Ohooooooo neler oldu neler :)
Epeydir yazamadım yine. Herkesi okuyamadım da. Mazeretim var! Sevgili dostum Uzunbacak doğum yaptı! :) Tunacım bebekle meşguldük.
Tam olarak şöyle oldu; geçtiğimiz hafta, bir haftasonu kaçamağı yapalım dedik ve rotamızı Bozcaada'ya doğru çevirdik. 2 sene önce de gitmiş ve çok beğenmiştik, yazmıştım burada. Bu sefer de çok keyifliydi. Aslında küçücük bir yer. Ama adanın kendine has bir sevimliliği ve çekiciliği var. O insanların samimiyetine hayranım bir kere. Geçen gidişimizde en çok Çamlıbağ'ı sevmiştik. Çok ilgililerdi bir kere. Bu gidişimizde, üzerinden 2 sene geçmiş olmasına rağmen bizi hatırladılar ve bizi çok mutlu ettiler :)
Neyse bu konuyu ayrıntılı ve fotoğraflı yazabilmeyi umuyorum. O zamana kadar buradan ve buradan anılarıma ortak olabilirsiniz. Ben kaldığım yerden devam edeyim. İşte biz cuma gece daha doğrusu cumartesi sabah yola çıkmıştık. İtiraf etmek gerekirse ben çok tedirgindim. Çünkü Uzunbacak bir sonraki cumartesiye doğum için randevusunu almıştı. Ben kendim de erken doğduğum için kafamda bir acaba vardı ve biz yokken Tunacım doğsaydı büyük bir vicdan azabı çekecektim. Öte yandan eşim bu sene izne çıkıp da iş stresini bir türlü üzerinden atamadığı için onun da tatile ihtiyacı vardı. Benim nöbetlerim, Uzunbacak'ın doğum randevusu, bayram vs derken o cuma yola çıkmasaydık tatilimiz ekime sarkacaktı. Badem'e de kıyamadım ve ona hayır diyemedim. Neyse ki Tunacım bizi bekledi. Pazartesi izin almıştık o gün yola çıkarız diye. Ben tabi her sabah ve ayrıca gün içerisinde sürekli Uzunbacak'ı arayıp durumunu soran bir tip olup çıktım. Her gece rüyamda doğurduğunu görüyordum çünkü! :) Pazartesi gece 11'den sonra evimize ulaştık. Geceyarısından sonra 4 gibi Uzunbacak aradı. O saatte arayınca bir şeyler olduğunu anladım elbette. Hep birlikte hastaneye gittik. 05:32'de Tunacım kucağımızdaydı :)
Sevimli mi sevimli, minicik bir şey. Sağlıklı uzun bir ömrü olsun umarım..
Sonracıma Çarşamba günü zaten nöbetçiydim. Bugün de nöbetçiyim. Yarınki nöbet iznimi göbek bağı düşen Tunacımın ilk banyosunu videoya çekmekle değerlendireceğim :))
Bu arada bir sürü de film seyrettik. Ah ah hepsinden bahsetmek istiyorum ama ne olur ne olmaz isimlerini bari yazayım değil mi? :)
The Informers, ben çok sevmedim ve gereksiz buldum
I Love You Man, çok da süper değildi
What Happened In Las Vegas, bu da hayal kırıklığı bana göre
City Of Amber, ilginç ve güzeldi bence
Burning Plain, her şeye rağmen sıkıldım ben ya :(
My Best Friends Girl, gereksiz bir komedi daha
The Children, bazı eleştirmenler yılın en iyi korku filmlerinden biri demişler ama ben korkmadım, beğenmedim de
Eden Lake, bu filmi seyredeli çok oluyor aslında ama yazamamıştım buraya. Bu film için de yılın en iyi korku filmi diyenler var. Ormana git öl tarzı filmlerden altı üstü. Korkutucudan ziyade sinir bozucu bence
State Of Play, bu film iyiydi bak.
Hamiş : Bu arada yardımlarından ötürü Sevgili Abi'ye tekrar tekrar teşekkür ederim :) Sayesinde müzikleri yeniden başından sonuna kadar dinleyebileceksiniz. Ama şu an yapamadım, sanırım iş yerinde izin vermiyor.
uzunbacak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uzunbacak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
31 Ağustos 2009 Pazartesi
30 Mayıs 2009 Cumartesi
Çınaraltı
Ve sonunda sezonu açıyoruz sayın seyirciler :) Bu öyle bildiğiniz karpuz kabuğu sezonu değil ama. Her cumartesi (ve genelde pazarları da) çınarda yaptığımız kahvaltı sezonunu açıyoruz sonunda. Aslinda bu sene de çınara gidip oturduk epey. Ama sabah kalkıp da kahvaltı için gitmedik henüz. Havalar o kadar da ısınmamıştı. Artık oldukça sıcak ve yarın nöbet çıkışı, evet bir Cuma daha nöbetçiyim, yürüyerek işten çıkacağım. Önce markete gidip canım bir şeyler istiyor mu ona bakacağım, oradan hemen yakındaki fırına gidip ağzınızı sulandırmak gibi olmasın çıtır çıtır simit alacağım. Buraların simidi de öyle büyükşehir simitleri gibi olmaz. Hakikaten çok leziz ve çıtır olurlar. İşte onlardan alıp meşhur Çınaraltı’mıza gidip masalarımızı ayarlayacağım. Herhalde o vakte kadar da Bademcimle Uzunbacaklar hazırlanmış olacaklar ve yanıma gelecekler. İşte güneşli bir günde iş yerine tıkılı olmanın beni çok da sıkmamasının güzel nedenlerinden biri :)
Sonracıma bu aralar gerçekten çok yorgun hissediyorum. Çocuklar için yeni bir hastalık ismi bulmuşlar. Belirtisi olan ama hiçbir hastalıkla tam uymayan bir durum varsa 5. mi 6. mi ne hastalık diyorlarmış. Sebebi belli değil yani :) Hani büyükler için de isimlendirilemeyen her olumsuz durum için psikolojik, bu mevsimde de bahar çarpmıştır denir ya, hah işte ben de ondan oldum sanırım :) Yani böyle ayaklarımı görseniz, tabi aslında bir bakışta ayaklarımdan anlaşılmıyor da, alışverişi bile canı istemeyen benden anlaşılıyor. Böyle sürekli oturasım ya da yatasım var. Her şeye üşeniyorum. Sürekli yorgunum. Biraz zorlamaya çalışıyorum kendimi hareket etmek için. Bazen oluyor ama bazen de ı ıh…
Dün International diye bir film seyrettik. Şimdi oturup anlatmak isterdim ama gene kendi kendime çok sinirlendiğim bir şey yaptım. Arada bir yarım saat falan uyuyakalmışım. Filmin başı sonu belli ama arası yok. Bir ara seyredersem anlatacağım umarım. Böyle komplolu filmleri seven varsa tavsiye edebilirim ama. Tabi Naomi Watts da vardı, o bile seyretmek için yeterli bir neden aslında. Clive Owen’ı seven varsa, ki ben onu da severim, onlara da tavsiye ederim.
Saat 5 olmuş ühü :( Herkes giderken arkalarından bakmak da acı oluyor be…
Hamiş : Güneş dışarıda pırıl pırıl, gönlümüz huzur dolu, öyleyse içimizin kıpır kıpır olmaması için hiçbir sebep yok değil mi? O zaman hep birlikte dinleyelim. April March bu sefer de bizim için söylesin : Chick Habit :) Tarantino filmlerinden hatırlarınız. Bu arada alttaki yazıya da yanlışlıkla 30 saniyelik demo koymuşum yaaaa :))
Sonracıma bu aralar gerçekten çok yorgun hissediyorum. Çocuklar için yeni bir hastalık ismi bulmuşlar. Belirtisi olan ama hiçbir hastalıkla tam uymayan bir durum varsa 5. mi 6. mi ne hastalık diyorlarmış. Sebebi belli değil yani :) Hani büyükler için de isimlendirilemeyen her olumsuz durum için psikolojik, bu mevsimde de bahar çarpmıştır denir ya, hah işte ben de ondan oldum sanırım :) Yani böyle ayaklarımı görseniz, tabi aslında bir bakışta ayaklarımdan anlaşılmıyor da, alışverişi bile canı istemeyen benden anlaşılıyor. Böyle sürekli oturasım ya da yatasım var. Her şeye üşeniyorum. Sürekli yorgunum. Biraz zorlamaya çalışıyorum kendimi hareket etmek için. Bazen oluyor ama bazen de ı ıh…
Dün International diye bir film seyrettik. Şimdi oturup anlatmak isterdim ama gene kendi kendime çok sinirlendiğim bir şey yaptım. Arada bir yarım saat falan uyuyakalmışım. Filmin başı sonu belli ama arası yok. Bir ara seyredersem anlatacağım umarım. Böyle komplolu filmleri seven varsa tavsiye edebilirim ama. Tabi Naomi Watts da vardı, o bile seyretmek için yeterli bir neden aslında. Clive Owen’ı seven varsa, ki ben onu da severim, onlara da tavsiye ederim.
Saat 5 olmuş ühü :( Herkes giderken arkalarından bakmak da acı oluyor be…
Hamiş : Güneş dışarıda pırıl pırıl, gönlümüz huzur dolu, öyleyse içimizin kıpır kıpır olmaması için hiçbir sebep yok değil mi? O zaman hep birlikte dinleyelim. April March bu sefer de bizim için söylesin : Chick Habit :) Tarantino filmlerinden hatırlarınız. Bu arada alttaki yazıya da yanlışlıkla 30 saniyelik demo koymuşum yaaaa :))
31 Temmuz 2008 Perşembe
Şiş göbekten dünyaya
Bilgisayarım yine teknisyenliğe gitti. Hüngürt :((
Üstelik komşu masaları ara sıra boş bulduğumda bloguma girmeye çalıştığım zaman erişimin engellendiğini gördüm. İş yerimden blog yazamayabilirim bundan sonra! :( (dın dın dın dın !! )
Bilgisayar olmadığı zaman iş yeri öyle sıkıcı ki. İnsanlar bilgisayarsız ne yapıyorlarmış eskiden, tüm gün düşündüm inanın, zira bilgisayar olmadan bir iş yapmam neredeyse imkansız. O yüzden cevap beklediğim yazılar dosyasını açıp bütün günü telefon başında geçirdim diyebilirim. Pek bir sonuç aldığım da söylenemez gerçi. Of demek istiyorum kısaca.
Bugün Uzunbacaklar'a geldik. Hatta boş bilgisayar bulmuşken hemen masaya yattım iki satır yazayım diye. Bizim kız biz geleceğiz diye yine işten erken çıkıp yemek hazırlamaya başlamış. Zannetmeyin ki öyle 100 kiloluk insanlarız. Yetişmez diye böyle yapıyor tüm ikazlarımıza rağmen (Bak buradan sesleniyorum sana tekrar, bir daha böyle yaparsan sadece bizde buluşacağız ona göre :) ). Sofra krallara layık tabi o kadar hazırlığa. Biz de acaip şişmiş bir halde kalktık masadan. Şimdi de oturup film seyredeceğiz ki yediklerimizin hepsi göbek bölgesinde rahatça simit oluşturabilsin (mevcutları denedim ben, yüzerken az geldi).
Filmin ismi Ben X. Yarın fırsat bulabilirsem tanıtım yazısı yazmaya çalışacağım (of karnıııım)...
Üstelik komşu masaları ara sıra boş bulduğumda bloguma girmeye çalıştığım zaman erişimin engellendiğini gördüm. İş yerimden blog yazamayabilirim bundan sonra! :( (dın dın dın dın !! )
Bilgisayar olmadığı zaman iş yeri öyle sıkıcı ki. İnsanlar bilgisayarsız ne yapıyorlarmış eskiden, tüm gün düşündüm inanın, zira bilgisayar olmadan bir iş yapmam neredeyse imkansız. O yüzden cevap beklediğim yazılar dosyasını açıp bütün günü telefon başında geçirdim diyebilirim. Pek bir sonuç aldığım da söylenemez gerçi. Of demek istiyorum kısaca.
Bugün Uzunbacaklar'a geldik. Hatta boş bilgisayar bulmuşken hemen masaya yattım iki satır yazayım diye. Bizim kız biz geleceğiz diye yine işten erken çıkıp yemek hazırlamaya başlamış. Zannetmeyin ki öyle 100 kiloluk insanlarız. Yetişmez diye böyle yapıyor tüm ikazlarımıza rağmen (Bak buradan sesleniyorum sana tekrar, bir daha böyle yaparsan sadece bizde buluşacağız ona göre :) ). Sofra krallara layık tabi o kadar hazırlığa. Biz de acaip şişmiş bir halde kalktık masadan. Şimdi de oturup film seyredeceğiz ki yediklerimizin hepsi göbek bölgesinde rahatça simit oluşturabilsin (mevcutları denedim ben, yüzerken az geldi).
Filmin ismi Ben X. Yarın fırsat bulabilirsem tanıtım yazısı yazmaya çalışacağım (of karnıııım)...
8 Temmuz 2008 Salı
Mutlu Yıllar Uzunbacak'ım :)
İlkokuldayken çalışkan bir öğrenciydim. O zamanlar daha çok en iyi arkadaşım vardı çünkü en iyi arkadaşlığın aslında ne demek olduğunu bilmiyordum. O zamanlar nefret ettiğimi düşündüğüm ve sürekli kavga ettiğim de çok insan vardı. Çünkü sinir konusunda kendime hakim olmayı bilmiyordum (hala tam olarak öğrenemedim :) ).
5 senecik süren ilkokul bittiğinde bütün o en iyi arkadaşım mevzuları da bitti. O zamanlar ilköğretim şimdiki gibi 8 sene değildi. 5 senelik ilkokul tecrübesinden sonra sınava girip ya 7 sene aynı okulda okuyacağınız Anadolu Lisesine gidiyordunuz ya da ayrı ayrı Ortaokul ve Liselerde okuyordunuz.
Ben 7 senelik yola girdiğimde henüz küçüktüm. Yepyeni bir ortama girmiştim. Sınıfımdakilerin çoğu kolejden geldiği için birbirini tanıyordu. Ama ben kimseyi tanımıyordum. İlkokuldan bildiğim insanlar da ayrı sınıftalardı ve onları göremiyordum (neden bilmiyorum doğrusu). Bu yepyeni ortama alışmam uzun sürmedi çünkü kendime yine iyi arkadaşlar edinmiştim :) Daha büyüyememiştim ve o dönemlerde de "en iyi" ve "en kötü" şeklindeki değerlendirmelerim oldukça fazlaydı..
Yıllar geçtikçe bazı arkadaşları daha yakın buldum kendime ve hatta Volvox diye bir grup bile kurduk. O kadar yakınlaştık o kadar yakınlaştık ki patladık ve dağıldık sonunda. İşte o benim için büyük bir dönüm noktası oldu. Her şeye, herkese daha gerçekçi yaklaşmaya başladım. Dostum dediğim insanları daha dikkatli seçmeye başladım. O dönemden sonra daha yakından tanımaya başlayıp da yakın arkadaşlık kurduğum herkesle hala çok yakın olarak görüşüyorum aradan neredeyse 15 sene geçmesine rağmen. Hatta birisiyle evlendim bile! :)
Üniversiteye gittiğimde bu açıdan oldukça bilinçliydim. Sevmediğimle asla kavga etmedim çocukluğumda yaptığım gibi. Aramıza mesafe koydum yalnızca. Sevdiğimiyse kalbimin içine koydum. Öykücü'm(Nilüfer çiçeğim), Peloş'um (Zakkumum), Mine'm (Gelinciğim) gibi üç canım ciğerim arkadaşım var üniversiteden. Her biri farklı yerlerden gelip farklı eğitimlerden geçen ve farklı kültürleri olan 170 kişi içinden kendime dost olarak üç kişi bulduğum için çok şanslı hissediyorum kendimi. Çünkü bir tek dost bile yeter aslında, hakikisi olduktan sonra..
Eğitim dönemim bitip de sıra iş ve ev hayatına atılmaya gelince yine çevrem değişti. Bu sefer tanıdık bir çevreye geldim ama. Büyüdüğüm kente geri döndüğümde ortaokul ve liseden de bir sürü arkadaşımın benim gibi geri döndüğünü görünce çok sevindim çünkü çevrenizde sevdiğiniz insanlar olunca yaşamak çok daha kolay oluyor..
Ama liseden mezun olalı 5 sene oluyordu. Üstelik bu 5 seneyi hayata atılmakla geçirmiştik hepimiz de. Üniversiteye gitmiş ve orada yeni arkadaşlıklar ve hatta dostluklar edinmiştik. Ben de değişmiştim karşımdakiler de. Hayata bakış açımız değişmişti, beklentilerimiz değişmişti. Bu değişiklikler kimimizi ayırdı yine, kimimiziyse daha yakınlaştırdı. Ama arada yepyeni biri daha vardı : Uzunbacak.
Eşimin iş yerinden bir arkadaşıydı. Buraya yeni taşınmıştı ve işe de yeni başlamıştı. Burada tanıdığı kimse yoktu, yalnızdı. Ama çok candan olduğu için hemen herkesle kaynaşmıştı. Sık sık yaptığımız toplaşmalara o da katılmaya başladı çünkü benim haricimde herkes aynı yerde, şu koca demir yığını fabrikada çalışıyordu.
Zaman aktı, geçti ve ben yeni bir dost daha edindim. Her zaman yanımda oldu Uzunbacak. Eşimle henüz evlenmemişken onu askere gönderdiğimde yanımda sadece o vardı hatta. Diğer arkadaşlarım hep şehir dışında işlere girmişlerdi. Bazıları da benim gibi kendi memleketlerine dönmüşlerdi. Onların kalbimdeki yeri ayrıydı ama onlar gibi büyümeye başlayan yeni bir filiz vardı kalbimde, bundan tam 5 sene önce. Şimdiyse koskoca bir gül ağacı oldu :)
Canayakın, düşünceli, kibar, dürüst, çalışkan, fidan boylu arkadaşım;
Beni hergün okuduğunu, yazacaklarımı merakla beklediğini biliyorum. Bugün senin doğumgünün. Şimdi tatildesin ama geldiğinde okuyup gülümseyeceksin biliyorum :)
Eşinle ve bizlerle ve diğer sevdiklerinle birlikte nice güzel, sağlıklı, mutlu, uzun ömrün olsun sevgili "canikom" Uzunbacak'ım :) İyi ki varsın hayatımızda, seni çok ama çok seviyoruz! :)
Hamiş : Bu yazıyı okurken dinlemeniz için doğumgünü sahibesinin çok sevdiği Nelly Furtado'yu seçtim :)
Hamiş : Bu yazıyı okurken dinlemeniz için doğumgünü sahibesinin çok sevdiği Nelly Furtado'yu seçtim :)
17 Haziran 2008 Salı
Sobe : Tesadüf
Uzunbacak'ım sobelemişti beni de Koza ve Sıdıka'yla birlikte. Araya Çakıl'cımın gelişi girdiği için hemen yazamamıştım.
Aslında ne yazacağım belliydi. Daha soğrusu ben bu yazıyı sobelenmeden aylar evvel yazmıştım. Sobenin konusu hayatımdaki en büyük tesadüf. Öyle çok sık tesadüfler yaşayan biri değilim sanki. İyi tesadüflerden bahsediyorum tabi :)
Daha önce yayınladığım yazıyı tekrar öne alıyorum bu durumda. Ana fikir olarak eşimle 6 sene aynı sınıfta okuyup da arkadaşlıktan öteye gitmeyen ilişkimizin, üniversiteden mezun olup da ayrı şehirlerde 1'er sene çalıştıktan sonra, tesadüfen aynı hafta içinde şehrimize geri dönüp burda çalışmaya karar vermemiz sonucunda evlilikle devam etmesini söyleyeceğim :)
13 Mart 2008'de yazdığım yazıyı aynen yayınlıyorum.
Eşim, sevgili hayat arkadaşımla tanışmamız 1992 yılına dayanır. O zamanlar hazırlık ve orta birinci sınıfı başka bir şehirde okuyup sınıfımıza nakil olan bir öğrenciden fazlası değildi benim için. Ama tesadüf bu ya, sınıfa gelip de en arka sıraya geçip oturduğunda onunla tanışmaya giden ilk sınıf arkadaşı ben olmuştum :)
Ortaokulun devamında ve lisede, 7 senelik okulumuzda, hep aynı sınıfta okuduk. Yıllar geçtikçe arkadaşlığımız da ilerledi ve yazlarımız ayrı geçmez oldu. Yine de hep bir mesafe vardı aramızda. O çok suskundu, bense heyecanlı. Lise son sınıfta mezuniyet gecemiz için hazırlıklara başladık. Bana birlikte gitmeyi teklif ettiğinde aklım nerdeydi bilmiyorum. Tek düşündüğüm onun sessiz oluşu, benimse masada oturmak istemediğimdi. Yine de hayır derken üzgündüm. Çünkü o iyi bir insandı, sadece iyi bir dans arkadaşı olmayabilirdi (bu arada aslında ben de dans etmekten hoşlanmıyorum).
Üniversite sınav sonuçları açıklandığında onun tek tercih yaptığı Ankara’daki üniversiteyi kazandığını duyduk. Bense İstanbul’a gidecektim. Yazları aile evinde yine burada buluşmaya devam ettik. Artık farklı şehirlerde olsak da aslında bütün arkadaşlarımızla birbirimize bağlıydık. Yaz tatillerimiz güle oynaya geçiyordu.
Üniversitelerimizi bitirdiğimizde olduğumuz şehirlerde işe başladık. Birimiz İstanbul’da birimiz Ankara’da..
Bir gün, canım ablacım burada işe girmeye çalışırken ben de iş yerimden ve iş arkadaşlarımdan sıkılmışken, ablamla birlikte aile ocağına dönmek istediğimi fark ettim. O gün bir rüya gördüm:
Kocaman bir tepsi dilek kurabiyesi geldi önüme. Hani Çin midir Japon geleneği midir, içinden fal gibi kağıtlar çıkan kurabiyeler var ya, onlardan. Masada da kocaman bir yapbozun parçaları var. Yavaş yavaş yapbozu oluşturmaya çalışıyoruz. Yanımda da Ankara’da çalışan bir arkadaşım var. Dilek kurabiyelerini açıp ters çevirdikçe yapbozu tamamlamaya çalışıyorum. Dilek kurabiyelerinin arkalarında yapbozun resimleri var çünkü. Sonunda masanın ortasında kocaman bir resim beliriyor. Bir şövalye prensese sarılmış öylece duruyor. Ama şövalyenin ve prensesin kim olduğunu göremiyorum. Bir parça eksik çünkü. Biraz arandıktan sonra masada kalan son dilek kurabiyesini buluyorum ama Ankara’da çalışan arkadaşım o kurabiyeyi saat 7’ye kadar açmamam gerektiğini söylüyor. Ben bekliyorum. Saat 7 olunca kurabiyeyi açıp yapboza yerleştirdiğimde şövalyenin eski arkadaşım, şimdiki sevgilim olduğunu görüyorum. Prenses de benim tabi ki :) Kurabiyeden çıkan kağıttaysa eşimin ismi yazıyor. Tamamlayan parçada yani.
Ertesi gün uyandığımda hala rüyanın etkisindeyim. Akşama Badem’i arıyorum. Rüyadan falan bahsetmiyorum tabi. Havadan sudan konuşuyoruz. En sonunda ona buraya döneceğimi söylediğimde o da burada işe başvurduğunu ve geleceğini söylüyor. Şaşırıyorum çünkü ikimizin de böyle bir düşüncesi yok eskiden..
3 ay sonra ikimiz de buraya dönüyor ve yeni işlerimize başlıyoruz. Liseden yakın arkadaşlarımızın bazıları da zaten burada çalışıyor. İstisnasız her gün buluşuyoruz. Çınaraltına gidip okey oynuyoruz, sinemaya gidiyoruz, evlerde buluşuyoruz. Baya da kalabalık bir gurubuz. Ama en yakın olarak Badem’le birbirimizi seçmişiz.
Bu şekilde 4 ay geçirdikten sonra 7 Ekim günü Badem bana bütün hislerini açtı ve birlikteliğimiz başladı.
Şimdi geriye dönüp de baktığımda bu hikaye çok etkileyici geliyor bana. Yapbozda eksik kalan parça, saat 7’de açmam gerektiği, Ankara’dan gelen arkadaş, birbirlerinin tamamlayıcısı olma durumu hep bir şeyler ifade ediyor şu anda ve içim titriyor.Bütün bunları neden anlattım peki? :)
Geçenlerde bir arkadaşla yürüyüş yapıyoruz sahilde. Arkadaş dediğim daha yeni tanıştık ama çabuk ısındık. Geçtiğimiz senelerden bahsediyorum sohbet sırasında. Hava bahara dönmeye başladı ya, sahilde yürürken geçen sene öğlenleri çıkıp kitabımla çınaraltına gidip oturduğumu, yemek için eşimi beklediğimi anlatıyorum. İç geçiriyor yeni arkadaşım. Ne güzel diyor, evlisin ve hala kocanla öğlenleri buluşup yemek yeme hayalleri kuruyorsun..
Bütün bunları şu son cümle için yazdım aslında. Çünkü gerçekten bir insanın evli olup da öğlenleri ya da iş arasında herhangi bir zaman eşini görmek istemeyebileceğini düşünmemiştim. O yüzden, birlikte vakit geçirmekten çok hoşlandığım bir insanla evlendiğim için çok şanslı hissettim kendimi. Bir ilişkide ya da evlilikte bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü fiziksel, kimyasal işte ne derseniz, çekicilik zamanla kayboluyor. Aynı insanla 50 seneden fazla evli kaldığınızı düşünün. Birlikte vakit geçirmekten hoşlanmıyorsanız değil 50 sene, 1 sene bile katlanamayabilirsiniz.
Sonuç olarak ;
Bütün arkadaşlarımızın, gerçek dostlarımızın kıymetini bilelim :) Konuyla baya paralel bir sonuç oldu değil mi? :)
Hamiş : Bu arada unutmuşum daha önce sobelemeyi. Ben de Tabiat'çımın, sevgili Vladimir'in ve sevgili Sessiz Balık'ın yaşadıkları en büyük tesadüfleri merak ediyorum :)
Aslında ne yazacağım belliydi. Daha soğrusu ben bu yazıyı sobelenmeden aylar evvel yazmıştım. Sobenin konusu hayatımdaki en büyük tesadüf. Öyle çok sık tesadüfler yaşayan biri değilim sanki. İyi tesadüflerden bahsediyorum tabi :)
Daha önce yayınladığım yazıyı tekrar öne alıyorum bu durumda. Ana fikir olarak eşimle 6 sene aynı sınıfta okuyup da arkadaşlıktan öteye gitmeyen ilişkimizin, üniversiteden mezun olup da ayrı şehirlerde 1'er sene çalıştıktan sonra, tesadüfen aynı hafta içinde şehrimize geri dönüp burda çalışmaya karar vermemiz sonucunda evlilikle devam etmesini söyleyeceğim :)
13 Mart 2008'de yazdığım yazıyı aynen yayınlıyorum.
Eşim, sevgili hayat arkadaşımla tanışmamız 1992 yılına dayanır. O zamanlar hazırlık ve orta birinci sınıfı başka bir şehirde okuyup sınıfımıza nakil olan bir öğrenciden fazlası değildi benim için. Ama tesadüf bu ya, sınıfa gelip de en arka sıraya geçip oturduğunda onunla tanışmaya giden ilk sınıf arkadaşı ben olmuştum :)
Ortaokulun devamında ve lisede, 7 senelik okulumuzda, hep aynı sınıfta okuduk. Yıllar geçtikçe arkadaşlığımız da ilerledi ve yazlarımız ayrı geçmez oldu. Yine de hep bir mesafe vardı aramızda. O çok suskundu, bense heyecanlı. Lise son sınıfta mezuniyet gecemiz için hazırlıklara başladık. Bana birlikte gitmeyi teklif ettiğinde aklım nerdeydi bilmiyorum. Tek düşündüğüm onun sessiz oluşu, benimse masada oturmak istemediğimdi. Yine de hayır derken üzgündüm. Çünkü o iyi bir insandı, sadece iyi bir dans arkadaşı olmayabilirdi (bu arada aslında ben de dans etmekten hoşlanmıyorum).
Üniversite sınav sonuçları açıklandığında onun tek tercih yaptığı Ankara’daki üniversiteyi kazandığını duyduk. Bense İstanbul’a gidecektim. Yazları aile evinde yine burada buluşmaya devam ettik. Artık farklı şehirlerde olsak da aslında bütün arkadaşlarımızla birbirimize bağlıydık. Yaz tatillerimiz güle oynaya geçiyordu.
Üniversitelerimizi bitirdiğimizde olduğumuz şehirlerde işe başladık. Birimiz İstanbul’da birimiz Ankara’da..
Bir gün, canım ablacım burada işe girmeye çalışırken ben de iş yerimden ve iş arkadaşlarımdan sıkılmışken, ablamla birlikte aile ocağına dönmek istediğimi fark ettim. O gün bir rüya gördüm:
Kocaman bir tepsi dilek kurabiyesi geldi önüme. Hani Çin midir Japon geleneği midir, içinden fal gibi kağıtlar çıkan kurabiyeler var ya, onlardan. Masada da kocaman bir yapbozun parçaları var. Yavaş yavaş yapbozu oluşturmaya çalışıyoruz. Yanımda da Ankara’da çalışan bir arkadaşım var. Dilek kurabiyelerini açıp ters çevirdikçe yapbozu tamamlamaya çalışıyorum. Dilek kurabiyelerinin arkalarında yapbozun resimleri var çünkü. Sonunda masanın ortasında kocaman bir resim beliriyor. Bir şövalye prensese sarılmış öylece duruyor. Ama şövalyenin ve prensesin kim olduğunu göremiyorum. Bir parça eksik çünkü. Biraz arandıktan sonra masada kalan son dilek kurabiyesini buluyorum ama Ankara’da çalışan arkadaşım o kurabiyeyi saat 7’ye kadar açmamam gerektiğini söylüyor. Ben bekliyorum. Saat 7 olunca kurabiyeyi açıp yapboza yerleştirdiğimde şövalyenin eski arkadaşım, şimdiki sevgilim olduğunu görüyorum. Prenses de benim tabi ki :) Kurabiyeden çıkan kağıttaysa eşimin ismi yazıyor. Tamamlayan parçada yani.
Ertesi gün uyandığımda hala rüyanın etkisindeyim. Akşama Badem’i arıyorum. Rüyadan falan bahsetmiyorum tabi. Havadan sudan konuşuyoruz. En sonunda ona buraya döneceğimi söylediğimde o da burada işe başvurduğunu ve geleceğini söylüyor. Şaşırıyorum çünkü ikimizin de böyle bir düşüncesi yok eskiden..
3 ay sonra ikimiz de buraya dönüyor ve yeni işlerimize başlıyoruz. Liseden yakın arkadaşlarımızın bazıları da zaten burada çalışıyor. İstisnasız her gün buluşuyoruz. Çınaraltına gidip okey oynuyoruz, sinemaya gidiyoruz, evlerde buluşuyoruz. Baya da kalabalık bir gurubuz. Ama en yakın olarak Badem’le birbirimizi seçmişiz.
Bu şekilde 4 ay geçirdikten sonra 7 Ekim günü Badem bana bütün hislerini açtı ve birlikteliğimiz başladı.
Şimdi geriye dönüp de baktığımda bu hikaye çok etkileyici geliyor bana. Yapbozda eksik kalan parça, saat 7’de açmam gerektiği, Ankara’dan gelen arkadaş, birbirlerinin tamamlayıcısı olma durumu hep bir şeyler ifade ediyor şu anda ve içim titriyor.Bütün bunları neden anlattım peki? :)
Geçenlerde bir arkadaşla yürüyüş yapıyoruz sahilde. Arkadaş dediğim daha yeni tanıştık ama çabuk ısındık. Geçtiğimiz senelerden bahsediyorum sohbet sırasında. Hava bahara dönmeye başladı ya, sahilde yürürken geçen sene öğlenleri çıkıp kitabımla çınaraltına gidip oturduğumu, yemek için eşimi beklediğimi anlatıyorum. İç geçiriyor yeni arkadaşım. Ne güzel diyor, evlisin ve hala kocanla öğlenleri buluşup yemek yeme hayalleri kuruyorsun..
Bütün bunları şu son cümle için yazdım aslında. Çünkü gerçekten bir insanın evli olup da öğlenleri ya da iş arasında herhangi bir zaman eşini görmek istemeyebileceğini düşünmemiştim. O yüzden, birlikte vakit geçirmekten çok hoşlandığım bir insanla evlendiğim için çok şanslı hissettim kendimi. Bir ilişkide ya da evlilikte bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü fiziksel, kimyasal işte ne derseniz, çekicilik zamanla kayboluyor. Aynı insanla 50 seneden fazla evli kaldığınızı düşünün. Birlikte vakit geçirmekten hoşlanmıyorsanız değil 50 sene, 1 sene bile katlanamayabilirsiniz.
Sonuç olarak ;
Bütün arkadaşlarımızın, gerçek dostlarımızın kıymetini bilelim :) Konuyla baya paralel bir sonuç oldu değil mi? :)
Hamiş : Bu arada unutmuşum daha önce sobelemeyi. Ben de Tabiat'çımın, sevgili Vladimir'in ve sevgili Sessiz Balık'ın yaşadıkları en büyük tesadüfleri merak ediyorum :)
17 Nisan 2008 Perşembe
Yeni bir blog yazarı daha :)

Sonunda Uzunbacak da bir blog yazarı oldu :) Bazı günleri hem benim hem onun ağzından duymuş olacaksınız bu durumda :)
Uzunbacak'ı artık siz de tanıyorsunuz zaten, benden okuduğunuz kadarıyla. Şimdi daha da iyi tanıyacaksınız kendi ağzından. Yazılarını keyifle okuyacağınıza eminim.
İkimiz de Daddy Long Legs (Watashi no ashinaga ojisan) hayranı olduğumuzdan, uzun bacaklar dolayısıyla da kendisini Uzunbacak diye severiz :)
Aramıza hoşgeldin canım arkadaşım! :)

1 Şubat 2008 Cuma
Seri başladı :)
@ Dün "Daasın"lara başlamıştık sevgili okuyucu. Uzunbacak ve kardeşi tonton bize geldiler. Eşlerimiz her Çarşamba olduğu gibi basket oynamaya gitmişlerdi. Tonton bize ilk kez gelmişti ve onu rahat ettirmeliydik.
Uzunbacak, tonton ve ben rahat koltuklarımıza gömüldük ilkten. İlk sezonun heyecanla beklediğimiz o ilk bölümünü seyre daldık. Sonra sıkılmasın diye tontonun eline verdiğimiz laptopta internet olmadığı (bağlantı hatası) anlaşıldı. Bizim kız huzursuz. Ben kalktım bir bak iki bak olacak gibi degil. En son tontona da kendi seveceği bir film ayarlamaya karar verdik. Altyazılı değil Türkçe seslendirmeli film aramaya başladık bu sefer. Tonton ilkokul 5'e gidiyor çünkü. Allah'tan ben de onun gibi Harry Potter hayranıyım da arşivdeki filmlerden birini çıkardık.
Biz uzunbacakla tekrar yayıldık sevgili okur. Ama tonton yerinde duramıyor. Gençlik işte :) Bu enerji nerden geliyor hiç anlamıyorum :)) Klavyede o tuşa bas bu tuşa bas derken seslendirme işlemini birkaç kere düzenlemem gerekti. Ama bu aralarda uzunbacak'ı kaldırmadım tabi, o heyecanla seyretmeye devam etti. Onun heyecanla sevinmesi karşısında ben de çok sevindim, iyi tepkiler bekliyordum çünkü. Sonunda birlikte büyük keyifler alarak seyredebileceğimiz bir dizi daha bulduğumuz için çok sevinçliydik :) Eşler 3 saat basket oynamadıkları için tontonun filmi yarıda kaldı tabi ki. Ama giderken hiç de mutsuz ya da üzgün gibi görünmüyordu. Çok sevmedi sanırım filmi :)
Bu arada Yaprak Dökümü'nü pazar günkü tekrarda seyretmeye karar vermiştim ama misafirler gidince televizyonu açtıktan sonra yarım saatten fazlasını seyredebildim. Nasıl oldu anlamadım. Topu topu 1 saat değil miydi bu dizi?
@ Geçenlerde, hayatımda ilk defa, uyuyakaldım!! Hem de işe geç kaldım bu yüzden. Ben ki .. pireler uçuşurken diye tabir edilen zamanlarda hep uyanığımdır. Uyuma sebebiyle işe geç kaldığımı hayal bile edemezdim o yüzden. Ama nasıl olduysa oldu. Pazar günü kayınvalidemle zuzu bizdelerdi. Hatta oturup Kuzey Kutbu Aşıklar'ını seyrettik demiştim ya, o gün 11 de yattım uyudum işte. Çok geç falan değil. Üstelik sabah uyanmışım aslında. Badem öyle dedi. Ama hiiiiiiç hatırlamıyorum.
Sabah birden telefonum çaldı. Bir müddet çalmasına izin verdim. Sonra sabahın köründe kim arar ki diye merak ederek telaşla telefona koştum. Bir yandan da Badem niye hareket etmiyor bu kadar sese diye düşünüyorum. Meğer o çoktaaan kalkıp işe gitmiş, ben yalnızmışım!! İşteki arkadaşlar da geç kaldığımız görünce merak edip aramışlar :)) İyi ki de aramışlar, kimbilir kaçta uyanırdım :)
Ayıl, giyin et derken saat 9 oldu zaten. Ben ki bazı sabahlar 7 de işe gelen küçük Çınar. En kötü ihtimalle tam 8 de gelip kapıları açan Çınar. Hayretlik verici bir şeydi sevgili seyirciler..
@ Dün gidip iki tane broş aldım kendime :) Renkli şeyleri seviyorum. Siyah ve lacivert paltolarımın sol köşelerine takıverdim hemen. Biri minik bir köpek şekli biri de bir demet gül. Aslında annemden aylar önce istediğim örgü çiçekler vardı. Örmüş örmüş bir torba, renk renk, ama şimdi nereye koyduğunu hatırlayamıyor :)) Ben de dayanamadım gittim broş aldım en sonunda. Elinden örgü marifeti gelenlere örme çiçekleri şiddetle tavsiye ederim. Renk renk ve boy boy çiçekler örüp bunları uygun şekilde birleştirip paltolarınıza ya da kazaklarınıza takabilirsiniz. Çok şık ve güzel duruyor. Annemin ördüklerini bulabilirsek resim çeker buraya koyarım :)
Uzunbacak, tonton ve ben rahat koltuklarımıza gömüldük ilkten. İlk sezonun heyecanla beklediğimiz o ilk bölümünü seyre daldık. Sonra sıkılmasın diye tontonun eline verdiğimiz laptopta internet olmadığı (bağlantı hatası) anlaşıldı. Bizim kız huzursuz. Ben kalktım bir bak iki bak olacak gibi degil. En son tontona da kendi seveceği bir film ayarlamaya karar verdik. Altyazılı değil Türkçe seslendirmeli film aramaya başladık bu sefer. Tonton ilkokul 5'e gidiyor çünkü. Allah'tan ben de onun gibi Harry Potter hayranıyım da arşivdeki filmlerden birini çıkardık.
Biz uzunbacakla tekrar yayıldık sevgili okur. Ama tonton yerinde duramıyor. Gençlik işte :) Bu enerji nerden geliyor hiç anlamıyorum :)) Klavyede o tuşa bas bu tuşa bas derken seslendirme işlemini birkaç kere düzenlemem gerekti. Ama bu aralarda uzunbacak'ı kaldırmadım tabi, o heyecanla seyretmeye devam etti. Onun heyecanla sevinmesi karşısında ben de çok sevindim, iyi tepkiler bekliyordum çünkü. Sonunda birlikte büyük keyifler alarak seyredebileceğimiz bir dizi daha bulduğumuz için çok sevinçliydik :) Eşler 3 saat basket oynamadıkları için tontonun filmi yarıda kaldı tabi ki. Ama giderken hiç de mutsuz ya da üzgün gibi görünmüyordu. Çok sevmedi sanırım filmi :)
Bu arada Yaprak Dökümü'nü pazar günkü tekrarda seyretmeye karar vermiştim ama misafirler gidince televizyonu açtıktan sonra yarım saatten fazlasını seyredebildim. Nasıl oldu anlamadım. Topu topu 1 saat değil miydi bu dizi?
@ Geçenlerde, hayatımda ilk defa, uyuyakaldım!! Hem de işe geç kaldım bu yüzden. Ben ki .. pireler uçuşurken diye tabir edilen zamanlarda hep uyanığımdır. Uyuma sebebiyle işe geç kaldığımı hayal bile edemezdim o yüzden. Ama nasıl olduysa oldu. Pazar günü kayınvalidemle zuzu bizdelerdi. Hatta oturup Kuzey Kutbu Aşıklar'ını seyrettik demiştim ya, o gün 11 de yattım uyudum işte. Çok geç falan değil. Üstelik sabah uyanmışım aslında. Badem öyle dedi. Ama hiiiiiiç hatırlamıyorum.
Sabah birden telefonum çaldı. Bir müddet çalmasına izin verdim. Sonra sabahın köründe kim arar ki diye merak ederek telaşla telefona koştum. Bir yandan da Badem niye hareket etmiyor bu kadar sese diye düşünüyorum. Meğer o çoktaaan kalkıp işe gitmiş, ben yalnızmışım!! İşteki arkadaşlar da geç kaldığımız görünce merak edip aramışlar :)) İyi ki de aramışlar, kimbilir kaçta uyanırdım :)
Ayıl, giyin et derken saat 9 oldu zaten. Ben ki bazı sabahlar 7 de işe gelen küçük Çınar. En kötü ihtimalle tam 8 de gelip kapıları açan Çınar. Hayretlik verici bir şeydi sevgili seyirciler..
@ Dün gidip iki tane broş aldım kendime :) Renkli şeyleri seviyorum. Siyah ve lacivert paltolarımın sol köşelerine takıverdim hemen. Biri minik bir köpek şekli biri de bir demet gül. Aslında annemden aylar önce istediğim örgü çiçekler vardı. Örmüş örmüş bir torba, renk renk, ama şimdi nereye koyduğunu hatırlayamıyor :)) Ben de dayanamadım gittim broş aldım en sonunda. Elinden örgü marifeti gelenlere örme çiçekleri şiddetle tavsiye ederim. Renk renk ve boy boy çiçekler örüp bunları uygun şekilde birleştirip paltolarınıza ya da kazaklarınıza takabilirsiniz. Çok şık ve güzel duruyor. Annemin ördüklerini bulabilirsek resim çeker buraya koyarım :)
29 Kasım 2007 Perşembe
Cudiii Abottooooo :)
Evet ne zamandır yazamadım..
Yazamadım ama takip ettim sevdiğim yazarları. İşlerim yine çok yoğundu, okurken bile sizi bıktırmışımdır eminim :) Ama ben daha fazla bıktım siz de buna emin olun.. Ocak için önümü parlak görüyorum yine de :)
Yazamadığım bu zamanda neler yaptım peki? Bir sürü film seyrettim, şimdi isimleri bile aklımda değil çoğunun :) Daddy Long Legs'i yeniden seyretmeye başladım. En sevdiğim çizgi karakterlerden olan Juddy Abbott, kendi okuyuşuyla cudi abotto :), çocukluğumdan kalan güzel anılarım arasındadır. O kadar çok çizgi film seyrederdim ki çocukken.. Haftasonları saati 7 ye kurarak uyanıp çizgi film seyrettiğim günler dün gibi aklımda :) Neler seyretmedim ki? Red Kit, Tommiks, Şeker Pembe, Şeker Kız Candy, Yedi Renkli Çiçek (bunun asıl ismi Çiçek Kız Lulu'ymuş, Realfiesta'dan baktım), Uzun Bacaklı Baba (Daddy Long Legs), Voltran ve daha birçokları.. Bütün çizgi filmler için RealFiesta'yı tavsiye ederim. Resimli ve açıklamalı üstelik :)
İşte Daddy Long Legs'i yeniden seyretmeye başladım. Daha önce uzun bacakla başlamıştık bu sefere ama onun yoğunluğu nedeniyle ara vermiştik. O arada kendi oturup hepsini bitirmiş meğer! Hain :) Ben de tek başıma seyretmeye karar verdim bunun üzerine. 6. bölümdeyim şimdi. 52 bölüm var yanlış hatırlamıyorsam. O kadar keyifli gidiyor ki.. Eski günlerdeki gibi tıpkı. Hala çok seviyorum. Hala gülümsüyorum seyrederken ve hala heyecan duyuyorum :)
Candy'leri de arşivledik bunun için. Onun da sırası gelir yakında..
Öyleyse ne diyoruz? Sıradaki! :)
Yazamadım ama takip ettim sevdiğim yazarları. İşlerim yine çok yoğundu, okurken bile sizi bıktırmışımdır eminim :) Ama ben daha fazla bıktım siz de buna emin olun.. Ocak için önümü parlak görüyorum yine de :)
Yazamadığım bu zamanda neler yaptım peki? Bir sürü film seyrettim, şimdi isimleri bile aklımda değil çoğunun :) Daddy Long Legs'i yeniden seyretmeye başladım. En sevdiğim çizgi karakterlerden olan Juddy Abbott, kendi okuyuşuyla cudi abotto :), çocukluğumdan kalan güzel anılarım arasındadır. O kadar çok çizgi film seyrederdim ki çocukken.. Haftasonları saati 7 ye kurarak uyanıp çizgi film seyrettiğim günler dün gibi aklımda :) Neler seyretmedim ki? Red Kit, Tommiks, Şeker Pembe, Şeker Kız Candy, Yedi Renkli Çiçek (bunun asıl ismi Çiçek Kız Lulu'ymuş, Realfiesta'dan baktım), Uzun Bacaklı Baba (Daddy Long Legs), Voltran ve daha birçokları.. Bütün çizgi filmler için RealFiesta'yı tavsiye ederim. Resimli ve açıklamalı üstelik :)
İşte Daddy Long Legs'i yeniden seyretmeye başladım. Daha önce uzun bacakla başlamıştık bu sefere ama onun yoğunluğu nedeniyle ara vermiştik. O arada kendi oturup hepsini bitirmiş meğer! Hain :) Ben de tek başıma seyretmeye karar verdim bunun üzerine. 6. bölümdeyim şimdi. 52 bölüm var yanlış hatırlamıyorsam. O kadar keyifli gidiyor ki.. Eski günlerdeki gibi tıpkı. Hala çok seviyorum. Hala gülümsüyorum seyrederken ve hala heyecan duyuyorum :)
Candy'leri de arşivledik bunun için. Onun da sırası gelir yakında..
Öyleyse ne diyoruz? Sıradaki! :)
26 Eylül 2007 Çarşamba
İftar vakti
Dün uzunbacak ve sevgili eşi body bize geldi. Niyetimiz birlikte iftar etmekti. Biz Badem'le oruç tutmuyoruz ama uzunbacakları çok sevdiğimizden maksat muhabeet olsun diye her fırsatta yemeğe çağırıyoruz. Dakyüzleri de öyle. Onlar da bizi tabi :)
Neyse, niyetimiz dedim çünkü biz oruç tutmadığımız için ramazan cahili olarak dün saat kaçta ezan okunacağını hesaba katmadan hazırlıklara başladık Badem'le. 7'ye 5 kala zil çaldı. Baktık uzunbacaklar geldi. Oh dedim içimden. Daha hiçbir şey hazır değil. Uzunbacak biraz yardım eder. En azından o çorbayı karıştırırken ben de salatayı hazırlarım.
Çat ezan okundu! Benim ağzım hangar kapısı gibi açılmış o dakika. "Aa" diyip kalmışım. En son annemlere gittiğimizde çeyrek geçe okunmuştu yaa.. Sanki daha önce oruç tutmadım! Tuttuuuuum. Ama dalgınlığıma gelmiş, dakikaların değiştiğini unutmuşum!
Allahtan yemekte çorba, balık ve salata vardı da çok vakit harcamamız gerekmedi. Neyse günü sonunda arkadaşlarımız aç kalmadı da biz de rahat bir nefes aldık :)
Neyse, niyetimiz dedim çünkü biz oruç tutmadığımız için ramazan cahili olarak dün saat kaçta ezan okunacağını hesaba katmadan hazırlıklara başladık Badem'le. 7'ye 5 kala zil çaldı. Baktık uzunbacaklar geldi. Oh dedim içimden. Daha hiçbir şey hazır değil. Uzunbacak biraz yardım eder. En azından o çorbayı karıştırırken ben de salatayı hazırlarım.
Çat ezan okundu! Benim ağzım hangar kapısı gibi açılmış o dakika. "Aa" diyip kalmışım. En son annemlere gittiğimizde çeyrek geçe okunmuştu yaa.. Sanki daha önce oruç tutmadım! Tuttuuuuum. Ama dalgınlığıma gelmiş, dakikaların değiştiğini unutmuşum!
Allahtan yemekte çorba, balık ve salata vardı da çok vakit harcamamız gerekmedi. Neyse günü sonunda arkadaşlarımız aç kalmadı da biz de rahat bir nefes aldık :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)