Çeşme'ye ulaşınca ilk iş otele yerleştik. Aslında yerleşemedik. Biz gittiğimizde saat 3'tü ve odalardan biri hala boşaltılmamıştı, diğeri de henüz temizlenmemişti. Ucuz etin yahnisi durumunu yaşadık. Ablam çok sinirlendi, halbu ki bu tatilde kimse benim sinirlerimi bozamayacak diyerek çıkmıştı yola. Birden celallendi :) Onu sakinleştirip eniştemle birlikte adamlarla konuşmaya çalıştık. Bu arada eniştem diyorum ama aslında enişte demeyi sevmem. Gıcıklık yapmak istersem enişte derim :)) Aslında arkadaş gibidir ve eniştelikten ziyade arkadaşlık rütbesini yakıştırırım ona.
Neyse, adamlar baktılar biz de az çaçaron değiliz, tamam siz şu odaya geçin dediler. Biz de 4 kişinin valizini 1 odaya kilitleyip giyinip çıktık yola. Zaten günün yarısı geçmişti. Plajlara gitmemeye karar verdik o yüzden. Daha önce eşimle geldiğimizde Ilıca'ya gidip orada denize girmiştik. O gün de öyle yapalım dedik ama bir kalabalık bir kalabalık, şaşırdım kaldım. Resmen yer bile bulamadık. Bir yerlere tıkıştık. Ama denizin içi bile çok kalabalıktı. Kısa zamanda sıkıldık ve otele geri döndük zaten. O arada Elizabeth Kostova'nın Tarihçi'sine başladım (onu bilahare anlatacağım).
Ertesi gün çok rüzgar vardı. Orkan'da da bende de migren olduğu için rüzgarda kalmak istemedik. Plajlar haricinde bize en yakın olarak Ege Çeşme diye bir site vardı. Aslında tabi biz buraları bilmiyoruz. Ama sağolsun Orkan'ın bir askerlik arkadaşı Çeşme'liymiş. Biz gittiğimizde de oradaydı hala. O çok yardımcı oldu bize. Bazen bize katıldı bazen de telefon yardımıyla yönlendirdi. Ege Çeşme'yi de onun sayesinde öğrendik. Tam emekli yeri. Evler çok güzel görünüyordu. Önlerinde kocaman bahçeleri ve devasa balkonları vardı. Site içinde neredeyse olimpik denebilecek büyüklükte bir havuz, hemen arkasında kafeteryası vardı. Ben acaip beğendim. Hani olur da bir gün İzmir'e gelebilirsek annemler için ideal bir yer olabilir.
Ege Çeşme'de su oldukça ılıktı. Yalnız biraz taşlıydı. İlk giriş sorun oldu azıcık. Kumsaldan girilmiyor gerçi, merdivenle iniyorsunuz ama derin olmadığı için ayağınızı basmanız gerekiyor. Yine de güzeldi.
Sonracıma 3. gün artık bir plaj yapalım dedik. Ablamın aklında Shayna vardı. Gittik baktık, beğendik ve girdik. Denizi acaip güzeldi. Biraz serindi ama sıcakta da soğuk su aranıyor zaten. Gerçi soğukluğu kaşla ya da Bozcaada'yla kıyaslanamaz onu da belirteyim. Shayna'da yiyecekler çok pahallıydı tahmin edebileceğiniz gibi. Markette 1 TL ye satılan kolaya 8 TL fiyat biçmişlerdi misal. Bu arada giriş de ücretli. O da şezlong, minder vs ücreti. 20'şer TL'yi bayıldık adamlara. Neyse güzel vakit geçirdik netice olarak.
Daha sonraki gün Babylon'a gittik. Orasını daha çok beğendim ben. Orada çimenlik de vardı en basitinden. Yeşil hastası olan ben kumsalı aniden satarak çimenliklerdeki koca minderlerin üzerine yayıldım ve Tarihçi'yle aramdaki bağı kuvvetlendirmeye devam ettim. Burada su Shayna'dakinden daha soğuktu ve rüzgarlıydı. Ama o güneşte o rüzgar da olmasa çimenlik bile çekilemeyebilrdi.
Ertesi gün Orkan'ın arkadaşlarıyla buluşacağımız için yine Ege Çeşme'ye gittik. Onların evi bizim otelin bir sokak ilerisindeymiş çünkü. Çocuklar da oradaki havuzu çok sevdikleri için orayı tercih ediyorlarmış çocuklarlayken. Gittik, malak gibi yattık, yüzdük, dinlendik, oh misler gibiydi :)
Sonraki gün yine plaj denemek istedik. Önce Granada'ya gittik. Park ücreti 10 TL dediler. Verdik. Giriş 25 TL dediler. Ama her yer 20 TL dedik. Kendi kendimize de sinirlendik. O zaman içeri girip bir bakalım dedik. Olur dediler. Ama sadece biriniz girebilirsiniz dediler. Hadi oradan deyip ayrıldık. Oradan Solomare'ye gittik. Park ücreti yine 10 TL idi. Bu sefer fotoğraf makinelerinizi almıyoruz dediler. Paparazicilik yapabilirmişiz. Biz kendi keyfimizi çekeceğiz başkasından bize ne dedik. Şirket politikası dediler. Oraya da hadi oradan diyerek tekrar Ege Çeşme'ye gittik.
Ertesi gün Babylon tarafında olan SeaSide'a gittik. Orası da güzeldi. Oranın denizi en soğuk olandı. Hatta ilkten atladım, bu arada 1 m bile değilmiş heralde atladığım yer, hiç duramadım ve koşarak denizden çıktım. Sonra baktım Orkan mis gibi yüzüyor, tekrar deneyeceğim dedim ve çıkmamak için kastım. 2-3 dakika sonra alıştım ve su inanılmaz güzel geldi :) Seaside'ın menüsü en güzel olandı, fiyatları da daha uygundu. Otopark ücretsizdi ve giriş 20 TL'ydi. Neyse, diğer yerleri de görmüş olduk :)
Ertesi gün heralde son gün oluyor bu sırayla, öğleden sonra yola çıkacağımız için yine plajlardan birine gitmek yerine yakın yerlerde takılmaya karar verdik. Ablamlar arkadaşlarıyla buluşmaya gittiler Ege Çeşme'ye. Biz de kuziyle otelde kalıp valizlerimizi falan toparladık sonra da kitaplarımıza sardık. Kuzi kitabını bitirdi. Benimki 648 sayfa olduğu için benimki yolda bitecekti. Bir tatilde daha kalın bir kitabı gözümü korkutmadan bitirmiştim. Hatta yolda o bitince Ahmet Ümit'in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'ini de zevkle okuyarak bitirdim.
Aslında yanıma 3 kitap almıştım. Ama Çeşme'de gezerken kitapçılardan 3'ü Ahmet Ümit'e ait, (Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Kukla ve ay neydi unuttum!) diğeri sevgili 7. Oda'nın tanıttığı Zülfü Livaneli kitabı olan Son Ada olmak üzere 4 kitap daha aldım.
Bu yazımda hep gündüzlerden bahsettim. Geceler çok atraksiyonlu olmasa da çoğunlukla Alaçatı'yı tercih ederek geçirdik. Bir gün Çeşme'de meşhur Dost Pide'ye gittik yemeğimizi yedik. Bir gün Ilıca'daki Aslan Kapı mıydı, şu iskenderciye gittik. İlk gün de Cevat'ın Yeri'ne gitmiştik. Dalyanköy'müş orası. Çok güzeldi. Yemekler çok lezzetliydi. Kabakçiçeği dolmasını ikinci yiyişimdi :)
Alaçatı'da yemek de çok pahallıydı bu arada. Bir gün Lavanta'ya gittik. Yemekleri çok beğenmedik, servisi hiç beğenmedik, ona rağmen bir sürü para ödedik. Bunun üzerine bir de 15 TL ekmek, 10 TL servis ücreti aldılar bizden! Başka bir gün de Tuval'de yemek yedik. Orada porsiyonlar bana göre çok büyüktü ve ortamı çok güzeldi.
Alaçatı'ya bayıldım bu arada. Ne kadar sevimli bir yer yarabbim! :) Renkli, canlı, insanı içine çekiyor resmen. İncik boncukçular desen başka bir dünya :) Gelirken sakız reçeliyle sakızlı türk kahvesi almayı ihmal etmedik. Haftasonu sakızlı kurabiye yapmak niyetindeyim :)
Unuttuğum bir şey var mı bilemiyorum, hatırlamıyorum, hatırlasam zaten yazardım. Ama son vermeden önce Kaş da ayrı bir güzel kardeşim demek istiyorum :)
Çok fotoğrafsız bir yazı oldu ama unutkan blog yazarı fotoğrafları hafıza çubuğuna kopyalamayı unuttuğu için hepsi eniştesinde kaldı :)))
deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deniz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Ağustos 2009 Salı
3 Ağustos 2009 Pazartesi
Çeşme'ye gidiş
Ben geldiiiiiim! :)
Tatil çok güzeldi. Aslında yollar haricinde çok atraksiyonlu geçmedi. Benim için tatil dinlenme demektir çünkü. Ama gitmeden bahsettiğim iç sıkıntım biraz da olsa devam etti. Ay eşimi bıraktım da gittim, onsuz ilk defa bir yere gittim muhabbeti yapmak istemiyorum. Sevmem o tip şeyleri zaten. Yapışık ikizler değiliz sonuçta. Ama onun gelmeyi çok istemesi ama gelememesi beni üzdüğü için aklım biraz burada kaldı :(
Çarşamba günü hazırlamıştım valizimi, Perşembe eve gelemeyeceğim diye. Badem akşam eve gelince valizim karşısında şaşkınlık geçirdi. En büyüğünü hazırlamıştım çünkü. Elimde böyle incik cincik torba olmasını sevmiyorum ben. İhtiyacım olan her şey tek bir valizin içinde olsun, hem taşıması kolay olsun hem derli toplu dursun isterim. Ama bu yolculuğa 4 kişi küçük bir arabayla çıkacağımız hiç aklıma gelmedi valizi hazırlarken. Badem görünce 4 kişi aynı valizle gelirseniz nereye sığacaksınız dedi haklı olarak. Ben de orta boyuna sığmaya çalıştım. Pek başarılı olduğum söylenemez. Birkaç parça eksilttim. Birkaç parçayı da plaj çantamın içine atıp valizi küçülttüm sayılır.
Gitmeden önceki Perşembe günü nöbetçiydim. Cuma iznimi yararlı kullanayım diye öğlen İstanbul için otobüse bindik eşim tarafından kuzenimizle birlikte. Ereğliden daha yeni ayrıldığım için hiçbir şey yapasım gelmedi. Normalde yolda çok güzel kitap okurum ben. Yok, okuyamadım bu sefer.
İstanbul'a tahminlerimizden daha önce ulaştık. Öyle ki ablamla aynı saatlerde evde olacaktık aslında ama biz epey erken gittik ve hatta ablamın temizlikçisi hala evdeydi! Kapıyı açtık, kadın karşımızda! Merhaba dedik ve içeri girdik. Kadında tık yok. Salona geçip koltuklara oturunca Yeliz yok mu? diye sordu. Yok dedim ben de. Biliyor mu peki dedi. Neyi biliyor mu? diye sordum ben de. Geleceğinizi dedi. İlahi kadın. Dışarıdan gelen tamamen yabancı birileri olsaydık da bizi içeri alacaktın demek :)) Yahu insan bir sormaz mı siz kimsiniz, içeri giremezsiniz falan. Ev bizim ev diye bir apar topar girdik de onun sorması gerekmez miydi sahi? :) Neyse ben durumu anlattım. O da çıkacakmıştı zaten. O gidince biz kuziyle iyice yayıldık.
Ablamlar gelince de yemek yapıp yedik. Beni bir türlü uyku tutmadı. Odaya geçip yatak hazırlamak da işime gelmedi birkaç saat için. Sabah 5'te uyanmayı kararlaştırmıştık çünkü. Salonda TV karşısında uyuklamayı tercih ettim. Sabah 5,5 ta ablam da hortlamış, bu erken kalkmacılık genetik bizde sanırım, yanıma geldi. Ay seni uyandırmayayım falan dedi ama TV'yi açmaktan da geri kalmadı :)) Sonra saati görünce tüh çok da erken kalkmışım dedi. Ben görünce bu saatte kalkacaktık zaten dedim. O zaman panik başladı. Hemen banyo yapmalıyım, valizler hazır mı, Orkan'ı uyandıralım, kuziyi uyandıralım, geç kalır mıyız bıdı bıdı..
Neyse sağsalim çıktık evden ve Pendik-Yalova feribotuna yetiştik. Saat 7'ye. 45 dakika sonra Yalova'daydık. Sonrasında 6 saatlik araba yolculuğu ile sonunda Çeşme'ye ulaştık. Daha önce eşimle birlikte gitmiştik Çeşme'ye. Tanıdık yerler görünce çok sevindirik oldum.
Aslında niyetimiz Alaçatı'da konaklamaktı. Ama kalacağımız yeri sadece uyumak için kullanacağımızdan çok ahım şahım bir yer bakınmadık. Oda + kahvaltı yeterliydi bizim için. Ama Alaçatı'da fiyatlar oldukça uçuktu. O yüzden Ilıca'da konaklayıp Çeşme-Alaçatı-Ilıca arasında mekik dokumaya karar verdik. Ilıca'da Atrium Otel'de kaldık. Fiyat olarak en uygun onu bulduk çünkü :) Oda + kahvaltı kişi başı 40 TL idi. Çok da fena değildi. Bahçesinde küçük bir havuzu vardı. Ege Çeşme Sitesi'ne yürüyüş mesafesindeydi. 2 gün oraya gidip denize girdik zaten. Siteyi acaip çok beğendim ben. Yol boyu uzanan iki katlı bahçeiçindeki müstakil evlere bayıldım. Çeşme'deki tek katlı evlereyse BA-YIL-DIM!! Tek katlı ev iki katlı evden çok daha kullanışlı gelir çünkü bana her zaman. Böyle geniş bir ev olsun, büyük bir bahçesi olsun. Bir kenarında limon ağacımız olsun, bir kenarında renkli renkli çiçeklerimiz olsun. Bir bölümünü de nane, dereotu vs ye ayıralım falan filan :))
(Devamı gelecek)
Tatil çok güzeldi. Aslında yollar haricinde çok atraksiyonlu geçmedi. Benim için tatil dinlenme demektir çünkü. Ama gitmeden bahsettiğim iç sıkıntım biraz da olsa devam etti. Ay eşimi bıraktım da gittim, onsuz ilk defa bir yere gittim muhabbeti yapmak istemiyorum. Sevmem o tip şeyleri zaten. Yapışık ikizler değiliz sonuçta. Ama onun gelmeyi çok istemesi ama gelememesi beni üzdüğü için aklım biraz burada kaldı :(
Çarşamba günü hazırlamıştım valizimi, Perşembe eve gelemeyeceğim diye. Badem akşam eve gelince valizim karşısında şaşkınlık geçirdi. En büyüğünü hazırlamıştım çünkü. Elimde böyle incik cincik torba olmasını sevmiyorum ben. İhtiyacım olan her şey tek bir valizin içinde olsun, hem taşıması kolay olsun hem derli toplu dursun isterim. Ama bu yolculuğa 4 kişi küçük bir arabayla çıkacağımız hiç aklıma gelmedi valizi hazırlarken. Badem görünce 4 kişi aynı valizle gelirseniz nereye sığacaksınız dedi haklı olarak. Ben de orta boyuna sığmaya çalıştım. Pek başarılı olduğum söylenemez. Birkaç parça eksilttim. Birkaç parçayı da plaj çantamın içine atıp valizi küçülttüm sayılır.
Gitmeden önceki Perşembe günü nöbetçiydim. Cuma iznimi yararlı kullanayım diye öğlen İstanbul için otobüse bindik eşim tarafından kuzenimizle birlikte. Ereğliden daha yeni ayrıldığım için hiçbir şey yapasım gelmedi. Normalde yolda çok güzel kitap okurum ben. Yok, okuyamadım bu sefer.
İstanbul'a tahminlerimizden daha önce ulaştık. Öyle ki ablamla aynı saatlerde evde olacaktık aslında ama biz epey erken gittik ve hatta ablamın temizlikçisi hala evdeydi! Kapıyı açtık, kadın karşımızda! Merhaba dedik ve içeri girdik. Kadında tık yok. Salona geçip koltuklara oturunca Yeliz yok mu? diye sordu. Yok dedim ben de. Biliyor mu peki dedi. Neyi biliyor mu? diye sordum ben de. Geleceğinizi dedi. İlahi kadın. Dışarıdan gelen tamamen yabancı birileri olsaydık da bizi içeri alacaktın demek :)) Yahu insan bir sormaz mı siz kimsiniz, içeri giremezsiniz falan. Ev bizim ev diye bir apar topar girdik de onun sorması gerekmez miydi sahi? :) Neyse ben durumu anlattım. O da çıkacakmıştı zaten. O gidince biz kuziyle iyice yayıldık.
Ablamlar gelince de yemek yapıp yedik. Beni bir türlü uyku tutmadı. Odaya geçip yatak hazırlamak da işime gelmedi birkaç saat için. Sabah 5'te uyanmayı kararlaştırmıştık çünkü. Salonda TV karşısında uyuklamayı tercih ettim. Sabah 5,5 ta ablam da hortlamış, bu erken kalkmacılık genetik bizde sanırım, yanıma geldi. Ay seni uyandırmayayım falan dedi ama TV'yi açmaktan da geri kalmadı :)) Sonra saati görünce tüh çok da erken kalkmışım dedi. Ben görünce bu saatte kalkacaktık zaten dedim. O zaman panik başladı. Hemen banyo yapmalıyım, valizler hazır mı, Orkan'ı uyandıralım, kuziyi uyandıralım, geç kalır mıyız bıdı bıdı..
Neyse sağsalim çıktık evden ve Pendik-Yalova feribotuna yetiştik. Saat 7'ye. 45 dakika sonra Yalova'daydık. Sonrasında 6 saatlik araba yolculuğu ile sonunda Çeşme'ye ulaştık. Daha önce eşimle birlikte gitmiştik Çeşme'ye. Tanıdık yerler görünce çok sevindirik oldum.
Aslında niyetimiz Alaçatı'da konaklamaktı. Ama kalacağımız yeri sadece uyumak için kullanacağımızdan çok ahım şahım bir yer bakınmadık. Oda + kahvaltı yeterliydi bizim için. Ama Alaçatı'da fiyatlar oldukça uçuktu. O yüzden Ilıca'da konaklayıp Çeşme-Alaçatı-Ilıca arasında mekik dokumaya karar verdik. Ilıca'da Atrium Otel'de kaldık. Fiyat olarak en uygun onu bulduk çünkü :) Oda + kahvaltı kişi başı 40 TL idi. Çok da fena değildi. Bahçesinde küçük bir havuzu vardı. Ege Çeşme Sitesi'ne yürüyüş mesafesindeydi. 2 gün oraya gidip denize girdik zaten. Siteyi acaip çok beğendim ben. Yol boyu uzanan iki katlı bahçeiçindeki müstakil evlere bayıldım. Çeşme'deki tek katlı evlereyse BA-YIL-DIM!! Tek katlı ev iki katlı evden çok daha kullanışlı gelir çünkü bana her zaman. Böyle geniş bir ev olsun, büyük bir bahçesi olsun. Bir kenarında limon ağacımız olsun, bir kenarında renkli renkli çiçeklerimiz olsun. Bir bölümünü de nane, dereotu vs ye ayıralım falan filan :))
(Devamı gelecek)
20 Ağustos 2008 Çarşamba
Bozcaada maceramız :)
Yazamadım yine epeydir :( Başlıca sebebi küçük kaçamağımızdı, sonrasındaki iş yoğunluğum, dolayısıyla yorgunluğum, sürekli uyuklama isteğim ve sonrasında büyük heyecanım. Hepsinden tek tek bahsedeceğim.
Kaçamak dediğim Bozcaada’yaydı. İlk kez gittik. Asıl plan ablamlarla birlikte gidebilmekti. Maalesef olmadı. Yine de tek başımıza değildik. Daha önce bahsettiğim alt kat komşularımız (hani şu müzik öğretmeni olan ve aşağıdan gelen piyano ve yan flüt sesleriyle bizi mest eden) ve çocukluk arkadaşım Emre ile birlikte yaptık yolculuğumuzu.



Bozcaada küçücük bir yer aslında. 1 günde her yerini öğrendik öyle söyleyeyim :) İskeleden indiğinizde deniz kenarındaki minik minik yapılar ve güzel Bozcaada Kalesi karşılıyor sizi. Bu minik yapıların çoğu lokanta. Hangisinde yemek yesek diye dolanırken ağzınızın suyu akıyor. Ama siz de bizim gibi yanılgıya düşmeyin. Her kapı ayrı bir lokantaya ait. Masalar yan yana olduğu için diğer lokantaya ait sanıp oradan rezervasyon yaptırabiliyorsunuz :) Bu arada bizim gidişimiz bağ bozumuna rastladığından mıdır bilmem, çok kalabalıktı. Yemek için rezervasyon yaptırmamız gerekiyordu.

İlk gün öncelikle dönüş için feribot rezervasyonumuzu yaptırdık (giderseniz siz de ihmal etmeyin). Daha sonra merkeze 1 km olan Irmak Bağ Evi’ne giderek odalarımıza yerleştik. Kaldığımız yerden çok memnun kaldık. Gitmeden önce yine araştırma yapmış yine de merkezde mi yoksa bağ evinde mi kalalım ikilemine düşmüştük. Tesadüf bulduğumuz Irmak Bağ Evi ise tam gönlümüze göre oldu. Arabayla gittik gerçi ama ada çok kalabalık olduğu için merkeze inerken araba kullanmak eziyet olacaktı, park yeri ve dar sokaklar açısından. Yemek ve diğer ihtiyaçlar için yürüyerek gidebildik ki en güzeli bu oldu. Yalnız geç saatte dönecekseniz taksiyi tercih edin. Zira yol boyu bağlı mı bağsız mı olduğunu bilmediğiniz, karanlıkta parlak gözlerle size bakıp havlayan köpeklerle karşılaşıp tırsmamanız elde değil :)


Kaldığımız yer üzüm bağlarının arasında kalan, 5 odalı, sevimli bir pansiyondu. Oda kahvaltı kişi başı 50 YTL idi. Kahvaltısında ev sahibesinin kendi elleriyle yaptığı domates reçelinden (ilk kez yedim, biraz değişik bir tadı var ama güzel), olmamış ve olmuş incir reçelleri (olmamışına bayılıyorum ben, Safranbolu’da da Raşitler Bağ Evi’nin sahibesi çok güzel yapıyor), karadut reçeli (harikaydı) ve diğer kahvaltılıklarla bir güzel karnınızı doyuruyorsunuz. Akşam yemeğini de bedelini ödeyerek yiyebiliyorsunuz aynı yerde ama biz hep dışarısını tercih ettik.

Bozcaada’da denize koylardan giriliyor. Arabayla gittiğimizden bizim için çok rahat oldu. En çok Akvaryum Koyu’nu beğendik. Çok güzel bir denizi var. Acaip berrak tabi bir o kadar da soğuk. Gerçi mevsim itibariyle en sıcak olduğu zamanlardan birinde gitmişiz biz, ona rağmen özellikle Geyikli İskelesi’nde girdiğimiz deniz ayaklarımı soğuktan acıttı resmen. Adada biraz daha iyiydi su, sıcaklık bakımından. En ılık su da (tabi yine de çok soğuk) Akvaryum Koyu’ndaydı. Akvaryum küçük bir koy olduğu için tesis falan yok. Orayı tercih etmemizin nedenlerinden biri de buydu. Tesis olmadığı için çok rağbet yok ve diğer koylar kadar (plajlı olanlar) kalabalık değil. Şemsiyeniz falan yoksa zorlayabilir sizi biraz.

Ayazma Koyu’ndaki Ayazma Plajı ise çok kalabalıktı. Uzun ince bir yol var. Bu yolun bir taraf cam gibi deniz. Yolda bir arabalık geçiş yeri var çünkü bir uçtan bir uca park eden arabalarla dolu! Yolun diğer kenarı ise silme lokanta :) Ama hem deniz hem lokantalar tıka basa dolu. İşte biz bu lokantalardan Vahit’in Yeri’ni tercih ettik ilk gün. En çok onun ismi geçiyor her yerde. Ama hata etmişiz. Çiğ börek’i enfesti o ayrı. Ama hizmet çok kötüydü, tamam kalabalık ama bir patates kızartması da 5 kere istenmez yani. Üstelik beklediğimize de değmedi. Çok kötüydü.
Ayazma’da denize doyduktan sonra kaldığımız pansiyona geri döndük ve gitmeden rezervasyon yaptırdığımız Kasaba Lokantası’na gittik. Burasını da ablam önermişti. Mekan olarak gerçekten çok güzeldi. Çimlerin üzerine masalar atılmış, şık bir mekan. Ben bu şık mekanda terlikleri falan atarak çıplak ayak bastım çimlere :) En çok hoşuma giden de masanın altına ayak uzatmak için ilave ettikleri raf oldu :) Benim ayaklar bir orada bir çimde. Harikaydı. Ama orada da hizmet çok kötüydü. Bize bakan garson inanılmaz suratsızdı, yemeklerimiz çok geç gelmedi ama tatlarına bayılmadık doğrusu.

Ertesi gün Akvaryyum’dan başladık yine deniz maceramıza. Daha sonra meşhur Mitos Plajı’na gittik. Mitos Plajı, Ayazma’nın biraz daha ilerisindeki Habbele Koyu’nda. Mitos’un denizi Ayazma’dan çok daha güzeldi amma ve lakin orası da çok kalabalıktı. Gitmeden önce bizi uyarmışları çok pahalı diye. O yüzden sadece denize girip yemek için Ayazma’ya geri döndük :) Bu sefer Koreli’yi tercih ettik, doğru karar vermişiz. Hem daha sıcak bir ortamı hem daha güleryüzlü garsonları vardı. Çiğ börek diğeri kadar olmasa da çok güzeldi. Mantısı güzel değilmiş, yemeyin. 5 kişi olunca birçok yemeği tattık, çok iyi oldu bizim gibi şiş göbüşler için :)




Sonra tekrar Akvaryum ve deniz maceramızın bitiminde Polente. Polente rüzgar türbini mekanı. 2000 yılında kurulmuş rüzgar enerjisi santralı. Aslinda feneri de görmek lazımdı ama saatine denk gelemedigimiz için gezemedik. Ühü :(

Aksam için de Sahil Lokantas’ndan yer ayirtmistik. Tam bir fiyaskoydu Sahil :) Bir kere özellikle deniz kenarindaki masalar diye rica etmemize ragmen ortada bir masa ayirmislar bize. Tabi ben onu yer miyim, olmaz dedim ve durumumuzu izah ettim. Bu sefer deniz kenarinda bir masaya yerlestirdiler bizi. Ama biz 5 kisiydik ve o masa 4 kisilikti. 5. kisi kenarlardan birine oturmaliydi, bu sekilde de sigiliyordu ama o zaman da tabak canak mevzusu çok sıkısık olacaktı. Garsondan masayi digeriyle degistirmesini rica ettigimizde bize verdigi cevap omurluktu : Simdi onunla ugrasamam. Bana kalsa kalkar giderdim ama tek basima degildim her sedyen once. Diger lokantalarda istedigimiz gibi bir yer bulmak da bizi epey zorlayacakti. Yemeklerimizi siparis edip bekledik mecburen. Lezzet olarak asagi yukari hicbir yedigimizi begenmedik desem yeridir. Kisacasi orayi tercih etmeyin. Arkadaslarin eski tecrubelerine gore Yosun’u da tercih etmeyebilrisiniz :) Bu arada deniz kenarindaki lokantalarin her birinin plaj cevresinde de yerleri var. Ogle yemegi icin gittimiz Koreli burada da vardi mesela. Daha once fark etseydik oraya gidebilirdik.
Yemeklerle ilgili olan bölüm bu kadar.
Saraplarla ilgili bölüm bir sonraki yazimda :)
Hamiş 1 : Fotoğrafları akşam yükleyebileceğim.
Hamiş 2 : Fon müziği olarak bu yolculuğumuz boyunca en çok dinlediğimiz Pinhani'yi seçtim.
Kaçamak dediğim Bozcaada’yaydı. İlk kez gittik. Asıl plan ablamlarla birlikte gidebilmekti. Maalesef olmadı. Yine de tek başımıza değildik. Daha önce bahsettiğim alt kat komşularımız (hani şu müzik öğretmeni olan ve aşağıdan gelen piyano ve yan flüt sesleriyle bizi mest eden) ve çocukluk arkadaşım Emre ile birlikte yaptık yolculuğumuzu.



Bozcaada küçücük bir yer aslında. 1 günde her yerini öğrendik öyle söyleyeyim :) İskeleden indiğinizde deniz kenarındaki minik minik yapılar ve güzel Bozcaada Kalesi karşılıyor sizi. Bu minik yapıların çoğu lokanta. Hangisinde yemek yesek diye dolanırken ağzınızın suyu akıyor. Ama siz de bizim gibi yanılgıya düşmeyin. Her kapı ayrı bir lokantaya ait. Masalar yan yana olduğu için diğer lokantaya ait sanıp oradan rezervasyon yaptırabiliyorsunuz :) Bu arada bizim gidişimiz bağ bozumuna rastladığından mıdır bilmem, çok kalabalıktı. Yemek için rezervasyon yaptırmamız gerekiyordu.

İlk gün öncelikle dönüş için feribot rezervasyonumuzu yaptırdık (giderseniz siz de ihmal etmeyin). Daha sonra merkeze 1 km olan Irmak Bağ Evi’ne giderek odalarımıza yerleştik. Kaldığımız yerden çok memnun kaldık. Gitmeden önce yine araştırma yapmış yine de merkezde mi yoksa bağ evinde mi kalalım ikilemine düşmüştük. Tesadüf bulduğumuz Irmak Bağ Evi ise tam gönlümüze göre oldu. Arabayla gittik gerçi ama ada çok kalabalık olduğu için merkeze inerken araba kullanmak eziyet olacaktı, park yeri ve dar sokaklar açısından. Yemek ve diğer ihtiyaçlar için yürüyerek gidebildik ki en güzeli bu oldu. Yalnız geç saatte dönecekseniz taksiyi tercih edin. Zira yol boyu bağlı mı bağsız mı olduğunu bilmediğiniz, karanlıkta parlak gözlerle size bakıp havlayan köpeklerle karşılaşıp tırsmamanız elde değil :)


Kaldığımız yer üzüm bağlarının arasında kalan, 5 odalı, sevimli bir pansiyondu. Oda kahvaltı kişi başı 50 YTL idi. Kahvaltısında ev sahibesinin kendi elleriyle yaptığı domates reçelinden (ilk kez yedim, biraz değişik bir tadı var ama güzel), olmamış ve olmuş incir reçelleri (olmamışına bayılıyorum ben, Safranbolu’da da Raşitler Bağ Evi’nin sahibesi çok güzel yapıyor), karadut reçeli (harikaydı) ve diğer kahvaltılıklarla bir güzel karnınızı doyuruyorsunuz. Akşam yemeğini de bedelini ödeyerek yiyebiliyorsunuz aynı yerde ama biz hep dışarısını tercih ettik.

Bozcaada’da denize koylardan giriliyor. Arabayla gittiğimizden bizim için çok rahat oldu. En çok Akvaryum Koyu’nu beğendik. Çok güzel bir denizi var. Acaip berrak tabi bir o kadar da soğuk. Gerçi mevsim itibariyle en sıcak olduğu zamanlardan birinde gitmişiz biz, ona rağmen özellikle Geyikli İskelesi’nde girdiğimiz deniz ayaklarımı soğuktan acıttı resmen. Adada biraz daha iyiydi su, sıcaklık bakımından. En ılık su da (tabi yine de çok soğuk) Akvaryum Koyu’ndaydı. Akvaryum küçük bir koy olduğu için tesis falan yok. Orayı tercih etmemizin nedenlerinden biri de buydu. Tesis olmadığı için çok rağbet yok ve diğer koylar kadar (plajlı olanlar) kalabalık değil. Şemsiyeniz falan yoksa zorlayabilir sizi biraz.

Ayazma Koyu’ndaki Ayazma Plajı ise çok kalabalıktı. Uzun ince bir yol var. Bu yolun bir taraf cam gibi deniz. Yolda bir arabalık geçiş yeri var çünkü bir uçtan bir uca park eden arabalarla dolu! Yolun diğer kenarı ise silme lokanta :) Ama hem deniz hem lokantalar tıka basa dolu. İşte biz bu lokantalardan Vahit’in Yeri’ni tercih ettik ilk gün. En çok onun ismi geçiyor her yerde. Ama hata etmişiz. Çiğ börek’i enfesti o ayrı. Ama hizmet çok kötüydü, tamam kalabalık ama bir patates kızartması da 5 kere istenmez yani. Üstelik beklediğimize de değmedi. Çok kötüydü.
Ayazma’da denize doyduktan sonra kaldığımız pansiyona geri döndük ve gitmeden rezervasyon yaptırdığımız Kasaba Lokantası’na gittik. Burasını da ablam önermişti. Mekan olarak gerçekten çok güzeldi. Çimlerin üzerine masalar atılmış, şık bir mekan. Ben bu şık mekanda terlikleri falan atarak çıplak ayak bastım çimlere :) En çok hoşuma giden de masanın altına ayak uzatmak için ilave ettikleri raf oldu :) Benim ayaklar bir orada bir çimde. Harikaydı. Ama orada da hizmet çok kötüydü. Bize bakan garson inanılmaz suratsızdı, yemeklerimiz çok geç gelmedi ama tatlarına bayılmadık doğrusu.

Ertesi gün Akvaryyum’dan başladık yine deniz maceramıza. Daha sonra meşhur Mitos Plajı’na gittik. Mitos Plajı, Ayazma’nın biraz daha ilerisindeki Habbele Koyu’nda. Mitos’un denizi Ayazma’dan çok daha güzeldi amma ve lakin orası da çok kalabalıktı. Gitmeden önce bizi uyarmışları çok pahalı diye. O yüzden sadece denize girip yemek için Ayazma’ya geri döndük :) Bu sefer Koreli’yi tercih ettik, doğru karar vermişiz. Hem daha sıcak bir ortamı hem daha güleryüzlü garsonları vardı. Çiğ börek diğeri kadar olmasa da çok güzeldi. Mantısı güzel değilmiş, yemeyin. 5 kişi olunca birçok yemeği tattık, çok iyi oldu bizim gibi şiş göbüşler için :)




Sonra tekrar Akvaryum ve deniz maceramızın bitiminde Polente. Polente rüzgar türbini mekanı. 2000 yılında kurulmuş rüzgar enerjisi santralı. Aslinda feneri de görmek lazımdı ama saatine denk gelemedigimiz için gezemedik. Ühü :(

Aksam için de Sahil Lokantas’ndan yer ayirtmistik. Tam bir fiyaskoydu Sahil :) Bir kere özellikle deniz kenarindaki masalar diye rica etmemize ragmen ortada bir masa ayirmislar bize. Tabi ben onu yer miyim, olmaz dedim ve durumumuzu izah ettim. Bu sefer deniz kenarinda bir masaya yerlestirdiler bizi. Ama biz 5 kisiydik ve o masa 4 kisilikti. 5. kisi kenarlardan birine oturmaliydi, bu sekilde de sigiliyordu ama o zaman da tabak canak mevzusu çok sıkısık olacaktı. Garsondan masayi digeriyle degistirmesini rica ettigimizde bize verdigi cevap omurluktu : Simdi onunla ugrasamam. Bana kalsa kalkar giderdim ama tek basima degildim her sedyen once. Diger lokantalarda istedigimiz gibi bir yer bulmak da bizi epey zorlayacakti. Yemeklerimizi siparis edip bekledik mecburen. Lezzet olarak asagi yukari hicbir yedigimizi begenmedik desem yeridir. Kisacasi orayi tercih etmeyin. Arkadaslarin eski tecrubelerine gore Yosun’u da tercih etmeyebilrisiniz :) Bu arada deniz kenarindaki lokantalarin her birinin plaj cevresinde de yerleri var. Ogle yemegi icin gittimiz Koreli burada da vardi mesela. Daha once fark etseydik oraya gidebilirdik.
Yemeklerle ilgili olan bölüm bu kadar.
Saraplarla ilgili bölüm bir sonraki yazimda :)
Hamiş 1 : Fotoğrafları akşam yükleyebileceğim.
Hamiş 2 : Fon müziği olarak bu yolculuğumuz boyunca en çok dinlediğimiz Pinhani'yi seçtim.
23 Temmuz 2008 Çarşamba
Tatilimize başlarken
Gelelim tatilimize.


Cuma günü işten erken ayrılarak yola çıktık. Rotamız Ayvalık, Datça, Kaş ve Olimpos şeklinde olacaktı. Badem'in ailesinin yazlığı var Ayvalık Altınova'da. Site içinde, bahçesinde güller olan, denize yürüyüş mesafesinde (yaklaşık 2-3 dakika) hoş bir yer. Gece ulaştık Ayvalık'a, ben yemek bile yemeden yatıp uyudum hatırladığım kadarıyla :)

Ertesi gün için plan sabahın erken saatlerinde kalkarak denize girmek, sıcakta şöyle bir rahatlamak ve sonrasında eve gelip kahvaltı hazırlamaktı. Bunu en çok isteyen de bütün seneyi deniz deniiiiiz diye sayıklayarak geçiren Badem'di. Ama saat gelince uykuyu tercih etti yine, biz de kayınvalidem ile denize gittik. Deniz o kadar soğuktu ki girmeye imkan yoktu. Resmen buzlu suydu o saatlerde. Buzullar erimiş ve buraya kadar gelmiş diye düşünmeden edemedim o an. Tabi biz denize giremeyince eve geri dönerek kahvaltımızı hazırladık. Sonra Badem'in de arkadaşlarıyla buluştuk. Akşam için kayınvalidemle birlikte hazırladığımız enfes yemek masası ile o günü tamamladık ve ertesi sabah kahvaltıdan hemen sonra yola çıktık.
Datça'ya giderken Gökova'nın nefis manzarasını seyrettik. Daha önce orada da kalmıştık. Gökova da çok güzel bir yer. Biz Yücelen Otel'de konaklamıştık, düşünen varsa tavsiye ederim.

Gün batımının harika kızıllığında sonunda Datça'ya ulaştık. Önceki gidişimizde merkezdeki öğretmenevi'nde konaklamıştık. Ulaşım kolay olduğu için orası da güzeldi ama Datça'nın içinde deniz çok da harika değil.

Bir sürü "bük" var orada. Palamutbükü en çok sevdiklerimizden. Deniz için geçen sefer de Palamutbükü'ne giderek hayran kalmıştık oraya. Bir dahaki gidişimiz için de oradaki pansiyonları gözümüze kestirmiştik. Gördüğümüz en güzel denizlerden biri orada çünkü. Berrak, serinletici sular, kumsal, esinti desem yeterli olur sanırım.

Bizim nerede kalacağımız belli olmadığından çantamızı alıp çıktık. Siz de Palamutbükü'nü seçecekseniz Aylin Ağaç Evleri var. Dış görünüşü çok hoştu. Orayı tavsiye edebilirim. Hemen hemen hepsi aynı yok üzerinde zaten. Yani hepsi de denize 10 adım uzaklığında, harika deniz kıyısında pansiyonlar. Oda kahvaltı şeklinde çalışıyorlar. Sorduklarımızın hepsinde kişi başı 45 YTL idi. Biz de görüntü itibariyle diğerlerine nazaran (Aylin'den sonra) daha iyi olan Ceylan Otel'i seçtik.


Palamutbükü'ne gitmeden önce Badem her zamanki gibi hazırlığını yapmıştı. Neresi ünlüdür, nereleri gezmek lazım, nerede yemek lazım gibi bir liste oluşturmuştu rotamızla ilgili. Hal böyle olunca Nostalgia Cafe'ye gitmek lazımdı. Biz de gittik :) Can Yücel'in de köşesi bulunan iç taraftaki masalardan biri yerine deniz kenarında püfürdeyen masaları tercih ettik ve leziz balıklarını tattık.

Bol bol yüzdük, dinlendik ve Kaş'a doğru yola çıktık. Kaş'tan önce Kalkan çıktı karşımıza. Küçük bir koy, yamaca yerleştirilmiş beyaz- krem rengindeki modern yazlıklar, şehrin hemen dibindeki turkuaz rengi denizle bütünleşen süper manzaralı bir yer Kalkan. Tabi onun da fotoğrafını çektik sizler için :)
Kalkan'dan Kaş'a giderken Akdeniz'de hep olduğu gibi dağ bayır aşmak gerekiyordu. Bu bayırlardan birinde, yine Badem'in listesi üzerine, Adem'in (Adam'ın) Yeri'ne uğrayıp ev mantısını yedik.
Ooooooof bu internet beni deli edecek. İkide bir kapanıyor sayfa. Bereket ki taslaklara kaydediyor yazıyı da bana yine de sinir geliyor. Ben yazdığım kadarını yayınlaya basacağım bu durumda. Ama yazacağım şeyler de var daha. Yazının bittiğini anlamanız için sonuna "Tamamdır, bitti" diye yazarım anlaştık mı? :)
Yok yok internete daha fazla dayanamayacağım ben. Uygun olduğu bir zaman yeni bir yazıyla devam edeceğim. Bu yazıya burada nokta koyuyorum o zaman. Kaş ve sonrası bir sonraki yazımda olacak :)
Hamiş : Fotoğraflar kaliteli olsun diye büyük boyutlu. Yüklemek de epey zaman alıyor bu yüzden. Evde küçük boyutla kaydetmesini sağlayan bir program var. Ama şimdilik, iş yerindeki imkanlarla bu kadarını yükleyebildim. Devamı için umutluyum :)
Cuma günü işten erken ayrılarak yola çıktık. Rotamız Ayvalık, Datça, Kaş ve Olimpos şeklinde olacaktı. Badem'in ailesinin yazlığı var Ayvalık Altınova'da. Site içinde, bahçesinde güller olan, denize yürüyüş mesafesinde (yaklaşık 2-3 dakika) hoş bir yer. Gece ulaştık Ayvalık'a, ben yemek bile yemeden yatıp uyudum hatırladığım kadarıyla :)
Ertesi gün için plan sabahın erken saatlerinde kalkarak denize girmek, sıcakta şöyle bir rahatlamak ve sonrasında eve gelip kahvaltı hazırlamaktı. Bunu en çok isteyen de bütün seneyi deniz deniiiiiz diye sayıklayarak geçiren Badem'di. Ama saat gelince uykuyu tercih etti yine, biz de kayınvalidem ile denize gittik. Deniz o kadar soğuktu ki girmeye imkan yoktu. Resmen buzlu suydu o saatlerde. Buzullar erimiş ve buraya kadar gelmiş diye düşünmeden edemedim o an. Tabi biz denize giremeyince eve geri dönerek kahvaltımızı hazırladık. Sonra Badem'in de arkadaşlarıyla buluştuk. Akşam için kayınvalidemle birlikte hazırladığımız enfes yemek masası ile o günü tamamladık ve ertesi sabah kahvaltıdan hemen sonra yola çıktık.
Datça'ya giderken Gökova'nın nefis manzarasını seyrettik. Daha önce orada da kalmıştık. Gökova da çok güzel bir yer. Biz Yücelen Otel'de konaklamıştık, düşünen varsa tavsiye ederim.
Gün batımının harika kızıllığında sonunda Datça'ya ulaştık. Önceki gidişimizde merkezdeki öğretmenevi'nde konaklamıştık. Ulaşım kolay olduğu için orası da güzeldi ama Datça'nın içinde deniz çok da harika değil.
Bir sürü "bük" var orada. Palamutbükü en çok sevdiklerimizden. Deniz için geçen sefer de Palamutbükü'ne giderek hayran kalmıştık oraya. Bir dahaki gidişimiz için de oradaki pansiyonları gözümüze kestirmiştik. Gördüğümüz en güzel denizlerden biri orada çünkü. Berrak, serinletici sular, kumsal, esinti desem yeterli olur sanırım.
Bizim nerede kalacağımız belli olmadığından çantamızı alıp çıktık. Siz de Palamutbükü'nü seçecekseniz Aylin Ağaç Evleri var. Dış görünüşü çok hoştu. Orayı tavsiye edebilirim. Hemen hemen hepsi aynı yok üzerinde zaten. Yani hepsi de denize 10 adım uzaklığında, harika deniz kıyısında pansiyonlar. Oda kahvaltı şeklinde çalışıyorlar. Sorduklarımızın hepsinde kişi başı 45 YTL idi. Biz de görüntü itibariyle diğerlerine nazaran (Aylin'den sonra) daha iyi olan Ceylan Otel'i seçtik.
Palamutbükü'ne gitmeden önce Badem her zamanki gibi hazırlığını yapmıştı. Neresi ünlüdür, nereleri gezmek lazım, nerede yemek lazım gibi bir liste oluşturmuştu rotamızla ilgili. Hal böyle olunca Nostalgia Cafe'ye gitmek lazımdı. Biz de gittik :) Can Yücel'in de köşesi bulunan iç taraftaki masalardan biri yerine deniz kenarında püfürdeyen masaları tercih ettik ve leziz balıklarını tattık.
Bol bol yüzdük, dinlendik ve Kaş'a doğru yola çıktık. Kaş'tan önce Kalkan çıktı karşımıza. Küçük bir koy, yamaca yerleştirilmiş beyaz- krem rengindeki modern yazlıklar, şehrin hemen dibindeki turkuaz rengi denizle bütünleşen süper manzaralı bir yer Kalkan. Tabi onun da fotoğrafını çektik sizler için :)
Kalkan'dan Kaş'a giderken Akdeniz'de hep olduğu gibi dağ bayır aşmak gerekiyordu. Bu bayırlardan birinde, yine Badem'in listesi üzerine, Adem'in (Adam'ın) Yeri'ne uğrayıp ev mantısını yedik.
Ooooooof bu internet beni deli edecek. İkide bir kapanıyor sayfa. Bereket ki taslaklara kaydediyor yazıyı da bana yine de sinir geliyor. Ben yazdığım kadarını yayınlaya basacağım bu durumda. Ama yazacağım şeyler de var daha. Yazının bittiğini anlamanız için sonuna "Tamamdır, bitti" diye yazarım anlaştık mı? :)
Yok yok internete daha fazla dayanamayacağım ben. Uygun olduğu bir zaman yeni bir yazıyla devam edeceğim. Bu yazıya burada nokta koyuyorum o zaman. Kaş ve sonrası bir sonraki yazımda olacak :)
Hamiş : Fotoğraflar kaliteli olsun diye büyük boyutlu. Yüklemek de epey zaman alıyor bu yüzden. Evde küçük boyutla kaydetmesini sağlayan bir program var. Ama şimdilik, iş yerindeki imkanlarla bu kadarını yükleyebildim. Devamı için umutluyum :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)