iş yeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iş yeri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Çınaraltı

Ve sonunda sezonu açıyoruz sayın seyirciler :) Bu öyle bildiğiniz karpuz kabuğu sezonu değil ama. Her cumartesi (ve genelde pazarları da) çınarda yaptığımız kahvaltı sezonunu açıyoruz sonunda. Aslinda bu sene de çınara gidip oturduk epey. Ama sabah kalkıp da kahvaltı için gitmedik henüz. Havalar o kadar da ısınmamıştı. Artık oldukça sıcak ve yarın nöbet çıkışı, evet bir Cuma daha nöbetçiyim, yürüyerek işten çıkacağım. Önce markete gidip canım bir şeyler istiyor mu ona bakacağım, oradan hemen yakındaki fırına gidip ağzınızı sulandırmak gibi olmasın çıtır çıtır simit alacağım. Buraların simidi de öyle büyükşehir simitleri gibi olmaz. Hakikaten çok leziz ve çıtır olurlar. İşte onlardan alıp meşhur Çınaraltı’mıza gidip masalarımızı ayarlayacağım. Herhalde o vakte kadar da Bademcimle Uzunbacaklar hazırlanmış olacaklar ve yanıma gelecekler. İşte güneşli bir günde iş yerine tıkılı olmanın beni çok da sıkmamasının güzel nedenlerinden biri :)

Sonracıma bu aralar gerçekten çok yorgun hissediyorum. Çocuklar için yeni bir hastalık ismi bulmuşlar. Belirtisi olan ama hiçbir hastalıkla tam uymayan bir durum varsa 5. mi 6. mi ne hastalık diyorlarmış. Sebebi belli değil yani :) Hani büyükler için de isimlendirilemeyen her olumsuz durum için psikolojik, bu mevsimde de bahar çarpmıştır denir ya, hah işte ben de ondan oldum sanırım :) Yani böyle ayaklarımı görseniz, tabi aslında bir bakışta ayaklarımdan anlaşılmıyor da, alışverişi bile canı istemeyen benden anlaşılıyor. Böyle sürekli oturasım ya da yatasım var. Her şeye üşeniyorum. Sürekli yorgunum. Biraz zorlamaya çalışıyorum kendimi hareket etmek için. Bazen oluyor ama bazen de ı ıh…

Dün International diye bir film seyrettik. Şimdi oturup anlatmak isterdim ama gene kendi kendime çok sinirlendiğim bir şey yaptım. Arada bir yarım saat falan uyuyakalmışım. Filmin başı sonu belli ama arası yok. Bir ara seyredersem anlatacağım umarım. Böyle komplolu filmleri seven varsa tavsiye edebilirim ama. Tabi Naomi Watts da vardı, o bile seyretmek için yeterli bir neden aslında. Clive Owen’ı seven varsa, ki ben onu da severim, onlara da tavsiye ederim.

Saat 5 olmuş ühü :( Herkes giderken arkalarından bakmak da acı oluyor be…

Hamiş : Güneş dışarıda pırıl pırıl, gönlümüz huzur dolu, öyleyse içimizin kıpır kıpır olmaması için hiçbir sebep yok değil mi? O zaman hep birlikte dinleyelim. April March bu sefer de bizim için söylesin : Chick Habit :) Tarantino filmlerinden hatırlarınız. Bu arada alttaki yazıya da yanlışlıkla 30 saniyelik demo koymuşum yaaaa :))

1 Nisan 2009 Çarşamba

ühü :(

Artık iş yerinden blogspota giremiyorum, hüngürt :((

Kendi yazılarımı yayınlayamasam da en azından sizleri okuyabiliyordum. Onu almışlar elimizden, benim yokluğumda. Facebooku da kapatmışlar..

Yazım hazırlık aşamasında. İlginiz için çok teşekkür ederim hepinize de. Büyük bir hevesle yazmaya başladım aslında ikinci günden (ilk gün gidiş aşamasını yazmıştım). Ama yazdıkça hatırladım ve özlemim çok ağır bastı. Azıcık ara verdim o yüzden. Haftasonuna tamamlarım. Zira bugün nöbetçiyim, cuma, cumartesi, pazar izinliyim dolayısıyla...

Hepinize sevgiler :)

Hamiş : Katie'den sıkılmış olabileceğinizi varsayarak bu yazımla dinlemeniz için yine Melih'in bize kazandırdığı Duffy'i seçtim. Ve Mercy ile karşınızda :)

18 Nisan 2008 Cuma

Mutluluk güncesi


Oh nihayet :)

Artık işyerimdeki güzel gelişmelerden bahsedebilirim :) Bildiğiniz gibi 1 seneyi aşkın süredir mesleğimle uzaktan yakından alakası olmayan malzemelerin sorumluluğunu üstlenmek zorunda bırakılmıştım. Bu nedenle ilaçlardan da uzaklaşmış ve sorulan sorular karşısında başımın üzerine yerleştirdiğim düşünce baloncuklarıma başlamaya başlamıştım. Tabi ne kadar bakarsam nafile. Yeni ilaçlardan falan hiç haberim olmadığı için hatırlamam gibi bir durum söz konusu olamıyordu. Cinnet geçirmek üzereydim tıbbi malzemeden. Tıbbi derken öyle eczanelerde satılan enjektör pamuk gibi basit malzemeleri algılamayın. Hastaneye giren cihazlar, kırtasiye malzemesi ve ilaç haricindeki her türlü malzemeyi algılayın. Örneğin ameliyatlarda kullanılan pensler, protez malzemeleri, çiviler, matkap uçları, diş protezleri, laboratuvar kitleri, acil hava yolu açma aparatları, alkolölçer çubukları, sondalar, göz ameliyatlarında kullanılan lensler, diş için dolgu maddesi, alçı maddesi, makas, doku saklama kabı falan filan. Yani her türlü yer için lazım olabilecek her türlü malzeme. Ömrümde duymadığım malzemeler aldım geçen sene :) Ha bana katkısı olmadı mı, oldu, bilmediğim bir sürü şey öğrendim. Ama bu arada asıl bilmem gerek şeyleri kaçırdım ve mesleğimden uzaklaştım..

Neyse sıkıntılarımı yakından biliyorsunuz zaten :) Daha önce uzun uzun bahsetmiştim. İşte 16.04.2008 tarihi itibariyle görevimi devretmiş bulunuyorum :) Gerçi devrettiğim kişi de yine meslektaşım. Sonuçta 1'er senelik dönemlerde bu aptal işi yapmak zorundayız. Yani ben en fazla 3 sene boş kalıp (boş derken kendi mesleğimi yapıp) sonra tekrar o salak işi devralacağım. Bu kısmı sıkıcı tabi. Ama en azından 3 sene boyunca yapacağım işi bildiğimden işlerim daha kısa sürede bitebilecek, en azından işime hakim olabileceğim. Şu an bıraktığım işe de hakimim o ayrı, insan zamanla alışıyor, öğreniyor vs. ama işiyle ilgili olmadığını bile bile o işi yapmak insanı acaip yoruyor ruhen..

Sonuçta tekrar ilaç krallığınına geçebildim anlayacağınız. Gerçi burda da sadece ilaç temini ile uğraşıyorum. Yine de en azından ilaçlarla eskisi gibi haşır neşir olabileceğim. Yeni ilaçlardan haberim olabilecek ki bu da kendimi yeniden eczacı gibi hissetmeme yardımcı olacak. Yani en azından bilgili bir sekreter olacağım bu görevde :) Evrak işim aynen devam çünkü.

Neyse yine de istifa edip eczane açma düşüncemi erteleyebilirim biraz..

Mutluyum anlayacağınız :) Hem de çooooooooooook :))
(Resim burdan alınmıştır)

13 Ocak 2008 Pazar

Kaygı

Müziğin hayatıma kattığı anlam gerçekten çok büyük. Yazılarımı okurken dinlemeniz için
seçtiğim müziklerin de bende ayrı bir yeri vardır. O çok sevdiğim şarkıların arasından yazımla
en çok ilgili olanı bulup paylaşmaya çalışıyorum. Bunun için sevgili Archisugar ve Öykücü'ye tekrar teşekkür ederim.

Bu hafta nöbetçiydim. Her nöbetimde bir vukuat çıkmazsa olmazlardanım ben. Pek tabi ki bu sefer de iç karartıcı bir olay yaşadım. Aslında bu seferki biraz da benden kaynaklandı sanırım.

İcap nöbeti tuttuğumuz için işe gidip eve dönerken hastane aracı gelip bizi alıyor ve gideceğimiz yere bırakıyor tıpki icap nöbeti tutan doktorlara yaptığı gibi. Dün buranın pazarıydı. Her pazar (yani Cumartesi günü) yaptığımız gibi pazara gittik. Bu sefer Badem yoktu ama yanımda. Onun da işe gitmesi gerekiyordu çünkü. Ben de annemi aradım birlikte gittik. Sonra işe gitmem gerekti ben de hastaneyi aradım. Şoför arkadaş zaten bir doktora MR sonuçlarını göstermek için dışarı çıkmış. Ben de gel git olmasın diye daha önceden tedarik ettiğim cep telefonundan aradım şoför arkadaşı. Beni pazaryerinden al diye. Tabi ellerimde pazar poşetleri. İnsan hem ev hanımlığı hem iş kadınlığı yapınca böyle oluyor. Gerçi normalde Badem'le alışveriş yaptığımız için poşetler kendi arabamızda kalır ben de hastane aracıyla işe giderdim ama dedim ya işte bu sefer Badem yanımda değildi. Biz yolda beklerken bir de baktık ambulans geldi. Hastanenin taşıma araçları da var ama doktora gideceği için hasta çıkar düşüncesiyle ambulansla gelmiş şoför arkadaş. Ben de pazar poşetleriyle ambulansa bindim, yanımda annem de var tabi. İşin iç yüzünü bilmeyen için dışardan oldukça kötü bir manzara, kabul.

Bir duyarlı vatandaş çatdadanak bizi şikayet etmiş 112'ye. Ambulansı pazar eşyalarını taşımak
için kullanıyorlar diye! Haydaa!! Nöbetçiyim diye her an aranabilirim kaygısıyla tüm hafta evde oturmam gerekiyor demek ki! Böyle bir manzarayla ben karşılaşsam ben de hoşlanmayabilirdim ama insanların bu kadar sabırsız ve önyargılı olmalarına üzüldüm biraz. İşe gidince hemen 112'yi arayıp mantıklı olan açıklamamı yaptım. Pazardaydım ve işe gitmem gerekti, mecburen elimde pazar poşetlerim vardı. Nöbetçi doktor da anlayışla karşıladı beni ama telefonu kapatmadan önce bir uyarı yapmaktan da geri kalmadı : Bir dahaki sefere bu kadar çok poşetle yolculukla yapmayın.

Oldu!

Oldu mu şimdi? 

Bence pek de olmadı. Şikayet eden vatandaş keşke şunu da düşünseydi mesela. Bu ambulans pazar poşetlerini almak için mi yola çıktı sadece yoksa yol üzerinde diye bunları da mı alayım dedi. Serviste yatan hastasını muayene etmeye gelmeyen bir doktora MR sonucu göstermek için yola çıkmıştı ambulans. Vatandaş bunu bilseydi o doktoru da şikayet eder miydi acaba? Bunu çok merak ettim. Merak ettim etmesine de böyle bir olay yaşadığım için dünden beri acaip huzursuzum. Kaş yapayım derken göz çıkaranlardanım. Keşke gel git olmasın diye düşünmeyip ambulansın hastaneye gitmesini sonra da pazar poşetlerimi koyduğumda dikkat çekmeyecek 
olan diğer araçla beni almaya gelmesini bekleseydim.

Daha önce yazdığım takıntı yazısına bir örnektir bu da. Taktım mı tam takarım. İçi beni dışı da beni yakanlardanım. Bu üzüntüyü 1 hafta atlatamayacak olanlardanım :(

9 Ocak 2008 Çarşamba

Sırası gelmişken


Bir sürü blog keşfettim bugün. Bazılarını yana ekledim ama sonra bir yazı yazasım geldi benim de.

Bloglar sayesinde amma da çok insan tanıdığımı ve hatta bazılarını şimdi yakınımda olan insanlardan daha fazla sevdiğimi farkettim. Bu iyi mi kötü mü?

Bugünlerde lanet işimi devredememiş olmanın verdiği ağır üzüntüyü yaşıyordum ki artık
ben de bıraktım kendimi. Yoo işi bırakamadım henüz ama kendimi bıraktım :) İşte o nasıl bir rahatlıksa artık yüzüme yansıyan, bugün kan tahlili için gittiğimiz sevgili doktor amcamız bile sende bugün bir gevşeklik var dedi.

Kan tahlilini "rutin" olarak yaptırdık. Hastanede çalışıyoruz ya, bu şekilde, senede bir kere
gidip kan tahlili yaptırarak hastanenin bize verdiği o büyük nimetlerden faydalanmış gibi hissediyoruz kendimizi :) Bizden aldıkları 3 tüp. O 3 tüp alınana kadar benden giden 1-2 ay. Her kan verişimde damarlarımı bulamayanlara içten içe kızışım, diğer hastalar adına üzülüşüm, işte bu yüzden iğneyi gözümde büyüterek ancak senede birde karar kılışım ve ben işte. Kan aldırmaktan deli gibi korkan bir ben.

Bugün değişik bir yemek denedik. Aslında bu aynı yemeği ikinci deneyimişiz. İkinci olduğu için yine de deneme sayılır mı yoksa o safhayı geçtik mi biz? Aslında lezzet olarak da değişik değil, görüntü farklı biraz. Biftekli makarna. Birazdan resimleriyle birlikte yazacağım. Yorumunu burda yapabilirim ama. Bence çok lezzetliydi. Makarnanın göbeklerimize ikinci kaıt atmakta usta olduğu kesin, ama bugün yanlarımda kanatlarım var ya benim, her şey tozpembe.

Bugün bir arkadaş gelecekti bize. Dünden haber vermişti hatta, akşam da bizde kalacaktı. Ben de planlarımı ona göre yapmıştım. Sabah dalgınlıkla pilatese hazırlık sırt çantamı bile almamışım yanıma. İş çıkışı ne spor ne sıkılaşma, direkt eve geldim o yüzden. Ama arkadaş gelmedi. Aslında bekliyordum bunu. Yani O'ndan ziyade bunu bekliyordum, yani gelmemesini. Çünkü genelde yaptığı bir şeydir bu. Karar verir sonra vazgeçer. Pilatese de onun yüzünden başlamıştım mesela. İlk birkaç derse geldi sonra vazgeçti. Ben vazgeçmedim ama. Benim için gerekliydi çünkü. Arkadaşın vesilesi iyi olmuştu.

Aynı arkadaş geçen sene de İngilizce konuşma kursuna heves etmişti. Hevesle gidip yazılmıştık. Sonra o vazgeçmişti, ben yine devam etmiştim. Bu sefer vazgeçme nedeni ud kursu almak istemesiydi. Günleri çakışıyordu. Sonra ud kursuna yazılıp ud siparişini verdi. Sonra vazgeçti, siparişi de iptal etti.

Bu sene bir de briç kursuna heves ettik elerimizle beraber. 4 kişi yazıldık. Arkadaş yine vazgeçti. 3 kişi hala gidiyoruz briçe. Ben, eşim ve o arkadaşın eşi :)

Sabahları işe taksiyle gidiyorum 1 haftadır falan. Havalar soğuk, otobüsler eskisi gibi dakika başı geçmiyor, geçen bir tane var zaten. Onu da yakalayabilene aşk olsun. Otomatik bir arabamız var. Eşim işe servisle gidiyor. Bizim badi her sabah gülen gözlerle bana bakıyor, ben adeta kaçıyorum ondan. Taksiyle giderken onu aldatıyormuşum gibi geliyor. Hava da soğuk ya, sanki ara sıra çalıştırıp ısıtmazsan üşürmüş gibi. Bir mahcubum badimize karşı :( Ama kullanamıyorum işte. Trafik korkum var. Ama hergün taksiyle gide gele o saatlerde yol oldukça boşken badiye atlayıp gitsem kazasız belasız işe gidebilirim gibi geliyor. Evle iş arası kaç kilometredir ben bilmem, gözümün hesap işlemi yoktur ama taksiyle 2 dakika kadar sürüyor sanırım. Yani hakikaten gözümü karartıp gidebilirim aslında. Bir de şu yokuşlar ve dar köprüler olmasa! Tabi bir de akşam trafiğinde eve dönme meselesi var. İşten herkesle birlikte çıkmayabilirim mesela. Ama o zaman da hava çoktaaaaan kararmış olur. Badiyle kısa yolculuklar yapsam da, tabi Badem yan koltukta direktif verirken, akşam karanlığında hiç başbaşa kalmadık kendisiyle. Yine de taksici Hüseyin Amca'yı beklemekten iyi olabilir.

Bu arada yol madem 2 dakika git işine yürüyerek demeyin.
1-ben hımbılım.
2-yol inerken hep yokuş aşağı.
3-düz olan yollardaki kaldırımlar hemen anayol kaldırımı olduğundan (ana yol dediysek otobandan bahsetmiyoruz) sulu havalarda üstüm başım sulanıyor, hiç hazetmiyorum!
4-sabahları ayaz oluyor.
5-geri gelmesi gidişten de beter, hep yokuş yukarı.

Acıdınız mı bana? :P

Değerlisine not: Kan tahlil sonuçlarım iyi çıktı.


7 Ocak 2008 Pazartesi

Güncelleme


@ Son terör olayları hakkında birkaç kelime yazmadan geçemeyeceğim. Bir annenin evine gitmişler. Oğlunu kurban vermiş kadın. Hem de teröre kurban vermiş. Yüreği yanıyor. Gözleri kıpkırmızı, ağzı kurumuş artık. Ama yine de "bugün oğlunu bunlar öldürdü diye önüme adam çıkarsalar, elime silah verseler de bu kötülüğü ben onlara yapamam" diyor. İşte benim vatanımın insanı bu kadın! Nüfus cüzdanında  T.C. vatandaşı yazması hiçbir şey ifade etmiyor. Bunları yapan da vatandaş değil mi sanki? Bağrımızda yılan beslemiyoruz da ne yapıyoruz? Ama suç sadece onlarda değil, onların suyunu kurutmayanda, onlara destek olanda aynı zamanda. Ama yüreği dağlanan o ana, ana yüreğine rağmen gözüyaşlı çıkıp ben onlara ateş edemem, bomba atamam diyor..

@ Neymiş efendim işten vazgeçmişmiş. Ama iş yüzünden değilmiş. İş kolaymış canım, herkes yapabilirmiş ama o yine de (beni burdan kurtarın diye dilekçe verdiği" eski iş yerine dönecekmiş. Yemedi denese şuna. Devredemedim gitti şu lanet işi :(

@ Ben daha diğerlerini anlatamadan bir sürü film seyrettik Badem'le. Hatırladığım kadarıyla sayayım, kesin sonuç için keşke Badem'i bekleseydim, Catherina Zeta-Jones'u çok şükür tombik sayılabilecek bir halde, üstelik artık yaşlanmaya başlamış olarak gördüğümüz No Reservations (kıskancım evet ne var?), neydi yılın en yakışıklı adamı mı seçilmişti-Matt Damon'ı yine kendini yerden yere atıp önüne çıkanı döverken gördüğümüz serinin 3. sü Bourne Ultimatum, konu itibariyla oldukça farklı ve fakat olayın sadece bir odada geçmesi bakımından hafif iç bunaltıcı olan The Man From Earth hatırladıklarım. Bu filmlerden de filmaniacta bahsetmeye çalışacağım ama o zamana 
kadar özellikle The Man From Earth'ü tavsiye edebilirim. İç bunaltıcı dediğime bakmayın. 
Bir adam var. 14.000 yaşında olduğunu iddia ediyor. O zamanki insanlara verilen adla Kro-Magnon olduğunu ve hücreleri yaşlanmadığı için kendisinin de yaşlanmadığını söylüyor. Onu yolcu etmeye gelen üniversiteden prof. ve benzeri arkadaşları da sorularla adamın iddiasını çürütmeye bazen de anlamaya çalışıyorlar. Neyse daha fazla açıklamayayım şimdi burda :)

@ Bir kanalda Sinekli Bakkal yayınlanmaya başlamış. Ben Halide Edip'in bu kitabını çok sevmiştim. Yaprak Dökümü'ndeki tadı bu dizide de bulurum umuduyla açtım ama hiç keyif almadım maalesef. Aslında oyunculuklarını beğendiğim oyuncular da var dizide. Özge Özberk ve Uğur Polat gibi. Uğur Polat'ın özellikle sesine hastayım. O saatlerce konuşsun ben hiç sıkılmam öyle söyleyeyim. Ama dizi gerçekten hoş olmamış bence :( Ses demişken Rutkay Aziz'in de sesini çok etkileyici bulurum bu adara :))

@ Yılbaşını mevzuu bahis edecektim amma şimdi yukardaki yazıların altına kocaman (yok o kadar da koca değildi) yılbaşı ağacımızın resmini yapıştırıp eğlenceli yazılar yazasım gelmedi. Başka bir yazıya saklayayım en iyisi.

3 Ocak 2008 Perşembe

Hoşgeldin 2008! :)

Mutlu yıllaaaaaaaar!

Evet yine geciktim sevgili okur (sayın okur cümlesini çok beğeniyorum ama Öykücüden çalamadım olduğu şekliyle, bununla idare edeceğiz artık :)

Geciktim yazı yazmakta. Yeni yıla gireli 3 gün oldu bugün. Ama iyi dileklerde gecikmiş sayılmam yine de. Zaten dilek "iyi" olduğu zaman her dakika, her an kabul edilebilir bence :)

Bu yazı da çok uzun olmayacak bu arada. Kendime hatırlatma bir nevi. Sizlere de yeni yazılarımla ilgili ufak bir bilgilendirme yazısı olacak.

Asıl yazımı yazarken nelerden bahsedeceğim;

Öncelikle şu kahrolası işimi sonunda devredebileceğim! Evet evet yanlış duymadınız, aylardır dert yandığım o işten kurtulacağım sonunda. Ama işte devir işlemleri bitene kadar azıcık daha yoğunum. Sonra yaşasın özgürlük! :)

Bu arada çokça film seyrettim. Bahsetmezsem olmaz.

Mesela Türk filmlerinden;

Zülfü Livaneli'nin kitabından uyarlama Mutluluk
Nazım Hikmet'in hayatından bir kesit sunan Mavi Gözlü Dev
Ahmet Ümit'in kitabından uyarlama Sis ve Gece
gerçekten beğendiğim
Kabadayı

yabancı filmlerden;

çok beğendiğim Stardust
Nicole Kidman'ı hatırladığım kadarıyla ilk defa bu kadar kanlı bir filmde seyrettiğimiz The Invasion
Christian Bale ve Russel Crowe'un bence başarılı performans sergiledikleri 
3:10 To
 Yuma

belki de serilerden en beğendiğim bölüm olan Resident Evel : Extinction
pek de korkunç olmayan Whisper
Viggo Mortensen'i belki de ilk ve çok defa anadan doğma gördüğümüz Eastern Promises
ilk serilerin komikliğini yakalayamayan American Pie Presents Beta House
oldukça güzel bulduğum ve adı üstünde süpriz sonla biten Unknown
bir gay filmi olan Eating Out. Sanırım hepsi bu.

Ha tabi bir de Shortbus var. Ama burda ondan bahsedemem. Çünkü p.orn.o sayılabilecek bir filmdi ama kendi içinde bir felsefesi vardı. Midem kaldırır diyenlere gerçekten tavsiye ederim. Rahatsız edici birkaç sahne dışında ben gerçekten beğendim çünkü..

Evet bir dahaki yazımda bahsedeceğim çok şey var gördüğünüz gibi :)

Ama siz biraz merak edin, ben de işlerimi biraz daha yoluna koyayım olmaz mı?

Ha bu arada Maeve Binchy'nin Aşıklar Korusu'nu da bitirdim. Ondan da bahsedeceğim. Sanırım
bu yazıyı yazana kadar Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'unu da okumuş olurum..

11 Aralık 2007 Salı

Hafif depresif

Blogunu her gün güncelleyenlere çok özeniyorum, misal Öykücüm.

Bu kadar gücü nerden buluyor bilmiyorum ama zevkle okuyorum. Sürekli güncellenmeyen blogları çok sevmiyorum ve son zamanlarda benimki de onlara döndüğü için çok üzülüyorum.

Hep 2008'i bekle diyorum kendime ama bana ne getireceğinden şüpheliyim aslında.. İş yerimdeki sıkıntıyı bir türlü üzerimden atamıyorum çünkü her gün yeni bir olumsuzlukla karşılaşıyorum. İş ve özel hayatını bıçak gibi keskin hatlarla birbirinden ayıranlara da çok özeniyorum ama insan işyerindeki üzüntüsünü akşam evine taşımamayı, bütün olumsuzlukları saatin 5'i vurmasıyla kafasından atmayı nasıl başarabiliyor ben hiiiiiç bilmiyorum :(

Yine yorgunum, yine üzgünüm, yine sıkkınım bugün. Kalın kafalı başhekimin yüzüne istifa dilekçemi fırlatarak kaprislerini daha fazla çekemeyeceğimi haykırmak istiyorum. Sonra
da eczanemi açıp amiri de memuru da ben olacağım kendi iş yerimde gerektiğinde elime örgümü alıp örmek istiyorum (!) (Pöh, bu çok aykırı oldu bana :) )

Bazen üniversite bitirmesine rağmen çalışmayıp da ev hanımlığı yapan ya da çoluk çocuk 
yetiştirmek için işine sonsuza kadar işine son veren kadınları çok iyi anlıyorum. Şu durumda bile bunu yapabilir miyim bilmiyorum, hayır büyük ihtimalle yapamam, ama yapsam neler olurdu çok merak ediyorum!

                            *              *              *

Bu arada Badem ve Osi'yle briçe yazıldık. Dakyüz nerde derseniz, evinde, hımbıllık
yapıyor.
Briç de tam benlikmiş! Müthiş bir hafıza gerektiren bir oyun, yok yok spormuş, eğitmenlerimiz öyle söylüyor. Daha oynamaya başlamadığımız için oyun mudur spor
mudur konusuna pek yorum yapamayacağım ama 3 derste anladığım kıvrak zekalı insanların briç oynayabileceği gerçeğidir. Ben, alzi, elimde notlar olmadan nereye gidiyorsun diye sordum bugün kendime. Bakalım nereye gideceğim..

Günün özeti :
1-Sen yine de 2008'i bekle.
2-Briç senin neyine?
3-Hadi şimdi git sıcak bir duş al da yat artık. 

6 Kasım 2007 Salı

Maddenin y hali :)

Şu madde madde yazma işine çok sıcak baktım :)
Öykücüm, Mor Koyun ara ara bu şekilde yazıyor. Hem daha kolay okunuyor hem de her şeyden bahsedilmiş oluyor..

* Dün nihayet gidip saçlarımı boyattım ve kestirdim. Saçlarım uzunken bir anda gidip hiç cesaret edemediğim kadar kısa kestirmiştim. Hala uzatmaya çalışıyorum :) Ne renge mi boyattım? Her zamanki gibi koyu kızıl. Güneşte kırmızı kırmızı parlamasını seviyorum.

* Dün akşam yemek yedikten sonra Badem'le Inside Man'i seyrettik. Okumak istersiniz belki diye filmaniaca da ekledim. Ben çok beğendim. Zekice hazırlanmış planları severim.

* Kaç zamandır bahsedeceğim. Şebnem Ferah'ı çok seviyor ve çok "ayrı" buluyorum. Piyasadakiler gibi değil. Kendine has. Sadece müziğiyle gündemde. En son konseriyle ilgili bir albüm de çıkardı. İlk dinlediğimde çok etkilenmiş ve yazmaya karar vermiştim. Kısmet bu paragrafaymış. Albümü ilk açıp da sevenlerin çığlıklarını duyduğunuzda tüyleriniz diken diken olacaktır..

* Emre Aydın'ı da çok severim. Benim en sevdiğim şarkısına da klip çekmiş sonunda. "Git".

* İş yerindeki pencerelere jaluzi taktırdık. Gül kurusu rengi. Montumla aynı renk :) Eczaneye acaip ciks bir görünüm kattı. Ciks ne demekse :) Türkçe'de yeri yok yani. Havalı ve zengin diyelim.

* Geçtiğimiz pazar doğumgünümdü. İkea'dan bir sürü hediye almış oldum kendime. Arkadaşlardan birinin aldığı hediyeyse tam beni anlatıyordu. Beyaz bir t-shirt. Önünde komik bir resmim. Arkasındaysa yoruma gerek bırakmayacak bir söz : İtinayla dilekçe yazılır.

* İş yerinde eskisi kadar sıkılmıyorum. Senenin sonuna az kaldı çünkü. Artık devredeceğim bu sıkıntılı işi. Evelki sene çalıştığım yere döneceğim. Servis eczanesine. Çok rahat olacağım çooooooook :)

* Evelsi gün ve ondan önceki gün Wrong Turn ve Wron Turn 2'yi seyrettik. Wrong Turn çok gereksiz bir filmdi. Wrong Turn 2 ise daha da gereksiz bir filmdi. Bu tip filmler çok yapılır oldu. Bir ormanda kaybol, hatta kaybolmasan bile bir ormana gir, değişik yaratıklar ya da cani insanlar tarafından parçalan vs. Kan, insanların bağırsaklarının deşilmesi gibi şeyler seyretmeyi seven varsa seyretsin, ben uzun uzadıya anlatmak istemedim filmaniacta. Cidden gereksizdi yani.

* Ayşe Kulin'in kitaplarını çok seviyorum. Meşhur bir Şakir Paşa ailesi var. Kendi sülalesi yani. Kitaplarında onlardan birini görmek ve hayatlarına dair bir şeyler öğrenmek çok hoşuma gidiyor. Zaten gerçek hikayeler anlatan kitapları çok severim. Biyografiler ya da otobiyografiler gibi. Füreya ve Adı : Aylin bu tip kitaplardandı ve hala arşivimin en değerli kitapları arasında sayarım. Şimdilerde yine aynı sülaleden Şirin Devrim'in Şirin adlı kitabını okuyorum. O da çok güzel. Zamanla unuttuğum, daha doğrusu bir yerde görmeden aklıma gelmeyen insanları, bir kitapta daha bulmak ve daha ayrıntılı öğrenmek çok güzel. Hele 1926 doğumlu Şirin Devrim'in çocukluktan bugüne resim resim hayatına tanık olmak çok güzel. Ama yaşlanmasını kare kare görmek biraz da hüzünlü..

2 Kasım 2007 Cuma

Yeni bir macera

Geçen haftalardan beri hazırlık içindeyiz. Azmettik iş yerindeki kızlarla birlikte İKEA'ya gideceğiz. Alışveriş delisi insanlar değiliz (tamam aramızda öyleleri var hatta ben bile zaman zaman çıldırabiliyorum :)) ) ama hepimiz de ev eşyalarına karşı dayanılmaz isteklerle donatılmış vaziyetteyiz. Bakmak bile eğlenceli bizim için.. :)

Ben özellikle mutfak eşyasına bayılırım. Böyle çanak çömlek olsun bakayım, paşabahçeleri gezeyim falan.. Almama da gerek yok bu arada. Yeni neler çıkmış bakayım mutlu olayım. Tek derdim bu :) Almak istesem de çok şey alamıyorum zaten, malum mutfağımız mut'tan ileri gidemiyor, çok küçük.

Sonra o kutuların güzelliği.. Evde her şey düzenli bir şekilde dursun isterim. Ortalıkta incik cincik çok şey olmasını sevmem ben. O yüzden kutu, sepet ne varsa bayılırım o tip şeylere. Şunların güzelliğine baksanıza :)
















İkea'dan bahset bahset arkadaşları da merakta bıraktım sonunda. Katalogdan gördükleri kadarıyla çok beğendiler ve sonunda günübirlik tur düzenlemeye karar verdik.

Bu hep birlikte uzağa yapacağımız ilk yolculuk. Düşünün 4 bayan, kocca bir alışveriş mekanı, üstelik ev eşyasıyla tıka basa dolu! Bakalım bu süreç kaç saat sürecek? Dahası bakalım gezi sonrası eve nasıl döneceğiz :))

27 Eylül 2007 Perşembe

Amirin ahlaklısı makbuldur..

Yok yok! Bu şekilde olmaz.. Şu istifa işini ciddi ciddi düşünmeye başladım ben. Bir çıkış yolu arıyorum sürekli ama savaşımı yaparken asıl adamdan destek alamayınca hep sonuçsuz kalıyor çabalarım..

Eskiden 5 olan depo sayısını 4'e indirmişler. Bu da a, b, c olmayan her şeyin d sayılmasını dolayısıyla bana yüklenecek ek işler geleceğini anlatıyor bana ve mesai arkadaşlarıma. Anlatamıyoruz! Saymaya d'den başlarsanız göreceksiniz ki aslında bu d'ye de girmiyor. Hadi d'den başlayalım birlikte. Bu malzeme d, a, b değil. Öyleyse c'dir. Böyle bir mantık yok ki. Elmayı armut deposuna sokmaya çalışıyorlar. Bu şekilde dünyanın malzemesi yetkime veriliyor. Bu kadar yük altında sadece 1 insanı ezmek hangi iş ahlakına uyuyor peki? Uyup uymaması sorun değil ki. Sen eşşeksin işte. Eşşek kadar yükü tek başına sırtında taşıyabilirsin.

Vallahi yok. Ben buraya marangoz sıfatıyla alınmışsam marangozluk yapmalıyım. Hastanede çalışıyorum diye hastabakıcılık yaptırılmamalı bana. Ama şu an yapılan bu işte. Ya eczacıyım ben. İşe girerken bunu bilerek aldınız beni. Kapı gibi diplomamı verdim size. Eczacı sıfatımı da verdiniz. Ama şu an yaptırdığınız amelelik ya. Hani ilaç nerde? Görmüyorum ki ben ilaç falan. Eczacı meczacı fasa fiso diyorlar bana. Sen sağlık personelisin. Tıpkı doktorun ve hemşirenin de sayıldığı gibi. Bu işi sen yapacaksın.

Aynı sayılıyorsak doktor yapsın o zaman bu işi. Ya da hemşire. Olmaz! Adam yok.

Koskoca hastane. 450 yataklı. 100 küsür hemşire var. 60-70 doktor var.

Eczacı sayısıysa 6.

Hemşire yetersiz, doktor yetersiz. Ama eczacı sayısı çok. Saymakla bitmez. Tamı tamına 6! Altı.. 1-2-3-4-5-6. Altmışın onda biri. Yüzyirminin yirmide biri. Ama çok işte..

Bu nasıl bir anlayıştır ya?

4 Eylül 2007 Salı

Nerdeyim?

Of bir yorgunluk bir yorgunluk sormayın. Yeni masalarımız nihayet geldi. Aksi gibi masaların gelişiyle iş yoğunluğum da başladı. Bir yandan telefonum kesildi, bir yandan malzemelerde sorun çıktı, iş güç derken stres bombası oluverdim. Bu yüzden de yazamadım birkaç gündür..

Yazacağım çok şey vardı. Mesela Breach'ten hala farketmediğimi farkettim. Onun üzerine Live Free or Die geldi, bir yandan dizide hiçbir karakteri hatırlamadığımı farkedip yeni sezona hazırlık olsun diye Reşat'ım Nuri'm Güntekin'imin Yaprak Dökümü'ne başladım. Hepsinden de bahsedeceğim sırasıyla.. Aslında kitap yorumlarımı kitap ayracı başlığında, film yorumlarımıysa filmaniac başlığında toplamakla iyi mi ediyorum kötü mü ediyorum bilemedim. Sanki hepsini sırasıyla buraya mı yazsam acaba?

Neyse şimdilik eski usul devam edeyim. Live Free Or Die ve Breach için tıklayınız şekerler.

2 Temmuz 2007 Pazartesi

Oooooof

Bir damla gözyaşı?
Hayır, hayır. Çok abartı..
Sinirden küplere binip en yakındakini kapma?
Yok canım ne gerek var, yazık değil mi insanlara, cık cık..
Pencereden atlama?
Owww, bu çok daha abartı oldu ama duygularımı ifade etmeme yarayabilir..
1'den 10'a kadar sayıp sakinleşmeyi bekleme?
Çok iyi, ama faydasız :(

Yok, yok.. Ne yapacağını bilemeyen bir insan var karşınızda..
Geçtiği haftanın nasıl geçtiğini bile anlamayan, mesaisi 5 de bitmesine rağmen 10,5 lara kadar iş yerinde kafa çalıştırmak zorunda kalan, arada sıcakta bayılmamak için evden getirdiği karpuzu yiyen biri var..

(Devamı yarın)
(Yarın oldu)

Sabahları 7 de iş yerine gelip geceden kalma (!) işlerini bitirmek zorunda kalan, kesinlikle işkolik olmayan ama buna mecbur bırakılan biri var.. Üstelik henüz sonuca da ulaşamadı! Herkes gün ışığında evinin ve hatta sahilin, pikniğin yolunu tutarken acaba yemeğe yetişebilir miyim sorusu vardı kafalarda. Ama ne yemeği, uyku saatinde ancak evde olabildik. Değdi mi diye sorarsanız, hayır değmedi sevgili seyirciler. Değmedi çünkü ne emellerimize ulaştırdılar bizi, ne de onca emekle hazırladığımız raporu sundular üst kademeye. Neden mi? Çok basit. Her birim bizim gibi (eşek gibi) iş yerinde ninni saatine kadar kalıp da raporunu hazırlamadı sayın seyirciler. Raporlar toplu gönderileceğinden bizimki de elimizde kaldı sayın seyirciler.

Ben çıldırmıyım da kim çıldırsın şimdi? Kimi çıtır çıtır yesem acaba? **