gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gerilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2013 Pazartesi

The Cabin In The Woods (2012 / 7,1)



5 arkadaş ormandaki kulubeye tatile giderler! Burası çok bildik hikaye değil mi? Ama sonrası çok da bildiğimiz gibi değil..

Curt'un (Chris Hemsworth) kuzeni ormanda bir kulübe satın almıştır. Curt de sevgilisi Jules* (Anna Hutchison) ve diğer arkadaşları Dana (Kristen Connely), Holden (Jesse Williams) ve Marty (Fran Kanz) ile birlikte bu kulubeye giderler. Maksatları bu kısa tatillerinde Dana'ya da Holden'ı ayarlamaktır. Kulubeye yerleşip eğlenmeye başladıklarında birden odanın ortasındaki kapak açılır. Bu kapak bütün korku-gerilim filmlerinde olduğu gibi bir mahzene açılmaktadır. Mahzende sürüsüne bereket şey vardır. Kuklalar, bebekler, deniz kabukları, eskiden o kulubede yaşamış olan bir kızın günlüğü, esrarengiz aletler falan filan. Herbiri eline farklı bir şey almışken Dana elindeki günlüğü okumaya başlar ve asıl hikaye de o zaman başlar.

Dikkat : Buradan sonrası filmin neredeyse tamamını anlatır, istemiyorsanız okumayın :))

Filmin başlangıcında bu 5 genç yoktu bu arada. Takım elbiseli ciddi görünümlü adamlar vardı. Sanki FBI binasındasınız ve adamlar da devlet meselesi falan çözüyorlar. Sonra 5 genci gösterip hikayeye giriyor film. Ara ara da bu ciddi adamları gösteriyor. Anlıyoruz ki aslında her şey düzmece. Bu ciddi adamlar meğerse inandıkları tanrılara kurban vermek için belli periyotlarla 5 kişi seçip (fahişe, sportmen, akıllı, aptal, bakire) bu kulubeye yönlendiriyorlarmış. Bunu da aynı zamanda bahis konusu yapmışlar, en son da bakirenin ölmesi gerekiyormuş. Dana günlüğü okuduğunda zombi ailesinin uyanmasına sebep oluyor. Ve zombiler kulubeye doğru gelip ormanlıkta Jules'u öldürüyorlar. Ve bunlar filmin neredeyse ilk yarım saatinde oluyor. Curt diğerlerini uyarmak için kulubeye koşuyor bu arada Marty'i de yakalıyorlar.

Filmde asıl heyecanı bence öldüğünü sandığımız Marty ve Dana'nın olayın gizemini çözmeye başlamalarıyla yaşıyoruz. Zombilerin mezarlıklarına girip yerin bilmem kaç kat altına iniyorlar asansörle. Ve aslında zombilerin kendi seçimleriyle geldiklerini anlıyorlar. Önce Dana davranıp günlüğü okuduğu için zombiler gelmiş misal.

Kristen Connely bir sürü dizide oynamış, tanıdık geldi yüzü ama dizilerini seyretmedim. Benim seyrettiğim filmlerden Mona Lisa Smile'da oynamış ama onun üzerinden de 10 sene geçmiş, çok değişmiştir kuvvetle muhtemel.

Chris Hemsworth'ü Star Trek ve Thor'da seyretmiştik, çok bilindik bir yüz yani..

Jesse Williams'ı da nereden biliyorum diye düşündüm durdum bütün gece. Halbuki google abi var di mi, IMDB var aç bak. Yok daha şimdi baktım, Grey's Anatomy'den biliyormuşum :))

Fran Kanz en eğlenceli karakterdi bence. Filmografisi en kalabalık olan da o. Benim seyrettiklerimse Donnie Darko, Training Day, Orange County, The Village, Matchstick Man.

Drew Goddard ise ilk kez bu filmi yönetmiş çok yakından takip ettiğimiz Lost'un bazı bölümlerini yazmış. Sonra Alias, Buffy, Angel gibi dizilerin bazı bölümlerinin ve Cloverfield filminin yazarı kendisi. Acaba Lost Drew'den sonra mı zıttırdı diye düşünmeden edemedim :))

Film hakkındaki düşüncelerime gelince en başta da belirttiğim gibi çok bilindik bir hikayeyle başlayınca içim bayıldı ama film ilerledikçe diğerlerinden farkı ortaya çıktı. Değişik olması bir artısı bence. Çünkü hakkaten gençler ormana gider hepsi birer birer ölür filmlerinden sıkıldım artık. Bu filmde bir de değişik yaratıklar, korkutucu figurler görmek hoşuma gitti. Ha 10 numara değildi ama bence de 7 puanı hak ediyor.

9 Haziran 2009 Salı

Midnight Meat Train, 2008 (6,5)



Sevgili Burcu Sezer’in filmlerinden sonra bu filmi de gereksiz korku kategorisine sokabiliriz sanırım. Böyle ne çok film var hakikaten de.

Filmimize bir trende başlıyoruz adından da anlaşılacağı üzere. Siyah-beyaz ve mavi tonlarda görüntüler var. Göz açıp kapayıncaya kadar görünüp kaybolan kanlı görüntüler ve hoop Leon (Bradley Cooper) ile tanışıyoruz.

Leon fotoğrafçılık konusunda sesini duyurmaya çalışmaktadır. Sevgilisi Maya’nın (Leslie Bibb) arkadaşlarından Jurgis’unsa (Roger Bart) bu konuda önemli bağlantıları vardır ve bir gün Leon’u hayranı olduğu Susan (Brooke Shields) ile tanıştırır. Leon’un iyi fotoğrafları vardır aslında ama kadının aradığı farklı bir şeydir. Leon’a daha girişimci olması gerektiğini söyleyerek onu geri çevirir.

Leon bu duruma içerler biraz. Gece sıkıntısından uyuyamaz ve makinesini eline alıp dışarı çıkar. Bir tren (metro) istasyonunda bulur kendini. Gelişigüzel fotoğraflar çekerken bağrışma sesleri duyar ve sese doğru ilerler. 4 erkek bir kızı sıkıştırmaktadır. Önce içgüdüsel olarak fotoğraflarını çeker Leon. Kızın acı çektiğini idrak edince fotoğraf çekmeyi bırakır ve olaya müdahale etmeye çalışır. Adamlarla gayet ters bir şekilde konuşur. Elebaşları sert bakışlar ve sert bir yürüyüşle Leon’a yaklaşır. Niyeti ayan beyan kötüdür ama Jason son anda kendilerini kaydeden kamerayı gösterince hiçbir şey yapmaz ve adamlarını çekip oradan ayrılır. Kız serbest kalınca Leon’a teşekkür eder ve istasyona gelen son trene atlar gider. Kız tam binecekken kapı kapanmak üzeredir hatta, bir adamceyiz elini kapıya koyarak durdurur ve kız içeri girer.

Ertesi gün gazetelerde bir haber vardır. Ünlü manken Nora (Erika Sakaki) kaybolmuştur. Leon bu haberi görünce çok şaşırır çünkü manken diye haberi yapılan kız tam da önceki gün fotoğraflarını çektiği kızdır. Leon sevgilisine de anlatır olanları. Polise gidip fotoğrafları verir ve kızı sıkıştırmaya çalışan adamların şüpheli olabileceğini söyler. Ancak polis de Leon’dan şüphelenir.

Leon haberin üzerine bu işle ilgilenmeye başlar. 2 senedir işlenen cinayetler hep aynı hat üzerinde olmaktadır ve bu da tren istasyonu hattıdır. Leon çektiği fotoğrafları da detaylı olarak inceleyince daha önce fark etmediği şeyler fark eder. Bütün fotoğraflarda hep aynı adam vardır. Tren istasyonunda manken Nora’nın trene binmesi için kapıyı tutan elde fark ettiği yüzüğü takmaktadır.

Leon adamdan şüphelenmeye başlar ve onu takip eder. Adam, Mahogany (Vinnie Jones), bir et kesimevinde çalışmaktadır. Leon bir yandan heyecanla fotoğraf çekmekte bir yandan da adamdan ürkmektedir. Mahogany de Leon’u fark ettiğinde artık o da Leon’un peşindedir. Yine de tren cinayetlerine devam eder.



İstasyonun tamamen boşalmasını bekleyip son trene aldığı yolcuların hepsini bir bir öldürüp kıyafetlerini özenle çıkartıp poşetleyip çıplak vücutları tanınamayacak hale getirmek için gözleri yuvalarından çıkarmak, diş ve tırnakları sökmek, şaçları kazımak gibi bilimum görevini yerine getirir.





Son seferindeyse Jason ve kız arkadaşı da trendedir. Zor uğraşlardan sonra adamı etkisiz hale getirir ikili ve son durağa kadar giderler. Zaten isteseler de inemezler çünkü bu son tren cinayet için ayrılmış özel bir trendir ve gideceği yer diğer duraklardan çok farklıdır.

Sonunu da yazmayayım artık değil mi? :) Ama bence bütünüyle gereksiz bir filmdi. Bazı fotoğraflar gerçekten çok iyiydi ama onları görmek için ille de seyretmeniz gerekmez.

Film 2008 yapimi ve Ryûhei Kitamura yönetmiş. IMDB'deki puanı tahmin edilebileceği gibi 6,5.



Başrollerdeki Leon rolündeki Bradley Cooper'ı biz özellikle Nip/Tuck adlı diziden tanıyoruz. Aslında daha önce seyrettiğimiz Wedding Crashers'ta da oynamış.



Azılı katilimiz rolğndeki Vinnie Jones'u aslında epey filmde seyretmişiz ama ben hatırlayamadım o filmlerden. Burada tam anlamıyla psikopat bakışlı, bir bakışla insanın kadını donduran derler ya, siniri gözlerinden akan bir adamdı. Mümkünse tanımayayım yani zaten :) Seyrettiğimiz diğer filmlerine gelince X-Men, Last Stand, Swordfish, Snatch, Gone ın Sıxty Seconds.



Güzel kız arkadaş rolündeki Leslie Bibb çok tanıdık geldi bana. Skulls, çok sevdiğimiz Wristcutters-A Love Story ve Iron Man seyrettiğimiz filmlerinden. Ama sanırım özellikle E.R. ve Nip/Tuck'taki rolleri nedeniyle çok tanıdık geldi bana.

23 Ocak 2009 Cuma

Butterfly On A Wheel, 2007 (6,7)



Ya sinir oluyorum. Eskiden ne güzel arşivlerin arşivi IMDB'den yararlanabiliyordum efendi gibi. Şimdi yasakladılar iş yerinde :( Başka sitelerden yönetmen, oyuncu adı falan konusunda yardım alabiliyorum ancak, ühü. Bu bilgilerin eşliğinde başlayalım bakalım yazımıza..



Güzeller güzeli Abby (Maria Bello) uyuduğu yatağında kıpırdanır. Aşağı kattan sesler duyunca korkusuzca merdivenleri inmeye başlar. Ama aşağıda korkunç bir süprizle karşılaşmaz. Gelen kocası Randal'dan (Gerard Butler) başkası değildir çünkü. Aşağıda biraz ses olunca küçük kızları Sophie de uyanır sonunda. Küçük kızlarını öpüp mutlu aile tablosunu gözümüzün içine sokarlar o an.

Bir gün Randal, Abby'ye, patronu Karl'la buluşacağını söyler. Sophie yalnız kalmasın diye bir bakıcı ayarlarlar. Bakıcı kadın geldiğinde dışarı çıkıp arabalarına biner ve yola koyulurlar karı-koca.

Biraz ilerledikten sonra arka koltuktan bir adam (Pierce Brosnan) çıkar ve silahını Abby ve Randal'a doğrultur. Onlardan istediği bazı şeyler vardır. Karı-koca adamın her istediğini yapmak zorunda kalacaklardır çünkü kızlarına bakıcı olarak tuttukları kadın da bu silahlı adamla işbirliği içindedir.

Adam (ismini filmin sonunda öğreniriz) öncelikle bankadaki bütün paralarını çekmelerini ister adam ve kadından. Başta karşı gelseler de kızlarının hayatının adamın elindeki telefonla bağlantılı olduğunu anladıklarından mecburen boyun eğerler. Bankaya gittiklerinde etrafta güvenlikçiler, polisler olsa da kimseye bir şey anlatamazlar. Randal biraz tedirgin olduğundan Abby onu arabaya geri yollar. İşin ucunda kızı vardır ne de olsa. Abby duygusal davranarak işin riske girmesini istemez. Parayı çekince adamın verdiği çantaya koyar ve arabaya gider.

Adamın yaptığı ilk iş çantadan bir tomar para alıp bunu yakmak ve yanan paraları çantanın içine atıp bütün paraların yanmasını sağlamak olur. Adam bu şekilde işin ciddiyetini ve kaybedecek bir şeyi olmadığını göstermiş olur. Abby ve Randal bu durum karşısında çok şaşırır ve çok korkar.



Adam daha sonra bir restorana gitmelerini ister. Orada karnını bir güzel doyuracaktır ama kimsede para olmadığını bildiğinden Abby ve Randal'a ikinci bir görev verir. O yemeğini bitirene kadar karı-koca dışarı çıkıp 300 dolar bulmak zorundadır. Abby ve Randal telaşla dışarı çıkar. Etrafta tanıdık kimse yoktur, bankada beş kuruş paraları yoktur, zamanları çok kısıtlıdır. Mecburen bilezik-saat satarak parayı bulurlar.



Restorandan çıktıktan sonra adam keyifle yeni görevlerinden bahseder. Abby adamın verdiği zarfı yerine ulaştıracaktır. Randal'sa adamla birlikte kalacaktır. Ve adam Abby gittikten sonra anlatmaya başlar. Randal iş yerinde ahlaka uymayan bir şekilde çalışmaktadır. Rakip şirketlerin öğrenmemesi gereken belgeler vardır. Adamın Abby'ye verdiği zarfta bu belgeler vardır ve Randal karısını arayıp paketi vermemesini söylemezse Randal'ın iş hayatı son bulacaktır. Randal karısını arar ve gerçeklerden bahsetmeden sadece paketi vermemesini söyler. Ama kadın kızı için hiçbir riski göze alamaz ve paketi ilgili kişiye elden teslim eder.

Üçlü yeniden bir araya geldiklerinde Randal Abby'ye çok sinirlenmiştir. Adamımızsa bir kenara çekilip keyifle gülmeye devam eder. İstediğini almaya başlamıştır.

Bir sonraki görevde yine teslim edilmesi gereken bir paket vardır. Adam bir ara bakıcıyı arayıp kızın nasıl olduğunu sorar. Telefon açılmadan önce bir numara da söylemiştir. Adamın arabadan ayrıldığı bir an koltuğa bıraktığı numarayı kaydeder Randal. Adamdan ayrıldıktan sonra bu numaranın bir otel olduğunu öğrenirler. O an vermeleri gereken bir karar vardır. Kızlarının peşinden otele mi gideceklerdir yoksa adamı sinirlendirmemek için paketi teslim etmek üzere yola mı çıkacaklardır?

Tercihlerini kızlarından yana kullanır ve otele giderler. Ama odada karşılarına çıkan tek kişi adam olmuştur. Bunların hepsi birer oyundur aslında. Ve bu oyundan kurtulmanın tek yolu oyunu sonuna kadar oynamaktır.

Adamın bundan sonra istediği şey Randal'ı patronuyla buluşacağı yere götürmektir. Üçlü yine yollara düşer. Yolun sonunda güzel bir dağ evi vardır. Randal eve girer ve sürpriz. Aslında bu bizim için sürpriz olmuştur. Randal karşılaşacağı şeyi baştan beri bilmektedir. Daha da sürpriz olan aslında üçünün de karşılacağı şeyi baştan beri bilmesidir. Ama herkesin birbirinden sakladığı şeyler vardır.

Aha! Bu ne şimdi değil mi? :) Baştan başlayan bir stres ve gerilim vardı. Ben biraz tahmin etmiştim ana kötü karakterleri falan ama işin bu duruma geleceğini düşünmemiştim doğrusu. Evet sürpriz bir son sizi bekleyecek eğer bu filmi seyrederseniz. Bence güzel bir filmdi.

Gelelim filmle ilgili diğer bilgilere. Film 2007 yapımı ve Mike Barker yönetmş.



Kötü adam hatta gıcık adam olarak karşımıza çıkan Pierce Brosnan'ı yapımcı koltuğunda da görüyoruz bu filmde. Epeydir ortalıklarda yoktu kendisi. James Bond serisinden epey bir tanışıklığımız var. 1995'te Golden Eye,1999'da The World Is Not Enough, 2002'de Die Another Day. Diğer filmlerini okuyorum okuyorum ama Mrs. Doubtfire'dan başkasını hatırlayamadım. O filmde de aklıma gelen tek karakter Doubtfire'ın ta kendisi, yani Robin Williams.



Maria Bello'yu severim. En son The Mummy : Tomb Of The Dragon Emperor'da bahsetmiştim kendisinden.



Gerard Butler da çok tanıdık bir yüz. Çok filmini seyretmemiş olmama rağmen çok tanıdık :) Sanırım 300'le baya bir akıllara kazındı yüzü. Ki ben o filmi henüz seyretmedim. Ama afişlerde, fragmanlarda oldukça çok gördüm Butler'ı. Seyrettiğimi hatırladığım ilk filmi 2003 yapımı Lara Croft Tomb Raider : The Cradle of Life. Onun dışındaki filmleri 300 (2006), P.S. I Love You (2007- onu da henüz seyretmedim), ve geçenlerde seyretmeye çalışıp da nedense çok sıkıldığım ama eşimin çok beğendiği RocknRolla (2008).

26 Kasım 2008 Çarşamba

Taken, 2008 (7,9)



Doğum günü partisinde başlar filmimiz. Minik, sarı saçlı güzel bir kız pastasındaki mumları üfler. Yanında güzel annesi Lenore (Famke Janssen), karşısında albüm için fotoğrafını çeken babası Bryan (Liam Neeson).

Ve zaman ilerler. Bu sefer 17. doğum gününü kutlamaktadır Kim (Maggie Grace). Annesinin yeni eşiyle birlikte oturdukları evin bahçesinde bir parti verilmektedir. Kim'in biyolojik babası Bryan gelir ve kızına doğum günü hediyesini vererek partiden ayrılır.

Bryan, emekli olmadan önce devlet için çalışmıştır. Güvenlikle ilgili bir işi vardır ama bunu kızına tam olarak açıklamamıştır. Emekli olduktan sonra kızına daha yakın olabilmek ve onunda vakit geçirebilmek için Kim'e yakın bir yere taşınmış ama hiçbir şey hayalindeki gibi olmamıştır. Kim, babasını arayıp sormaz. Hatta onun için buraya taşındığının bile farkında değildir.





Kim aradığında Bryan sonunda hayallerindeki baba-kız ilişkisine kavuşabileceklerini düşünür. Kafeye gidip kızını beklemeye başlar. Kim geldiğinde çok sevinir. Onun en çok sevdiği içecekten bile ısmarlamıştır Kim gelmeden. Ama çok zaman geçmeden eski eşi de kapıdan içeri girer ve yanlarına gelip oturur. Baba-kız tek başlarına vakit geçiremeyeceklerdir yine. Üstelik Kim'in babasıyla görüşmek istemesinin sebebi onu özlemesi falan değildir. Arkadaşıyla Fransa'ya tatile gitmek ister. Ama 18 yaşının altında olduğu için babasının imzası gereklidir.

Bryan, kirli işlerin içinde çok olduğu için kızının yanında büyük biri olmadan seyahat etmesini istemezse de en sonunda Kim'i üzmemek için kağıdı imzalar.

Kim ve arkadaşı Amanda aslında bir müzik grubunun turnesiyle dolaşacak ve sadece Fransa'da kalmayacaktır. Havaalanından Paris'e kadar taksi tutmak gerekecektir. Orada tesadüfen karşılaşıp tanıştıkları Peter, Paris'e beraber gidip taksi ücretini bölüşmeyi teklif edince bunu kabul ederler. Ancak düşünmedikleri bir şey vardır. Peter bu şekilde adreslerini öğrenecek ve kadın tüccarlarına bu adresi verecektir.

Kızlar eve çıktıklarında Bryan hala Kim'i cep telefonundan aramakta ama bir türlü sesini duyuramamaktadır. En sonunda Kim cevapsız aramaları görür ve babasını arar. O arada evin içinde dolaşmaktadır. Evin banyosuna gittiğinde, hala Bryan'la konuşurken, banyonun camından Amanda'nın durduğu odadaki hareketleri fark eder. Eve yabancı birileri girmiştir ve Amanda'yı zorla götürmektedirler. Kim bunları dehşetle fark edip babasına anlatır.



Bryan'ın soğukkanlı olması gerekir bu andan sonra. Kızına yapması gerekenleri söyler. Banyoya en yakın odaya gidip yatağın altına girecektir. Adamlar onu da alıp götürene kadar az bir vakti vardır. Telefonu yere bırakıp adamlarla ilgili tanımlayıcı bilgileri babasına verecektir.

Ve yatağın altından siyah, kalın botları görür Kim. 3 ya da 4 kişidirler. Önce gittiler sansa da son anda ayaklarından dışarı çekilir genç kız. İşte o anda da bağırmaya başlar. "1,80 boyunda, kahverengi gözlü, elinde ay yıldız şeklinde dövme var!" Ve kızı alıp giderler…

Bryan telefonda bekler yine de. Ve konuşmaya başlar. "O kızı bırakın. Eğer şimdi bırakırsanız sizi aramam, sizi takip etmem. Unuturum. Ama eğer şimdi bırakmazsanız peşinizden gelirim. Sizi ararım. Sizi bulurum. Ve sizi öldürürüm!". Ve karşı taraftan cevap gelir. "İyi şanslar."

Bundan sonra Bryan'ın eski işinden edindii tecrübeleri güzel bir şekilde kullanarak kötü adamların peşine düşmesini, onları bulmasını ve kızını aramasını heyecan içinde seyrederiz :)



Kızlar bu tüccarların eline düştükten sonra bulunmak için 96 saatleri vardır. 96 saat sonra kızlara ulaşmak imkansızdır filmde. Bu yüzden dilimize 96 Saat olarak çevrilmiş ismi.

Film 2008 yapımı ve IMDB'de 7,9 puan almış. Yönetmenliğini de Pierre Morel yapmış. Pierre Morel daha önce Jet Li'nin oynadığı ve benim çok beğendiğim Danny The Dog (Kız Zincirlerini olarak çevrilmişti) filminin görüntü yönetmenliğini yapmıştı.

Gelelim oyuncuları nereden tanıdığımıza :



Liam Neeson'ın epey kalabalık bir film listesi var. Öncesinde de bir sürü filmi olmasına rağmen sanırım ben asıl olarak 1993 yapımı Schindler's List'ten biliyorum. 1994'te Jodie Foster'ın da rol aldığı Nell adlı filmde doktor rolünde karşımıza çıkmıştı (o film de güzeldi). 1998'de Misarebles, Les'te (Sefiller) oynadı, ki kitabı zaten biliyorsunuzdur ama bu filmi seyretmek de çok güzeldi. 1999'da ta taaam! benim serim olan Star Wars'a adım attı. Hem de usta Qui-Gon Jinn olarak. 2002'de Daniel Day-Lewis ve Leonardo DiCaprio'yla Gans Of New York'ta, 2003'te Love Actually'de, 2005'te Kingdom Of Heaven'da, ve aynı yıl yine sevdiğim bir seri olan Batman'in ilkinden sonra çekilen iki kötü filmi sonrasında gelen ve iyi filmlerin başlangıcı saydığım Christopher Nolan'ın yönettiği ve Christian Bale'in Batman olduğu Batman Begins'te oynamıştı.



Maggie Grace'i asıl olarak Lost dizisindeki Shannon rolünden biliyoruz. Aslında 25 yaşında olmasına rağmen bu filmde 17 yaşındaki Kim'i oldukça başarılı canlandırmış. Zira Kim'i bazen bir kaşık suda boğasım geldi :)



Güzeller güzeli Famke Janssen'e geldi sıra. Eşim bir numaralı hayranıdır :) Eskiden Melroce Place diye bir dizi vardı. Çok da severek seyrederdim. Orada başlamış aslında maceramız. Ama oradan hatırladığımı söyleyemeyeceğim. Janssen'i tanıyarak seyrettiğim ilk filmi 1998 yapımı The Faculty. Ben o zamanlar üniversitedeydim ve bu filmi sinemada seyretmekten keyif almıştım doğrusu. 1999'da House on the Haunted Hill'de Evelyn olarak karşımıza çıktı cadı :) Ve 2000'de yine sevdiğim bir seri olan X-Men'e adım attı. Hem de Jean Grey rolüyle. 2004-2005 arası sevdiğimiz dizilerden Nip/Tuck'ta sevmediğimiz Ava rolüne büründü. 2003 ve 2006'da X-Men'in devam filmlerinde de rol aldı elbette.

22 Kasım 2008 Cumartesi

The Mummy: Tomb of the Dragon Emperor, 2008 (5,2)



Önceki Mumyaları sevmiştim. Hatta özellikle ilk filmi. Hangi serinin ilk filmi en kötü ki, ya da hangi serinin sonraki filmleri ilkinden daha güzel ki demeyin. Var öyle filmler de. Misal Star Wars. Hastasıyım her filminin de :) Üstelik Star Wars'da konu haricinde görsellik de çok önemli olduğundan ve de yıllar geçtikçe ilerleyen teknoloji sayesinde daha güzel görüntüler elde edilebildiğinden son filmleri daha da çok seviyorum. Obi Wan'a aşığım ayrıca :)

Her neyse, bu girişten sonra Mumya serisinin bu son filmini pek beğenmediğim anlaşılmıştır heralde. Ben yine de aklımda kalanları yazayım unutmadan. Hem belki seven olur her şeye rağmen.

İlk filmlerden bildiğimiz Mumya avcısı çiftimiz Rick (Brendan Fraser) ve Evelyn (Maria Bello) önceki davalarından kazandıkları parayla bir malikane almış ve içine yerleşmiştir. Üstelik kendilerince emekliliklerini de kazanmış ve artık sadece aileleriyle ilgilenmeye karar vermiştir.

Zaten ikinci filmden bildiğimiz ufaklık Alex de büyümüş ve genç bir delikanlı olmuştur (Luke Ford). O da babası gibi fırlamadır ve ailesinin sözünü dinlememektedir.

Ailesi onu okulda üniversitede okuyor zannederken o da ailesinin eskiden yaptığı gibi arkeolojiye merak salıp kazı yapmaya başlamıştır. Üstelik sonunda aradığı Ejder İmparatoru'nun mezarını da bulur.

Bu başarıyı ailesine açıklayamadan önce ailesi tesadüfen Çin'e gider ve olanları öğrenir.





Ancak İmparator'un üzerinde lanet vardır. Yıllar yıllar önce bütün dünyayı ele geçirebilmek için uğraşmış ve son anda Zi Juan (Michelle Yeoh) tarafından lanetlenmiştir. Bu lanet ortadan kalkarsa kaldığı yerden devam edecek ve herkese hükmedecektir. İmparator Han (Jet Li) sevimli kahramanımız Avatar gibidir zira. Suya, havaya, toprağa, ateşe ve tahtaya hükmedebilmektedir.



Çin'de zaten savaş vardır ve komutan İmparator'un dirilip Çin'i refaha kavuşturmasını ister. O bir yandan gerekeni yapmaya çalışırken Mumya avcılarımız da onu durdurmaya çalışacaktır.



Dediğim gibi ben çok sönük buldum bu filmi. Brendan Fraser hadi hep aynıydı, 3 filmde de karşımıza çıktı. Ama Maria Bello'yu bu filmde beğendiğimi söyleyemeyeceğim. Ki aslında severim de kendisini. Ama nerede o Rachel Weisz'daki asalet? Resmen değiştiriyormuş filmin başarısını yahu.





Brendan Freser'ı en son Journey To The Center Of The World'de (Dünyanın Merkezine Yolculuk) seyretmiştik. Bak onu da yazamadım daha. O da fantastik bir filmi. Jules Verne'in kulakları çınlasın :) 2000'de güzeller güzeli Elizabeth Hurley'nin şeytan olduğu Bedazzled filminde ruhunu şeytana satan Elliot rolünde seyretmiştik Fraser'ı. Daha bir sürü filmi de var ama doğrusu Brendan Fraser deyince aklıma ilk gelen filmleri Mummy serisi.

Rachel Weisz'den şu filmlerde bahsetmiştim daha önce : Definitely, Maybe, My Blueberry Nights. Güzelliğini de oyunculuğunu da çok beğeniyorum ben.



Bu filmde Weisz yerine Evelyn olarak seyrettiğimiz Maria Bello'yu ise çok sevdiğim ER dizisinden tanıyorum asıl olarak. Daha sonra Coyote Ugly, Secret Window gibi filmlerde de seyrettik onu.



Kahraman kadın Zi Juan'ı canlandıran Michelle Yeoh'u asıl olarak Crouching Tiger Hidden Dragon filminden biliyoruz.



Jet Li içinse Ying Xiong (Hero) diyeceğim başka da bir şey demeyeceğim. Uzun bir film listesi var. Buradan bakabilirsiniz.

Ha bu arada yönetmenliğini Rob Cohen'in yaptığı film 2008 yapımı ve tahmin edebileceğiniz gibi IMDB puanı düşük : 5,2.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Hard Candy, 2005 (7,2)



Aslında aklımdaki film Smart People idi, Ellen Page deyince. Ama ondan önce Hard Candy'i koyduk DVD playerımıza. Hoşlandım mı filmden? Söylemek zor. İyi oyunculuk, hatta ciddi iyi oyunculuk var. O kadar gerçekçi ki, oturduğumuz yerde sinir krizleri geçirip terledik biz de. Keyfi diğer filme saklayacağım bu durumda.

Monitörde tıkır tıkır kelimelerin yazıldığını görürüz. İki kişi chat yapmaktadır ve sohbetin sonunda buluşmaya karar verirler…



Kızın (Ellen Page) arkası dönüktür. Adam (Patrick Wilson) yavaşça arkasından yaklaştığında, kız önündeki çikolatalı tatlının içine gömülmüştür :) Adamın geldiğini anlayınca arkasına döner. Yüzü gözü çikolata içinde, kısa saçlı, küçük bir kız çocuğu vardır karşımızda. Söylediğine göre 14 yaşındadır. Karşısındakiyse ondan 18 yaş büyük chat arkadaşı Jeff'dir. Kafede biraz sohbet ettikten sonra Jeff'in evine gitmeye karar verirler.



Kız, Hayley, aslında çok temkinlidir. Jeff'in evde kendisi için hazırladığı içkiyi bile içmez şüphe ettiği için. Kendisi hazırlar içkileri.



Jeff fotoğrafçıdır ve ünlü mankenlerle çalışmaktadır. Hayley duvarlarda mankenlerin fotoğraflarını görünce kendisinin de fotoğraflarını çekmesini ister Jeff'den. Jeff fotoğraf makinesini alıp Hayley'nin peşinde dolaşır ancak bir poz bile çekemeden yere düşer.

Düşündüğümüzün aksi gerçekleşmiştir. Kızın peşinde olan adam değildir, bilakis adamın peşinde olan bu yeniyetme 14'lük kızdır. Hayley Jeff'in içkisine ilaç katıp onu bayıltmıştır.

alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270471334170310898" />

Jeff uyandığında bir sandalyeye bağlıdır. Hayley'e göre Jeff, küçük kızların peşinde dolaşan bir sapıktır. Kızları taciz eden, tecavüz eden hatta öldüren biridir. Jeff düşündüklerini itiraf edene kadar onu serbest bırakmayacak, dahası onu hadım edecek kadar ileri gidecektir Hayley. Asıl amacı kayıp olan Donna'nın katilinin ortaya çıkmasıdır.

Bu film de 2006 yapımı ve Türkçemize Lolipop ismiyle çevrilmiş. IMDB'den de 7,2 puan almış. David Slade yönetmiş bu filmi. Daha önce 30 Days Of Nights adlı filmi de yönetmişti. Burada anlatabilmiş miydim bilmiyorum ama o film kanlı, öldürmeli falan bir filmdi. Tarz olarak pek benzemiyorlar Hard Candy ile :)

Filmde gerçekten çok rahatsız oldum. En sinir olduğum şeylerden biridir bağlıyken karşındakinin her türlü hareketine, işkencesine maruz kalmak. Bir kere bağlandın mı gerisi gelir. Karşılık vermek için ölüp bitersin ama nafile. İşte bu filmde de neredeyse baştan sona böyle bir durum vardı. Ben çok daraldım o yüzden. Ama filmi kötüleyemem bu yüzden. Bilakis, tam da bu yüzden film çok iyiydi. Daha doğrusu oyunculuk çok iyiydi.



Ellen Page'i ödüllü film Juno'dan biliyoruz. O filmde de çok beğenmiştim kendisini. Bu filmde daha çok erkek çocuğu gibiydi gerçi :) Ama hakikaten çok güzel oynamış.

alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5270471956566311794" />

Patrick Wilson'ıysa daha önce Little Children'da Kate Winslet ile yasak ilişki yaşayan biri olarak seyretmiştik. 2007'de The Evening adlı filmde de oynamış. O filmin de reklamlarını görmüş ve seyretmek istemiştim ama henüz seyredemedim.

Filmin son sahnelerinde bir tanıdık yüz daha çıkıyor karşımıza. Jeff'in komşusu rolünde bir Sandra Oh. Grey's Anatomy'deki halinden oldukça farklı tabi :)

13 Kasım 2008 Perşembe

Siyah Kan, Jean-Christophe Grange



Son zamanlarda okurken satır atlaya atlaya bir an önce sonunu öğrenmek için kıvrandığım tek kitap diyebilirim Siyah Kan için. Ondan önce Maeve Binchy’nin Gümüş Yıldönümü’nü okumuştum. Tabi iki kitap arasında dağlar kadar fark var. Binchy’nin dünyasından bir anda Grange’ın dünyasına atlayıvermek epey gerdi beni..

Jaques Reverdi dünyaca tanınan bir dalgıçtır. Bir anda cinayetten tutuklanır. Bir kız vahşice öldürülmüştür. Reverdi bu cinayetten yırtsa da ikincisinde suçüstü yakalanır ve hapishaneye gönderilir.

Marc daha önce sevdiği iki kişiden birinin intiharı, diğerinin vahşice öldürülmesi sonucunda komaya girer. Başlangıçta müziğe merak salmışken bu ölümler sonucunda meslek değiştirmeye karar verir ve en sonunda magazin fotoğrafçısı olur. Bu işine de Prenses Diana’nın ölümüyle son verir. Artık daha düzgün işlerde çalışmak ister. Bunun için gazetecilik ruhunun peşinden gitmeye karar verir. O günlerde Reverdi olayı gündemdedir. Marc da bu olayı araştırmaya karar verir. Ancak Reverdi kimseye röportaj vermez. Marc araştırmaları doğrultusunda kendisine bir plan yapar. Reverdi hapisteyken genç bir kız kimliği ile Reverdi’ye mektup yazacak ve Reverdi’nin kendisine açılmasını bekleyecektir.

İşler Marc’ın beklediğinden de iyi gider. Reverdi Marc’ın yeni kimliği olan Elisabeth’e aşık olmuştur. Ancak Elisabeth’in, kendisinin yarım bıraktığı işine devam etmesini ister. Marc’ın başı beladadır ve feci halde korkmaktadır. Üstelik Reverdi hapishaneden kaçmayı başaracak ve Marc’ın peşine düşecektir!

Yeterince gerilim oldu mu? He he :)

Ben çok beğendim. İnternette şöyle bir araştırdım. Yorumlar genelde kötü bir kitap olduğu şeklinde yapılmış. Ama bu tip yorum yapanların kan’dan hoşlanmadıklarını, kan gördüklerinde bayıldıklarını falan düşünüyorum. Çünkü kitapta 3 önemli kanın tanımına kadar epey detay var (ilk adet kanı, bekarlığa veda kanı ve açık yara kanı). Bu kısım biraz iğrenç gelebilir ama kitap baştan sona büyük bir gerilim ve heyecan içeriyordu bana göre. Tavsiye ederim yani :)

(458 sayfa.)

Hamiş : Bu kitaba Alanis Morissette'nin "Your Congratulations" isimli şarkısını yakıştırmıştım aslında, bilenler bilirler. Ama onu bulamadım. That I Would Be Good ile yetineceksiniz artık. Bu şarkısını da severim :)

28 Temmuz 2008 Pazartesi

Pathology, 2008 (6,0)



Marc Schoelermann'ın filmini tatile çıkmadan hemen önce seyrettik aslında ama yazmak için fırsat bulamadım şimdiye dek. Film 2008 yapımı ve IMDB'de 6,0 puan almış. Ben çok beğenmedim. Türkçe'ye de Kadavra diye çevrildiği için bayağı ihtişamlı bir film bekledim ben. Ama beklediğimi bulamadım. Biraz amaçsız geldi açıkçası.



Ted Grey (Milo Ventimiglia) tıp mezunu ve adli tıpta uzmanlaşmak isteyen biridir. Sevgilisi Gwen'i (Alyssa Milano) bırakıp staj yapacağı yere gider.



Burada tanıştığı stajyerlerden Jake (Michael Weston) ile takılmaya başladığı an hayatı değişir. Jake, arkadaşlarıyla birlikte geceleri buluşup laboratuvara giderek sebebi belli olmayan ölümleri araştırır. Öyle bir hale gelmişlerdir ki artık insanları değişik şekillerde öldürerek arkadaşlarının ölümün nasıl gerçekleştiğini bulmalarını beklerler. İp de burada kopuyor zaten.



Ben genel olarak beğenmedim. Kadavra incelenmesi, analiz yapılması mantık olarak çok güzel geliyor. Ama öyle incelemeden ziyade Ted'in Lauren'la cinsel münasebeti, diğer arkadaşlarıyla kavgası falan üzerine kurulmuş bir film gibi geldi.



Ted rolündeki Milo Ventimiglia'yı Heroes dizindeki Peter Petrelli rolüyle tanıyoruz. Dizideki en sevdiğimiz karakterlerden hatta. Süper güç olarak da en çok sahip olmak istediklerimizden birine sahip :) Bir sürü filmde de rol almış ama ben seyretmedim hiçbirini.



Filmde sevgilisini oynayan güzeller güzeli Alyssa Milano'yu ise sanırım ilk olarak (kendi adıma) Poison Ivy 2'de tanıdık. Orada da yüzü falan çok hoş gelmişti bana. Bu filmde de zaten iyi huylu, güzel, iyi aile kızı rolünde olduğundan göze hitap eden bir görüntüsü vardı.

30 Haziran 2008 Pazartesi

Suspiria, 1977 (7,3)


Haftasonu oturduk Suspiria'yı seyrettik. Benden eski bir film, 1977 yapımı. Aslında itiraf ediyorum, niyetimiz bu filmi seyretmek değilmiş. "Miş" diyorum çünkü eşim eski ama güzel bir korku filmi getiriyorum diyerek kendi de farkında olmadan başka bir film getirmiş. Yani düşündüğü film bu zannediyormuş ama o da yanılmış. Diğerini başka bir zaman seyredeceğiz artık. Onun vesilesiyle Jessica Harper'la tanışmış olduk. Aslında çok tanıdık bir yüz. Bir sürü de filmi var ama bayağı eskiler. Yeni filmlerden, ki o bile eskidi, Minorty Report'ta da oynamış aslında.

Neyse filmimize gelelim;



Suzy Bannion (Jessica Harper) uçaktan inince taksi aramaya başlar. Bu arada yağmur başlamış ve sırılsıklam olmuştur. Sonunda bir taksiyi çevirebilir. Adresi verir ve arkasına yaslanır.

Gideceği yere ulaştığında kapıdan daha sonra isminin Pat (Eva Axén) olduğunu öğreneceğimiz genç ve güzel bir kız çıkmaktadır. Dışarıda acaip bir fırtına vardır. Genç kız bir şeyler söyler içerideki birisine ve adeta kaçar oradan.

Suzy taksiciye beklemesini söyleyerek kapıya yanaşır ve zile basar. Kendini tanıtır ve içeri girmek ister. Ancak karşı taraftan gelen ses onu tanımadığını ve içeriye alamayacağını söyler. Suzy birkaç kere daha denese de içeri giremeyeceğini anlar ve taksiye binip geri döner.






Bu arada Pat şehirdeki teyzesinin evine gitmiştir. Çok korkmuş bir hali vardır. Teyzesi onu odaya çıkartıp dinlenmesini tembihler. Pat odaya girer ve kapıyı kilitler. Her şey ona korkutucu gelmektedir. Cama yaklaşınca karşısında bir şey görür. Alev gibi iki göz ona bakmaktadır. O kaçamadan pencereden iki el çıkar ve Pat'i boğmaya başlar. Bu arada Pat'in teyzesi çığlıkları duymuş ve kapıyı yumruklamaya başlamıştır. Ama kapı kilitlidir ve açamaz. Yardım istemek için apartman içinde dolanırken yukarıdan Pat'in cesedi düşer. Kırılan cam parçaları teyzenin de sonunu getirecektir.
Ertesi gün Suzy yine yollara düşer ve aynı yere gider. Burası Suzy'nin yeni kayıt olduğu bale okuludur. Kapıyı Miss Tanner (Alida Valli) açar. Suzy kendini tanıtır ve içeri alınır. Miss Tanner bale öğretmenlerinden biridir. Suzy'i okul müdür yardımcısı Madam Blanc'ın (Joan Bennett) yanına götürür. Madam Blanc Suzy'yi beklemektedir.
Suzy'nin odası henüz hazır olmadığından Madam Blanc ona birkaç gün Olga'nın evinde kalmasını söyler ve ders için hazırlanmak üzere giyinme odasına gönderir. Suzy burada arkadaşlarıyla tanışır. Olga (Barbara Magnolfi) ve Sara (Stefania Casini) bunlardan ikisidir.



Suzy gün geçtikçe Sara ile yakınlaşır. Sara Pat'in çok yakın arkadaşı olduğunu ve son günlerde çok garip davrandığını söyler. Suzy okula ilk geldiğinde kapı ziline cevap veren de aslında Sara'dır.
Suzy okulda dolaşırken temizlikçi kadına rastlar ilk günlerinde. Bundan garip bir şekilde etkilenir ve kendini çok kötü hissetmeye başlar. Dans bile edemeyecek duruma gelir ama Miss Tanner ilk dansını görmekte ısrar eder. Birkaç figürden sonra Suzy yere düşer. Ağzı ve burnu kanamaya başlar. Doktor ona özel bir diyet verir ve önemli bir şeyi olmadığını söyleyerek gider. Bundan sonra Suzy'nin odasına her gün tepside özel yemekler ve bir bardak şarap gelmeye başlar.
Suzy yemeklerini yedikten sonra hemen uyur. Kendisine bir türlü engel olamaz. Hatta Sara gelip onunla zorla konuşmaya çalışsa da etkili olamaz. Suzy hep uyur. Ve bir gün Sara da ortadan kaybolur.
Suzy Sara'nın daha önce bahsettiği arkadaşı Daniel'i (Flavio Bucci) arayıp bilgi almaya karar verir. Sara cadılardan bahsetmiştir. Daniel da bunun doğru olduğunu söyler. Bale okulu eskiden cadı olduğuna inanılan Helena Marcus'a aittir. O öldükten sonra bale okulu olarak kullanılmaya başlanmıştır. Suzy'nin kafası iyice karışır.
Okula döndüğü zaman Sara'nın onu uyandırmaya çalışırken söylediği şeyleri azar azar hatırlamaya başlar. Sara'ya göre öğretmenler hergün 21:30 da okulu terkedip evlerine gitmektedir. Ancak Suzy ayak seslerinden öğretmenlerin dışarıya değil içeride bir yerlere gittiğini farkeder. Sara kaybolmadan önce öğretmenleri takip etmeye karar verirler. Ancak şimdi Sara yoktur ve Suzy bu işi tek başına yapacaktır.
Düşündükçe okula ilk geldiği gün Pat'in söylediği iki kelimeyi hatırlar. "Sır" ve "süsen". Bu henüz onun için anlamlı değildir ama koridorlardan ve odalardan geçtikçe anlamını bulacaktır.
Suzy sonunda değişik bir odaya gelir. Bu oda halıyla kaplı olduğu için duydukları ayak sesleri burada son bulmaktadır. Oda çok değişik bir odadır. İçindeki eşyalar, duvarlarındaki resimler hep farklıdır. Ve birden duvardaki süsen çiçeklerini görür Suzy. Ve birden hatırlar Suzy. Pat çıkarken sırdan bahsetmektedir aslında. İçerideki birine seslenerek sırrı çözdüğünü, bunun için gizli odadaki mavi süseni çevirmesi gerektiğini söyler.
Suzy hemen gider ve mavi süseni çevirir, bir kapı açılır o an. Suzy içeri dalar ve ilerlemeye başlar. Perdelerin arkasında kalarak görünmeden ilerler. Bir odada Miss Tanner, Madam Blanc ve okuldan tanıdığı birkaç kişi daha vardır. Helena'dan ve gücünden, Amerikalı kızdan, yani Suzy'den ve onun ölmesi gerektiğinden bahsederler. Suzy kaçmak zorundadır. En yakın bulduğu bir kapıdan içeri girer. Bu odanın ortasında bir yatak vardır ve yatakta da bir kadın...









Filmde epey gerildik itiraf ediyorum :) Aslında bıçakların sahteliği, kanın yapaylığı çok belliydi ama işte o bıçaklar saplanıp da kanlar akana kadar gerim gerim gerildik :)

Bu arada filmdeki mekanlar görülmeye değer. Öyle manzara falan değil, yanlış anlaşılmasın :) Okulun içindeki odalar, duvarlar, kapılar, odaların içindeki eşyalara kadar her şey çok orijinal :)

Daha önce de yazdığım gibi film 1977 yapımı. Dario Argento yazmış ve yönetmiş. Yazım aşamasında Daria Nicolodi de bulunmuş.

Jessica Harper gerçekten çok tanıdık bir yüz değil mi? Acaba başka nerelerde görmüş olabiliriz?