şey vardır. Kuklalar, bebekler, deniz kabukları, eskiden o kulubede yaşamış olan bir kızın günlüğü, esrarengiz aletler falan filan. Herbiri eline farklı bir şey almışken Dana elindeki günlüğü okumaya başlar ve asıl hikaye de o zaman başlar.

Dikkat : Buradan sonrası filmin neredeyse tamamını anlatır, istemiyorsanız okumayın :))

Filmin başlangıcında bu 5 genç yoktu bu arada. Takım elbiseli ciddi görünümlü adamlar vardı. Sanki FBI binasındasınız ve adamlar da devlet meselesi falan çözüyorlar. Sonra 5 genci gösterip hikayeye giriyor film. Ara ara da bu ciddi adamları gösteriyor. Anlıyoruz ki aslında her şey düzmece. Bu ciddi adamlar meğerse inandıkları tanrılara kurban vermek için belli periyotlarla 5 kişi seçip (fahişe, sportmen, akıllı, aptal, bakire) bu kulubeye yönlendiriyorlarmış. Bunu da aynı zamanda bahis konusu yapmışlar, en son da bakirenin ölmesi gerekiyormuş. Dana günlüğü okuduğunda zombi ailesinin uyanmasına sebep oluyor. Ve zombiler kulubeye doğru gelip ormanlıkta Jules'u öldürüyorlar. Ve bunlar filmin neredeyse ilk yarım saatinde oluyor. Curt diğerlerini uyarmak için kulubeye koşuyor bu arada Marty'i de yakalıyorlar.

Filmde asıl heyecanı bence öldüğünü sandığımız Marty ve Dana'nın olayın gizemini çözmeye başlamalarıyla yaşıyoruz. Zombilerin mezarlıklarına girip yerin bilmem kaç kat altına iniyorlar asansörle. Ve aslında zombilerin kendi seçimleriyle geldiklerini anlıyorlar. Önce Dana davranıp günlüğü okuduğu için zombiler gelmiş misal.

Kristen Connely bir sürü dizide oynamış, tanıdık geldi yüzü ama dizilerini seyretmedim. Benim seyrettiğim filmlerden Mona Lisa Smile'da oynamış ama onun üzerinden de 10 sene geçmiş, çok değişmiştir kuvvetle muhtemel.

Chris Hemsworth'ü Star Trek ve Thor'da seyretmiştik, çok bilindik bir yüz yani..

Jesse Williams'ı da nereden biliyorum diye düşündüm durdum bütün gece. Halbuki google abi var di mi, IMDB var aç bak. Yok daha şimdi baktım, Grey's Anatomy'den biliyormuşum :))

Fran Kanz en eğlenceli karakterdi bence. Filmografisi en kalabalık olan da o. Benim seyrettiklerimse Donnie Darko, Training Day, Orange County, The Village, Matchstick Man.

Drew Goddard ise ilk kez bu filmi yönetmiş çok yakından takip ettiğimiz Lost'un bazı bölümlerini yazmış. Sonra Alias, Buffy, Angel gibi dizilerin bazı bölümlerinin ve Cloverfield filminin yazarı kendisi. Acaba Lost Drew'den sonra mı zıttırdı diye düşünmeden edemedim :))

Film hakkındaki düşüncelerime gelince en başta da belirttiğim gibi çok bilindik bir hikayeyle başlayınca içim bayıldı ama film ilerledikçe diğerlerinden farkı ortaya çıktı. Değişik olması bir artısı bence. Çünkü hakkaten gençler ormana gider hepsi birer birer ölür filmlerinden sıkıldım artık. Bu filmde bir de değişik yaratıklar, korkutucu figurler görmek hoşuma gitti. Ha 10 numara değildi ama bence de 7 puanı hak ediyor.

12 Haziran 2009 Cuma

True Blood



Yeni bir diziye başladık. Seyretmeye başladıktan birkaç dakika sonra başroldeki kız kim diye sordu Badem. I ıh tanıyamadım. Meğer bizim Rogue’muş :) (X-Men serisi)Çok değişik geldi bana ya. Dizi de böyle hem değişik hem basit geldi ama oturup seyrediyoruz yine de :) Hani mutlaka seyredin diyeceğim türden değil ama vakit geçirmek için güzel.



Başrollerdeki güzel kızımız Sookie (Anna Paquin) bir barda garson olarak çalışmaktadır. İnsanların düşüncelerini duyma gibi bir kabileyi vardır. Ama bunu yakın arkadaşları dışında kimse bilmez.



Sookie’nin abisi Jason (Ryan Kwanten) aklı fikri kadın kızda olan biridir. Bu yüzden başı da sıklıkla derde girer.



Sookie’nin patronu Sam (Sam Trammel) Sookie’den hoşlanmaktadır ama bunu ona bir türlü söyleyemez. Sookie’ye düşüncelerini okuyabileceğini söyler sürekli ama Sookie bu yeteneğini tanıdıklarının üzerinde kullanmamaya çalışmaktadır.



Sookie’nin yakın arkadaşı Tara (Rutina Wesley) da küçüklüğünden beri Jason’a ilgi duymaktadır ama bu başkalarıyla olması için onu engellemez.



Bir gün bara Vampir Billy (Stephen Moyer) gelir. Bütün gözler ona çevrilir. Sookie de şaşkındır ama bunun sebebi bir vampirin bara gelmesi değil hayatında ilk defa birinin düşüncelerinin sesini duyamamasıdır. Sookie Billy’yle ilgilenmeye başlar. Onun yanında sessiz, sakin ve huzurludur ama etrafındakiler hep onun yanıldığını düşünür. Ne de olsa Billy vampirdir. Üstelik kasabalarında katili meçhul cinayetler de işlenmeye başlamıştır.

Her bölümde ayrı bir olay var ama hep birbiriyle bağlantılı tabi. Yine de ortadan başlarsanız yukarıda yazdıklarım konuyu yakalamanız için yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

9 Haziran 2009 Salı

Midnight Meat Train, 2008 (6,5)



Sevgili Burcu Sezer’in filmlerinden sonra bu filmi de gereksiz korku kategorisine sokabiliriz sanırım. Böyle ne çok film var hakikaten de.

Filmimize bir trende başlıyoruz adından da anlaşılacağı üzere. Siyah-beyaz ve mavi tonlarda görüntüler var. Göz açıp kapayıncaya kadar görünüp kaybolan kanlı görüntüler ve hoop Leon (Bradley Cooper) ile tanışıyoruz.

Leon fotoğrafçılık konusunda sesini duyurmaya çalışmaktadır. Sevgilisi Maya’nın (Leslie Bibb) arkadaşlarından Jurgis’unsa (Roger Bart) bu konuda önemli bağlantıları vardır ve bir gün Leon’u hayranı olduğu Susan (Brooke Shields) ile tanıştırır. Leon’un iyi fotoğrafları vardır aslında ama kadının aradığı farklı bir şeydir. Leon’a daha girişimci olması gerektiğini söyleyerek onu geri çevirir.

Leon bu duruma içerler biraz. Gece sıkıntısından uyuyamaz ve makinesini eline alıp dışarı çıkar. Bir tren (metro) istasyonunda bulur kendini. Gelişigüzel fotoğraflar çekerken bağrışma sesleri duyar ve sese doğru ilerler. 4 erkek bir kızı sıkıştırmaktadır. Önce içgüdüsel olarak fotoğraflarını çeker Leon. Kızın acı çektiğini idrak edince fotoğraf çekmeyi bırakır ve olaya müdahale etmeye çalışır. Adamlarla gayet ters bir şekilde konuşur. Elebaşları sert bakışlar ve sert bir yürüyüşle Leon’a yaklaşır. Niyeti ayan beyan kötüdür ama Jason son anda kendilerini kaydeden kamerayı gösterince hiçbir şey yapmaz ve adamlarını çekip oradan ayrılır. Kız serbest kalınca Leon’a teşekkür eder ve istasyona gelen son trene atlar gider. Kız tam binecekken kapı kapanmak üzeredir hatta, bir adamceyiz elini kapıya koyarak durdurur ve kız içeri girer.

Ertesi gün gazetelerde bir haber vardır. Ünlü manken Nora (Erika Sakaki) kaybolmuştur. Leon bu haberi görünce çok şaşırır çünkü manken diye haberi yapılan kız tam da önceki gün fotoğraflarını çektiği kızdır. Leon sevgilisine de anlatır olanları. Polise gidip fotoğrafları verir ve kızı sıkıştırmaya çalışan adamların şüpheli olabileceğini söyler. Ancak polis de Leon’dan şüphelenir.

Leon haberin üzerine bu işle ilgilenmeye başlar. 2 senedir işlenen cinayetler hep aynı hat üzerinde olmaktadır ve bu da tren istasyonu hattıdır. Leon çektiği fotoğrafları da detaylı olarak inceleyince daha önce fark etmediği şeyler fark eder. Bütün fotoğraflarda hep aynı adam vardır. Tren istasyonunda manken Nora’nın trene binmesi için kapıyı tutan elde fark ettiği yüzüğü takmaktadır.

Leon adamdan şüphelenmeye başlar ve onu takip eder. Adam, Mahogany (Vinnie Jones), bir et kesimevinde çalışmaktadır. Leon bir yandan heyecanla fotoğraf çekmekte bir yandan da adamdan ürkmektedir. Mahogany de Leon’u fark ettiğinde artık o da Leon’un peşindedir. Yine de tren cinayetlerine devam eder.



İstasyonun tamamen boşalmasını bekleyip son trene aldığı yolcuların hepsini bir bir öldürüp kıyafetlerini özenle çıkartıp poşetleyip çıplak vücutları tanınamayacak hale getirmek için gözleri yuvalarından çıkarmak, diş ve tırnakları sökmek, şaçları kazımak gibi bilimum görevini yerine getirir.





Son seferindeyse Jason ve kız arkadaşı da trendedir. Zor uğraşlardan sonra adamı etkisiz hale getirir ikili ve son durağa kadar giderler. Zaten isteseler de inemezler çünkü bu son tren cinayet için ayrılmış özel bir trendir ve gideceği yer diğer duraklardan çok farklıdır.

Sonunu da yazmayayım artık değil mi? :) Ama bence bütünüyle gereksiz bir filmdi. Bazı fotoğraflar gerçekten çok iyiydi ama onları görmek için ille de seyretmeniz gerekmez.

Film 2008 yapimi ve Ryûhei Kitamura yönetmiş. IMDB'deki puanı tahmin edilebileceği gibi 6,5.



Başrollerdeki Leon rolündeki Bradley Cooper'ı biz özellikle Nip/Tuck adlı diziden tanıyoruz. Aslında daha önce seyrettiğimiz Wedding Crashers'ta da oynamış.



Azılı katilimiz rolğndeki Vinnie Jones'u aslında epey filmde seyretmişiz ama ben hatırlayamadım o filmlerden. Burada tam anlamıyla psikopat bakışlı, bir bakışla insanın kadını donduran derler ya, siniri gözlerinden akan bir adamdı. Mümkünse tanımayayım yani zaten :) Seyrettiğimiz diğer filmlerine gelince X-Men, Last Stand, Swordfish, Snatch, Gone ın Sıxty Seconds.



Güzel kız arkadaş rolündeki Leslie Bibb çok tanıdık geldi bana. Skulls, çok sevdiğimiz Wristcutters-A Love Story ve Iron Man seyrettiğimiz filmlerinden. Ama sanırım özellikle E.R. ve Nip/Tuck'taki rolleri nedeniyle çok tanıdık geldi bana.

22 Kasım 2008 Cumartesi

The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor, 2008 (5,2)



Önceki Mumyaları sevmiştim. Hatta özellikle ilk filmi. Hangi serinin ilk filmi en kötü ki, ya da hangi serinin sonraki filmleri ilkinden daha güzel ki demeyin. Var öyle filmler de. Misal Star Wars. Hastasıyım her filminin de :) Üstelik Star Wars'da konu haricinde görsellik de çok önemli olduğundan ve de yıllar geçtikçe ilerleyen teknoloji sayesinde daha güzel görüntüler elde edilebildiğinden son filmleri daha da çok seviyorum. Obi Wan'a aşığım ayrıca :)

Her neyse, bu girişten sonra Mumya serisinin bu son filmini pek beğenmediğim anlaşılmıştır heralde. Ben yine de aklımda kalanları yazayım unutmadan. Hem belki seven olur her şeye rağmen.

İlk filmlerden bildiğimiz Mumya avcısı çiftimiz Rick (Brendan Fraser) ve Evelyn (Maria Bello) önceki davalarından kazandıkları parayla bir malikane almış ve içine yerleşmiştir. Üstelik kendilerince emekliliklerini de kazanmış ve artık sadece aileleriyle ilgilenmeye karar vermiştir.

Zaten ikinci filmden bildiğimiz ufaklık Alex de büyümüş ve genç bir delikanlı olmuştur (Luke Ford). O da babası gibi fırlamadır ve ailesinin sözünü dinlememektedir.

Ailesi onu okulda üniversitede okuyor zannederken o da ailesinin eskiden yaptığı gibi arkeolojiye merak salıp kazı yapmaya başlamıştır. Üstelik sonunda aradığı Ejder İmparatoru'nun mezarını da bulur.

Bu başarıyı ailesine açıklayamadan önce ailesi tesadüfen Çin'e gider ve olanları öğrenir.





Ancak İmparator'un üzerinde lanet vardır. Yıllar yıllar önce bütün dünyayı ele geçirebilmek için uğraşmış ve son anda Zi Juan (Michelle Yeoh) tarafından lanetlenmiştir. Bu lanet ortadan kalkarsa kaldığı yerden devam edecek ve herkese hükmedecektir. İmparator Han (Jet Li) sevimli kahramanımız Avatar gibidir zira. Suya, havaya, toprağa, ateşe ve tahtaya hükmedebilmektedir.



Çin'de zaten savaş vardır ve komutan İmparator'un dirilip Çin'i refaha kavuşturmasını ister. O bir yandan gerekeni yapmaya çalışırken Mumya avcılarımız da onu durdurmaya çalışacaktır.



Dediğim gibi ben çok sönük buldum bu filmi. Brendan Fraser hadi hep aynıydı, 3 filmde de karşımıza çıktı. Ama Maria Bello'yu bu filmde beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Ki aslında severim de kendisini. Ama nerede o Rachel Weisz'daki asalet? Resmen değiştiriyormuş filmin başarısını yahu.





Brendan Freser'ı en son Journey To The Center Of The World'de (Dünyanın Merkezine Yolculuk) seyretmiştik. Bak onu da yazamadım daha. O da fantastik bir filmi. Jules Verne'in kulakları çınlasın :) 2000'de güzeller güzeli Elizabeth Hurley'nin şeytan olduğu Bedazzled filminde ruhunu şeytana satan Elliot rolünde seyretmiştik Fraser'ı. Daha bir sürü filmi de var ama doğrusu Brendan Fraser deyince aklıma ilk gelen filmleri Mummy serisi.

Rachel Weisz'den şu filmlerde bahsetmiştim daha önce : Definitely, Maybe, My Blueberry Nights. Güzelliğini de oyunculuğunu da çok beğeniyorum ben.



Bu filmde Weisz yerine Evelyn olarak seyrettiğimiz Maria Bello'yu ise çok sevdiğim ER dizisinden tanıyorum asıl olarak. Daha sonra Coyote Ugly, Secret Window gibi filmlerde de seyrettik onu.



Kahraman kadın Zi Juan'ı canlandıran Michelle Yeoh'u asıl olarak Crouching Tiger Hidden Dragon filminden biliyoruz.



Jet Li içinse Ying Xiong (Hero) diyeceğim başka da bir şey demeyeceğim. Uzun bir film listesi var. Buradan bakabilirsiniz.

Ha bu arada yönetmenliğini Rob Cohen'in yaptığı film 2008 yapımı ve tahmin edebileceğiniz gibi IMDB puanı düşük : 5,2.

13 Kasım 2008 Perşembe

Siyah Kan, Jean-Christophe Grange



Son zamanlarda okurken satır atlaya atlaya bir an önce sonunu öğrenmek için kıvrandığım tek kitap diyebilirim Siyah Kan için. Ondan önce Maeve Binchy’nin Gümüş Yıldönümü’nü okumuştum. Tabi iki kitap arasında dağlar kadar fark var. Binchy’nin dünyasından bir anda Grange’ın dünyasına atlayıvermek epey gerdi beni..

Jaques Reverdi dünyaca tanınan bir dalgıçtır. Bir anda cinayetten tutuklanır. Bir kız vahşice öldürülmüştür. Reverdi bu cinayetten yırtsa da ikincisinde suçüstü yakalanır ve hapishaneye gönderilir.

Marc daha önce sevdiği iki kişiden birinin intiharı, diğerinin vahşice öldürülmesi sonucunda komaya girer. Başlangıçta müziğe merak salmışken bu ölümler sonucunda meslek değiştirmeye karar verir ve en sonunda magazin fotoğrafçısı olur. Bu işine de Prenses Diana’nın ölümüyle son verir. Artık daha düzgün işlerde çalışmak ister. Bunun için gazetecilik ruhunun peşinden gitmeye karar verir. O günlerde Reverdi olayı gündemdedir. Marc da bu olayı araştırmaya karar verir. Ancak Reverdi kimseye röportaj vermez. Marc araştırmaları doğrultusunda kendisine bir plan yapar. Reverdi hapisteyken genç bir kız kimliği ile Reverdi’ye mektup yazacak ve Reverdi’nin kendisine açılmasını bekleyecektir.

İşler Marc’ın beklediğinden de iyi gider. Reverdi Marc’ın yeni kimliği olan Elisabeth’e aşık olmuştur. Ancak Elisabeth’in, kendisinin yarım bıraktığı işine devam etmesini ister. Marc’ın başı beladadır ve feci halde korkmaktadır. Üstelik Reverdi hapishaneden kaçmayı başaracak ve Marc’ın peşine düşecektir!

Yeterince gerilim oldu mu? He he :)

Ben çok beğendim. İnternette şöyle bir araştırdım. Yorumlar genelde kötü bir kitap olduğu şeklinde yapılmış. Ama bu tip yorum yapanların kan’dan hoşlanmadıklarını, kan gördüklerinde bayıldıklarını falan düşünüyorum. Çünkü kitapta 3 önemli kanın tanımına kadar epey detay var (ilk adet kanı, bekarlığa veda kanı ve açık yara kanı). Bu kısım biraz iğrenç gelebilir ama kitap baştan sona büyük bir gerilim ve heyecan içeriyordu bana göre. Tavsiye ederim yani :)

(458 sayfa.)

Hamiş : Bu kitaba Alanis Morissette'nin "Your Congratulations" isimli şarkısını yakıştırmıştım aslında, bilenler bilirler. Ama onu bulamadım. That I Would Be Good ile yetineceksiniz artık. Bu şarkısını da severim :)

7 Ekim 2008 Salı

Espinazo Del Diablo, El (Devil's Backbone), 2001 (7,6)



Bu filmi sevgili Vladimir’in tavsiyesi üzerine seyredilecekler listemizin üst sıralarına taşımıştık. Bayramda seyretme imkanı bulduğumuz filmlerden biri oluverdi böylece.





İspanya’da savaş vardır. Babası savaşa gidince Carlos (Fernando Tielve) da bakılması için bir yetimhaneye bırakılır. Yetimhanenin başında Carmen (Marisa Paredes) ve doktor Casares (Federico Luppi) vardır. Bir yerden yardım almadan, kendi imkanlarıyla bakmaya çalışırlar çocuklara.



Carlos yetimhaneye ilk geldiği günden itibaren, ondan yaşça daha büyük olan Jaime (Íñigo Garcés) ve arkadaşları Carlos ile uğraşırlar. Carlos geceleri yatakhanede garip sesler duymaktadır. Bir gece yine sesler duyduğu için uyuyamaz ve kalkıp sesin geldiği yeri aramaya başlar. O sırada çocukların ayaklarının ucunda duran sürahiler tek tek yere düşerek içindeki sular yere dökülür. Bu gürültüye bütün çocuklar uyanır ve sularını döktüğü için Carlos’u suçlarlar. Oysa suçlu Carlos değildir. Jaime Carlos’un mutfağa giderek sürahileri doldurması gerektiğini söyler. Tabi gecenin karanlığında, kimseden korkmuyorsa. Carlos akıllı ve cesurdur, tabi ki gidecektir. Ama Carlos’un da bir şartı vardır : Jaime de onunla gelmelidir.

İki çocuk merdivenlerden sessizce inip yatakhanelerinin karşısındaki tek katlı binaya, mutfağa giderler. Önce Jaime doldurur suyu. Sıra Carlos’a geldiğinde Jaime çoktan mutfaktan çıkmıştır, dışarıda Carlos’u beklemektedir. Carlos suyu doldururken mutfakta asılı duran makaslar büyük bir gürültüyle yere düşer. Carlos arkasını döndüğünde merdivenlerde bir gölge görür. Makasları düşüren aşağı, karanlığa doğru inmektedir. Carlos merak eder ve o da gölgenin peşinden aşağı iner.



Aşağıda kocaman bir havuz vardır. İçinde sarımsı pis bir suyla.. Carlos etrafına bakınırken aşağıda bir çocuk görür. Çocuğun başından kan akmaktadır ve suratı bembeyazdır.



Carlos korkarak hemen yukarı çıkar ve sürahisini de unutmadan mutfaktan çıkar. Dışarı çıktığında Jaime yatakhaneye girmek üzeredir. Ancak Carlos içeri giremeden Jaime’in arkadaşları sapan ile Carlos’un elindeki sürahiyi vurup kırarlar. Bu sefer Jacinto (Eduardo Noriega) da uyanır ve dışarı çıkar. Jacinto da yıllar önce yetimhaneye gelen çocuklar arasındadır. Artık o da büyümüş ve yeni gelen çocuklara bakıcılık yapmaya başlamıştır. Çok asabidir ve Carlos’un yatakhaneden dışarı çıktığını görünce çok kızar.

Çocuklar bir araya geldiklerinde konuşmaya başlarlar. Carlos’a ilk günden beri takılma nedenlerinden biri de yatağının eskiden Santi’ye (Junio Valverde) ait olmasıdır. Denildiğine göre Santi yetimhaneden kaçmıştır. Bazılarına göre kurtulmuş, bazılarına göreyse dışarıda ölmüştür. Ancak gerçek çok daha başkadır ve Jaime gerçeği bilen tek çocuktur…

Film güzeldi. 2001 yapımı ve IMDB’de 7,6 puan almış. Bazı sahnelerde epey gerildim. Ama film sandığım gibi tamamıyla korku filmi değildi. Ben kendimi ona hazırlamıştım :)

Yönetmen Guillermo Del Toro’yu tanıyoruz artık. En son Orfanato, El’de bahsetmiştim. O filmin prodüktörlüğünü yapmıştı. Yönettiği filmlerden ilk seyrettiğimse Mimic. 1997 yapımı olan bu Mimic, İstanbul’da sinemaya gidip de seyrettiğim ilk filmdir hatta :) Liseden 97’de mezun olup aynı sene üniversiteye başlamıştım. Anılarım depreşti :) Daha sonra 2001’de Espinazo Del Diablo, El’i yönetmiş. Daha sonra 2002’de Blade II ve 2004’te Hellboy ile tekrar karşımıza çıkmıştı. O da çok başarılı bir filmdi bence. Yönetmenin başarısını gördüğümüz filmlerden biriydi hatta. Sonuçta Hellboy, adı üzerinde cehennemden gelen adam. Böyle sinir, antipatik biri olmalı. Ama öyle değildi. Ben çok sevmiştim :) Sonra 2006’da 3 tane Oscar ödülü de alan Laberinto Del Fauno, El (Pan’ın Labirenti) ile ismini iyice duyduk. Tabi bu kadar başarının üzerine Hellboy’un devam filmi olan Hellboy : The Golden Army yönetmenliğini de ona verildi. Tabi bütün bu filmlerin yazar/senarist kısmında da yine Guillermo Del Toro’nun ismini gördüğümüzü belirtmeliyim.



Eduardo Noriega’yu en son Vantage Point’te seyretmişiz. Epey de filmi var. Hatta 2005’te çekilen Che Guevara’da Che’yi canlandırmış ama ben seyretmedim henüz, eşim seyretmişti yanlış hatırlamıyorsam.



Federico Luppi’yse Laberinto Del Fauno, El’de de oynamış. Onu da en son daha önce bahsettiğim Habitación de Fermat, La’da Fermat rolünde seyretmişiz.

23 Eylül 2008 Salı

Danika, 2006 (5,8)



Sevgili 7. Oda’nın sayfasında görmüştüm bu filmi. Yazdıkları merakımı celbetmişti epey, arşivimizde de varmış, haliyle sıraya aldık bu filmi ve nihayet dün seyredebildik.

Güzel bir müzikle başlıyor film. Korku-gerilim hissi veren ve insanın içine işleyen bir müzikle. Sonra bir kadının sesini duyuyoruz, derinlerden gelen. “İyileşeceğim” diyor kendi kendine. Oradan bir araba sahnesine atlıyoruz. İlk karede gördüğümüz güzel kadın araba kullanıyor. Burada hemen aklımıza bir film geliyor : À l'intérieur. Ve işte film başlıyor.



Danika (Marisa Tomei) evlidir ve 3 çocuk annesidir. Bütün günü çocukları için endişelenerek geçer. Sürekli olarak çocuklarının başına bir şey geleceğinden korkar ve sonunda halüsinasyon görmeye başlar.



Danika bir bankada çalışmaktadır. Hesaplarının yine yanlış olduğu gerekçesiyle banka müdürünün yanına çağırılır. Hesapların acilen düzeltilmesi gereklidir ve müdür rahat çalışabilmesi için odasını Danika’ya vererek kendisi dışarı çıkar. Odada dışarısını gösteren bir de televizyon vardır, bankanın kamere sistemi bu odaya kurulmuştur çünkü. Danika işlerine başlarken dışarıda bir anda bir hareketlilik olur. Silahlı adamlar bankaya gelmiş ve insanları tehdit etmeye başlamıştır. Birkaç kişiye ateş de ederek onları öldürürler, ateş edilenlerin arasında müdür de vardır. Danika çok korkar ve korkudan kendini kaybeder adeta. Ekranda adamlardan birinin, kendisinin içinde olduğu odaya doğru geldiğini görür ve bir köşeye siner. Kapı yavaşta açılır ve bam! İçeri giren müdürden başkası değildir ve dışarıda her şey çok normaldir…



Danika çocukları için duyduğu endişe nedeniyle çok gergindir ve bu tip halüsinasyonlar hep stresine bağlanır. Bir psikiatriste giderek ilaç da kullanmaya başlar. Ama sanki her şey daha da kötüye gitmektedir. Kocası Randy (Craig Bierko) Danika için endişelense de elinden bir şey gelmez.

Bütün bunlar gösterilirken hop eski bir kareye döneriz. Bir bakarız Danika ilk karelerdeki gibi kendi kendini iyileşeceği konusunda teskin etmektedir ve bu karede çocukları küçüktür…

Film güzeldi bence de. Badem çok beğenmedi. Sebebi de sanırım korku filmi seyretmek için kendini hazırlaması ama filmi korkudan çok dram etiketli gibi görmesiydi. Evet bazı kareler aniden önünüze geldiğinden ara sıra ürküyorsunuz ama filmin sonunda ben de dram seyrettiğimi düşünmeden edemedim ve yine de beğendim filmi. Marisa Tomei güzel bir oyunculuk çıkarmış bence bu filmde de. İçinde bulunduğu o ruh halini o kadar iyi yansıtmış ki, altyazı geçmese bile kadının halinden anlayabiliyorsunuz durumunu.

Film 2006 yapımı aslında, o kadar da yeni değil. Çok yönetmenlik deneyimi olmayan da bir yönetmeni var : Ariel Vromen. Başarılı buldum ben. IMDB’de 5,8 puan almış gerçi.



Marisa Tomei’den en son Before The Devil’s Know You’re Dead’de bahsetmiştim. Gerçi o zamanlar çok açıklayıcı şeyler yazmıyormuşum :) Çok beğenerek seyrediyorum ben kendisini. Acaip şeker ve güzel bir yüzü var bence. Onu ilk kez 1994'de Robert Downey Jr.'la birlikte rol aldığı Only You'da seyretmiştik. Orada epey zayıftı gerçi. Hatırlar mısınız bilmem, ama o filmi de çok şeker bulurum ben :) Daha sonra 1995'te daha dün bahsettiğim Tim Roth ile birlikte Four Rooms'ta rol almıştı. 2000'de Keanu Reeves'in başrolde olduğu The Watcher'da da rol almış ama oradan hatırlayamadım bir anda. Aynı yıl Mel Gibson'ı bizlerle buluşturan What Woman Want'ta ve 2001'de birçok dalda Oscar'a aday gösterilen In The Bedroom'da oynamıştı.



Craig Bierko’yu Inside Man'de bahsettiğim Clive Owen'la karıştırıyorum hep :) 2001'den önce oynadığı filmlerin çoğunu bilmiyorum. İsmi tanıdık gelenleriyse seyretmedim. 2001'de Kate & Leopold'da seyretmişiz yalnız. 2005'te de Cinderella Man'de karşımıza çıkmış. 2007'de de şimdilerde hastası olduğumuz Nip / Tuck dizisinin bir bölümünde rol almış, tabi biz daha yeni seyredebildik. Bir ara o diziyi de öveceğim :)

Hamiş : Film müziklerini bulamadım. Ama bu filme uygun düşeceğini düşündüğüm bir şarkıyı ekliyorum dinlemeniz için. Çok da severim hani. Alanis Morissette'den Your Congratulations.

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Pathology, 2008 (6,0)



Marc Schoelermann'ın filmini tatile çıkmadan hemen önce seyrettik aslında ama yazmak için fırsat bulamadım şimdiye dek. Film 2008 yapımı ve IMDB'de 6,0 puan almış. Ben çok beğenmedim. Türkçe'ye de Kadavra diye çevrildiği için bayağı ihtişamlı bir film bekledim ben. Ama beklediğimi bulamadım. Biraz amaçsız geldi açıkçası.



Ted Grey (Milo Ventimiglia) tıp mezunu ve adli tıpta uzmanlaşmak isteyen biridir. Sevgilisi Gwen'i (Alyssa Milano) bırakıp staj yapacağı yere gider.



Burada tanıştığı stajyerlerden Jake (Michael Weston) ile takılmaya başladığı an hayatı değişir. Jake, arkadaşlarıyla birlikte geceleri buluşup laboratuvara giderek sebebi belli olmayan ölümleri araştırır. Öyle bir hale gelmişlerdir ki artık insanları değişik şekillerde öldürerek arkadaşlarının ölümün nasıl gerçekleştiğini bulmalarını beklerler. İp de burada kopuyor zaten.



Ben genel olarak beğenmedim. Kadavra incelenmesi, analiz yapılması mantık olarak çok güzel geliyor. Ama öyle incelemeden ziyade Ted'in Lauren'la cinsel münasebeti, diğer arkadaşlarıyla kavgası falan üzerine kurulmuş bir film gibi geldi.



Ted rolündeki Milo Ventimiglia'yı Heroes dizindeki Peter Petrelli rolüyle tanıyoruz. Dizideki en sevdiğimiz karakterlerden hatta. Süper güç olarak da en çok sahip olmak istediklerimizden birine sahip :) Bir sürü filmde de rol almış ama ben seyretmedim hiçbirini.



Filmde sevgilisini oynayan güzeller güzeli Alyssa Milano'yu ise sanırım ilk olarak (kendi adıma) Poison Ivy 2'de tanıdık. Orada da yüzü falan çok hoş gelmişti bana. Bu filmde de zaten iyi huylu, güzel, iyi aile kızı rolünde olduğundan göze hitap eden bir görüntüsü vardı.

30 Haziran 2008 Pazartesi

Salò o le 120 giornate di Sodoma, 1975 (6,2)


Dün oturduk, önceki gün seyretmek istediğimiz asıl filmi seyrettik. Aslında eşimin seyretmek istediği demeliyim, benim bu filmden haberim yoktu. Doğrusu fazla bir şey de kaçırdığımı söyleyemem. Zaten sonuna kadar da dayanamadım.

Film bir grup insanın çocuk yaştaki kızları ve erkekleri toplayarak onlara işkence etmesi üzerine kurulmuş. Ama işkence öyle böyle değil. Cinsel işkence bahis konusu olan.

Çocukları her türlü cinsel ilişkiye maruz bırakmak, yapmadıklarında onları cezalandırmak, kendi sapık hikayelerindeki olayları çocuklara canlandırtmak işkence tarzlarından bazıları. Bir ara öyle uçuklaşıyor ki ortaya çıkıp hikayesini anlatan kadından sonra adamlardan biri çıkıp kakasını yapıyor ve seçtiği kızın bunu yemesini istiyor. Bu şekilde adam zevkleniyor, şehvetleniyor işte ne denirse.

Benim ne yüreğim ne midem kaldırmadı. Eşim de bir yerde kusacak gibi oldu sanırsam ama o sonuna kadar dayandı yine de. Filmin amacı faşizmi göstermekmiş bu arada. Daha önce yine bu amaçla Frontiere(s)'i seyretmiştik.

Seyretmenizi tavsiye etmem ama yine de merak eden olursa filmi Pier Paolo Pasolini yazmış ve yönetmiş.

Suspiria, 1977 (7,3)


Haftasonu oturduk Suspiria'yı seyrettik. Benden eski bir film, 1977 yapımı. Aslında itiraf ediyorum, niyetimiz bu filmi seyretmek değilmiş. "Miş" diyorum çünkü eşim eski ama güzel bir korku filmi getiriyorum diyerek kendi de farkında olmadan başka bir film getirmiş. Yani düşündüğü film bu zannediyormuş ama o da yanılmış. Diğerini başka bir zaman seyredeceğiz artık. Onun vesilesiyle Jessica Harper'la tanışmış olduk. Aslında çok tanıdık bir yüz. Bir sürü de filmi var ama bayağı eskiler. Yeni filmlerden, ki o bile eskidi, Minorty Report'ta da oynamış aslında.

Neyse filmimize gelelim;



Suzy Bannion (Jessica Harper) uçaktan inince taksi aramaya başlar. Bu arada yağmur başlamış ve sırılsıklam olmuştur. Sonunda bir taksiyi çevirebilir. Adresi verir ve arkasına yaslanır.

Gideceği yere ulaştığında kapıdan daha sonra isminin Pat (Eva Axén) olduğunu öğreneceğimiz genç ve güzel bir kız çıkmaktadır. Dışarıda acaip bir fırtına vardır. Genç kız bir şeyler söyler içerideki birisine ve adeta kaçar oradan.

Suzy taksiciye beklemesini söyleyerek kapıya yanaşır ve zile basar. Kendini tanıtır ve içeri girmek ister. Ancak karşı taraftan gelen ses onu tanımadığını ve içeriye alamayacağını söyler. Suzy birkaç kere daha denese de içeri giremeyeceğini anlar ve taksiye binip geri döner.






Bu arada Pat şehirdeki teyzesinin evine gitmiştir. Çok korkmuş bir hali vardır. Teyzesi onu odaya çıkartıp dinlenmesini tembihler. Pat odaya girer ve kapıyı kilitler. Her şey ona korkutucu gelmektedir. Cama yaklaşınca karşısında bir şey görür. Alev gibi iki göz ona bakmaktadır. O kaçamadan pencereden iki el çıkar ve Pat'i boğmaya başlar. Bu arada Pat'in teyzesi çığlıkları duymuş ve kapıyı yumruklamaya başlamıştır. Ama kapı kilitlidir ve açamaz. Yardım istemek için apartman içinde dolanırken yukarıdan Pat'in cesedi düşer. Kırılan cam parçaları teyzenin de sonunu getirecektir.
Ertesi gün Suzy yine yollara düşer ve aynı yere gider. Burası Suzy'nin yeni kayıt olduğu bale okuludur. Kapıyı Miss Tanner (Alida Valli) açar. Suzy kendini tanıtır ve içeri alınır. Miss Tanner bale öğretmenlerinden biridir. Suzy'i okul müdür yardımcısı Madam Blanc'ın (Joan Bennett) yanına götürür. Madam Blanc Suzy'yi beklemektedir.
Suzy'nin odası henüz hazır olmadığından Madam Blanc ona birkaç gün Olga'nın evinde kalmasını söyler ve ders için hazırlanmak üzere giyinme odasına gönderir. Suzy burada arkadaşlarıyla tanışır. Olga (Barbara Magnolfi) ve Sara (Stefania Casini) bunlardan ikisidir.



Suzy gün geçtikçe Sara ile yakınlaşır. Sara Pat'in çok yakın arkadaşı olduğunu ve son günlerde çok garip davrandığını söyler. Suzy okula ilk geldiğinde kapı ziline cevap veren de aslında Sara'dır.
Suzy okulda dolaşırken temizlikçi kadına rastlar ilk günlerinde. Bundan garip bir şekilde etkilenir ve kendini çok kötü hissetmeye başlar. Dans bile edemeyecek duruma gelir ama Miss Tanner ilk dansını görmekte ısrar eder. Birkaç figürden sonra Suzy yere düşer. Ağzı ve burnu kanamaya başlar. Doktor ona özel bir diyet verir ve önemli bir şeyi olmadığını söyleyerek gider. Bundan sonra Suzy'nin odasına her gün tepside özel yemekler ve bir bardak şarap gelmeye başlar.
Suzy yemeklerini yedikten sonra hemen uyur. Kendisine bir türlü engel olamaz. Hatta Sara gelip onunla zorla konuşmaya çalışsa da etkili olamaz. Suzy hep uyur. Ve bir gün Sara da ortadan kaybolur.
Suzy Sara'nın daha önce bahsettiği arkadaşı Daniel'i (Flavio Bucci) arayıp bilgi almaya karar verir. Sara cadılardan bahsetmiştir. Daniel da bunun doğru olduğunu söyler. Bale okulu eskiden cadı olduğuna inanılan Helena Marcus'a aittir. O öldükten sonra bale okulu olarak kullanılmaya başlanmıştır. Suzy'nin kafası iyice karışır.
Okula döndüğü zaman Sara'nın onu uyandırmaya çalışırken söylediği şeyleri azar azar hatırlamaya başlar. Sara'ya göre öğretmenler hergün 21:30 da okulu terkedip evlerine gitmektedir. Ancak Suzy ayak seslerinden öğretmenlerin dışarıya değil içeride bir yerlere gittiğini farkeder. Sara kaybolmadan önce öğretmenleri takip etmeye karar verirler. Ancak şimdi Sara yoktur ve Suzy bu işi tek başına yapacaktır.
Düşündükçe okula ilk geldiği gün Pat'in söylediği iki kelimeyi hatırlar. "Sır" ve "süsen". Bu henüz onun için anlamlı değildir ama koridorlardan ve odalardan geçtikçe anlamını bulacaktır.
Suzy sonunda değişik bir odaya gelir. Bu oda halıyla kaplı olduğu için duydukları ayak sesleri burada son bulmaktadır. Oda çok değişik bir odadır. İçindeki eşyalar, duvarlarındaki resimler hep farklıdır. Ve birden duvardaki süsen çiçeklerini görür Suzy. Ve birden hatırlar Suzy. Pat çıkarken sırdan bahsetmektedir aslında. İçerideki birine seslenerek sırrı çözdüğünü, bunun için gizli odadaki mavi süseni çevirmesi gerektiğini söyler.
Suzy hemen gider ve mavi süseni çevirir, bir kapı açılır o an. Suzy içeri dalar ve ilerlemeye başlar. Perdelerin arkasında kalarak görünmeden ilerler. Bir odada Miss Tanner, Madam Blanc ve okuldan tanıdığı birkaç kişi daha vardır. Helena'dan ve gücünden, Amerikalı kızdan, yani Suzy'den ve onun ölmesi gerektiğinden bahsederler. Suzy kaçmak zorundadır. En yakın bulduğu bir kapıdan içeri girer. Bu odanın ortasında bir yatak vardır ve yatakta da bir kadın...









Filmde epey gerildik itiraf ediyorum :) Aslında bıçakların sahteliği, kanın yapaylığı çok belliydi ama işte o bıçaklar saplanıp da kanlar akana kadar gerim gerim gerildik :)

Bu arada filmdeki mekanlar görülmeye değer. Öyle manzara falan değil, yanlış anlaşılmasın :) Okulun içindeki odalar, duvarlar, kapılar, odaların içindeki eşyalara kadar her şey çok orijinal :)

Daha önce de yazdığım gibi film 1977 yapımı. Dario Argento yazmış ve yönetmiş. Yazım aşamasında Daria Nicolodi de bulunmuş.

Jessica Harper gerçekten çok tanıdık bir yüz değil mi? Acaba başka nerelerde görmüş olabiliriz?