hastane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hastane etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2009 Cuma

Sıkıntı / üzüntü ve muz kabuğu

Yazamadım, sıkıntılıyım vıdı vıdı vudu...

Ama hala buradayım. Merak edenlere teşekkür eder sevgilerimi istirham ederim. Kısaca özet geçmek istiyorum.

8 Temmuz sevgili dostum Uzunbacak'ın doğumgünüydü. Tekrar nice yıllara, nice güzel yaşlara canım arkadaşım. Hep sevdiklerinle, ve mümkünse hep bizle tabi ki :) Bundan sonra yanımızda Tuna'cım da olunca her şey tastamam olacak Çınar'a kadar :))

Sonraki gün yani 9 temmuz da yine kadim dostum Emre'nin doğumgünüydü. Ona da aynı dileklerle. Hayat dostlarla güzel :)

Sonraki gün, yani bugün yine çok sıcaktı. Sıcaktan baygınlık geçirecektim neredeyse. Klima bile hafifletmedi sıkıntımızı yani o derece. Tabi bunda öğlen yediklerimizin de etkisi büyük olsa gerek. İki gün önceden arkadaşlarla sözleşmiştik. Herkes bir çeşit yapsın, öğlen hep birlikte bahçeye çıkıp piknik mahiyetinde bir zaman geçirelim diye. Çok iyi hoş oldu da sonrası baya sıkıntılı oldu işte.

Evelsi gün meme ultrasonum için kontrole gittim. Daha önce 3 ay sonraya kontrol vermişlerdi. 3 olan sayı bu sefer 6'ya çıktı. Biraz moralim bozuldu elbette. 3 ayda bu kadar çoğalması mümkün değilmiş. Önce bakan arkadaş görmemiştir muhtemelen dedi ultrason doktoru. Cerrah olan kendi doktorum da aynı şekilde yorumladı durumu. İkisinin de uzlaştığı bir nokta daha vardı. Bu 6 sertliğin hepsi de fibroadenom olduğu için korkulacak bir şey yokmuş. 3 ay sonraya bir kontrol daha yazıldı tabi :(

Bu haftasonu kendimizi deniz kenarı güzel bir yere, mesela Kerpe'ye atalım dedik biz de. Hava durumundan sonra planlarımız tam anlamıyla suya düştü. Plansız bir haftasonu geçireceğiz sanırım.

2 senedir fazladan yaptığımız işler için bundan sonra ilave ücret alacağımızı öğrendik. Tabi ki çok sevindik. Hatta yazının maliyeye intikal ettiğini ve o noktaya geldikten sonra elbette imzalanıp 1-2 ay içinde maaşlarımıza ek olarak gelebileceğini duymak bu sıcaklarda süper bir serinlik gibi geldi :) Yine de alana kadar bir kesinlik yok elbette. Bu devletin işleri belli olmaz malum..

Ferhan Şensoy'un Karagöz ile Boşverinbeni'sini bitirdim. Diğer kitapları kadar zevk almadım. Kumrular ve sıkıcı iş hayatı ile ablasının evlen baskısı hakkında kareler vardı. O bitince elime Aslı Erdoğan'ın Taş Binalar'ını aldım. Henüz başındayım.

Devrim Arabaları'nı seyrettim. Çok üzüldüm, çok hırslandım, kötü adamlara lanet ettim ve sonunda ağladım. Eskişehir'e kadar gidip de Tülomsaş'a giremediğimize bir kere daha pişman oldum.

Sonbahar'ı seyrettim. Tahmin ettiğim kadar etkilenmedim. Bu aralar çok ruhsuzum zaten. Belki de ondan bilmiyorum. Kötü film demiyorum yanlış anlaşılmasın. Ama beni derinden etkilemedi.

Fringe'in ilk sezonunu bitirdik ve üzüldüm.

Bu aralar bir de taşikardim başladı. Psikolojik, fiziksel her türlüsünden olmaya başladım sonunda. İşte hastanede çalışınca hastanenin doktorunu seçmek mecburiyetinde kalıyorsun "etik olarak". Ama istemiyorum. Hacettepe'ye gidip tam teşekküllü muayene olmak istiyorum. Eko, Efor yaptırıp Holter taktırmak istiyorum. Direkt sevk de etmiyorlar "etik olarak". Yasadaki açık kapıyı arıyorum. Hatta buldum sanırım. Ama önümüzdeki haftasonu nöbetçiyim, sonra da izne çıkacağım. Bu iş de Ağustos'a ertelenecek bu şekilde.

Şimdilik bu kadar.

7 Kasım 2008 Cuma

Bir oh çekemedik!

Bundan 1 ay önce kuzenimde aşırı bir halsizlik başlamış. Daha sonra ateşi yükselmeye başlamış. 1 hafta kadar sonra yatağa düşmüş ve belden aşağısını oynatamamaya başlamış. Kuzenlerim İstanbul'da yaşıyorlar. Hastalanan kuzenim radyoloji teknisyeni. Senelerdir hastanede çalışıyor. O hastane senin bu hastane benim tek tek gezmişler. Tam 20 gün boyunca, belden aşağısı tutmadığı için ambulanslarla ve tekerlekli sandalyelerle taşınmış hastanelere. Her gidişinde testler yenilenmiş, MR çekilmiş ama bir tülü teşhis konulamamış. Teşhis konulamadığı için tedaviye de başlanamamış dolayısıyla ve kızcağız yatağa bağlı kalmış. 21. gün sonunda birinin aklına gelmiş ve yeni bir kan tahlili yapılmış. Bu sefer brusella için. Ve test pozitif çıkmış.

Brusella aslında bir hayvan hastalığı. Ama hasta olan hayvandan alınan çiğ süt, bu sütle yapılan peynir (zaten peynir hastalığı ya da malta humması olarak da biliniyor) ya da enfekte hayvanın etinin yenmesiyle insana geçiyor. Tabi veteriner, çoban vs değilseniz. Çünkü tek bulaşma yolu bunlar değil. Daha çok bilgi için buralardan da bakabilirsiniz. 1, 2.

Sonuç olarak nihayet teşhis konabildiği için kuzenim kombine antibiyotik tedavisine başlayabildi. İlaçları almaya başladığının ertesi günü ayak parmaklarını oynatabildi, akşamınaysa odasından mutfağa kadar yürüyebilmiş. Şimdi 3. gün ve şu anda çok daha iyi. Bizimle konuşmaya da başladı. Daha önce hem ağrısından, acısından hem de moral bozukluğundan odasına bile kimseyi almıyordu. Artık telefonlara bile kendisi bakıyor ve kendisini çok iyi hissettiğini söylüyor.

İlave sonuç : Bahsettiğim akrabalarım dışarıdan yemek yemiyorlar. Her yemeği mutlaka evde yerler. Dışarıda peynir ya da pastörize edilmemiş süt, et yemezler. Peki bu hastalık nereden bulaştı? Sevgili halamın bizim köyden getirdiği ya da yol üzerinde uğrayıp Mudurnu'dan aldığı köy peynirinden geçti. Bu kadar olay yaşanmasına ve hastalığın peynir ya da sütten bulaşmış olduğu konusunda uyarılmalarına rağmen halacım şüpheli peyniri atmadı ve babamın yardım ve ziyaret ettiği gün sofraya bu peyniri koydu. Babam da peniyirin o peynir olduğuna ihtimal vermeden bir güzel yedi.

Teşhisi duyup da yaptığım araştırmalar ve edindiğim bilgiler sonucunda babamı arayıp evdeki herkesi aynı testi yaptırmaları için bilgilendirmesini söylemiştim. Önce eniştemin sonucu belli olmuş, pozitif. Şimdi halamın, diğer kuzenimin ve onun hamile eşinin sonuçlarını bekliyoruz. Sanırım bugün belli olacak. Babamla annem de bugun Ankara'ya gidiyorlar. Aynı testten babam da yaptıracak. Umarım çıkmaz ama insanların bu sorumsuzluğu bu vurdumduymazlığı karşısında hem ağzım bir karış açık kaldı hem de inanılmaz derecede sinirlendim. Biliyorum ki kötü niyetle yapılmıyor hiçbir şey. Ama bizim sülalede bile cahillik diz boyu :(

İlave sonuca ilave sonuç : Kaynağını bilmediğiniz gıdaları tüketmeyin lütfen. Güvendiğiniz insanların evine gitseniz bile saflığına ya da cahilliğine ihtimal verip masaya getirdiği gıdalar için bilgi isteyin. Bu ayıp bir şey değil. Sizin sağlığınız aslında masaya getirilen. Yemeklerinizi mümkün olduğunca kendiniz yapın ve çocuklarınıza da emin olduğunuz bu yemeklerden yedirin. Pastörize edilmemiş süt asla kullanmayın. Eti her zaman adlığınız kasaptan alın, sık sık kasap değitirmeyin. Eşinizi dostunuzu bu konuda bilgilendirin.

Epeydir yazamamamın bir nedeni de buydu. Moral bozukluğu, yoğun iş trafiği, kış depresyonu :)

Ama hepinizi çok özledim inanın. Bu arada bütün yazılarınızı okudum dersem yalan olur. Kesin dönüş yaptığımda arşivlerinizden başlayacağım her zaman yaptığım gibi :)

Bu arada beni merak eden herkese çok teşekkür ederim. İyiyim merak etmeyin ve yakında döneceğim! :)

28 Nisan 2008 Pazartesi

Hastalık üzerine

Masamdaki işleri epey ayarladım, toparladım. Biraz bilgi yazısı yazmak istedim o yüzden.

Bildiğiniz gibi babama stent takıldı geçen hafta. Stent için kısaca metal file ya da metal bilezik diyebiliriz sanırım. Tabi boyut olarak oldukça küçük ve damarın içine takılan bir metal "stent". Metal olmayanları ve hatta eriyebilenleri konusunda da çalışmalar mevcutmuş.

Stent kalp hastaları için devrim niteliğinde sayılan gelişmelerden biri ama tabi ki riskleri de mevcut, anjionun da riskleri olduğu gibi. Örneğin anjioda pıhtı oluşması ya da pıhtı atması, damarın yırtılması gibi riskler var. Stentte de damarın tekrar daralma riski var. Yapılan diyetle, kullanılan ilaçlarla bu olasılık azaltılmaya çalışılsa da risk mevcut. Stent vücuda yabancı bir madde olduğundan kandaki trombositler stentin üzerine yapışıp hasarlı bölgeyi onarma işine girişiyorlarmış. Bu yüzden hastalara klopidogrel etken maddesini içeren kan sulandırıcı olarak bildiğimiz ilaçlar veriliyor asetilsalisilik asit ile birlikte. Yine de vücut stentin üzerine kan ile temasını önlemek için epitel hücresi ördürüyor. İşte bazen epitel hücreleri çoğalmalarını durduramayıp istenenden fazla örülüyor ve yine damarın daralmasına neden olabiliyormuş. Bu gibi durumlarda da tekrar anjio gerekiyormuş. Yani kolesterol diyeti de olsa, ilaç da kullanılsa epitel hücrelerine bakıyor iş. Umarım ikinci bir müdahale gerekmez babamın durumunda. Umarım kimseninkinde gerekmez de tek seferde bütün sorun çözülmüş olur.

Sorun varsa bu ilk 6 ay içinde belli oluyormuş. Tabi ilk ay kontrolü de önemli. Onda kendini belli ediyormuş damarlar. Gereken tetkik de yine eforlu ekg. Yani yürüyüş bandına çıkıp 5-10 dakika kadar yürüyor zaman zamanda koşuyorsunuz. Hepsi bu. O yüzden yakınlarınızı kontrol için yönlendirin lütfen. Kontrol çok basit ama cidden hayat kurtarabiliyor.

Mesela babamın durumunda erken teşhis gibi bir şey oldu Esracığımın da söylediği gibi. Kalp krizi geçirmeden yakaladık babamı. Şu kontrolü de atlattık mı tamam, gerisi yaapcağı kolesterol diyetine ve yaşam kalitesine kalıyor. Her gün yapacağı tempolu yürüyüşler, sağlıklı beslenme çok önemli bu hastalıkta.

Hastaneye gelince Akay hastanesi eski Sevgi hastanesiymiş. O isimle bilirsiniz belki. Biz memnun kalmadık hastaneden. Görüştüğümüz doktor çok şeker bir kadındı. Her sorumuzu ilgiyle cevapladı falan ama hastane işletme olarak iyi gelmedi bize.

Örneğin babam anjiodan çıktıktan sonra yemek getirmişler bir ara. Yanındaki yatak tepsisine bırakmışlar ama adamcağızın 6 saat kıpırdamaması gerekiyor. Yemeği kımıldamadan nasıl yiyeceği meçhul tabi.. Aynı şekilde anjio esnasında verilen kontrast maddenin vücuttan atılması için bol bol su içmesi gerekiyor ama idrara nasıl çıkacağı da meçhul. Bu arada yoğun bakım olduğu için refakatçi yasak, ancak ziyaret saatinde görebiliyorsunuz. Ben tabi çoğunlukla yanında kaldım babamın, çıkmadım ısrarla. Bir ara çıktığımda annem girdi, yemek o arada geldiği için annem yedirdi tabi ama idrar için malzeme lazım. Ben tekrar odaya girince bulduğum hemşirelere ya da hasta bakıcılara sürekli olarak ördek getirin demek zorunda kaldım. Yerini öğrenince de gerektikçe gidip kendim aldım. Bu tip şeyleri hastanın ya da yakınının düşünmemesi gerekirdi.. Yatış yaptığımız ilk dakikalarda masanın üzerine anket bıraktılar. Ördek bırakmayı akıl edemediler ama anketi bıraktılar. Ben de çıkana kadar yazdım :) Bilmiyorum ne kadarını dikkate alırlar..

Tanıdık vasıtasıyla olduğu için oraya gittik ama dediğim gibi pek de memnun kalmadık. Bildik yerlerden şaşmamak lazım demek ki.. Yine de çok şükür babamın durumu şimdi çok iyi. Başka hastanede de aynı şey yapılacaktı sonuçta, hizmet biraz daha iyi olabilirdi sadece. Hasta bakım hizmeti yani..

Şimdilik bu kadar, unuttuğum şeyler vardıysa da hatırladıkça yazacağım ama son söz olarak bir hatırlatma yapayım sizlere. Hiçbirimiz ne kendimizin ne de yakınlarımızın başına bir şey gelmeyecekmiş gibi düşünüyoruz ama aslında her birimizin hayatı da pamuk ipliğine bağlı. O yüzden lütfen kendinizin ve sevdiklerinizin sağlığını ihmal etmeyin. Mutlaka belirli aralıklarla kontrol olun ya da ettirin.

Hepimize sağlıklı günler dilerim..

21 Nisan 2008 Pazartesi

Arkadaşlar hepinize çok teşekkür ediyorum ilginiz için.

Son durumdan, daha doğrusu verdiğimiz kararlardan bahsedeyim size..

Öncelikle şehir tercihini Ankara'dan yana kullandık. Teyzemin enistem tarafından yakın akrabası Gazi Üniversitesinde cerrahmış. Aynı zamanda Akay Hastanesinde de çalışıyormuş. Teyzem durumu haber verince o hemen gidip Akay hastanesindeki kalp doktoruyla görüşmüş sağolsun. Bizim adımıza Perşembe günü için randevu almışlar. Çarşamba günü yola çıkacağız yani.

Ama bu hastanede benim araştırdığım BT anjio yok. Sabahtan beri bir Hacettepe bir Akay arasında telefonda gidip geliyorum. Ben baştan beri Hacettepe'ye gidelim istedim çünkü. BT yöntemi Hacettepe'de var. Üstelik anjio çekilmesi gerektiğini burdaki doktorumuz yazsa da oluyormuş, orda gidip tekrar randevu ve muayene işleriyle uğraşmamıza gerek yokmuş. Yoğunluktan ötürü ancak bir ertesi güne randevu verebiliyorlarmış ama doktorun anjio gereklidir yazısını mutlaka görmeleri gerekiyormuş, telefonda randevu almıyorlarmış.

Ben Akay'daki profesörle görüşüp iki yönetmin de artsını eksisini detaylıca öğrenip hekim tavsiyesi ile bir yöntem seçmek gerektiğini düşünüyorum. Benim tercihim BT'den yana aslında ama kateter yönteminin de artıları var. Mesela tıkanıklık çok ileri boyutlarda değilse anjio esnasında açma gibi bir imkanları olabiliyormuş. Bu da bir artı. Belki durum çok vahim ve anjio sadece görüntülemek için çekilecek. İşte o zaman boşu boşuna acı çekmeye gerek yok diye düşünüyorum. Belki sonuçlara bakınca direkt ameliyat diyecekler. Bunu henüz bilmiyoruz. Kafamız biraz karışık yani..

Şimdilik önce Akay hastanesine gidip profesörle görüşmeyi, onun yönlendirmesine göre de hareket etmeyi düşünüyoruz. Ben her ihtimale karşı burdaki doktordan anjio gereklidir diye bir yazı yazmasını rica edeceğim.

Şimdilik Perşembeyi bekliyoruz yani.. Her şey iyi gidecek, inanıyorum..

En kısa zamanda yii haberlerle tekrar karşınızda olmayı umut ediyorum. Hepinize sevgilerimle..

12 Eylül 2007 Çarşamba

Eczacılık nedir ikinci bölüm

Beşinci sene..

Beşinci sene 4 sene canın çıkarak okuduğun üniversiteyle hiç ilgisi olmayan malzemeler veriliyor sorumluluğuna. Yok olmaz diyemiyorsun çünkü senden önce de eczacılar yaptı bu işi. Enjektörler, sargı bezleri neyse güncel. Ama postoperatif transfüzyon setleri falan var. Hiç anlamıyorsun. Ameliyathaneye soruyorsun. Şu kadar istiyoruz diyorlar alıyorsun. Ama hepsini harcamayınca sana soruyorlar neden bu kadar çok aldın diye.

Afallıyorsun, canın sıkkın. İlk aylar yüzün stres sivilcelerinden görünmüyor. Sürekli mutsuzsun. Geceleri falan uyuyamıyorsun. Ama kimin umurunda. Sıfatın eczacı ama eczacılık haricinde her şeyi yapıyorsun. Malzemeleri tanımıyorsun ama bütün teslimatlar sana yapılıyor. Sipariş veren sen görünüyorsun çünkü. Zamanla öğreniyorsun ama yine de kafan basmıyor. Bu malzemelerin seninle ne ilgisi var. Bunun için eczacı olmadın. İlaç bilirsin sen. Aslanlar gibi eczanede çalışmak için başvurdun hastaneye. Şimdi seni 4 senelik üniversite hayatını hiçe sayarak sıradan memurun yapabileceği bir işle görevlendirdiler. Hastanede memur kalmamış çünkü. Memurun eksikliğini tamamlamak da eczacı olarak sana düşüyor.

Durum bundan ibaret. 4 senelik çalışman boşa gidiyor. Büyük bir savaş veriyorsun. Ama sorumluluk üstüne sorumluluk veriliyor sana. Bağlı bulunduğun bakanlığı arayıp işin aslını öğreniyorsun. Aslında sen zorunlu değilsin. Bu malzemeleri bilmen gerekmiyor. Ama amirin bu görevi verdikten sonra yapamıyorum diye dilekçe de versen resmi yazı da yazsan bütün bu ilgisiz malzemeleri eczaneden çıkarıp atamıyorsun.

Bu senin sorunun değil sadece. Sen 1 seneliğine aldın bu sorumluluğu. Senden önce başka eczacı yapmıştı, senden sonra da başka eczacı yapacak. Ama önemli olan bu değil. Önemli olan bu işin eczaneden çıkması. Ama olmuyor. Başaramıyorsun. Son gönderdiğin yazı yere fırlatılıp atılıyor. İmza bile atılmıyor. Değersizsin çünkü. Koca hastanede senden değersizi yok.

İstem zamanı geldiğinde bir yandan gelen malzemeleri teslim almak için koştururken bir yandan hiç susmayan telefonlara bakman gerekirken bir yandan bilgisayar programından servislere istediklerini çıkış yaparken bir yandan da kartlardan düşüş yaparak işin içinden çıkılmaz hale geliveriyor.

Kontrol etmen gereken reçeteler arkanda dağ oluşturmuş. Ama vaktin yok. Yapamıyorsun. Daha anlayamadığın malzemeler var. Bir de laboratuar var. İhalesini sen hazırlamıyorsun, miktarları sen belirlemiyorsun. Ama eczacısın ya, koca hastanede fatura girebilen bir tek sen varsın. O malzemeler de senin elinden geçmeli.. Geçiyor da. Acı acı geçiyor. Orda bir insan benzeri biri var. İnsan olamaz ama. Firmacı fırsatçının biri. Seni hastanenin polisi olmakla suçluyor sürekli. Onun saçma sapan isteklerine karşı çıkmaya çalışıyorsun çünkü. Elinde olan malzemeyi sana sormadan gene istiyor. Salak firmacı da getirince işi çözmek sana kalıyor. Onun umrunda değil ki. O insan değil çünkü. Sadece şikayet etmeyi biliyor.

Şimdi hiç görmediğin ve görmeyeceğin malzemelerle ilgili işlemler senin sorumluluğuna veriliyor. Diğer sorumlulukların da hale sende. İş üstüne iş veriliyor sana. Ameliyatta karar verilip alınacak malzemelerin faturaları da senden geçecek. Malzemeyi hiç bilmeyeceksin bile. Ama işleri sana düşecek. Görmediğin malzemenin sorumluluğu da senin olacak böylece. Amirlerine anlatmaya çalışıyorsun durumun vahimliğini ama anlamak istemiyorlar. Senden başka amele yok çünkü. Lafları bir sana geçiyor. Herkesin bir iş tanımı var. Personeline kağıt taşıtırken bile ondan laf işitebiliyorsun bu benim işim değil diye. Ama sen her işi yapmak zorunda kalıyorsun. Sen de benim işim değil diyorsun ama seni dinleyen yok. Karşındaki insan değil çünkü.

Boyun eğmek istemiyorsun ama başka çaren yok. Ya istifa edip gideceksin ya da 3 ay daha katlanacaksın. 3 ay sabredebilirsin ama başka sesler geliyor kulağına. Ya sabır diyorsun. Sabır. 3 ay bir geçsin bakalım..

O kadar işinin arasında bir de hastanenin zararını engellemek için girdiğin savaşla ilgili hakkında yapılan günlük şikayetlere cevap vermen gerekiyor. Veriyorsun. Hem de adamakıllı. Sen haklısın çünkü. Ama bu önemli değil. Önemli olan senin "onlar"dan olmaman.

Sen de şikayet ettin insan olmayan insan görünüşlü yaratıkları. Bugüne kadar iki kişiyi şikayet ettin zaten. Biri senin iznin olmadan senin binanın anahtarını gizlice çoğaltan yaratık hakkındaydı. Ama o da onlardan. Bir şey olmadı. Yazdığın dilekçe de senin dosyana işlendi, onunkine değil.

Bir de laboratuardaki yaratığı şikayet ettin. Ucuza alabileceğimiz yöntemle, ihaleyle aldırmak yerine her gün ayrı ayrı acil temin yazdırıyor diye. Ondan da bir şey çıkmadı. Çıkmaz. Bu memleketin hali bu işte. Arkan kuvvetli olunca her istediğini yaptırabiliyorsun. Onlara göre karşındakini düşürdüğün durum önemli değil. Önemli olan onların rahat olması.

Açız diye ağlayan, hastayız bize bakan yok diye bağıran halka acımak yok. Onlar seçti bu insanları. Tepemdeki yaratıkları onlar seçmedi belki ama onları buralara taşıyan takkelileri bu halk seçti. Halka acımak yok. Bizi bu hale getirenlere yazıklar olsun!

Eczacılık nedir? (Eczacı mısın amele misin?)

Yıl 1997. Liseden mezun olmuşum.. İçimde bir heyecan. Hayatımda büyük yer edeceğini bildiğim o büyük sınavın sonucunu bekliyorum..

Ve açıklanıyor. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesini kazanmışım. Bazıları olsun
canım diyor. Niye anlamıyorum. İsteyerek yazmışım çünkü. Eczacılığın saygın bir meslek olduğuna inanıyorum.

Kayıt zamanı geldiğinde taşı toprağı altın İstanbul'a gidiyorum. İlk gün, İstanbul'u hiç bilmiyor olmanın verdiği korkuyla her yere burayı nasıl hatırlayacağım gözüyle bakıyor ve
her şeyi ezberlemeye çalışıyorum. Ama ev-okul arası çok uzun sürüyor.  Bahçelievlerden önce Merter'e kadar otobsüsle gidiyoruz babamla. O da İstanbul'u çok bilmiyor. Merter'
den tramvaya binip Aksaray'a gidiyoruz. Ordan Beyzazıt meydanına yürüyoruz. ve her zaman televizyonda gördüğüm o heybetli kapının önüne gidiyoruz. Ortam değişik. Büyük kapının güzelliği beni çok etkiliyor ama yine de korkuyorum. İstanbul büyük şehir. Her türlü insan var. Hele Beyazıt meydanı! Her cuma polisin toplandığı ve insanları copladığı büyük mekan. Annem sürekli ağlamaklı. Babam korkma diyor. Zamanla öğrenirsin.

Öğreniyorum da. Meğer Bahçelievlerden direkt Beyazıt'a otobüs var. 98-A. Ama evden giderken onu yakalamak her zaman mümkün değil. Ben sınırsız akbil alarak yine 3 lü 5 li vesaitlerle gidip geliyorum üniversiteye.

Zaman güzel geçiyor. Bazı dersleri sıkı takip ediyoruz arkadaşlarla. Ama laboratuarları asla asamıyoruz. Öykücümle bir sürü anımız oluşmuş bu konuda..

Farmasotik kimya diye bir dersimiz var. İlk sınavdan 19 almışım. O ne ki? Ben bilmezdim 19 falan. Meğer öyle bir not da varmış. Asılıyoruz kızlarla. İkinci sınavdan 22 almışım. İyki asılmışım kimyaya. Ama öyle böyle bir kimya değil bu. Farmasötik adı üstünde. Bu maddelerle ilaç yapacağız ilerde! Basit bir benzen haklasından kloramfenikol falan elde ediyoruz. Bir de pratikleri var bu derslerin. Laboratuara girip mekanı havaya uçurmayla kötü kokulu maddelere kadar her türlü yönde gidip gelebiliyorsun. Az kalsın patlayacaktı sözünü duyunca sinirlerin bozuluyor ve oturup ağlıyorsun. Üniversite keyfinin yanında zor da geçiyor anlaşılan. Hem de çok zor. Hele geceleri uykusuzluğa çok dayanamayıp da uyuyuveriyorsan ve çalışamıyorsan. Derslere girip not tutmanın iyi olacağına karar veriyor ve sene sonunda notları çoğaltılıp çalışılan kız oluveriyorsun.

Yine de zor geçiyor üniversite. Bir sürü etken madde var. Ezberleyemem diyorsun. Zaten 
arkadaşların senle Alzi (Alzheimerın kısaltılmışı) diye dalga geçiyor. Sınava kadar güzel notlarından özetler çıkartıp tramvayla okula giderken bu özetleri ezberliyor ve sınavların üstesinden geliyorsun.

Zaman zaman zorlansan da sınıf ortalamasının üzerinde bir ortalamayla büyük çoğunluğun tersine 4 senede bitiriyorsun üniversiteyi. Ama daha kolaylamadın. Şimdi iş araman lazım.

Temmuzda mezun olduktan 2 ay sonra, eylülde iş buluyorsun şansına. Ama kısa sürüyor
bu. 9 ay sonra memleketine dönmeye karar verip istifa ediyorsun. Memleketinde gidip 
kurum eczacısı olacaksın artık. Orda değerini çok bilecekler (!). 

Eczacıyım diye sevinerek işe başlıyorsun. Şimdiye kadar tanıdığın bütün eczacılar çok iyi durumdalar ve saygı görüyorlar çünkü.

İlk sene çömezsin. Ne iş verilse yapıyorsun. Hatta senin yapman gerekmeyen işleri bile ben yapmalıyım demek ki diye düşünerek yapıyorsun.

İkinci sene gözün biraz açılıyor. Yine de amirinin sözünün dışına çok çıkamıyorsun. Eczanedeki görevin bir nevi sekreterlik.

Üçüncü sene yine sığıntı durumunda çalışıyorsun. Amirin senden memnun çünkü. Seni yanından başka bir yere vermiyor. Zaman zaman saatlerce ayakta bekleyip kart (heralde senin hastanenden başka hiçbir yerde böyle bir uygulama yok) çıkartıyorsun. Onun haricinde eczanenin bütün ilaç stoğunu takip etmelisin. Sekreterlik görevinse tam gaz devam ediyor.

Dördüncü sene benden bu kadar diyip ortaya çıkıyorsun. Artık sekreter değilsin. Yatan hasta bölümü sorumluluğuna veriliyor bu sefer. Rahat bir nefes alıyorsun. Üstelik tam 1 sene. 365 gün. Rahat rahat çalışıyorsun. İlaç bitince sana sorulmuyor. Yazı yazman da gerekmiyor ya artık, aralarda kitap bile okuyorsun.

Beşince sene..

Onu ne siz sorun ne ben söyleyeyim ama ondan da bir bu kadar yazı çıkacak.

Arkası yarın..