benden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
benden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Nisan 2016 Pazar

Gençlik

LGS sınavında 274 bininci olmuşum sayın seyirciler. Yani lise mezuniyetimden neredeyse sayıyla 20 yazıyla yirmi sene sonra (19 sene) sınava girdim ve % 10 un arasında kaldım. Benim için oldukça şaşırtıcı oldu. Çok iyi olduğumu düşündüğümden değil yanlış anlaşılmasın ama bundan 20 sene önceki bilgimle sınava girip şimdiki zehir gibi (!) gençlerin çok arkasında kalmamış olmak tuhafıma gitti. Lisede olsaydım bu sonuç beni epey üzerdi orası kesin. Çünkü bundan neredeyse 20 sene önce ilk 15.000 e girerek eczacılık fakültesini kazanmışım. Şimdi aldığım puanla bir halt olabileceğimden değil ama benden sonraki yaklaşık 1 milyon 750 bin öğrencinin durumu fena olduğu için hem üzgün hem de şaşkınım. Zaten şu eğitim sistemimiz iyiye gitmedikçe milletçe bizden bir halt olmaz. Bu durumda çocuğum için de endişeliyim haliyle..

Arada güzel şeyler de oluyor be sayın seyirciler. Mesela geçtiğimiz hafta arkadaşlarla İstanbul'a gittik. Lord Of  The Rings Concert'e gittik. Başta kitaplarının hastasıyız. Filmleri de bana göre bir kitaptan uyarlanan en iyi filmler. Karakterler falan görsel olarak o kadar iyi oturmuş ki neredeyse tam hayal ettiğim gibi diyeceğim. Dolayısıyla filmlerini de birkaç kez (!) seyretmişliğimiz var. Arkadaşlar konser haberini verdiklerinde heyecandan ellerimin titrediği doğrudur :) Hatta onlar ne olduğunu anlamadan ipadi kucağıma alıp 4 kişilik yer beğendiğim ve hemen akabinde biletleri aldığım da doğrudur. Ama zaman zalim sayın seyirciler. Biletleri aldıktan yaklaşık 2 ay kadar sonra konser zamanı geldiğinde ilk günkü heyecanım yoktu ne yalan söyleyeyim. Bazen evden, Çınar'dan uzaklaşmak fikri çok cazip gelse de zaman kapıya dayandığında onu bırakmak o kadar da hoşuma gitmiyor. Hoş, kendisi çok problem yapmadı çünkü yatılı nöbetlerimden ötürü benden sık sık ayrı kalmaya, okul çıkışlarında falan dedesine gitmeye alışkın. İnsan yine de gittiği yerde her gördüğünde, her yediğinde, her duyduğunda Çınar olsaydı şöyle yapardı diye geçiriyor içinden. Analık zor şey diyeceğim ama o da nereden baktığınıza bağlı galiba. Dün facebookta üniversiteden bir arkadaşımın güncel profil fotoğrafı takıldı gözüme. Karı koca, yanlarında büyük oğulları (evet yaşıtız), önlerinde küçük kızları, kucaklarında yeni bebeleri. Ama hepsinin de yüzü gülüyor. Hoş, insan gülmediği, kötü göründüğü fotoğrafı zaten koymaz oralara da, insan bakınca böyle bir tuhaf oluyor. Dile kolay 3 çocuk arkadaş! Zorun zoru bana göre. Ama görüntü de bir o kadar güzel. Aynen bu duygularla yorum yazdım fotoğrafın altına. Arkadaşım da cevap yazmış "Zor diye ir şey yok arkadaşım, hayat sevince güzel".. Öyle hakkaten. Hayat sevince ne kadar güzel ve kolay..

Bu arada iki kitap ile ilgili yorum yazdım; Cehennem ve Abim Deniz şimdilik. Kitap ve film yorumlarım eskisi gibi kendi sayfalarında mı olsunlar yoksa hepsini birden buraya mı yazayım ona da karar veremedim..

7 Ocak 2016 Perşembe

Of ki ne of!

Ah Sergül! Ah Efsun!

Ne kadar boş geliyor her şey. Bir şey değişiyor ve her şey alt üst oluyor. Yapılan yorumların bazılarının amacını anlamaksa mümkün değil. İnsanın içi bu kadar acır, yüreği bu kadar kanarken, iyi şeyler duymaya ihtiyacı varken, neden kendimize engel olamıyoruz acaba? Eminim herkes merak ediyor nasıl oldu, ne zaman oldu, neden oldu, ama en azından acı bu kadar tazeyken biraz saygı ya.. :(   www.yolunneresindeyim.blogspot.com 

Bana gelecek olursam hayatımda değişiklik var mı var.. Her şeyden önce günbegün büyüyen bir oğlum var çok şükür! Zor mu? Hem de nasıl.. Ben? Bazen mutlu ve umutlu, bazen kötümser, neredeyse her şeyden vazgeçmiş durumda. Hayat zor Yonca! (Allah daha büyük dert vermesin tabi). Of o kadar içim sıkkın ki Efsun'a ne yazsam boş gibi şu an. Başka haber vermek de istemiyorum. Sadece bunları yazmak istedim..

21 Mayıs 2015 Perşembe

Çok Eğlenceli, valla bak :)

Merhaba! :)

Gittim, gezdim, geldim ama hala kendime gelemedim. Ne iyi değil mi?

Eşimle birlikte turla Budapeşte-Viyana-Prag turuna katıldık. Ben özellikle Viyana'ya, eşimse Prag'a hayran kalarak döndük. 8 günlük bir turdu. Ama ben yaşlanmışım sayın okur. Nerde o eski gençlik yıllarındaki fıt fıt gezme. Ha gezmesine gezdik, ayaklarımıza kara sular indi, yorgunluktan öldük geberdik ama oraya kadar gitmişken şunu da görmeden bunu da görmeden olmaz diye diye akşamları sürünerek otele döndük. Gezinin hakkını verdik evet ama dönüşümüz de o şekilde muhteşem (!) oldu. Geldiğimizden beri özellikle ben toparlanamadım. Artık söylemeye utansam da sürekli hastayım. Günlerdir o doktora git bu doktora git (hastanede çalışıyor olmasaydım bu kadar çok doktora gitmeyeceğim kesin yine de) her tahlil normal ama bende düzelme anlamında bir değişiklik yok. Bugun artık bir de idrar tahlili yapalim dediler, o da ne, enfeksiyon çıktı. Hayret! Ama bakalım, tedavi olunca umarım daha iyi olacağım!

Gezi notlarımı fotoğraflarla anlatmak istiyorum. Yani en kısa zamanda diyeyim, ama belli bir yaşın üzerindeyseniz (mesela 35 gibi), öyle tek seferde birkaç yer gezelim demeyin. Tabi bunlar para, sağlık, zaman gibi bir sürü şeye de bağlı biliyorum ama diğer türlüsü hakkaten yorucu oluyor.

Efendime söyleyeyim, bu arada bir sürü kitap da okudum. Özellikle, hastanemizi uzak bir yere taşıyıp bizi servis tutmaya mecbur ettikten sonra. Yolda yapılabilecek en iyi şey kitap okumak bence. Sırf bu yüzden yol gözümde büyümüyor artık. Yine buraya yazma umudum olsa da, sevgili sineshoot'ın tavsiyesiyle keşfettiğim vikitap'ta yaptım güncellemeleri.

Tess Gerritsen'in Cerrah'ından sonra Rizzoli and Ishels adlı diziyi seyretmeye başladım. Kitap çok güzeldi, tabi korku gerilim sevene. Her sayfada ayrı bir gerilim, heyecan, sonuna kadar kalbim güm güm. Kitaptaki dedektiflerden biri Rizzoli. İshels ise bu kitapta yok bile. Devam kitaplarında sahneye çıkıyormuş kendisi. Dizi güzel olmasına güzel ama kitaptaki gerilimden eser yok. Daha çok çerez tadında, hani eşimin bile seyretmediği, kızsal dizi olarak adlandırılan türden gibi geldi bana. Yine de seyrediyorum. Uyku düzeniniz benimki gibi .om.oksa gecenin 04:30 unda bile uyanıp seyredebilirsiniz.

Benden şimdilik bu kadar. Sevgiler bu abuk, hastalıklı, eğlenceli (!) satırlarımı okuyan herkese :)

25 Ağustos 2013 Pazar

Köy

Küçükken her fırsatta köye giderdik. Annem çalışmıyordu ve yaz tatili, şubat tatili, bayram tatili derken uzun zamanımız köyde geçerdi.

Köye ilk girişte arabanın camlarını hemen açmak istemezdik o ağır tezek kokusu içeriye dolmasın diye. Ablamla ikimiz arabada biraz daha oturur beklerdik. Sonra büyüklerle sıcak bir kucaklaşma, köy evindeki sedirlere yerleşme, konuşma derken karnımız acıkır ve babaannemin sofrasına otururduk. Anneannemler de aynı köyde otururlardı hatta babaannemlerle aralarında 2 ev vardı, zaten köy de epi topu 40 haneden oluşuyordu. Ama ilk gün anneannemlere gitmezdik hiç. Babamın babası olan dedem çok sert bir adamdı. Önce erkek evine gidilir, yemek yenecekse orada yenir, anneannemlereyse ertesi gün gidilirdi. Telefon olmadığı zamanlarda anneannemlerin köyde olduğumuzdan bile haberi olmazdı.

Artık bir dedem var, annemin babasi olan dedem. Sessiz, iyi yürekli, herkese yardım eden, iki dizinden ameliyatlı olmasına rağmen tarla işlerini bırakamayan, torunlarını gördüğünde ağlayan dedem var. İki dedemi de sever, babamın babası olan dedemden korkardım da. Biz büyüdükçe köye ilk gidişte babanemlerin evine gittikten sonra en azından bir merhaba demek için anneannemlere de gider olmuştuk. Öpüşüp koklaşıp geldiğimizi haber verdikten sonra tekrar diğer dedemlere giderdik.

Babaannemlerin arka bahçesinde kocaman bir ceviz ağacı vardı. Ona tırmanmaya bayılırdım. Ablamsa hiç sevmezdi. O ağacın altında bekler bense yukarılarılara tırmanırdım. Civcivler gelince de hemen aşağı iner onları severdim.

Biz çocukça oyunlarımızı oynarken büyükler çalışırlardı. Kimi tarlada kimi evde, sürekli bir telaş olurdu. Köy deyince aklıma ilk "iş" gelir ve o inanılmaz koku :)) Evlendikten sonra çok fırsatımız olmadı köye gitmeye. 8 senedir toplasan 2 ya da 3 kere gitmişizdir. Çınar doğduktan sonra hiç gitmedik mesela. Bu aralar köye gidesim var. Çınar'a oyun oynadığım bahçeleri, tarlaları, ayaklarımı buz gibi suyuna soktuğum çayı, dedemin traktörünü göstermek istiyorum. Çınar zaten traktör hastası. Akülü arabalarda bile sadece ona biniyor, başkası biniyorsa kenarda sıra bekliyor diğer arabalara binmemekte ısrar ederek.

Gidelim görelim, Çınar da görsün bilsin istiyorum. Şimdilerde kimsenin köyü kalmadı. Çocuklar bilgisayar haricinde bir hayat olduğundan bile şüphe etmek üzereler. Keşke çocukken yaşadıklarımızı hatırlayabilsek. Ben ilkokulu bile zar zor hatırlıyorum.. Sahi siz kaç yaşından sonrasını hatırlıyorsunuz?

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Long Way Home

Dizi seyretmeyi çok seviyorum. Aynı seri kitapları sevme sebebim gibi, bildiğim karakterlerin hayatlarına göz atmak hoşuma gidiyor. O yüzden her dizi finalinde sanki yakın bir arkadaşıma veda ediyormuşum gibi geliyor..

Dexter her ne kadar katil olsa da bu son sezonda yaratıcısının Dexter'ı olağanüstü bulması ve onunla gurur duyuyor olmasına şahitlik ettik. Dexter'ı zaten severim. Evet o bir katil ama çoğumuzun olmak isteyeceği türden bir katil. Kuralları var, bu kurallardan ödün vermez ve yaratıcısının da dediği gibi dünyayı daha güzel bir yer yapıyor aslında. Tabi sonunda başına ne gelecek bilmiyorum. Son sezonlarda iyice zıvanadan çıktı çünkü kendisi..

Hart of Dixie'ye yeni başladım. Pamuk şeker tadında bir kız dizisi olduğunu kabul ediyorum. Bazen hayatınızda eksik olduğunu hissettiğiniz şeyler olur ya, bu dizide öyle bir hissiyata kapılıyorum zaman zaman. Dexter'da hiç böyle bir hisse kapılmadım mesela. Ya da Six Feet Under'da. Ki o da çok severek seyrettiğim bir diziydi. Hart of Dixie gerçekten çok bir şey içermiyor aslında. Çoğu şey çok yapmacık, sıradan, zaman zaman sıkıcı ama bazen bir o kadar da gerçekçi oluyor. Belki de benim psikolojimden bilemiyorum.

New York'un dibine vuran Zoe Hart adında bir doktor karakter var. Ki kendisini O.C. de de çok sevdiğim bir karakteri oynayan Rachel Bilson canlandırıyor. Ünlü bir Kalp Cerrahı olan babası gibi Kalp Cerrahı olmak istiyor. Mezuniyetinde hiç tanımadığı bir adam gelip ona Bluebell denen küçük bir kasabada yanında çalışması için iş teklifinde bulunuyor. Zoe daha büyük hedefleri olduğunu söyleyerek teklifi geri çeviriyor. Kalp Cerrahı olmak için başvurularda bulunsa da gerekli burs alabilmesi için önce pratisyen olarak çalışması gerektiğini söylüyorlar. İşte o zaman esrarengiz adamdan gelen iş teklifini kabul edip Bluebell'e gidiyor. Zoe gittiğinde hayatı altüst oluyor. Çünkü adamın 3 ay önce öldüğünü, ölmeden önce kliniğin yarısını (sahip olduğu bu kadarı çünkü) ona bıraktığını öğreniyor. Başta orada yaşamak zor gelse de Zoe zamanla alışıyor ve kendini sevdirmeye çalışıyor. Daha sonra esrarengiz adamın biyolojik babası olduğunu öğreniyor falan filan.

Biz de aslında küçük bir sahil kasabasında yaşıyor sayılırız. Bluebell küçük ve muhafazakar bir kasaba aslında ama burası ondan çok daha muhafazakar. O yüzden oldukça sıkıcı. Akşamları gidilip eğlenilebilecek bir bar yok mesela. Ha bar yok mu, var evet, ama sadece erkekler gidebiliyor nedense?! (Ah İzmir) Ben çoğu şeyi gözardı edip dilediğimce giyinip davranmaya çalışıyorum ama yine de rahatsız olduğum durumlar olabiliyor (Ah İzmir iki). Henüz 3 yaşında olan oğlum hiçbir şeyin farkında değil şu an, umarım farkedecek yaşa geldiğinde herkesin hak ettiği gibi modern, içinde yaşamayı sevdiği, hak ettiği saygı ve sevgiyi bulabileceği bir yerde yaşıyor oluruz (Ah İzmir üç).

Konudan konuya atladım biraz. Fonda da Norah Jones var. Onun da etkisi olabilir :) Öte yandan karı koca True Blood, ki o da bence uyduruk gaydırık bir dizi ama seyrettiriyor kendini nasılsa, Game of Thrones (o şimdi tatilde), Modern Family (o da tatilde), Breaking Bad (yeni sezon başladı mı emin değilim, günü gününeden ziyade biriktirip seyrediyoruz genelde, vakit de olmuyor zaten diğer türlüsüne) seyrediyoruz. Gayet de güzel hepsi de. Modern Family bir komedi dizisi diğerlerinin aksine. Çok da şeker bir dizi henüz seyretmemiş olanlarınız varsa bildireyim buradan. Ben kendi başıma Hart of Dixie'den başka Mentalist, Lie To Me (eşimle başladık ama o sıkıldı bir yerden sonra, aslında ben de sıkıldım ve nerede kaldım hatırlamıyorum şu an), Once Upon A Time (sabun köpüğü gibi bir kız dizisi daha, çok boş vaktim var sanki :)) ) seyrediyorum. Bol bol da kitap okumaya çalışıyorum ama hakkaten 24 saatle yetinemiyorum. Sanki yapacak dünya kadar şeyim var ama hiçbirini yetiştiremeyecekmişim gibi bir his oluyor içimde ve tabi onun telaşı. Sonra da hiçbirine yetemeyeceğime karar verip boş boş yatıyorum bazen. Depresyona girmiş olabilir miyim? :) Kendime belirlediğim yeni hedefim şu : Yoga yapmaya başlayacağım (umarım!)..

22 Şubat 2012 Çarşamba

Özet

14 Şubat'ın bir anlamı yoktur benim için. Dayatmalı günleri sevmiyorum. Ama artık önemi var çünkü 14 Şubatta eşimin ablası sayesinde ailemize bir üye daha katıldı :) Artık oğlumun 2 tane kuzen kardeşi var. Bademin ablası hem yaşının bizden biraz büyük olması hem ilk aylarda biraz sıkıntı çekmesi nedeniyle çok endişelendi hamileliği boyunca. Ama çok şükür kendi de minik Efe'cik de çok iyiler şimdi. Onlar İstanbul'da yaşadıkları için ben de hem doğumu hem ablamı bahane ederek 1 hafta izin aldım ve İstanbul'a gittik.

Daha önce bahsettiğim uyku eğitimini aldık ama henüz Çınar'a veremedik :) Keşke Matrix'teki gibi kodu girip bedene yükleme yapabilsek.. Psikologun anlattığı yapılmayacak bir şey değil. Ama önce çocuğa kıymak gerekiyor. Ağlatmadan sonuç yok çünkü. Onun için hala başlayamadım. Badem'le uyku (suzluk) konusunda hakkaten yolun sonunda olduğumuz için önümüze getirilen her türlü çözüme açıktık aslında. Çünkü gerçekten son noktadayız artık. Çınar neredeyse 20 aylık. Hala gece uykusuna yatmadan önce en az 1 saat uğraştırıyor bizi (kucağında gezdirerek ya da sallayarak uyutma). Geceleri de 8-10 kere uyanıp aynı ritüeli tekrarlatabiliyor. Hatta bazen o da yetmiyor 2,5 saat uğraş veriyoruz. Uykularımız ailecek bölük pörçük. Bu durumdan o da biz de mutlu değiliz. Yine de önce aklımda olan başka şeyleri denemek istiyorum. Mesela 2 hafta kadardır konuşuyorum. Şöyle uyuyacaksın, geceleri uyanmayacaksın vs anlatıyorum. Sonunda yine kucağa alıp uyutuyoruz ama eskisi gibi saatler sürmüyor. 30 dk da bayılıyor genelde ve de eskisi gibi canhıraş ağlamıyor. Geceleri de 3-4 kere uyanıp kucağa alır almaz tekrar uyuyor (du). Dün yine 8 kere uyandı! Ama dün gündüz aşısı vardı, ona yoruyorum ve gerçekten bir mucize bekliyorum. Bizim için dua edin nolur.

Bu yazıya asıl başlama sebebim görümcemin oğluna olan tutumuydu aslında. İster istemez kendimle kıyasladım ve çok üzüldüm. Oğlum için çok üzüldüm. Doğum sonrasında 10 gün kadar epey sıkıntı çektim ben. Ağrılarım geçmedi, temmuz sıcağında evde 10 kişi, her bir kafadan ses çıkar, çocuk 7/24 bağıra çağıra ağlar, sadece emerken rahatlar. O yüzden aile büyükleri yerimden kalkıp çocuğu memeden mahrum bırakmama izin vermez, temmuzda 36 derecenin üzerinde sıcaklık görmemize rağmen ilk 40 gün çocuğa da bana da kalın kalın şeyler giydirip akılları sıra üşütmemize engel olmaya çalışırlar, oğlum da ben de neredeyse kurdeşen dökeriz bu yüzden vs vs. Yani gerçekten her durumda baya sıkıntılı dönemler geçirdim. O yüzden sürekli olarak sinirliydim. Kendime de kızgındım, çocuğa da kızgındım. Dolayısıyla yeni doğum yapmış, yavrusuna kıyamayan melek anne pozisyonuna giremedim epey. Zaten o durumları atlatmam da neredeyse 1 seneyi buldu. Ama eşimin ablası öyle sıcak ve duygulu yaklaştı ki çocuğa, kendime daha çok kızdım. Şu anki uyku problemlerini falan da hep o ilk zamanlardaki agresifliğime bağlamadan edemedim :( Ben çocuğumla ilgilenip onu sakinleştirmeye çalışmadım ki hiç daha önce. Bencillik ettim elimde (farkında) olmadan. Yavrucağım avaz avaz bağırırken bir yandan ağrılarımı bir yandan isiliklerimi bir yandan bundan böyle hep bu şekilde yaşayacağımı düşünerek çocuğun sıkıntılarına meme vermek dışında bir çözüm olamadım. Giyinmesine, beslenmesine, eğitici oyuncaklarla oynamasına vs çok dikkat ettim. Sevgi de verdim elbette, o kadar da cani bir anne değilim ama görümcemi gördükten sonra kendimi çok yetersiz hissettim. Eski ben olarak yani. Çınarla yeni yeni iletişim kurmaya çalışıyorum diyebilirim bu anlamda. Yani 1 senedir falan diyelim.. Bir daha doğursam aynı şartlarda daha farklı davranabilir miydim onu da bilmiyorum :(

Kıssadan hisse : hayat ne kadar zor :(

25 Ocak 2012 Çarşamba

Çorba ve IPC

Dedim ya bu aralar yemek kısmına tatkık durumdayım. En son evcininden ezogelin çorbası ile kerevizli tavuğu denedim. ikisini de başarılı buldum. Çınar da çorbayı çok sevdi. Tavuğu pişirdiğim zaman yine Çınar'a özel bir çorba yaptığım için ondan yiyip tavuktan çok yemek istemedi. Ben de kerevizleri falan yakmasaydım muhtemelen daha iyi olacaktı :) Ezogelin çorbasına normalde havuç ve patates falan da koyuyorum ben ama bu şekilde de gayet iyiydi. Kimyon yakışmıştı mesela daha önce katmak aklıma gelmemişti. Bilginize efem.

Annem biricik yeğenime bakmak için İstanbul'a gitti. Çınar'ı 1 yaşına kadar birlikte büyüttük zaten sağolsun. Aynı şehirde olmanın avantajını yaşadık. Artık Çınar büyüdüğü ve ihtiyaçlı olan ablam olduğu için de kadıncağız İstanbul'a gitti. Aslında onun için ne kadar zor. Kızı bile olsa insan kendi evini özler eninde sonunda. Kendi evindeki kadar rahat edebilir mi bilmiyorum. Ben mesela annemlere ya da ablamlara da gitsem, oralarda her ne kadar çok çok rahat etsem de, kendi evimi özlüyorum ve evime dönmek istiyorum 3-5 gün sonra. Annem de arada sırada gelecek elbet ama o zamana kadar yazık yani. Bir yandan babam da burada yalnız kalıyor. Aklının bir köşesinde o da olacak. Bir yandan Çınar'ı çok özlüyor (artık bizden geçti :)), buradayken 1 gün bile görmediğinde sesi ağlamaklı oluyordu şimdi oturup cidden ağlıyor özledim diye. Bölünüyor sürekli. Ben zamanı geldiğinde o kadar özverili olabilir miyim bilmiyorum. Olamam gibi geliyor. Aslında ne kadar büyük fedakarlıklarla bu işe soyuduğunun farkındayız ama yine de demediğimizi bırakmıyoruz genelde. Ben size daha ne yapayım diyor bazen gariban, haklı, yapacak başka bir şey yok ama biz ağzımızı tutamıyoruz bir türlü..

İstanbul Parenting Class diye bir yer varmış İstanbul'da. Daha önce duyan ya da eğitimlerine katılan var mı acaba? Çınar'ın uyku sorunu için katılmayı düşünüp mucize bekliyorum. Kendi başına uyumayı bilmeyen sevgili oğlum için bir mucize olması ihtimali var mı sizce de eğitimle?

18 Ocak 2012 Çarşamba

Umutla yeniden

Sonunda işe başladım, şapırt :) Oğlumla geçirdiğim 7/24 16 ay bana çok zor geldi. Evet sabahları uyandığında yanıma alıp bana şeker şeker şımarıkça gülüşünü seyretmek, beni öpüp koklamasına ve hatta birazcık ısırmasına izin vermek çok güzel. Evet, elimden tutup badi badi odasına götürmesine izin vermek çok güzel. Evet oyuna başladığımızda ilk 5-10 dakika her dediğimi yapmasına, bana becerilerini göstermesine izin vermek çok güzel. Ama 7/24 kendime hiç vakit ayıramadan geçirdiğim günler, kendimi dağlara vurarak kaçmayı istercesine kapıyı kapatıp çıkmak isteğim günler de az değil. Depresyonun alasını yaşadım, çıkabildim mi onu da bilmiyorum ama işe başlamak bana iyi geldi bunu söyleyebilirim. Ömürlük 2 eczacımız sonunda (!) emekli olmuş. Bana meslektaşlarıma büyük bir eziyet olan bir bölümümüz vardı, sarf malzeme. o kısım sonunda eczacılardan alınmış. Bu zaten başlıbaşına harikulade bir haberdi benim için. Çünkü bu sene görevlendirme bana yapılacaktı. Hoş hala eczaneye bağlı bu bölüm de, ama en azından işi biz yapmyoruz artık..

Oğluma bulduğum bakıcıdan memnunuz. Biz yokken de varkenki gibi iyi baktığını umut ediyoruz.

Beslenme konusunda iyice sıyırdığımı buradan sizlere duyurmak isterim. Yediğim her şeyin mutlaka bir besin değeri olması gerekiyor (bu aslında benden ziyade oğlum için ama artık yemekleri birlikte yediğimiz için bize de oluyor). Mesela bir çorba mı yapacağım, ya da bulgur pilavı mı yapacağım, içine evde ne varsa katıyorum. Bundan B vitamini alalım, şundan protein alalım, bundan lif alalım vs. Çerezlerde bile şundan kalsiyum alalım falan gibi düşüncelerle alım yapıyorum. Fena da olmuyor gerçi, çekirdek ailemizle güzelce beslenmiş oluyoruz. Evcini ve portakalagacina epey sardım o yüzden. Deneyip beğendiğim tariflerini paylaşırım zaman içinde.

Dizi ve film keyfimize asla sekte vurmadık sevgili okuyucular :) Ama kitapta o kadar da başarılı olamadım itiraf ediyorum. Yazlıkta Çınarı anneannesi ve babaannesine satmayı başardıkça karı-koca sahile inip şezlonglarda uzanırken kitaplarımızı okuduk tıkır tıkır. O kadar çok keyif aldım ki o anlardan, belki de her okuduğumu çok çok beğenmemdeki en büyük neden buydu bilmiyorum. Neler mi okudum? Mesela Ayşe Kulin'in dibine vurdum diyebilirim. Oldum olası çok sevmişimdir kitaplarını. Son çıkardıklarıyla pek ilgilenememiştim. Onları aradan çıkardım mesela :) Umut, Veda, Hayat ve Hüzün şimdi aklıma gelenler. Aklından bir sayı tut ve Kayboluş da kuzenden araklayıp bir çırpıda okuyuverdiklerimden. Filmler için bir facebook girişi yapmam lazım. Unutmamak için sıklıkla girip flixterda güncelleme yapmaya çalıştım çünkü. Son haftalardan aklımda kalanları yazayım hemen : Crazy, stupid, love (eğlenceliydi, 4 puan verdim 5 üzerinden), The skin i live in (güzel, 4 puan), Hangover part 2 (eh, 3 puan). devamı en kısa zamanda açıklamalarıyla..

Okumayı ve yazmayı çok seviyorum. İletişim insanıyım derdim kendime ama konuşma konusunda çok beceriksizim. yazarak ifade etmeyi seviyorum. paylaşmayı seviyorum. tekrar yazabildiğim için çok mutluyum. filmler, kitaplar, hayattan ve düşlerden hikayelerle yeniden hayat bulmayı diliyorum :) herkese merhaba..

4 Şubat 2011 Cuma

Oğlum meşhur olmuş!



Ok.an Bay.ülgen'in Disko Kralı'nı seyreden var mı? Peki 29.01.2011 tarihli programını seyreden var mı? Peki o programda C.emal Hü..nal'ın google fotoğrafları arasında gösterilen bebek fotoğrafının bundan önceki yazımda paylaşmış olduğum (şimdi kaldırdım) oğlumun fotoğrafı olduğunu farkeden oldu mu? İşte internet böyle bir şey :) Bazı arkadaşlar kritik kelimeleri yazarken aralarına nokta vs koyduklarında saçma geliyordu meğer doğruluk payı varmış! Google da C. H. diye aratınca benim oğlumun fotoğrafı çıkıyormuş, o fotoğraftan önceki yazımda Romantik Komediyi seyrettiğimden bahsedip oyuncuların ismini yazdığım için. Google'ın mantığı en çok tıklanan sayfanın ilk sıraya yerleşmesi değil miydi? Şunun şurasında beni takip eden 50 kişi falan var. Yazık, C.H. çok da popüler biri değilmiş o zaman :)

27 Aralık 2010 Pazartesi

Yeniden..

Hayır burayı bir anne-bebek blogu haline getirmeyeceğim. Ama yazmayalı o kadar uzun zaman oldu ve bu zamanda hayatım o kadar Çınar'dan oluştu ki geçen zaman içinde olanları anlatmak için Çınar'dan bahseden bir yazı yazacağım :)

oğlum neredeyse 6 aylık oldu. İlk 2 ay kabus gibiydi. Ben kendimde değildim resmen. Zaten depresyona girdim. Malum lohusa depresyonu. Girmem heralde diye düşünüyordum doğumdan önce ama Çınar'la girmemek mümkün değildi. Ameliyatım iyi geçmesine rağmen sonrasında çok zorlandım. Epiduralli sezeryan ile doğum yaptım. Sonrasında çok ağrım oldu. Gerçi o da 2-3 gün falan sürdü. Çınar da oldukça zor bir bebekti. 7/24 emmek istiyordu. Emmediği ve uyumadığı zamanlarda bağıra çağıra ağlıyordu sadece. Ömrüm öyle geçecek diye acaip bir karamsarlığa düşmüştüm. 2. aydan sonra biraz biraz oyalanmaya ve aralıksız 10 dakika falan ağlamadan durmaya başlayınca ben de biraz olsun rahatladım.

Şimdi o zamanları unuttum bile. Artık oğlum bizi tanıyor, bize gülüyor hatta kahkahalar atıyor. Eskisini düşündükçe şimdi çok şükür çok rahatız. Yine de zor bir bebek ama o ilk 2 ayı atlattık ya ona şükrediyorum resmen :)

Anlatılacak çok şey var aslında. Belki oğluma ayrı bir blog hazırlarım fırsat bulursam, belki her şey bende kalır. Ama burayı anne-bebek blogu haline getirmeyeceğim. Hem bu arada benim seyrettiğim bir sürü dizi ve film oldu. Onları falan da anlatmam lazım bir ara. Ama şimdilik böyle kısa bir giriş yapayım dedim merak eden sevgili dostlar için. Hepinizi de çok özledim :)

Hamiş : Sevgili Yaşamın Kıyısında, çok haklısınız, fotoğrafsız olmazdı ama bu yazıyı yazıp daha fotoğrafı yükleyemeden Çınar ağlamalarına başlayınca mecburen bilgisayar başından kalkmıştım. Sizin de hatırlatmanızla şimdilik bir fotoğraf yükleyeceğim. Bu fotoğraf 1 Aralık 2010'da çekildi. Yani 5 ayına 2 gün kala diyelim :)

14 Haziran 2010 Pazartesi

Son 22 gün :)



Oğlumuza kavuşmamıza 22 gün kaldı. Ben doğum öncesi iznimi de başlattım tabi bu arada. Sürekli evdeyim. Gerçi yine ara ara dışarı çıkıyorum. Çıkamadığımda da evin içinde sürekli hareket halindeyim. Hareketin iyi geldiğini de düşünüyorum çünkü. Aslında oturmak, yatmak, hele hele oturduktan ya da yattıktan sonra tekrar ayağa kalkabilmek tam bir marifetmiş bu son ayda. Çok kilo almamış olmama rağmen zorlanıyorum. Ayaklarım bile beni taşımıyor artık. 5-10 dakikalık ayakta kalmayla bile ayaklarım müthiş ağrıyor. İdare ediyorum anlayacağınız :)

Mentalist'in 2. sezonuna başladım. Seviyorum ben Patrick Jane'i. Geçtiğimiz ay da Grey's Anatomy'nin 6. sezonunu bitirmiş ve hormonlar nedeniyle son bölümde ağlamıştım. Mentalist için de böyle bir duyum aldım bakalım ne olacak :)

Nermin Bezmen'in kitabına başladım ama 15. sayfadan sonra koltuğun kenarına koydum öylece kalakaldı. Bu aralar hiçbir şey yapasım gelmiyor nedense. Mentalist'e başladım dedim ama onun da 1 bölümünü bile birkaç parçada ancak seyredebiliyorum. Oturmak bana bir hayli rahatsızlık verdiği için yatarak izlemem gerekiyor. O zaman da 10. dakikada falan uykum geliveriyor. Biraz uyuklayıp kaldığım yerden devam ediyorum falan filan. Zevksiz gibi ama hiç yoktan iyidir işte.

Lost'un sonu beni de tatmin etmedi sorular anlamında. Ama en azından mutlumsu bir son oldu. Yani tek başına bir bölüm olsaydı, öncesini değerlendirmek gerekmeseydi en azından sevenler kavuştular denilebilirdi. Ama ilk sezonlarda gözümüzü kırpmadan bölüm üstüne bölüm izlediğimiz böylesi bir diziden daha çok şey, en azından onca soru işaretine birkaç açıklama beklerdim.

Biz aslen Ankara'lıyız. Aslında pek Ankara'lıyız demem ben. Çünkü annemle babamın memleketi orası. Ben doğma büyüme Ereğli'liyim. İnsan baba kütüğü neredeyse oralı sayılmaz bence. Evlenince de eşinin kütüğüne geçiyorsun. Hoş onun babası da Ankaralı olduğu için benim adres değişmedi ama misal Adanalı olsaydı bundan sonra Adanalıyım mı diyecektim? Her neyse, annemler Ankaralı olduklarından sık sık gider gelirdik Ankara'ya. Ama büyükler merkezde oturmadıklarından gidişlerimiz pek şehiriçi olmazdı. Köye gider orada vakit geçirirdik. Dayımlara gittiğimizde merkeze giderdik ama o da beni hiç açmazdı. Açmazdı derken Ankara'yı hiç sevmezdim. Çok kasvetli ve gri bir şehir gibi gelirdi. Ne zaman ki eşimle evlendik, daha sık gider gelir olduk. Eşimin ailesi de Ankaradaydı çünkü. En yakın arkadaşları da Ankaradaydı. Onun arkadaşları diye ayırmak istemiyorum, zaten bizim arkadaşlarımız olarak bakıyorum çoktandır da, anlaşılsın diye burada eşimin arkadaşları ifadesini kullanmak zorunda kaldım. İşte o güzel dostlar, dostluklar sayesinde Ankara çok sevdiğim yerler arasına girdi birden. Her gittiğimizde görmeden dönmediğimiz Melih ve Ayça-Selim ikilisi Ankaraya anlam vermişti benim için. Önce Melih terketti Ankarayı. O zaman Ankaranın gözümdeki değeri düştü itiraf edeyim. Şimdi de Ayçalar taşındılar. Ankara ciddi anlamsızlaşmaya başladı. Ayçalar çok uzağa gitmediler en azından Melih gibi. İstanbul'a gittiler. Bu da yine sık sık görüşebileceğimiz anlamına geliyor. Gerçi Melih Avustralya'da olmasına rağmen sık sık telefonlaşıp haber alıyoruz birbirimizden ama yüzyüze görüşmenin keyfi elbette farklı. En azından Ayça'larla hala yüzyüze görüşebilme şansımız var. Bazen eşime çok imreniyorum bu yüzden. Lise arkadaşlarımız ortak ve hala görüşüyoruz yakın olduklarımızla. Ama onun üniversiteden arkadaşları çok farklılar. Ben bunu kendi arkadaşlarımda yaşayamadım maalesef. Üniversitedeyken çok yakın olduğum insanlar şehir değişikliğinin ilk gününde bütün yaşananların üzerine bir silgi çektiler sanki. O yüzden görüştüğüm 1-2 kişi vardır en fazla. O da ben aradığım müddetçe görüştüğüm insanlardır. Aramadıklarında, akıllarında olduğuma dair inancımı henüz yitirmediğim için aramaya devam etmekteyim şimdilik. İşte eşimin arkadaşlıkları bu açıdan çok farklı ve değerli. Kendimi şanslı hissediyorum ben de o yüzden. Onun sayesinde tanıdım çünkü bu değerli insanları. İyi ki varlar ama keşke daha yakın yerlerde yaşayabilseydik bütün sevdiklerimizle..

Bizim taşınma işi hala beklemede. İş bulmak ne zormuş! Ben 1 sene izinliyim bundan sonra. 1 sene sonrasında ne olur ne gider bilinmez elbette ama bıraktığım işe dönme gibi bir hevesim yok şimdilik. Ne yapacağımı ben de bilmiyorum. Bir de bir eczane devredilecekmiş. Acaba bu işe girişsek mi onu da bilemedik. En kötü ihtimalle ne olur, eşim iş bulur bu sefer de ben eczaneyi devretmek zorunda kalırım. Ki aslında bu da kötü bir ihtimal değil. Zira eşimin istediğimiz şehirde iş bulması süper bir olay olur aslında. Devir işi de eninde sonunda halledilir. Ama o arada eczane açmak isteyip istemediğimden emin değilim. Halbuki kararsız bir insan da değilimdir. Ama tam da doğum arifesinde yeni bir işe girişmek ne kadar akıllıca olur onu tartıp biçemedim henüz.. Hayırlısı diyeceğim.

Bendeki haberler bunlar şimdilik. Ara ara yazmaya çalışacağım. Hepinize sevgiler :)

23 Mayıs 2010 Pazar

Artık Evdeyim! :)

Sonunda izne ayrıldım. Evde oturmak gayet güzel falan demem gerekirdi aslında ama henüz oturabilme şerefine erişemedim. Evdeki işler, hazırlıklar falan daha bitmedi. Temizliğe gelen kadın da bizi bırakınca işler iyice sarpa sardı. Kadın da hamile olduğu için istemeyerek de olsa bırakmak zorunda kaldı. 1 ay aramız var.

Bugün de gidip rutin tahlillerimi yaptırıp raporumu alacağım. Sanırım 31 mayısta 1 gün daha çalışıp sonra tekrar rapor alacağım. O gün için de izin ya da rapor alabilirim aslında ama nisan sonundaki nöbet listesinde bu zamanları hesap edemeyip o günkü nöbeti bana yazmıştık. Değiştiredebiliriz ama gerek yok. Zaten 1 gün daha geleceğim diye kimseyle vedalaşmadım. Geri dönmemeyi ciddi ciddi düşünür oldum son zamanlarda. Birlikte çalıştığımız arkadaşlardan biri de işe son gittiğim Salı günü akşamı ağlamaklı bir sesle beni aradı. Ben son gününüz olduğunu düşünemedim, sizinle vedalaşamadım diye. Çok duygusaldır zaten kendisi, ama sesini duyup da hakikaten bir daha dönmeyebileceğim gerçeğiyle yüzleşince bana da hüzün çöktü birden.

Zonguldak'ta yaşanan faciaya her aklı başında insan gibi ben de çok üzüldüm. Hatta o şehirde yaşamış olmanın da verdiği ayrı bir üzüntüm daha vardı. Eskiden daha sık yaşanırdı böyle facialar. Ya da biz mi fazla duyuyorduk bilmiyorum. Sonra arası açıldı biraz. Ama son yıllarda tekrar çıkmaya başladı. RTE'nin bunu bir kader olarak nitelendirmesine inanamadım. Zonguldak haklı alışkındır demesini aklım almadı. 30 canın arkasından böylesi bir mazerete sığınarak kendisini haklı çıkartmaya çalışması karşısında şaşırıp kaldım. Bu nasıl bir kader olabilir? Sen tedbidirni alma, denetimleri faso fisodan yapılsın, sonra haydi kardeşim bu senin kaderin deyip asansörle mezarlarına yolla. Olacak iş mi? Oğulcuğunun gemiciği olması da kader o zaman buna göre. Çalıp çırpmasıyla falan hiç alakası yok. Bakanlardan biri de onu destekler biçimde kaderin önüne geçilmez demesin mi? Ben şahsen kömürle ısındığımız zamanlardan utandım. Bir tek kömür parçasını çıkartmak için girilen tehlikeler, kazanılan meslek hastalıkları ve ölümleri düşündükçe gerçekten içim titredi. O günün akşamı da tesadüf House'daki bölümde bir göçük oldu. Göçüğün altında yalnızca 1 kişi vardı ama bırakın 30 kişiyi o 1 kişiyi çıkartmak için bile delice mücadele verdiler ve kadını göçükten kurtardılar. Aynı akşam belgesel kanallarından birinde de maden ocaklarında kullanılan yeni bir kazıcı alet üretmişler. Onu tanıtıyorlardı. Bilmem kaç dakikada bilmem kaç metre kazabiliyormuş da, insan gücüne gerek kalmıyormuş da. Bütün bunları da görünce iyice içim titredi.

Ama son günlerdeki gelişmeler sonucunda artık ülkem ve kendim için umutluyum. Bayram havasında geçen kurultayın bizi güzel günlere taşıyacağını düşünüyorum. Artık bir şeyler değişmeli zaten. Yıllardır ilk defa bu kadar umutla bakabiliyorum yarınımıza. Ve olabilecek güzel şeyleri heyecanla bekliyorum. Ben ki politikadan bu kadar uzak bir insan olarak günlerdir canlı yayınların başından ayrılmadan seyrediyorum, hakikaten bir şeyler değişecek demektir :)

Kilolu insanları daha iyi anlıyorum artık. Çok kilo almadım şimdiye kadar ama göbek mevzusu insanı düşündüğümden daha çok rahatsız ediyormuş meğer. Çoraplarımı giyemiyorum, ayakkabılarımı çok zor bağlıyorum çünkü eğilemiyorum. Yataktan destek olmadan kalkamıyorum. Sürekli aynı tarafa yatmak zorunda olmanın bu kadar ağrılı bir şey olacağını da düşünemezdim. Kan akışını engellememek için sola yatmak tavsiye ediliyor. Yüzüstü zaten imkansız ki ben normalde öyle yatardım. Sırtüstü acaip rahatsızlık verici şu anda. Sağa yatınca da damarlara baskı yapıyorum vicdan azabıyla 5-10 dakika sonra tekrar sola dönmek zorunda kalıyorum ki o dönmelerde de acaip zorlanıyorum. Dolayısıyla kalça kemiklerim özellikle ağırlığın, daha doğrusu sürekli ağırlığın etkisiyle ağrıyor geceleri. Sık sık tuvalete kalktığım için baskıyı biraz da olsa ortadan kaldırmış ve rahatlamış oluyorum ama bütün gece baya ızdıraplı geçiyor. Zaten sabah olunca da (5 gibi) daha fazla dayanamayacağımı anlayıp kalkıyorum. Ha aralarda saat 1 oluyr, 3 olur, uyanıp yine kalkıp tv karşısına geçtiğim de oluyor tabi. Bir de bizim oğlumuz biraz babası gibi karadelik sanırım. Ne yesem doymuyor. E ben de denildiği kadar iki kişilik yemiyorum. Yiyemiyorum daha doğrusu. Varsa yoksa sebze meyve. Sanırım o yüzden çok kilo almadım. Ama bebeğin kilosu baya iyi. 33. haftaya girdik yeni. Ve şu an 2400 g. Ben ki 7 aylık ve 900 g doğmuşum (aslında 1250 g diye biliyordum ben ama annem 900 dedi en son) bizimkinin maşallahı var şu anda. 8 aydır ilk defa bana da benzetti doktorumuz. Her gittiğimizde aynı babası diyordu. Kullandığı cihazlar baya güzel. Çok net veriyor resimleri. Kemik yapısını falan hep Badem'e benzetiyordu (aslından bundan sonra Badem yerine Sakar da diyebilirim, yakında evde benden başka bir şey kalmayacak lakin :) ). Tabi o zamanlar bebek biraz daha minikti. Şimdi epey büyümüş, yanakları dolmuş, gıdısı çıkmı, artık bana benzetmeye başladı. Sanki ben toparlacık bir şeyim de kilo alınca bebek bana benzedi :))

Bu arada Grey's Anatomy'nin 6. sezonunu bitirdim. Fringe ve House'da da sezon sonuna geldik. Yakında True Blood başlar. Alice in Wonderlands, A Simple Man, Duplicity de seyrettiğimiz filmlerden aklımda kalanlar. Bir ara yazmaya çalışacağım.

16 Mayıs 2010 Pazar

YENİ DÜNYA

Hayır, Kör Randevu’yu henüz bitirmedim. Ama bir kitabı her gün işe sonra eve taşımak çok mantıklı gelmediği için daha önce de Kumpanya’yı getirmiştim işe. Bunlar kısa kitaplar olduğu için hemen bitiveriyorlar. Şimdi de Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya’sına başladım.

Kitabın içinde 13 kısa hikaye var ;

Asfalt Yol, bir öğretmenin tayinle bir köye gitmesi ve köyün yolunun düzeltilmesi için uğraş vermesi, yol yapıldıktan sonraysa hemen bozulduğu anlaşılıp lastik tekerleği olmayan kağnı gibi taşıtların asfalt yoldan men edilmesi sonucu köylünün öğretmeni sevmemesi üzerine adamcağızın pılını pırtısını toplayıp köyden ayrılmasını konu almış.

Onun dışında Hanende Melek, Çaydanlık, Ayran, Isıtmak İçin, Uyku, Selam, Bir Mesleğin Başlangıcı, Bir Konferans, Yeni Dünya, İki Kadın, Sulfata, Hasanboğuldu isimli hikayeler var.

* * *

Ya bir insanın her gün bankada işi olabilir mi ya? Her sabah aynı bahaneyle işten çıkıp gitmek ve 10 dan önce dönmemek, mümkünse 11 de falan dönmek nasıl mümkün olabilir? Benim de eşim amirim olsaydı ben de böyle yapar mıydım acaba? Belki isterdim ama eşim bile bana bu kadar müsamaa göstermezdi sanırım. Diğer arkadaşım zaten raporlu kaç haftadır. E birinin de her gün bankada işi olduğundan her sabahki işler bana kalıyor. Vallahi küstürecekler, hepten gideceğim ya. İznimi doğum sonrasına aktarma düşüncem olmasaydı çoktan gitmiştim yani. Ama işte bir yandan da bebeğimizi düşünüyorum. Onunla daha fazla ilgilenebilmek ve vakit geçirebilmek için ne gerekiyorsa yapmak fikrinde olduğum için bir müddet daha katlanacağım bu gidişle bu banka (!) işlerine. Zaten 9 senedir katlanıyorum(z). Adaletin bu mu dünya??

Bugün alt komşumuzun da Ege adında bir oğlu olacaktı. Şimdi aradım eşini, meğer gündüzü bekleyememiş oğluş. Gece arkadaşımın suyu gelmiş ve acilen hastaneye gitmişler. 3 gibi de doğmuş :) Umarım bizimki zamanında doğar. 1 gün çok fark ettirmez gerçi de, öyle aylar ya da haftalarca erkenden gelmez umarım. Gene de sağlık olsun tabi ki. Sağlıklı doğsun umarım..

* * *

1 hafta sonra..

İş yeri hala aynı. Her gün bankalara gitmeler, gelmeler. Öğlene kadar oh mis gibi vakit geçiyor vallahi beyefendi için. Bugün artık dedim ki her gün her gün bankada ne yapıyorsunuz? Zaten bu soruyu belirli aralıklarla soruyoruz ama umrunda değil. Ne de olsa amiri kendi eşi! Kimi kime şikayet edeceğiz.. Annesinin elektrik faturaları varmış, kendi faturaları varmış. Otomatik ödeme de yapamazlarmış. Hesaplar karışırmış bıdı bıdı.. Neyse sinirlenmeyeceğim. Şunun şurasında 1 hafta daha buradayım. 20 sinden itibaren ayrılıyorum işten. 1 sene sonrasında da geri gelir miyim hakikaten bilmiyorum. İlk düşündüğüm şey taşınma olasılığımız. Badem arasıra İzmir’e gidiyor iş görüşmelerine. Ama kafamıza yatan bir iş çıkmadı şimdiye kadar. 1 sene içinde bu değişebilir. İkincisi ben eczane açabilirim. Bu salak hastanede daha fazla çalışmayabilirim yani. Sanki madalya veriyorlar. Eşek gibi çalışıyoruz da ne oluyor. Diğer türlü en azından kendi işim derim. Bilmiyorum işte. Ne diyeyim, hayırlısı..

Dün House ve Fringe seyrettik yine. Epeydir film yerine dizileri tercih ediyoruz. Malum dizilerin süreleri daha kısa olduğu için bana daha uygun oluyorlar. Ben uyuyunca da Badem’cim oyun oynuyor mecburen(!) :)

Fringe’in bundan önceki bölümü çok kıytırık geldi bana. Her zamanki gibi bir konu yoktu bir kere. Bizim Fringe seyretmemizin nedeni garipliği zaten. Bir önceki bölümde Peter gerçekleri öğrenip babası Walter’dan uzaklaşmak için kaçınca bu bölümü de ana karakterlerle eski zamanlardan kalma dedektiflik oyunlarına benzetmişler. Aslında bu, Walter’ın Olivia’nın yeğenine masal anlatmasıyla karşımıza çıkan bir bölüm oldu. Ben sevmedim kısacası. Ama dünkü bölümle birazcık eskiye döndüler gibi. Peter ortaya çıktı. Geri dönmedi gerçi ama bela onu buldu diyelim :)

Allahım yazamıyorum da. Aklımda olan tek şey iznim!!

Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya’sını okumaya başladığımdan bahsetmiştim. Bu aralar kitaplar da mı beni sarmıyor yoksa hakikaten sıkıcı bir kitap mı karar veremedim. Kitaba da haksızlık etmek istemiyorum çünkü. Ama hikayeler falan beni açmadı yine. Kumpanya’da da beklediğimi bulamamıştım. İşte belki de bende var bir şeyler bu aralar. Bundan sonra normalde çok seveceğim bir türe başlayacağım. O zaman belli olur bende bir şey olup olmadığı :)

Geçen hafta ilçemizde bulunan Güzel Sanatlar Lisesi’nin Bahar Konseri vardı. Bundan önceki senelerde de hep gitmiş ve çok keyif almıştık. Bu sene de niyetlendik. Kayınvalidem de bizdeydi hatta, ona da bilet aldık. Ama kısmet olmadı maalesef. Kayınvalidem rahatsızlandı. Acilde geçirdik o akşamı. Bu hafta da Cuma günü İdil Biret konseri var. Ona da niyetlendik ve biletlerimizi aldık. Ama ona da gidemiyoruz :( Bu seferki tercih oldu gerçi. Hastanemizde yine bir tiyatro sevdası başladı. Bu sefer ben katılmadım malum.. Onu da tam bu cumaya denk getirdiler işte. Hep arkadaşlar oynuyor. Bir de geçen seferki keyfi bildiğim için onu da çok seyretmek istedim. Bu sefer tiyatrodan yana kullandım o yüzden şansımı. Daha doğrusu kullanmaya karar verdim. Daha Cuma olmadı ne de olsa. Gün doğmadan neler doğar demişler.

Bugün de Erdemir kuruluş yıldönümü kutlamaları kapsamında yine eski iş arkadaşlarımdan birinin de bulunduğu Türk Sanat Müziği konseri var. Normalde hep koroda kalıyordu ama bu sefer solo da söyleyecekmiş. Ona gideceğiz. Öncesinde de açık havada bir yere gidip besleneceğiz elbette :)

30 Nisan 2010 Cuma

İZNE AZ KALA

İnanılır gibi değil. Önümüzdeki hafta izne ayrılabiliyorum normalde. Zaman ne kadar da çabuk geçmiş. Aslında hem çabuk hem de yavaş her zamanki gibi :) Hak etsem bile hemen izin almayı düşünmüyorum. İş yerinde yeterince sıkıldım aslında. İşlerim eskisi gibi yoğun olmasa da gidip gelmek sıktı artık beni. Muhtemelen “ayrılabileceğim” düşüncesi kafamda dolanıp durduğu için. Nisan başında işleri başka bir arkadaşa devredebildim sonunda. Aslında diğer iş için sorumluluk verilecekti her halukarda bana (diğer meslektaşlarım emekli olacağı için!) ama hamilelik nedeniyle vazgeçildi. 5 haftayı doğum sonrasına aktarmak için rapor düzenleteceğim önümüzdeki hafta.

Havaların düzelmesini iple çekiyorum. Hem psikolojik olarak ihtiyacım var hem de elbise ve terlik giymek için ölüyorum resmen. Sabahları soğuk oluyor. Hala sis var burada ya. Sabah pencereden her baktığımda inanılmaz bir hayal kırıklığı ve sinir krizi yaşıyorum :( Bir de zaten ayaklarım falan şişmeye başladı. Terlikel çok rahat ediyorum o yüzden. Güneş yüzünü gösterdiğinde de hemen terlemeye başlıyorum. Bir soğuk bir sıcak ben de anlamadım. Hormonsal sanırsam..

Kitaplardan bahsederken Sait Faik Abasıyanık’ın Kumpanya’sından bahsetmeyi unutmuşum. Onu da okudum. 100 sayfalık kitap zaten. İncecik. İçinde 3 farklı hikaye var. İlki kitaba ismini de veren Kumpanya. En güzeli de oydu zaten. Kendi çaplarında tiyatro yapmaya çalışan bir grup insanın sağdan soldan para bularak yola çıkması, oyunculardan biri olan genç bir kıza önce tiyatro müdürünün sonra baş aktörün aşık olması, sonrasında kızın ikisini birden atlatıp başka bir oyuncuyla kaçması arasında geçenler gayet güzel okunabiliyor. Yalnız sonrasındaki hikayeleri anlamadım ben yahu :))) Hele son hikayeden hiçbir şey anlamadım.

Bugün babamın başına çok ilginç bir şey geldi. Babam kredi kartlarından oldum olası korkmuştur zaten. İnsan biraz da korktuğu için mi böyle şeyleri başına çeker, yoksa böyle şeyler hep dürüst insanların mı başına gelir bilmiyorum. Babamın arkadaşlarından biri HSBC’den kredi almış vakti zamanında. Hiç harcama yapmamış ama kartı iptal etmeyi de ihmal etmiş. Bir gün epey yüklü bir borçla dayanmışlar kapısına. Çok çekmiş o da. Nasıl halletti falan sonrasını hiç bilmiyorum ama babam da böyle şeylerin kendi başına gelmesinden korkardı işte hep. Bugün cüzdanını karıştırırken hiç kullanmadığı bir kredi kartı daha olduğunu fark etmiş. Banka aynı banka. HSBC! Gidip iptal ettireyim diye düşünüp bankaya gitmiş. Ve ne demişler dersiniz? 5 yıl önce bir alışveriş yapılmış ve ödenmemiş. Üzerinden çok zaman geçtiği için de babamı icraya vermişler. Ama elimize ulaşan ne bir fatura var ne de icra mektubu. Tabi babam tutuştu birden. Bir de o kart üzerinden ablama ek kart çıkartılmış yıllar yıllar önce. Görüşmeler sonucunda alışverişi ablamın yaptığı ama 150 tl’lik borcun tamamını ödeyerek kartı iptal ettirdiğini öğrenebildik. Bu gerizekalı bankaya göreyse o 150 liranın küsüratı ödenmemiş görünüyormuş. Artık 1 kuruş mu şimdiki parayla 2 kuruş mu onu söylemiyorlar. Ama işte o kuruş 5 senelik faizler sonucunda 100 tl’ye ulaşmış. Halbuki kuruş bile olsa borç göründüğü taktirde kart kesinlikle iptal ettirilemez. Ben vadesiz hesabımı bile kapattıramamıştım sırf bu yüzden vakti zamanında. Ödenmiş borcun küsüratının borcu nedeniyle icralık olmuşuz yani olacak iş mi? Dedim ki millet milyarları götürür, milyarlarca borçlanır da kimseler dokunamaz onlara nedense, bizim kuruşluk borçla sadece bizim gibiler icraya veriliyordur herhalde!

Neyse sonuçta babam gitti ve ödedi 100 tl yi. Ve de az bir borçla yırttım diye çok sevindi. Aslında kendi hatası değil ama memleketim insanı bu hale getiriyor işte. İnsan suçsuz olduğuna emin olsa bile yırttım diye seviniyor sonunda :) Canım babam benim :)

Lie To Me’de ilk sezonu bitirdik. İkinci sezonun da ilk 3 bölümünü seyrettik şu ana kadar. Dr. Lightman karakterini canlandıran Tim Roth’un insanları dinlerken ağızlarına girecek kadar yaklaşıp bir omzunu indirerek durması biraz tuhaf olsa da sevdik biz bu diziyi.

Fringe de çok güzel gidiyor. Bu sezon daha da heyecanlı. Peter’ın hayatındaki sır perdesi açılıyor yavaşça. Velhasıl bilimkurguyu çok seviyorum :)

26 Nisan 2010 Pazartesi

Of Ben Of :)

Ben yazdıklarımı yayınlayana kadar ohoooo, Harper’s Island’ı bitirdim, bu sefer de ablamların ve sevgili Çakılımın tavsiyesi üzerine Lie To Me’ye başladım bile :)

Harper’s Island güzeldi, ama böyle ne bileyim bir Dexter, Six Feet Under, House M.D. ya da şu an aklıma gelmeyen diziler kadar içine çekmedi beni. Çok büyük bir heyecana kapılıp seyremedim. Karakterler birçok salaklık yaptılar çünkü :) O da beni sinir etti. Henry’nin yapmacık gülüşü baştan beri sinir ediyordu beni. Abby desen eblek eblek bakıyor sürekli. İşte bir dizide karakterleri sevmeyince dizinin de içine giremiyorum. Sonuna da sinir oldum işte hıh! :)

Lie To Me eğlenceli geldi. İnsanların yüz hareketlerine bakarak nerede yalan nerede doğru söylediklerini anlayabilmek süper bir şey bir kere. Fikri bile güzel. Daha 3. bölümde biz bile “aha, yalan söylüyor” diyebildik mesela bir kadın için. Dizide tabi. Gerçek hayatta yapılabilir mi bilmiyorum. Zira dizide görüntüleri dondurup iyice anlattıkları için anlamak kolay oluyor :) Tim Roth da zeten çok sevdiğimiz biridir. Süper rol yapar bana göre. İşte sevilen karakerlerle dizi çekmenin avantajı! :)

28. hafta içine girmiş bulunuyorum. Tabi acaba siz bunları okurken kaçıncı haftada olacağız kimbilir. Çok tembelim hihoyt :) Vallahi son zamanlarda aklım da beş karış havalarda zaten. Bu çocuk bende akıl bırakmadı şimdiden. Hafızam falan zaten berbat. Dün iş arkadaşlarımdan biri ameliyat oldu. Ameliyathaneye girmeden göreyim diye karşı binaya doğru yola çıktım. İş yerindekilere de dedim ki, her şey hazır olunca ben sizi ararım öyle gelirsiniz. Elbette unuttum ve aramadım. Neyse ameliyata girince geri geldim tabi masama. Utanç içinde :) sonra da çıkışına gideyim dedim. Tabi yine çıktığı zaman ben sizi ararım sözüyle birlikte. Yine unuttum. Bundan sonra söz vermek yok :) Ama elimde değil gerçekten unutuyorum..

Tuna’cım büyüyor. İlk dişi bile çıkmış. Ben henüz göremedim gerçi. Anneciği ona güzel bir blog da hazırlamış. Anne-bebek bloglarına bir yenisi daha eklendi anlayacağınız. Bol bol fotoğraf ve deneyimlerini de koymuş arkadaşım. Beğeneceğinize eminim.

Sonracıma Empati’yi bitirdim. Adam Fawer’ı seviyorum ben. Sevdim daha doğrusu. Bu okuduğum ikinci kitabı ne de olsa. Olasılıksız’ı da çok beğenmiştim. Empati de şöyle bir sorun oldu. Sonundan hoşlanmadım. Ama son ana kadar çok değişik ve heyecanlı geçti. Değişik derken, Heroes dizisine benzettiğimden bahsetmiştim sanırım daha önce. Tabi karakterlerin özellikleri Heroes’daki kadar binbir çeşit değil. Hepsininki empati adı altında toplanabiliyor burada. Biri renklerle görüyor duyguları, biri kokularla, biri müzik duyuyor vs. Sonuç olarak ben beğendim ve okumanızı tavsiye ediyorum.

Şimdilerde Jerzy Kosinski’nin Kör Randevu’sunu okuyorum. Sevgili 7. Oda’nın tavsiyesi ile aramaya başlamış ama internet sitesinde ne 7. Oda’nın ne de sevgili Vladimir’in bahsettikleri kitapları bulamayınca aynı yazarın bu kitabını almıştım. Kitap 304 sayfa ve ben şu an 82. sayfadayım. İlk kitap olarak çok doğru bir tercih olmadığını söylemeliyim. Çünkü kitapta beğendiği kızlara tecevüz eden ve saldırıları hep arkadan yaptığı için yüzyüze gelmeyen ve bu nedenle Kör Randevu ismi takan bir sapık var! Kitabın ilerleyen sayfalarında neyle karşılaşacağım bilmiyorum elbette.

Rec’in ve Descent’in ikinci filmleri çıkmış. Badem heyecanlı ama ben şu an için seyretmeyi uygun görmedim. Zaten uykum kaçıyor sürekli ayaktayım geceleri. Karanlıktan da hiç hoşlanmam. Badem horul horul uyurken karanlıkta bir de aklıma korku görüntülerini getirerek kalakalmak istemiyorum :)

25 Mart 2010 Perşembe

Son Gelişmeler

Bundan önceki yazılarımı yazalı çok olmuştu aslında da, yayınlamaya ancak elim erdi (tıpkı bunu yazalı haftalar olduğu gibi).

İyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Anneannem, ben o yazıları yazdıktan sonra bir kez daha Genel Yoğun Bakım’a indirildi maalesef. Hastanede çalışan biri olarak bir kez daha Allah kimseyi hastanelere düşürmesin diye dua ettim. Tanıdık biri yoksa işiniz çok zor gerçekten de. Burada olsa çoğu şeyi halledebilirdik ama elim ta Ankara’ya kadar uzanamadı. Sürekli telefonda kaldım. Yoğun bakım doktorlarıyla görüştüm sık sık. Son gidişinde biz durumunu stabilize ettik artık servise çıkabilir dediler. Ama servistekiler bir türlü almak istemediler. Neyse yoğun uğraşlar sonucunda yoğun bakım doktorlarından biri sağolsun, servis doktorlarıyla kavga etmeyi göze alarak servise çıkıp anneannemi zorla servise aldırttı. Biz de rahat ettik elbette. Çünkü yoğun bakımda olunca annemler falan hep koridorlarda kaldılar. Hasta yanına kimseyi almıyorlar çünkü. Günde bir kere 1-2 dakikalığına aldılar aldılar, onun haricinde ne hastayı görebiliyorsunuz ne de haber alabiliyorsunuz. Doktorlarla görüşmek zaten hayal. Nasıl bir hastanedir anlamadım ben. Ben telefon edip haberleri öğrenmeye çalıştım hep.

Neyse, servise geri çıktı anneannem. Ama yine doktorlarla görüşemiyorsunuz. Günlük vizite geliyorlarmış mesela, bütün hasta yakınlarını odadan çıkartıp doktor ve asistanlar olarak muayenelerini yapıp hemen gidiyorlarmış. Çıkınca falan da kimse görüşmüyormuş hasta yakınlarıyla. Bizimkiler yine kalakaldılar yani. Asistanlardan biriyle görüşebilmişler neyse sonunda. İşte biraz enfeksiyon + antibiyotik tedavisi. Bakalım, hala bekliyoruz. Neredeyse 15 gündür yatıyor anneannecim..


* * *

Bebek alışverişiyle ilgili www.bebekaskisi.com diye bir site önermiştim daha önce. Modeller çok cici gerçekten de, ama İstanbul’da yaşayan arkadaşlar için Tahtakalede aynılarının tanesini 2 TL’ye gördüğümü belirtmek isterim. İnternet alışverişini tercih edenler için www.ozelcan.com.tr adresi de çok iyi bir alternatif olabilir. Ankara’da yaşayan arkadaşlar, kendi mağazasına gidip peşin ödemek isterlerse epey indirim de yapıyorlar haberiniz olsun.

Dexter 4. sezonu da bitirdik. Hevesinizi kırmak istemediğim için her şeyi açık açık yazamayacağım ama son bölüm bizi şaşırttı ve üzdü. Melih’cim bir uyarıda bulunmuştu son sezonu seyretmemizden önce. Çok etkileyici, bence seyretmeyin demişti. Ben iki gün uyuyamadım demişti. Hoş, o kadar etkileyici bir durumla karşılaşmadık ve bunu arkadaşımızın her zamanki duygusallığına verdik ama son bölümde neden böyle bir şey yaptılar anlamadım. Diziden çıkan herkesi öldürmek zorundalar mı??

Empati güzel gidiyor. Daha yarısına bile gelemedim gerçi. Ama Adam Fawer’in iki kitabı da bana seyrettiğim dizileri ya da filmleri anımsattı. Empati’de de Heroes’u hatırladım misal. Renkler, duygular vs. Bakalım ilerleyen sayfalarda ne düşüneceğim.

Birkaç ay önce Dakyüzlerden sonra bir arkadaşımız daha işten ayrılarak şehir dışına taşındı. Yeni bir iş buldu. Eşiyle yazıştık geçenlerde. Her şey mükemmel diye cevap yazmış bana. Bu “mükemmel” kelimesini hep enterasan bulmuşumdur. Çok kullandığım bir kelime değil, belki de o yüzden. Özellikle yaşantım için hemen hemen hiç kullanmam. Belki gördüğüm bir fotoğraf ya da çiçek böcek vs için kullanabilirim ama sadece o kadar. İnsanın hayatındaki her şeye bakıp da her şey mükemmel diyebilmesi için kör gözlerle bakması gerektiğini düşünüyorum. Ya da kendini kandırması gerektiğini. Buradan çok kötü bir hayatım varmış izlenimi vermeyeyim. Çok şükür, her şey yolunda. Ama iş yerinde sıkıntılarım var, evde tamam Badem’le çok iyi anlaşıyoruz ama her evde olduğu gibi bizim de ara sıra ters düştüğümüz zamanlar olabiliyor vs, genel durumda en basitinden havalar bile kötü gidiyor yahu! Ben mi çok karamsarım ya da gerçekçiyim yoksa insanlar mı çok iyimserler ya da hayalperestler anlayamadım :)

16 Mart 2010 Salı

Çınar'ı beklerken

Pekmezi ciddi anlamda seven var mı? Peki, şöyle değiştireyim: pekmezi babamdan başka ciddi olarak seven var mı? :) Kansızlık başladğından beri (aslında çok da düşük değil de, kendi bünyeme göre düşük) pekmez yemeye çalışıyorum sabahları. O da midemi bulandırıyor. Yedikten sonra biraz uzanmam gerekiyor yani o kadar.

İş yerinde masamda da kuru üzümler, yaban mersinleri, kuru incirler. Yok yok :) Böyle giderse işe gelip giderken yuvarlanacağım..

Dün oturup Hayat Var’ı seyrettik. Filmle ilgili en hoşuma giden nokta film bittikten sonra Badem’in yaptığı yorum oldu :) Bazı filmlerden sonra ciddi ciddi yorum yapmasını istiyorum ondan. Ve benim anlamadığım ya da görmezden geldiğim gerçekleri bir çırpıda söyleyiveriyor. Bu da gerçekten çok hoşuma gidiyor. Hayat Var ile ilgili olarak da “büyük gemilerin yanında küçük gemiler de yaşamaya çalışır. Onlarda da hayat vardır ve her şeye rağmen yaşarlar çünkü hala umut vardır.” Sanırım sırf bu açıklama için bile seyredilebilir. Aslında filmin ilk 45 dakikasında neredeyse hiçbir şey olmadı diyebilirim. Oldukça sakin bir filmdi çünkü. Annesiyle babası boşanmış, babası ve hasta dedesiyle yaşamakta olan 13-14 yaşlarında bir kız var, Hayat. Okulda sorunlu, dışarıda kendi yaşıtında bir arkadaşı yok. Babasının büyük gemilere pazarladığı birkaç kadın var tanıdığı. Hayat’ın olgunlaşmasını zevkle seyreden bir bakkal, sürekli babasını arayan bir adam, annesinin yeni eşi ve bu eşinden olan “dünyalara bedel” oğlu, balık, gemi sireni, sandal, okul derken kendi çapında bir yaşam mücadelesi verir Hayat.. Reha Erdem yönetmiş filmi. Daha önce Korkuyorum Anne ve Kaç Para Kaç filmlerini seyretmiştik (bu ikincisini seyretmedim sanırım ben). Film 42. Siyad ödüllerinde en iyi film dahil 4 ödül almış. Badem sayesinde seyrettiğim bir film daha.

Yavaştan alışveriş listemizi hazırlamaya çalışıyoruz. Bir yandan heyecanlı ama bir yandan da korkuyorum aslında. Çevremde kötü örnekler de var iyi örnekler de. Bir kere çoğunluğun karşıma geçip de ay şöyle hayatınız bitecek, ay böyle dışarı çıkamayacaksınız, film seyredemeyeceksiniz falan demesine uyuz oluyorum. O şekilde yaşamayan arkadaşlarım da var sonuçta. Bebeğin hayatımıza getireceği olumlu taraflara bakmaya çalışıyorum bu aralar :) Ama yapılacak da çok iş var. Badana, mobilya ve diğer alışverişler, minik bebek kıyafetlerinin yıkanıp ütülenip yerlerine yerleştirilmesi, bu curcunada kendi sağlığıma da dikkat etmeye çalışmak, bir taraftan iş yerindeki gıcık ve bazen çok stresli olan işlerle ve kişilerle uğraşmak.. Derken 5 ay geçmiş aslında. Yarıyı geçirdik çok şükür..

Dexter’ın 2. sezonunu da bitirdik. Kısa bir mola vereceğiz. Zaten filmler de çok birikti. Diziye sarınca bir anda filmler arka plana atılıyor malum. Dexter da çok heyecanlı gidiyordu ama :)

Nip / Tuck’ta da sonun sonuna geldik. Sanırım dizinin tamamıyle bitmesine 4-5 bölüm kadar kaldı. Eskisi kadar heyecanlı değil gerçi ama merak ediyoruz Sean ve Christian daha başka neler yapabilir diye :)

Unutmadan bebek bekleyenler için alışveriş listelerine alabilecekleri çok cici bir şey göstermek istiyorum. www.bebekaskisi.com da çok cici askılar var. Ben aldım renkli ve üzerinde palyaço, kelebek vs olan tahta modellerinden. Çok da beğendim, aklınızda olsun. Minik bebek kıyafetlerini kendi kullandığımız askılara asmak mümkün değil çünkü. Çıtçıtlı body ler asılmasa da olur ama mont gibi şeyleri varsa asmak gerekecek.

14 Şubat 2010 Pazar

Yorgunlukla Beraber

Şöyle bir baktım bloglara. Genel bir yazamama durumu var sanırım. Sevgili Benim Hayatım da bahsetmiş. Hani sürekli takip edersiniz, gün gelir yazmamaya başlar blog sahibi. Kızarsınız, yani tam kızmak da değil de aslında, hoşunuza gitmez diyelim. Sürekli yazsın istersiniz, sürekli okumak istersiniz. Yeni yazı yayınlanmadıkça hem biraz hayalkırıklığı olur hem de heves kaçması. Bende de bu şekilde en azından. Ama ben de sık sık yazamayanlar arasına girdim!

Aslında en büyük etken internet erişimi. Evde çok vaktim ve enerjim olmuyor bilgisayar başına geçmek için. İş yerindeki boş vakitlerimi çok güzel şekilde değerlendirip yazı yazabiliyordum eskiden. Ama internet erişimimiz kısıtlı olduğu için çoğu siteye erişemiyoruz. Bu da acaip bir bıtkınlık yaratıyor bende.

Neyse.. Yine bir sürü film seyrettim. Eskisi gibi fotoğraflı yazılar yazabilir miyim bilmiyorum ama o zamana kadar bu şekilde idare edeceğiz artık. Six Feet Under diye bir dizi vardı. Daha önce bahsetme fırsatım olmuş muydu hatırlamıyorum. Bütün sezonları bitirdik. Bitirirken de çok üzüldük. Herkes resmen hayatımızın bir parçası olmuştu. Badem uzun süredir iş değiştirmek istiyor. Dizi sonrasında cenaze levazımatçısı olmayı bile düşündü. O kadar girmiş içimize :) Şimdi de o dizide duygusal bir gay olan karakteri Dexter’da haysiyetli bir katil olarak seyretmek tuhaf oluyor. Ama Dexter da güzel. Onun zaten belli bir hayran kitlesi var biliyorum. Katil deyince insanda biraz önyargı oluyor kabul. Ama aslında katil olanların katili o. Öldürmenin hiçbir şekli kabul edilebilir ya da haklı görülebilir bir şey olmayabilir ama neticede bu bir dizi. Filmlerde de insanlara eziyet edip öldürenlerin hep daha kötü bir sonla cezalandırılacağını umarım. Bu belki de benim psikopatlığım bilmiyorum. Ama belki de bu yüzden sevdim Dexter’ı. Daha ilk sezondayız. Yeni başladık sayılır. Biraz ilerleyince daha ayrıntılı bilgi veririm.

Geçenlerde Erkan Oğur geldi şehrimize. Bayıla bayıla gittik konserine. Zaten bütün albümleri mevcuttu bizde. Telvin ile birlikte geldi. Sahnede tam 15 kişilerdi. Tabi Telvin 3 kişiden oluşuyor aslında. Ama 15 kişiyle de harika oldu. Davullar, tefler, ney, viyolonsel, gitarlar, her şey çok güzeldi. Müzik sesi oldukça fazlaydı ve ritimliydi. Ege Çınar baya duydu sanırım :) Bebeklerde de şöyle bir durum varmış. Anne karnındayken sıklıkla dinledikleri şarkıları doğduktan sonra da duymak isterler ve dinledikçe sakinleşirlermiş. Göreceğiz bakalım :)

Lost da başladı. Ama aynı abuklukla devam ediyor. İlk bölümde hiçbir şey yoktu. İkinci bölüm de aynı. Ne zaman bitecek, ne zaman açıklanacak her şey, bıkkınlık geldi bize artık.

Fringe de devam ediyor. Aslında bir sürü hadi oradanlar var içinde. Ama yine de hoşumuza gidiyor. Olivia’nın bön bakışlarına rağmen onu bile seviyorum ya :)

Law Abidin Citizen diye bir film seyrettik geçenlerde. Onu da sevdim :) İntikam peşindeleri hep seviyorum zaten. Başrollerde Gerard Butler var. Kızı ve eşiyle yemek masasına oturacakken kapısı çalıyor. İki adamın saldırısına uğrayıp hem gözleri önünde karısının ve kızının ölümü gerçekleştiriliyor hem de kendine zarar veriliyor. Ama adalet orada da Türkiyede’kinden farklı değil. Adam öldürsen bile çok sene (hatta ay) yemeden serbest bırakılıyorsun. G. Butler’ın oynadığı karakter de intikamını kendi almaya karar veriyor ve 10 sene bunun için çalışıyor. Sonunda başarıyor da. Ama adalet de onun peşini bırakmıyor. Adalet hep intikam almaya çalışanın aleyhine işliyor zaten. Asıl katillerin lehine nedense..

2012 yi de seyrettik sonunda. Onu da çok abuk subuk buldum. Böyle kıyamet filmlerini mesela özellikle küresel ısınma gibi genel problemlerle birleştirip insanların gözüne girecek bir film yapsalar da azıcık korkup daha doğal ve normal yaşamaya başlasak keşke!

İş yerimde de gelişmeler var. Birimizi daha önce bahsettiğim görevlendirmeye gönderdiler maalesef. Kaldık 5 kişi. 2007 den beri emeklilik vaadiyle (dip notu burada vermem lazım, emekli olsun olmasın, benim umurumda değil aslında. Bana ne faydası var ne zararı. Kendi bilecekleri iş. Ama her sene emekli olacagiz diye hiçbir görevi kabul etmemek ve her sene için yapılan toplantılarda çok ihtiyacımız varmış gibi sözler vermek, yeminler etmek işin içine girince işler değişiyor) bizi kandırıp (!) 2010 u da çıkartacaklarını düşündüğüm iki dinazor meslektaşım bana göre sırf nöbet mevzusundan, bir hafta ben bir hafta kocam şeklinde izin almaya başladılar. Aslında sayımız 4 e düşünce de nöbet tutmak zorunlu. Ama işin içine bu meslege yillarini vermiş, özellikle benim geliş tarihim olan 2002 den beri her görevi üstlenen (!) amirimiz de nöbet listesine katılmak zorunda kalacağı için başhekimle görüşmeye gitti. Artık ne görüştülerse nöbetler birden iptal oluverdi. Hayırlısı olsun ne diyeyim.

Sonracıma Dan Brown’ın son kitabı Kayıp Sembol’u okudum. Tarz aynı evet, ama özellikle başlarda acaip heyecanlı geldi bana. Pırr diye bitiverdim o yuzden. Ama sonunu begenmedim. Bir sey aciklanmadi ki..

Sonunda Adam Fawer’in Olasılıksız’ını da okudum. Ben Kayıp Sembol’e gömülmüşken Badem de Olasılıksız’a gömülmüştü. Aynı anda bitirdik :) Bitirince benim çok seveceğimi söyledi, ben de hızımı alamamışken hemen başlayayım dedim ve onu da pır diye bitiriverdim. Epeydir böyle zevkle kitap okumamıştım. Çok begendim. Ve kitapla ilgili tam olarak bilgim yoktu. Şöyle ki, detaylı yazıları bilerek okumamıştım. Kimi felsefik demişti, kimi başka şeyler demişti. Merakımı uyandırak kadarını okudum yorumların. O yüzden kitabı bitirince, aslında başladığımda bile, yorumların kişiden kişiye ne kadar değişebileceğini fark ettim (biliyordum da bir kez daha anladım diyelim :) ). Zevk meselesi elbette. Ama ben çok beğendim. Bana biraz Final Destination serisini hatırlattı. Şimdi de Empati’ye başladım.

Şimdilik böyle :) Yazmak güzel…

12 Şubat 2010 Cuma

Yeniden :)

Çok filmler seyrettim. Kimisi aklımda, kimisini çoktan unuttum. Çok şaşkınlıklar yaşadım, kimine çok kırıldım, kimini çoktan unuttum. Mutlu şaşkınlıklarım da oldu tabi..

Ara verdiğim süre zarfında film seyredip yatmaktan başka hiçbir şey yapmadım desem yeridir. Filmleri de yattığım yerden seyrettim zaten. Ara verip de uzun zaman geri dönemeyenleri çok iyi anladım. İnsan bir kere bırakınca ipin ucunu nereden yakalayacağını bilemiyor bir türlü. Bende de öyle oldu. Nereden başlayacağımı bilemedim, bir ara hevesim de yoktu nedense.

İş yerimizde her sene olan beklendik gelişmeler oldu. 2 meslektaşım görev dağılımının yapıldığı her aralık ayında olduğu gibi bu sefer emekli olacakları gerekçesiyle hiçbir göreve kendilerini yazmadılar. Yine kalan 4 kişi arasında görevlendirmeler yapıldı. Ona alıştık zaten de, bu sene kötü olarak, kafa sayılıp sayımız fazla bulunduğu için il hastanesine destek amaçlı geçici görevlendirme yapıldı. Emeklilik haberi (!) vs ile sayımızın azalacağı söylense de ortada resmi bir dilekçe olmadığı için itirazımız kabul görmedi :( Henüz giden de olmadı gerçi ama eli kulağındadır.

Tuna’cım büyümeye devam ediyor. Annesi de sağolsun aklına esip gelmediği, çoğu davetimize de olumsuz yanıt verdiği için eskisi kadar sık görüşemiyoruz. Burayı şikayet kapısı mı yapsam acaba? Ama o zaman her gün yazmam gerekirdi :))))

Yıllar yıllar önce (!) Sunshine Cleaning diye bir film seyrettim. Benim çok hoşuma gitti. Belki de çoktan seyretmişsinizdir. Beğendiğim olarak aklımda kalan Man Who Hates Woman var. Aslında orijinal ismi bu değil ama kendi ismini hatırlamam da mümkün değil. Rus filmiydi yanlış hatırlamıyorsam.

Sonra Hurt Locker diye bir film vardı. Bomba imha uzmanlarının Irak’taki durumlarını gösteren bir filmdi ama öyle sonunda falan ne oldu hiç hatırlamıyorum. Sonunda uyumuş bile olabilirim! Gerçi uyuduysam ertesi sabah kalkıp devamını seyrediyorum genelde ama yine de hatırlayamadım sonunu.

Sonra Towelhead’ı seyrettik. Çok güzel bir filmdi. Güzelden kastım ne tabi. Aslında çok rahatsız edici bir filmdi. Ama sadece fikir olarak. Yoksa filmde görüntü olarak sizi rahatsız edebilecek bir bir sahne bile yok. Burada da yönetmene kocaman bir alkış gönderiyorum. Film cinselliği keşfeden ve bu süreç içinde komşusu tarafından tacize uğrayan genç bir kız hakkında. Bu tacizi kızın ve adamın yüzlerinden vs anlayabiliyorsunuz ama aslında kamera çoğu yerde kızın omuzlarının altına bile inmiyor. Üzerinde atlet falan varsa da belden aşağısına inmiyor. Yani hakkaten yönetmeni de oyuncuları da tebrik etmek lazım.

Sonra Brothers Bloom’u seyrettik. Başları çok daha eğlenceli ve değişikti. Ama bir yerden sonra sıkıcı olmaya başladı benim için. Sonunda ne oldu onu da hatırlamıyorum. Ama kızmayın bana. Üzerinden zaman da geçti, çok net hatırlayamamam normal olmalı. Filmler de üst üste geldi çünkü. Beynim de şaşırdı napsın :)

Pijama, iç çamaşırı vs gibi şeylere ihtiyacı olan arkadaşlar varsa pentide çok güzel indirimler var bu arada haberiniz olsun. İnternet adresinden detaylı bilgi edinebilirsiniz.

Bu ayın sonunda hava müsaade ederse Ankara’ya gideceğiz. Geçenlerde bir İstanbul ziyaretimiz de oldu aslında. Ama ben biraz keyifsizdi. Ablamlara gidip yattım desem yeridir. Yaptığımız adam akıllı şey herhalde Avatar’ı seyretmek oldu. Güzeldi gerçekten. Benim ve Badem’in ilk üç boyutlu film tecrübesiydi. İlk başlarda gözlüğü taktığımda epey başım döndü itiraf etmeliyim. Hatta film sonrasında da çok başım ağrıdı. Ama bazı sahnelerdeki örneğin kar yağışını sanki üzerinize yağıyormuş gibi hissetmeniz, silah size doğrultulmuş gibi namluyu burnunuzun ucunda görmeniz falan hakikaten çok güzeldi. Konu olarak kötü insanoğlu dünyasını mahfetmiş yine ve yeni dünya arayışında. Gittikleri gezegeni de yine altını üstüne getirme çabasındalar dolayısıyla yerli halkla savaş içine giriyorlar falan filan. Yine de güzeldi. Na’vi’leri çok sevdim ben :)

İstanbul’dayken janım eniştecim de film açtı bize evde. Zombieland’i seyrettik. Ablam zombi filmi seyredemem ben korkarım dediğinde çok güldüm. Harbiden korkutucu bir zombi filmi hatırlayamadım çünkü. Benim seyrettiklerim hep komik ve salak zombi filmleri oldular. Bu film de öyleydi. Sonuç : Zombiler korkutucu değil komik oluyorlar :)

Neyse açılış için bu kadar yazı yeter sanırım. Ufak ufak alıştırmaya çalışacağım :)

10 Şubat 2010 Çarşamba

Çınar geliyoooooor :)

Buradayım buradayım :) Teşekkür ederim ilginize. Hepinizi de çok özledim. Yazılarınızı okuyup hayatınıza tanık olmayı ve hayalgücünüzün ya da gerçekliğinizin bir kısmından da olsa hayatı paylaşmayı özledim sizlerle :)

İyi haberlerim var, kötü haberlerim geçmişte kaldı çok şükür. Aslında bir yazı hazırlamıştım günlük mevzularla ilgili. Ama bunu paylaşayım önce istedim. Hakkaten Çınar geliyor. Aslında Ege Çınar. Ha belki önümüzdeki aylar içinde değişebilir isim mevzusu ama şimdilik bu şekilde. Liseden beri isim belliydi bende :) Bakalım asıl Çınar gelecek umarım hayatımıza. Ben de kıyısından köşesinden harbi Çınar'ım ama tabi :)

En kısa zamanda tekrar yazacağım! Hepinize çok teşekkür ediyorum :)