17 Ağustos 2009 Pazartesi

Revolutionary Road, 2008 (7,7)



Bir barda başlar filmimiz (1950'lerin barı). Frank (Leonardo DiCaprio) barda oturmuş içkisini içmektedir. Karşıdaki duvarda sarışın, kırmızı rujlu etkileyici bir kadın görür. Bu kadın ileride karısı olacak olan April'den (Kate Winslet) başkası değildir.



Evlilikleri istedikleri gibi gitmez. April tiyatroda oynadığı rollerde yeterince iyi olmadığını düşünür. Frank'se iş yerinde mutsuzdur. Bütün bu zorlukların içinde taşındıkları Revolutionary sokakta iki de çocuk yetiştirmeye çalışırlar.



Bir gün April Frank'e bir teklifte bulunur. Frank'in savaş sırasında gidip aşık olduğu yere, Paris'e taşınmaktır bu fikir. Üstelik orada sekreterlere çok iyi para verilmektedir ve giderlerse sadece April çalışacak, Frank'se yıllardır bunaldığı işini bırakıp yapmak istediği şeyi düşünüp onu yapma fırsatını yakalayacaktır.

Önce olumlu bakar Frank bu fikre. Ama işler beklenildiği gibi gitmez. Frank hiç beklemediği bir anda terfi alır. April ise mutsuz olduğu ortamından kurtulmak için elinden geleni yapacaktır.

Film ruh haliyle bağlantılı olarak beğenilebilecek bir film bana göre. Winslet ve DiCaprio'nun performansları gerçekten çok iyiydi, bunu inkar edecek değilim. Ama benim içim sıkıldı. Aslında bu da oyuncuların başarısından kaynaklanıyor. Mutsuzluğu ve sıkıntılı durumlarını çok iyi yansıtıkları için bana da bulaştırdılar yani helal olsun :))

Film 2008 yapımı. Epey de ses getirmişti. 3 dalda da Oscara aday oldu. Bu filmdeki performansı Kate Winslet'e Golden Globe da dahil olmak üzere birkaç ödül kazandırdı. Filmin yönetmenliğini American Beauty ile ismini duyuran Sam Mendes yapmış.



Kate Winslet'ı asıl olarak Titanic'teki Rose rolüyle tanıdık. O filmin de neresi 11 Oscar aldı bilmem ama Winslet aday olsa bile ödül alanlar arasında yoktu. Onu daha sonra 2000 yapımı Quills'te, 2001 yapımı Enigma'da, 2003 yapımı The Life Of David Gale'de, 2004'te henüz seyretmediyseniz şiddetle tavsiye edeceğim Eternal Sunshine Of The Spotless Mind'da, 2004'te Johnny Depp ile birlikte Finding Neverland'de, 2006'da Little Children'da, 2006'da The Holiday'de keyifle seyrettik.



Leonardo DiCaprio'yu 1995 yapımı The Basketball Diaries'de gördük ilk olarak. En azından öyle hatırlıyoruz. Aslında öncesinde de bir iki filmi var. Daha sonra 1996'da Berlin Film Festivalinde ödül aldığı Romeo & Juliet'te, 1997'de Winslet ile birlikte Titanic'te, 1998'de The Man In The Iron Mask'te, 2000'de The Beach'te, 2002'de Gangs Of New York'ta ve Catch Me If You Can'de, 2004'te kendisine altın küre kazandıran The Aviator'da, 2006'da The Departed'da ve Blood Diamond'da, 2008'de Body Of Lies'da seyrettik.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

P.S. I Love You, 2007 (6,9)



Bu film hakkında da çok şey okudum. Kimi çok sevmiş, kimi sevmemiş. Ben biraz bilinçsizdim o yüzden seyretmeden önce. En son Çeşme gezimizde kuzicim çok ısrar edince mutlaka seyret diye, gelince ilk seyrettiğimiz filmlerden oldu. Yazmakta geciktim yine :) Bugün nöbetçiyim de, rahat rahat yazabilirim diye düşünerek bu yazıya başladım.

Filmimiz kızgın bir kadının merdivenlerden sinirle çıkması ve bu kadını bir adamın onu takip etmesiyle başlar. Zaman geçtikçe bu iki insanın evli olduğunu anlarız. Kahramanlarımız Holly (Hilary Swank) ve Gerry'den (Gerard Butler) başkası değildir.

Holly ve Gerry, küçük bir apartman dairesinde yaşarlar. Holly sürekli olarak evin küçüklüğünden, Gerry'nin sarfettiği sözlerden şikayet etmektedir. Yine de birbirlerine bakışlarında, birbirlerine dokunuşlarında derin bir sevgi vardır.



Bir gün Holly güzel siyah elbisesini giyer ve bara gider. Bar oldukça kalabalıktır. Annesi Patricia (Kathy Bates), yakın arkadaşları Denise (Lisa Kudrow) ve Sharon (Gina Gershon) ve diğerleri bardadır. Gerry'nni cenazesi için toplanmış bu kalabalığa şaşkınlıkla bakarız. Gerry beyin tümörü nedeniyle ölmüştür.



Bundan sonrasında Holly ara ara geçmişte gider ve ilk tanıştıkları zamanlara tanık oluruz. Gerry İrlandalıdır ve ilk kez İrlandanın o güzelim parklarında tanışmışlardır. Holly hep güzel anılarını getirir aklına.

Birkaç ay sonra Holly yakın arkadaşlarının getirdiği doğumgünü pastasını üflerken kapı çalar. Kendisine bir mektup gelmiştir. Bu mektup Gerry'dendir. Üstelik bu mektupların ardı arkası kesilmez. Meğer Gerry ölmeden önce mektupları yazmış ve hepsinin belirli bir zamanda gönderilmesi için gerekli ayarlamaları yapmıştır. Bütün mektupları da P.S. I love you (Not : Seni seviyorum) sonlandırmıştır.



Annesi ve arkadaşlarına göre mektuplar yüzünden Holly kendi hayatına başlayamamakta ve geçmişe bağlı kalmaktadır. Oysa mektuplar sayesinde Holly tekrar yaşamaya başlamıştır. Çünkü Gerry'nin verdiği komutlar ve planlar yüzünden tekrar gece dışarı çıkmaya, doğumgünü için parti vermeye başlar. Hatta Gerry'nin Holly, Denise ve Sharon için önceden aldığı İrlanda biletlerini kullanarak İrlanda'ya tatile bile gitmiştir.

Ama bu mektupların da sonu gelecektir.

Filmi sevip sevmediğim konusunda çok emin değilim aslında. Dışarıdan seyretmesi hoştu evet, romantik şeyler de vardı ama bu tip bir şey başıma gelsin istemezdim. Kim ister o ayrı da, ne bileyim böyle öldükten sonra sevdiğin birinden mektuplar bulmak, üstelik sürekli olarak bulmak insanın canını acıtır gibi geldi.

Film 2007 yapımı ve IMDB'de 6,9 puan almış. Yönetmenliğini Richard LaGrevenes yapmış.



(görsel www.img.listal.com dan alınmıştır)

Holly rolünde karşımıza çıkan Hilary Swank'ı ben ilk olarak 1999 yapımı Don't Cry'da seyretmiştim. O filmi seyredebilmiş miydiniz bilmiyorum ama orada erkek gibi davranan, göğüslerini saklamak için her gün metrelerce bandaj saran bir kızı canlandırıyordu. Çok da başarılıydı ve hatta en iyi kadın rolüyle ödül de aldı. Tarihe de 2 oscar kazanan en genç 3. kadın olarak geçmiş. 2000 yılında The Gift'te, 2002'de Insomnia'da, 2003'te The Core'da oynadı. 2004'te yine çok ses getiren ve kendisine bir Oscar daha kazandıran Million Dollar Baby'de başrolü oynadı. Swank'ı hep erkek gibi kadın olarak hatırladığım için bu filmde biraz hanım hanımcık olması başlarda tuhaf gelmişti ama film ilerledikçe gözüm alıştı.



(görsel www.sinaport.com dan alınmıştır)

Gerard Butler'dan daha önce Butterfly On A Wheel'de bahsetmiştim hatırlarsınız. Butler'ı da nedense hep, hala seyretmediğim ama fragmanlarından ötürü hep o şekilde hatırladığım 300 Spartalı'daki haliyle düşünce baloncuğuma getiriyorum. O yüzden bu filmdeki sevimli haliyle o da başlarda tuhaf geldi ama ona da alıştım ve beğendim üstelik :)



Denise rolündeki Lisa Kudrow'u en çok da Friends dizisinden bildiğimize eminim. Tüm sezonlarını seyretmedim aslında ama kadını görünce aklıma sadece Friends geliyor. Aslında 1999 yapımı Analyze This, 2002'de Analyze That gibi filmlerde de oynamış.



(görsel www.weblogs.amny.com dan alınmıştır)

Sharon rolüyle karşımıza çıkan Gina Gershon'dan sevgili Abi sayesinde seyrettiğim Bound'da bahsetmiştim en son.



Anne Patricia rolünde seyrettiğimiz Kathy Bates'in filmografisi oldukça kalabalık tahmin edebileceğiniz gibi. Benim ilk seyrettiğim filmi 1991 yapımı Fried Green Tomatoes idi. O film de çok başarılıdır. Seyretmediyseniz mutlaka tavsiye ederim. Yıllar geçti üzerinden ama hala tatlı tatlı hatırlarım. Daha sonra 1997 yapımı 11 Oscarlı Titanic'te karşımıza çıktı. 2002'de Dragonfly'da, 2008'de The Day The Earth Stood Still ve Revolutionary Road'da karşımıza çıktı.

11 Ağustos 2009 Salı

Yes Man, 2008 (7,0)



Carl (Jim Carrey) eşinden ayrılalı 2 sene olmuştur ama depresif halinden bir türlü çıkamamıştır. Arkadaşları Peter (Bradley Cooper) ve diğerleri onu sürekli dışarı çıkmak için ararlar ama Carl her zaman meşguldür (bu meşguliyeti DVD ciden film seçmek bile olsa) ve cevabı her zaman "Hayır"dır.



Bir gün çalıştığı bankadan çıkıp öğle yemeğini yerken eski bir arkadaşına rastlar. Arkadaşı süper enerjiktir, mutludur, sürekli gezmektedir ve her istedigini yapmaktadır. Carl'ı mutsuz ve monoton görünce ona katıldığı bir seminerden bahseder. Bu seminer "Evet" semineridir. Karşına çıkan fırsatları değerlendirmen ve "Evet" demen gerekir. Carl önce istemez ama işyerinde beklediği terfiyi alamayınca ve dışarı zorla çıktığı akşam eski karısı Stephanie'yi (Molly Sims) sevgilisiyle görünce iyice morali bozulur ve seminere katılmaya karar verir.



Seminerde "Evet" felsefesiyle insanları etkileyen Terrence Bundley (Terence Stamp) Carl'ın umutsuz durumunu farkedince onu da ikna etmek için kendisiyle bir anlaşma yapmasını ister. Karşısına çıkan fırsatlara Evet demelidir. Hayır dediği taktirde hayatını riske atacaktır ve başına geleceklerden Terence sorumlu değildir. Kabul eder Carl. Ne de olsa kaybedecek bir şeyi yoktur.

Seminer çıkışı arabasına binip evinin yolunu tutmak üzereyken bir dilenci yanına gelir. Kendisini Elysse Parkı'na kadar götürmesini ister. Aslında bu soruya hayır diyecek olan Carl seminerden çıkan arkadaşlarının da ısrarıyla dilenciye evet der ve onu arabasına alır. Arabadayken dilenci bu sefer de telefonunu ister Carl'ın. Onu da verir Carl. Adam arabadan inene kadar konuşmasını sürdürür. Dilenci arabadan inerken para da ister Carl'dan. Carl buna da peki der ve biraz para çıkarır. Dilenci yüzsüzlüğün dibine vurarak parasının tümünü ister, Carl istemeye istemeye de olsa bütün parasını adama verir.

Carl yoluna devam ederken aniden araba durur. Benzini bitmiştir! Karanlıkta, uçsuz bucaksız bir parkta kalakalmıştır. Telefonuna uzanır hemen. Telefonunun şarjı dilenci sayesinde bitmiştir! Mecburen benzin bidonunu alıp benzinciye doğru yola koyulur yürüyerek.



Benzinini alırken scooterıyla bir kız yaklaşır benzinciye. Carl'ın kendi kendine konuşmasına tanık olur Allison (Zooey Deschanel) ve aralarında bir sohbet başlar. Allison Carl'ın durumunu öğrenince onu arabasına kadar scooterıyla bırakmayı teklif eder. Aslında buna da hayır diyecek olan Carl anlaşmasını hatırlar ve kıza evet der.





Günler geçerken Carl daha önce hep geri çevirdiği kredi taleplerine onay vermeye başlamıştır. Önüne çıkan her türlü satıcıdan sattıkları her türlü şeyi almaya başlar. El ilanlarına bile cevap verip bir yandan Korece öğrenir bir yandan uçak kullanmayı öğrenir, barlara gider. Bir gün yine her zaman reddettiği ilanlardan bir müzik grubunu dinlemeye gitmeye karar. Bara gittiğinde solist olarak Allison'u gördüğüne hem çok şaşırır hem de sevinir. Böylece ilişkileri başlar.

Carl tamamen değişik bir insan olmuştur. Peter'ın sevgilisi Lucy (Sasha Alexander) için geline hediye günü bile düzenler. Plansız tatillere çıkar sevgilisi Allison'la birlikte.



Yine plansız programsız ilk kalkan uçağa binip tatile gideriz düşüncesiyle Nebraska'ya giderler Allison'la birlikte. Orada çok güzel vakit geçirler. Sonunda Allison onu sevdiğine karar verir ve tüm cesaretini toplayarak dönüşlerinde birlikte yaşamayı teklif eder. Carl küçük bir duraksamadan sonra evet der.

Nebraska'dan dönerken iki hükümet ajanı tarafından yakalanıp tutuklanırlar. Allison şaşırır. Carl'ın da ne olduğundan haberi yoktur aslında. Ama suçlamalar Carl'ın neden Nebraska'ya gittiği, son zamanlarda neden Korece öğrendiği ve uçak kullanmayı öğrendiği, ülkesini sevip sevmediği konularını içerir. Allison bu arada Carl'ın her şeye evet deme seminere katıldığını ve daha önceden evli olduğunu öğrenir. Bütün şaşkınlıklarından sonra Carl'ı orada bırakır ve arkasına bile bakmadan onu terk edip gider. Birlikte yaşama fikrine anlaşma yüzünden evet dediğini düşünmektedir çünkü.

** dikkat, sonunu öğrenmek istemiyorsanız bundan sonrasını okumayınız :) (Sibelinsu çok özür dilerim önceden uyarı vermediğim için :( )

Carl bundan sonra Allison'ı geri kazanmaya çalışır. Her şeye evet demesinde bir problem olduğunu düşünür ve Terrence'e gitmeye karar verir sonunda. Adamcağızı da arabasında aniden beliriverince korkutur ve kaza yaparlar. Hastane odasında bile Carl Terrence'in peşini bırakmaz. Amacı anlaşmayı iptal etmektir. Çünkü herhangi bir şeye hayır cevabı verdiğinde gerçekten de başına kötü şeyler gelmektedir. Terrence'in cevabıysa çok basittir. Zaten anlaşma diye bir şey yoktur. Carl sadece istediği şeylere evet demelidir onun felsefesine göre. Ve Carl'da aniden ışık yanar :)

Film bence eğlenceliydi. 5 üzerinden 4 verebilirim. IMDB'de 7 puan almış. Yönetmenliğini Peyton Reed yapmış.



Jim Carrey ne role bürünürse bürünsün başarıyla üstesinden gelebiliyor. Bu filmde de yüzünü şekilden şekile soktu :) Daha önce de bir sürü başarılı filmini seyretmiştik. Hatırladıklarım arasında belki de onu ilk kez gördüğümüz, aslında öncesinde de filmleri var, 1994 yapımı Ace Ventura : Pet Detective, yine aynı sene büyük başarı yakaladığı The Mask ve Dumb & Dumber, 1995'te çok kötü bir film olan Batman Forever, 1996'da The Cable Guy, 1997'de Liar Liar, 1998'de The Truman Show, 1999'da Man On The Moon, 2000'de Me, Myself & Irene ve aynı sene How The Grinch Stole Christmas, 2001'de The Majestic, 2003'te Bruce Almighty, 2004'te çok iyi bir film olan Eternal Sunshine Of The Spotless Mind, aynı sene Lemony Snicket's A Series Of Unfortunate Events, 2005'te Fun with Dick & Jane, 2007'de The Number 23 var. Her sene bir film çıkarmış gördüğünüz gibi.



Güzel sesli Allison rolünde seyrettiğimiz Zooey Deschanel'i siz de çok tanıdık bulacak mısınız bilmem ama ben filmlerine şöyle bir bakınca aslında o kadar da çok görmemiş olduğumu farkettim. Seyrettiğim bir kaç filmde varmış sadece. Diğer filmlerini seyretmemişim. Ama beğenmişim demek ki, tanıdık geldi :) Seyrettiğim filmleri arasında 2000 yapımı Almost Famous, 2005 yapımı The Hitchiker's Guide To The Galaxy, aaaa buldum!! 2006 yapımı Live Free Or Die'ı seyretmiştik, sanırım oradan hatırlıyorum kendisini :)) ohh, çok rahatladım :))



Bradley Peter'dan en son The Midnight Meat Train'de bahsetmiştim.

Filmde ayrıca başka yerlerden bildiğimiz karakterleri görmek benim için hoştu. Bu süprizler arasında Dawson's Creek'te Pacey'nin bana göre gıcık ablası Gretchen rolünde karşımıza çıkan Sasha Alexander ve Las Vegas dizisindeki güzel Delinda Deline rolünde seyrettiğimiz Molly Sims vardı.

X-MEN ORIGINS : WOLVERINE, 2009 (6,8)



X-Men serisinde Wolverine olarak tanıdığımız Jimmy Logan'ın (Hugh Jackman) hikayesini öğreniyoruz bu seride.

Jimmy çocukken sık sık hastalanmaktadır. Babası sürekli olarak yanına gelip Jimmy'nin durumuna bakar. Bu arada aynı evde yaşayan ve aslında kardeşi olan Victor (Liev Schreiber) da sürekli odadadır. Bir gün babası yine Jimmy'e bakmaya geldiğinde aşağıdan sesler duyarlar. Victor'un babası, annesiyle kavga etmektedir yine. Jimmy'nin babası aşağı iner ve aşağıdan silah sesi duyulur. Jimmy aceleyle aşağı koşar ve babasını yerde yatarken bulur. Babası ölür. Jimmy çok sinirlenir ve el parmaklarının arasından sivri kemikler çıkar. Jimmy sinirle ayağa kalkar ve Victor'un babasını öldürür. Ama adam ölmeden önce Jimmy'e korkunç bir gerçeği fısıldamıştır. Yerde yatan gerçek babası değildir, gerçek babası kendisidir.



Jimmy iyice sinirlenerek evden dışarı kaçar ve koşmaya başlar. Victor da arkasından gider. Filmin bu noktasından sonrası savaş kareleriyle doludur. Her karede Jimmy ve Logan omuz omuza, sırt sırta dövüşmektedir. Jimmy ve Victor ölümsüz oldukları için tarihteki her türlü savaşa katılmışlardır. Sonunda yakalanır ve idama mahkum edilirler. Ama ölümsüz oldukları için bu cezayı bir türlü veremez hükümet.

Kaldıkları hücreye William Stryker (Danny Huston) adında bir adam gelir sonunda. Onlara değerlerini bildiğini ve kendi gurubuna katılmalarını söyler. İki arkadaş kabul ederler bu teklifi. Stryker'ın grubunda çok hızlı ve bu nedenle çok iyi kılıç kullanan Wade (Ryan Reynolds), hedefi asla şaşırmayarak uzun menzilden bile süper silah kullanabilen Ajan Zero (Daniel Henney), çok güçlü Dukes (Kevin Durand), elektriğe ve dolayısıyla elektronik aletlere hükmedebilen Bolt (Dominic Monaghan) vardır. Ve Strayker'ın kötü planları vardır hehe :)



Logan içinde bulundukları durumdan hiç memnun olmaz. Stryker için masum insanları öldürmek zorunda kalırlar. Logan bu guruptan ayrılmaya karar verir işte o anda Victor ile yolları ayrılır (Victor daha sonra Sabertooth ismiyle karşımıza çıkacaktır). Bundan sonra düşman olurlar.

Logan kendine yeni bir hayat kurar. Mutant olduğunu sevgilisi Kayla (Lynn Collins) haricinde herkesten gizler, oduncu olarak bir yerde çalışmaya başlar. Kayla'yla mutlu mesut yaşamaktadırlar. Ancak bir gün Stryker Logan'ın çalıştığı yere gelir ve gruptakilerin öldürülmeye başladığını söyler. Logan kendi başının çaresine bakabileceğini söyleyerek basar gider.



Ama ertesi gün Victor da onları bulur ve Kayla'yı öldürür. Logan intikam hırsıyla dolar ve Stryker'a gider. Stryker katilin Victor olduğunu bilmediği konusunda ikna eder Logan'ı ve ona bir şans verir. Kendisiyle anlaşırsa Victor'dan öcünü alabilecektir. Logan kabul eder ve Syryker'ın laboratuvarına gider. Burada, yıllar önce birlikte aradıkları meteoriti görür. Adamantiyum haline getirilen taş Logan'ın kemiklerine enjekte edilecek ve böylece yenilmez olarak Stryker'ın hedeflediği Weapon X (10. Silah) haline gelecektir. Bu arada Logan yeni künyesine Wolverine yazılmasını ister. Bu, Kayla'nın ölmeden önce kendisine anlattığı hikayeden aklına gelmiştir. Bundan sonra Wolverine olarak anılacaktır.

Ve Wolverine Victor'un peşine düşer. Ancak bilmediği şeyler vardır. Bu arada Stryker mutant toplamaya devam eder. Niyeti bütün mutantların DNA'larını birleştirerek yenilmez bir Weapon XI oluşturmaktır.

Film güzeldi. Ama X-Men'in diğer serilerini düşününce biraz sönük kalmıştı bana göre. Tabi aslında beklediğini şeye de bağlı. Ben mesela oturup mutantların değişik şeyler yapmasını seyretmeyi çok seviyorum :) Wolverini de severim o ayrı :))

X-Men ve X2'yi Bryan Singer yönetmişti. 3. seri olan X-Men : The Last Stand'i Brett Ratner yönetmişti. Bu filmde yine farklı bir isim karşımıza çıkıyor : Gavin Hood. Bu yönetmen olarak seyrettiğimiz ilk filmi (bizim yani, yoksa yönettiği filmleri var).



Tatlı Hugh Jackman'ı ben ilk olarak 2000 yapımı X-Men'de tanımışım. Ondan önceki filmlerini anımsayamadım en azından. Daha sonra 2001'de Swordfish'te ve tatlı Meg Ryan ile birlikte oynadığı şeker film Kate & Leopold'da, 2003'te X2'de, 2004'te Van Helsing'de, 2006'da yine bir X serisi olan X-Men:The Last Stand'de ve hayatımın filmi olan The Fountain'da, aynı yıl yine çok iyi bir film olan The Prestige'de, 2008'de henüz seyretmedğimiz Australia'da oynamıştı. Ayrıca 2006'da Flushed Away ve Happy Feet gibi animelerde başarılı seslendirmeler de yaptı. Canım benim :))



Liev Schreiber'ın da oldukça kalabalık bir film listesi var. Seyrettiğimi hatırladıklarım arasında 1996 yapımı Ransom ve Scream, 1997'de Scream 2, 1998'de Sphere, 1999'da Jacob The Liar, 2000'de Scream 3, 2001'de Jackman'la birlikte Kate & Leopold'da, 2006'da The Painted Veil var.



Danny Huston'u da bir sürü filmden biliyoruz aslında. Hatırladığım filmleri arasında 2003'te 21 Grams, 2005'te güzeller güzeli Rachel Weisz'le birlikte oynadığı The Constant Gardener, 2006'da Children Of Men, 2007'de The Number 23, 2008'de How To Loose Friends & Alienate People var.



Bu yazıyı bitirmeden bahsetmek istediğim biri daha var ki o da Ryan Reynolds. Çok sever ve beğenirim kendisini. Ama bu filme yakıştıramadım onu. Ne bileyim, vurdulu kırdılı bir mutant filmine kaşları alınmış şeker bir adamı yakıştıramadım belki de. O daha çok Definitely, Maybe, Chaos Theory gibi filmlerin adamı :)

9 Ağustos 2009 Pazar

Gake No Ue No Ponyo, 2008 (8,10)

Son zamanlarda çok film seyrettik. Ama sanırım % 90'ını yazamamışımdır. Seyredip seyredip yazmlıyım diyorum ama bir türlü fırsat yaratamadım kendime. Üzerinden zaman geçince de olmuyor işte. O eski tadı veremiyormuşum gibi geliyor. Aslında küçük notlar bile olsa yazmalı bu sayfalara.



Dün de oturduk Ponyo Ponyo Ponyoooooooooooo'yu seyrettik :) İsmi bu değil tabi de (en azından bağırarak 3 kere söylemiyorsunuz) ama sonunda çok şeker bir şarkı var. İşte orada böyle bağırıyorlar :)



Fujimato denizin altındaki evini korumaya çalışmaktadır. Bunun için her türlü deniz yaratığını evinden uzak tutması gerekir. Çeşitli büyülerle koruma sağlamış ve balık vs yi evinden uzak tutabilmiştir. Yine de meraklı gözlere engel olamaz. Ponyo (aslında bu asıl ismi değil, bu ismi ona daha sonra tanışacağı Sosuke takar, kendi ismi de P ile başlıyordu ama hatırlayamayacağım kadar uzundu maalesef) da meraklıdır. Babası Fujimoto'dan korksa da yuvasından çıkıp çevreyi dolaşmak ister sürekli.



Bir gün kaçar yine korunaklı evinden. Denizanalarıyla birlikte gezinir denizde. Ama bir anda bir geminin ağına takılır. Gemi balıklarla birlikte denizin dibindeki her türlü çöplüğü de doldurmaktadır ağına. Ponyo kendisine doğru gelen kavanozdan kurtulamaz ve başı kavanozun içine sıkışır. Yine de ağdan kurtulmayı başarır Ponyo, ama kavanozdan çıkamaz ve kıyıya vurur sonunda.



Sosuke (Hiroki Doi) annesi Risa'yla (Tomoko Yamaguchi) birlikte tepedeki kayalıklarda yaşar. Babası denizcidir ve ara sıra eve gelebilmektedir. Sosuke de deniz kenarında oynar hep. Bir gün yine tek başına oynarken denizde bir kavanoz görür. Kavanozun içinde bir şey vardır ama ilkten anlamaz ne olduğunu. Kavanozu alır ve içindekini çıkarır. Bu bir japon balığıdır! Sosuke'ye göre çok değerlidir ve onu alıp kovasına koyar. Bu sevimli japon balığı için Ponyo adını uygun bulmuştur.



Ponyo'yu evine götürür Sosuke. Okula çok geç kalmıştır. Annesi de huzurevine. Aceleyle evden çıkarlar. Sandviçlerini bile arabada yemek zorunda kalırlar. Ponyo'yu da unutmamıştır Sosuke. O da kovada, yanındadır. Sandviç ekmeğinden azıcık Ponyo'ya da vermek ister ama Ponyo başını sallar. Sosuke içindeki jambondan vermeye karar verir, Ponyo bir anda jambonun hepsini kapar ve afiyetle yer :)



Okula geldiklerinde Ponyo'yu çalılıkların arkasına saklar Sosuke. Ponyo'nun konuşabildiğini görünce çok şaşırır ve çok sevinir. Ponyo ismini çok sevmiştir. Sosuke'yi ve jambonu da çok sevmiştir :) Huzurevindeki ninelerden biri Ponyo'yu görünce bağırmaya başlar. Ona göre bu bir japon balığı değildir. Bu, küçük bir denizkızıdır ve denizkızları karaya çıkarsa felaket olur ve tsunami çıkar.

Gerçekten de Fujimoto Ponyo'yu aramak için suya hükmederek dalgaları şehrin üzerine gönderir. Sosuke kovasında Ponyo ile dururken sular gelip Ponyo'yu elinden alırlar. O gece Ponyo onu sevdiğini anlasın diye kovayı kapıdaki çitlere asar Sosuke.

Babası Ponyo'yu bir hava kabarcığına hapseder. Niyeti onu korumaktır. Ne de olsa insanlar zalim yaratıklardır. Denize zarar vermektedirler. Ama Ponyo Sosuke'ye gitmek ister. Büyü gücünü kullanarak ellerini ve ayaklarını çıkarır. Yavaş yavaş insan olmaya başlar denizin altında. Fujito önce şaşırır ama sonra anlar, Ponyo insan kanının tadına bakmıştır (Sosuke kavanozu kırmaya çalışırken elini kanatmıştır, Ponyo da bu kanı yalamış ve Sosuke'nin yarasını hemen iyileştirmiştir). Onu engellemeye çalışır büyüyle ve sonunda başarır. Ponyo bayılmıştır. Onu kardeşlerinin yanına bırakır. Ama Fujitomo'nun hesap etmediği bir şey vardır. Kardeşleri Ponyo'yu çok sever ve onun mutlu olmasını ister. Ponyo'nun etrafındaki kabarcığı hemen emer ve Ponyo'yu serbest bırakırlar. Ponyo kendine gelir ve yeniden insan olmaya başlar. Sonunda yine elleri ve bacakları çıkar, saçları uzar ve büyüyle o korunaklı evden çıkmayı başarır Ponyo.

Ama bunu yaparken Fujimoto'nun yıllardır uğraştığu korumayı da bozmuş olur. Üstelik topladığı iksirlerin hepsi de dağılmıştır. Ponyo dalgalarla yarışır, onlarla birlikte koşar ve Sosuke'yi arar.



Bu arada tsunami olmaya başlamıştır efsanedeki gibi. Dalgalar şehri basar aniden. Risa ve Sosuke evlerine dönmeye çalışırken Ponyo da dalgaların üzerinde koşarak onlara yetişmeye çalışır. Sonunda Sosuke görür dalgaların üzerindeki kızı.

Annesini durdurur, neredeyse rüzgardan Sosuke de denize uçacaktır ama annesi kurtatır onu. Ve sonunda Ponyo yola çıkmayı başarır. Risa bu küçük kıza yardım etmek ister ama Ponyo Sosuke'ye doğru koşar ve onun kucağına atlar. Sonunda Sosuke de anlamıştır onun Ponyo olduğunu.



Hep birlikte eve gittiklerinde Risa önce çocuklar ballı sıcak süt yapmak ister. Ponyo çok heyecanlıdır. Her gördüğü şey yenidir onun için. Koltukların, masanın üzerinde zıplar, atlar, beğendiği şeyleri kafasının üzerine koyar, eline alır ve zıplamaya devam eder :) Sosuke masaya oturunca o da oturur. Sosuke sütü içince o da içer. Sütünü bitirince jambon ister bu sefer. Risa da kalkıp jambonlu noodle hazırlar bu afacanlara.



Çocukların karnını doyurunca Risa huzurevine gitmek ister. Oradaki yaşlıları düşünür ve yardıma ihtiyaçları olduğuna karar vererecek çantasını hazırlar ve yola çıkar. Ertesi gün çocuklar uyandıklarında evlerinin kapısına kadar su geldiğini farkederler. Deniz yukarı kadar çıkmıştır. Sosuke annesini merak eder etrafı böyle görünce. Ama yüzerek huzurevine kadar gitmeleri mümkün değildir. Ponyo, Sosuke'nin üzüldüğünü görünce Sosuke'nin oyuncak gemisini kendilerinin sığabileceği bir büyüklüğe getirir büyüyle. Ve iki çocuk yola çıkarlar.

Denizin altında da bir yandan Fujimoto ve Ponyo'nun annesi arasında bir konuşma geçer. Annesine göre Ponyo istiyorla insan olmalı ve denizin yukarısında yaşamalıdır. Böyle bir efsane de vardır. Eğer onu olduğu gibi kabullenecek bir erkek bulursa sihir gücünü bırakarak insan olabilir Ponyo. Fujimoto bir sınav yapmaya karar verir bunun için. Huzurevindeki nineleri ve Risa'yı tatlı diliyle suyun altına çekmiştir. Sıra Sosuke'dedir. Acaba balık olduğunu bile bile Ponyo'yu kabul edecek midir yoksa o da suyun altına mı girecektir?



Miyazaki'ye hayranım ya. Adam nasıl da yapıyor böyle şeyler? Ponyo aslında 2008 yapımı. Hakkında bir sürü yazı da yazıldı, bazılarını okudum. Çoğunluğu çok beğenmemişti Ponyo'yu. Bu sevimli kızı beğenmemek nasıl mümkün olmuş anlayamadım ben. O konuşmalarına, koşuşlarına bayıldım ben :) Çoculuğunuzu çocuğunuzu alın ve arkanıza yaslanıp keyifle seyredin. Çocuğunuz yok mu bizim gibi? O zaman kendinize bir iyilik yapın ve kendiniz için seyredin şeker Ponyo'yu ve Sosuke'yi :)

İyi ki varsın be Miyazaki :))

7 Ağustos 2009 Cuma

Tarihçi, Elizabeth KOSTOVA, 648 s.



Her tatile gidişimde valizdeki en ağız malzeme kitaplarım olur. Onu da alayım bunu da okurum derken eşek ölüsü kadar valizi götürür, kitapların da hepsini okuyarak geri dönerim. Üniversitede okurken evle okul arası 1,5 saat olduğundan alışmışlığım vardır, otobüste, metroda vs çok rahatlıkla ve keyifle kitap okurum. Bunlara güneşlenmeyi sevmemek de eklenince senenin en verimli haftaları tatilde olduğum haftalar olur ya da yolculuk yaptığım haftalar :) Ama bu sefer çok kitap almak istemedim. Sadece 3 kitap vardı yanımda ve bunlardan yalnızca birini okuyabildim : Elizabeth Kostova'nın Tarihçi'si. Ona bir de Çeşme'den aldığım Ahmet Ümit'in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'ini ekleyebildim. İki kitap da çok keyifliydi. Ahmet Ümit'i zaten çok sever ve taktir ederim. Elizabeth Kostova'nın ilk kez bir kitabını okudum onu da çok beğendim. 648 sayfa, yazılar da küçük üstelik, yine de bir çırpıda bitti diyebilirim.

Hikaye mektuplarla ve gezi notlarıyla başlıyor aslında. Babası tarafından yetiştirilmiş bir kadının babasının kütüphanesini araştırmasıyla farklı bir dünyanın kapısı aralanıyor sanki. Kadın bizi anlattıklarıyla tarihin derinliklerine sürüklüyor. Sanırım tarihten hepimiz hatırlarız Kazıklı Voyvoda'yı. Osmanlıları ve diğer düşmanlarını kazıklara geçirerek öldürülmesiyle tarihe geçmiş olan Voyvoda bir kez de Tarihçi ile karşımıza çıkıyor.

Genç kız önce babasıyla birlikte daha önce hiç gitmediği yerlere gidip oraları geziyor. Daha sonra korka korka kütüphanesinde bulduğu mektupları ve kitapları soruyor. Bunun üzerine babası bütün hikayeyi anlatmaya başlıyor.

Paul üniversitede yüksek lisans öğrencisiyken tezine yardımcı olan Profesor Bartholomew Rossi'nin kaybolmasıyla işler karışıyor aslında. Bunun öncesinde kütüphanede çalışırken masasında kendisine ait olmayan bir kitap buluyor. Ama bu kitabın sahibini bulamayınca, tarihe düşkünlüğü ve kitabın eskiliği sayesinde kitabı alıp evine götürüyor. Daha sonra tanışacağı 4 kişinin daha kendisiyle aynı şekilde benzer kitaplara sahip olduğunu öğreniyor. Eski, sayfaları boş ve sararmış, yalnızca tam ortasında iki sayfayı kaplayarak çizilen kanatlı bir ejder resmi içeren bir kitap...

Macaristan, Türkiye derken 10 faklı ülkeye gidiyor kahramanımız Paul. Hep ipuçlarını yönlendiriyor onu. İpuçları sayesinde kendisiyle aynı şeyin peşinde olan insanlarla da tanışıyor. Helen de bunlardan biri. Helen antropolog olmasının yanısıra Prof. Rossi'nin de kızı olduğundan Paul'le birlikte devam ediyor bu maceraya. Kazıklı Voyvoda olarak tanınan Drakula'yı aramak için oradan oradaya gidip geliyorlar (Evet, kitapta 3. Vlad Voyvoda Tepeş'in insanların kanını emerek 5 asırdan fazla zamandır yaşamakta olduğu söyleniyor).

Biz de bu arada Drakula efsanesi gerçek mi, Rossi bulunabilecek mi, hala sağ mı yoksa o da bir vampire mi dönüştü, Paul ve Helen bu maceradan kurtulabilecek mi gibi sorulara cevap bularak heyecanımızı ve merakımızı gidermeye çalışıyoruz.

Kısacası bence çok sürükleyici ve güzel bir kitaptı. Mutlaka okumalısınız diyemeyeceğim. Drakula filmlerine bile tahammül edemeyenler var sonuçta. Bu tip şeyleri sevmiyorsanız bunu da okumanıza gerek yok. Ama ben seviyorum. Kitabı hediye ettiği için sevgili Uzunbacakçıma bir kez de buradan teşekkürlerimi sunuyorum :))

4 Ağustos 2009 Salı

Çeşme-Alaçatı-Ilıca :)

Çeşme'ye ulaşınca ilk iş otele yerleştik. Aslında yerleşemedik. Biz gittiğimizde saat 3'tü ve odalardan biri hala boşaltılmamıştı, diğeri de henüz temizlenmemişti. Ucuz etin yahnisi durumunu yaşadık. Ablam çok sinirlendi, halbu ki bu tatilde kimse benim sinirlerimi bozamayacak diyerek çıkmıştı yola. Birden celallendi :) Onu sakinleştirip eniştemle birlikte adamlarla konuşmaya çalıştık. Bu arada eniştem diyorum ama aslında enişte demeyi sevmem. Gıcıklık yapmak istersem enişte derim :)) Aslında arkadaş gibidir ve eniştelikten ziyade arkadaşlık rütbesini yakıştırırım ona.

Neyse, adamlar baktılar biz de az çaçaron değiliz, tamam siz şu odaya geçin dediler. Biz de 4 kişinin valizini 1 odaya kilitleyip giyinip çıktık yola. Zaten günün yarısı geçmişti. Plajlara gitmemeye karar verdik o yüzden. Daha önce eşimle geldiğimizde Ilıca'ya gidip orada denize girmiştik. O gün de öyle yapalım dedik ama bir kalabalık bir kalabalık, şaşırdım kaldım. Resmen yer bile bulamadık. Bir yerlere tıkıştık. Ama denizin içi bile çok kalabalıktı. Kısa zamanda sıkıldık ve otele geri döndük zaten. O arada Elizabeth Kostova'nın Tarihçi'sine başladım (onu bilahare anlatacağım).


Ertesi gün çok rüzgar vardı. Orkan'da da bende de migren olduğu için rüzgarda kalmak istemedik. Plajlar haricinde bize en yakın olarak Ege Çeşme diye bir site vardı. Aslında tabi biz buraları bilmiyoruz. Ama sağolsun Orkan'ın bir askerlik arkadaşı Çeşme'liymiş. Biz gittiğimizde de oradaydı hala. O çok yardımcı oldu bize. Bazen bize katıldı bazen de telefon yardımıyla yönlendirdi. Ege Çeşme'yi de onun sayesinde öğrendik. Tam emekli yeri. Evler çok güzel görünüyordu. Önlerinde kocaman bahçeleri ve devasa balkonları vardı. Site içinde neredeyse olimpik denebilecek büyüklükte bir havuz, hemen arkasında kafeteryası vardı. Ben acaip beğendim. Hani olur da bir gün İzmir'e gelebilirsek annemler için ideal bir yer olabilir.

Ege Çeşme'de su oldukça ılıktı. Yalnız biraz taşlıydı. İlk giriş sorun oldu azıcık. Kumsaldan girilmiyor gerçi, merdivenle iniyorsunuz ama derin olmadığı için ayağınızı basmanız gerekiyor. Yine de güzeldi.

Sonracıma 3. gün artık bir plaj yapalım dedik. Ablamın aklında Shayna vardı. Gittik baktık, beğendik ve girdik. Denizi acaip güzeldi. Biraz serindi ama sıcakta da soğuk su aranıyor zaten. Gerçi soğukluğu kaşla ya da Bozcaada'yla kıyaslanamaz onu da belirteyim. Shayna'da yiyecekler çok pahallıydı tahmin edebileceğiniz gibi. Markette 1 TL ye satılan kolaya 8 TL fiyat biçmişlerdi misal. Bu arada giriş de ücretli. O da şezlong, minder vs ücreti. 20'şer TL'yi bayıldık adamlara. Neyse güzel vakit geçirdik netice olarak.

Daha sonraki gün Babylon'a gittik. Orasını daha çok beğendim ben. Orada çimenlik de vardı en basitinden. Yeşil hastası olan ben kumsalı aniden satarak çimenliklerdeki koca minderlerin üzerine yayıldım ve Tarihçi'yle aramdaki bağı kuvvetlendirmeye devam ettim. Burada su Shayna'dakinden daha soğuktu ve rüzgarlıydı. Ama o güneşte o rüzgar da olmasa çimenlik bile çekilemeyebilrdi.

Ertesi gün Orkan'ın arkadaşlarıyla buluşacağımız için yine Ege Çeşme'ye gittik. Onların evi bizim otelin bir sokak ilerisindeymiş çünkü. Çocuklar da oradaki havuzu çok sevdikleri için orayı tercih ediyorlarmış çocuklarlayken. Gittik, malak gibi yattık, yüzdük, dinlendik, oh misler gibiydi :)

Sonraki gün yine plaj denemek istedik. Önce Granada'ya gittik. Park ücreti 10 TL dediler. Verdik. Giriş 25 TL dediler. Ama her yer 20 TL dedik. Kendi kendimize de sinirlendik. O zaman içeri girip bir bakalım dedik. Olur dediler. Ama sadece biriniz girebilirsiniz dediler. Hadi oradan deyip ayrıldık. Oradan Solomare'ye gittik. Park ücreti yine 10 TL idi. Bu sefer fotoğraf makinelerinizi almıyoruz dediler. Paparazicilik yapabilirmişiz. Biz kendi keyfimizi çekeceğiz başkasından bize ne dedik. Şirket politikası dediler. Oraya da hadi oradan diyerek tekrar Ege Çeşme'ye gittik.

Ertesi gün Babylon tarafında olan SeaSide'a gittik. Orası da güzeldi. Oranın denizi en soğuk olandı. Hatta ilkten atladım, bu arada 1 m bile değilmiş heralde atladığım yer, hiç duramadım ve koşarak denizden çıktım. Sonra baktım Orkan mis gibi yüzüyor, tekrar deneyeceğim dedim ve çıkmamak için kastım. 2-3 dakika sonra alıştım ve su inanılmaz güzel geldi :) Seaside'ın menüsü en güzel olandı, fiyatları da daha uygundu. Otopark ücretsizdi ve giriş 20 TL'ydi. Neyse, diğer yerleri de görmüş olduk :)

Ertesi gün heralde son gün oluyor bu sırayla, öğleden sonra yola çıkacağımız için yine plajlardan birine gitmek yerine yakın yerlerde takılmaya karar verdik. Ablamlar arkadaşlarıyla buluşmaya gittiler Ege Çeşme'ye. Biz de kuziyle otelde kalıp valizlerimizi falan toparladık sonra da kitaplarımıza sardık. Kuzi kitabını bitirdi. Benimki 648 sayfa olduğu için benimki yolda bitecekti. Bir tatilde daha kalın bir kitabı gözümü korkutmadan bitirmiştim. Hatta yolda o bitince Ahmet Ümit'in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'ini de zevkle okuyarak bitirdim.

Aslında yanıma 3 kitap almıştım. Ama Çeşme'de gezerken kitapçılardan 3'ü Ahmet Ümit'e ait, (Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Kukla ve ay neydi unuttum!) diğeri sevgili 7. Oda'nın tanıttığı Zülfü Livaneli kitabı olan Son Ada olmak üzere 4 kitap daha aldım.

Bu yazımda hep gündüzlerden bahsettim. Geceler çok atraksiyonlu olmasa da çoğunlukla Alaçatı'yı tercih ederek geçirdik. Bir gün Çeşme'de meşhur Dost Pide'ye gittik yemeğimizi yedik. Bir gün Ilıca'daki Aslan Kapı mıydı, şu iskenderciye gittik. İlk gün de Cevat'ın Yeri'ne gitmiştik. Dalyanköy'müş orası. Çok güzeldi. Yemekler çok lezzetliydi. Kabakçiçeği dolmasını ikinci yiyişimdi :)

Alaçatı'da yemek de çok pahallıydı bu arada. Bir gün Lavanta'ya gittik. Yemekleri çok beğenmedik, servisi hiç beğenmedik, ona rağmen bir sürü para ödedik. Bunun üzerine bir de 15 TL ekmek, 10 TL servis ücreti aldılar bizden! Başka bir gün de Tuval'de yemek yedik. Orada porsiyonlar bana göre çok büyüktü ve ortamı çok güzeldi.

Alaçatı'ya bayıldım bu arada. Ne kadar sevimli bir yer yarabbim! :) Renkli, canlı, insanı içine çekiyor resmen. İncik boncukçular desen başka bir dünya :) Gelirken sakız reçeliyle sakızlı türk kahvesi almayı ihmal etmedik. Haftasonu sakızlı kurabiye yapmak niyetindeyim :)

Unuttuğum bir şey var mı bilemiyorum, hatırlamıyorum, hatırlasam zaten yazardım. Ama son vermeden önce Kaş da ayrı bir güzel kardeşim demek istiyorum :)

Çok fotoğrafsız bir yazı oldu ama unutkan blog yazarı fotoğrafları hafıza çubuğuna kopyalamayı unuttuğu için hepsi eniştesinde kaldı :)))