16 Temmuz 2009 Perşembe

Home, 2009 (8,5)



Beni dinle, lütfen.

Sen de benim gibi bir
Homo Sapiens'sin.

Akıllı insansın.

Kainatın mucizesi yaşam,

yaklaşık 4 milyar yıl
önce ortaya çıktı.

Biz insanlarsa yalnızca
200 bin yıl önce.

Yine de yaşam için gerekli
olan

dengeyi altüst ettik.

Bu sıra dışı hikayeyi iyi dinle.
Bu senin hikayen

ve ne yapacağına karar vermek
senin elinde.

Bunlar soyumuzun izleri.


Yahn Arthus-Bertrand'ın yönetmenliğini yaptığı bu muhteşem belgeseli hepinizin seyretmesini isterim. Önermekten ziyade isterim hakikaten de. Planet Earth'ler de çok güzeldi. Belgeselleri genel olarak zaten çok severim. Ama son yıllarda dünyamızın kötü gidişatı beni hem üzüyor hem korkutuyor. Bu durumu ne kadar çok insan bilip anlarsa damlaya damlaya göl olur misali iyi şeyler olur diye düşünüyorum.

Belgeselin İngilizce seslendirmesini Glenn Close yapmış bu arada.



Çekimler 3 yıl sürmüş ve tam 54 ülkede çekilmiş. Sevgili Benim Hayatım da blogunda bahsetmişti. Oradan da bakabilirsiniz.



Biz evde eşimin teyzesi ve kuzeni ile birlikte seyrettik. Teyzemiz öğretmen olduğundan olsa gerek her karenin sonunda derin bir of çekip bunu bütün öğrencilere seyrettirmek lazım deyip durdu.





Öyle muhteşem kareler var ki gerçekten de. İnsanoğlu varolmadan önce sürüp giden mükemmel denge varoluşumuzla birlikte bozulmaya başlıyor.



200 milyon yıldır yeten her şey bir anda yetmemeye başlıyor çünkü her zaman daha fazlasını istiyoruz. bir yandan da ziyan ediyoruz. her şeyin doğalını bırakıp açgözlülüğümüzden yapaya gidip üretimi artırmaya çalışıyoruz. Böylece hem doğallıktan uzak suni bir yaşantımız oluyor hem de açığa çıkarttığımız sera gazlarıyla zarar verdiğimiz dünyamıza daha da fazla zarar vermeye devam ediyoruz. Filmde sürekli olarak tekrarlandığı gibi
"Artık korkmak için çok geç!".

14 Temmuz 2009 Salı

Coraline, 2009 (8,0)

Karşımdakinden beklediğim tek şey samimiyet belki de. İnsan sevse de sevmese de samimi olursa sorun olmuyor gibi geliyor. Ama tabi sevdiğinden gösterdiğin samimiyeti göremiyorsan kötü etkileniyorsun.

Ben insanlara bir anda güvenemem. Ama güvendiğimde de sonuna kadar güvenmek isterim. Ya hep ya hiç derler ya, tam da beni anlatır. Bu doğrudur ya da yanlıştır ama böyledir bende. İşte o güven boşa çıkarsa ya da sarsıldığını hissedersem karşımdakiyle kurduğum bütün dünya yıkılır.

Ben mi tuhafım bu aralar yoksa insanlar mı tuhaf, çok mu üstüme geliyorlar ona da karar verebilmiş değilim.

Neyse, sıcaklardan bunalmış, içindeki dengeyi bu aralar kaybetmiş biri olarak en son seyrettiğim filmlerden bahsedeyim biraz. Hoş bir anime olan Coraline, sonuna kadar dayanabildiğim Doubt, üzerinden epey geçti ama Knowing, işte yazmayınca unuttuğum birkaç film daha. Bu arada Grey’s Anatomy’nin de 5. sezonuna başlamışım ama ara verince onu bile unutmuş bir insan duruyor karşınızda. Ben bu hafızayı ne yapacağım onu bilemiyorum. Hafızam için ilaç aldım ama onu da içmeyi unuttuğum için bir hayrını göremedim :( Her neyse Grey’ste 11. bölüme geldim. Kesin ben bunları da yazmışımdır daha önce :)



Coraline 2009 yapımı bir Henry Selick animesi. 1993’te The Nigtmare Before Christmas adındaki animenin yönetmeni de Henry Selick’ti. Oradan bir sevmişliğimiz var. O anime çok daha iyiydi bu arada. Seyretmediyseniz kesinlikle tavsiye ederim. Müzikleri de çok eğlenceliydi. Bu animede kahramanımız Coraline (Caroline değil evet) ailesiyle pembe eve taşınır. Burası çok büyük bir evdir. Üst katlarında sirk ustası Bay Bobinsky oturmaktadır. Alt katlarındaysa Spink Hanım ile Forcible Hanım oturmaktadır. Evin sahibinin torunu Wybie ile de tanışır.



Coraline annesi ve babasından beklediği ilgiyi göremediği için sürekli üzgündür. Onların dikkatini çekmeye çalışsa da başarılı olamaz. Bir gün evi keşfetmeye çıktığında salonda küçük bir kapı fark eder. Annesinden bu kapıyı açmasını ister ısrarla. Sonunda annesi gelir ve uygun anahtarı bularak kilidi açar. Coraline hayal kırıklığına uğrar bir anda çünkü kapının arkası tuğla ile örülmüştür.



Akşam olup da Coraline uykuya dalınca bir sesle uyanır. Kapısında minik bir zıplayan fare vardır. Anında yataktan fırlar Coraline ve minik fareyi takip eder. Fare salondaki minik kapıya kadar gider ve kapıdan geçer! Coraline çok şaşırır ve takip eder minik fareyi. Karşı tarafa geçtiğinde yine hayal kırıklığı yaşar. Kendi salonlarına geri dönmüştür çünkü. Tek değişiklik mutfaktan gelen kokudur. Normalde annesi çok yoğun bir iş kadını olduğundan, babasıysa evde çalıştığından yemek işleri babasından sorulur.



Kokuyu da takip eder Coraline :) Annesi yemek pişirmektedir! Normalde giymediği kadınsı ve güzel kıyafetler içindedir. Ama yüzünü Coraline’a döndüğünde gözlerinin düğme olduğunu fark eder Coraline. Ben senin öteki annenim der annesi kılığındaki kadın. Yukarıdaki de öbür baban. Yukarı çıkar Coraline. Babası yine odasındadır ama piyano çalmaktadır! :) Herkes normaldekinden değişiktir ve çok eğlencelidir bu evde. Yemekler şahanedir. Coraline’ın odası bile renk cümbüşü içindedir. Patlayana kadar yer Coraline. Sonra odasına gider ve uykuya dalar.

Sabah olup da uyandığında yine o eski renksiz yatağındadır. Üzülür bu duruma. Günlük hayatına devam eder. Wybie ile takılır. Wybie’nin kedisinden hoşlanmaz.



Akşam uykuya dalmadan minik fare yine gelsin diye kapı girişine peynir bırakır. Ve fare yine gelir. Coraline yine onu takip eder ve sihirli kapıdan geçer. Günler bu şekilde devam eder, bir gün Coraline fareye ihtiyaç duymadan kapıdan geçmeyi başarır! Diğer tarafta çok eğlendiği ve ailesinden ilgi gördüğü için o tarafa geçmek ister sürekli.



Diğer annesi sürekli orada kalabileceğini söyler. Ama bunun için gözlerini çıkarıp yerine ona verdiği düğmeleri dikmesi gerekmektedir. Coraline birden soğur öbür anne-babasından ve öbür taraftan. Ve hemen yatağına koşar uykuya dalıp kendini güvende hissettiği gerçek evine gidebilmek için. Uyur. Uyanır. Ama hala karşı taraftadır.

Annesine gidip oradan gitmek istediğini söyler. Annesi uzar, uzar, incelir ve şeklini değiştirir. Artık karşısında ürkütücü bir kadın durmaktadır ve Coraline’ın oradan gitmesine izin vermez. Onu iyi bir çocuk olmayı öğrenene kadar aynanın arkasına hapseder. Orada 3 ruhla karşılaşır Coraline. Üçü de zamanında kendisi gibi hapsedilmiştir buraya. Bu tarafın büyüsüne kapılıp gözlerinin çıkarılmasına ve düğmelerin dikilmesine izin vermişlerdir. Ama şimdi gözleri olmadığı için ruhları huzur da bulamamaktadır. Coraline’dan gözlerini bulmasını rica ederler.

Coraline gözleri bulup bu taraftan kaçabilecek midir?

Hehe bu kadar anlatma yeter. Gerisini de seyredip görürsünüz artık. Ben animeleri çok seviyorum zaten. Ama dediğim gibi The Nightmare Before Christmas daha güzeldi. Tim Burton animelerinin de hastasıyız zaten.





Gelelim seslendirenlere. Coraline’ı Dakota Fanning seslendirmiş. Koca kız olmuş ya. 1994 doğumlu. Onu ilk olarak 7 yaşında oynadığı I Am Sam adlı filmden biliyoruz diyebilirim aslında. Ama ben sıkı bir ER takipçisi olarak daha önce görmüştüm kendisini. Zaten onun haricinde CSI, Ally McBeal gibi dizilerde oynamışlığı da var. 2005’te Tom Cruise’in kızı rolünde War Of The Worlds isimli bence çok kötü olan bir filmde oynamıştı.



Coraline’ın iki annesini birdense Teri Hatcher seslendirmiş. Onu da son yılların gözdesi Desperate Housewives isimli diziden biliyoruz. Daha öncesinde benim yine severek seyrettiğim Superman (Luis & Clark: The New Adventures Of Superman) dizisinde oynamıştı. Aslında ondan da önce Tango & Cash’te oynamıştı. Ben ilk oradan hatırlıyorum hatta kendisini. 1997’de bir James Bond filmi olan Tomorrow Never Dies’ta oynadı.

Unutmadan söyleyeyim, IMDB puanı oldukça yüksek : 8,0.

10 Temmuz 2009 Cuma

Sıkıntı / üzüntü ve muz kabuğu

Yazamadım, sıkıntılıyım vıdı vıdı vudu...

Ama hala buradayım. Merak edenlere teşekkür eder sevgilerimi istirham ederim. Kısaca özet geçmek istiyorum.

8 Temmuz sevgili dostum Uzunbacak'ın doğumgünüydü. Tekrar nice yıllara, nice güzel yaşlara canım arkadaşım. Hep sevdiklerinle, ve mümkünse hep bizle tabi ki :) Bundan sonra yanımızda Tuna'cım da olunca her şey tastamam olacak Çınar'a kadar :))

Sonraki gün yani 9 temmuz da yine kadim dostum Emre'nin doğumgünüydü. Ona da aynı dileklerle. Hayat dostlarla güzel :)

Sonraki gün, yani bugün yine çok sıcaktı. Sıcaktan baygınlık geçirecektim neredeyse. Klima bile hafifletmedi sıkıntımızı yani o derece. Tabi bunda öğlen yediklerimizin de etkisi büyük olsa gerek. İki gün önceden arkadaşlarla sözleşmiştik. Herkes bir çeşit yapsın, öğlen hep birlikte bahçeye çıkıp piknik mahiyetinde bir zaman geçirelim diye. Çok iyi hoş oldu da sonrası baya sıkıntılı oldu işte.

Evelsi gün meme ultrasonum için kontrole gittim. Daha önce 3 ay sonraya kontrol vermişlerdi. 3 olan sayı bu sefer 6'ya çıktı. Biraz moralim bozuldu elbette. 3 ayda bu kadar çoğalması mümkün değilmiş. Önce bakan arkadaş görmemiştir muhtemelen dedi ultrason doktoru. Cerrah olan kendi doktorum da aynı şekilde yorumladı durumu. İkisinin de uzlaştığı bir nokta daha vardı. Bu 6 sertliğin hepsi de fibroadenom olduğu için korkulacak bir şey yokmuş. 3 ay sonraya bir kontrol daha yazıldı tabi :(

Bu haftasonu kendimizi deniz kenarı güzel bir yere, mesela Kerpe'ye atalım dedik biz de. Hava durumundan sonra planlarımız tam anlamıyla suya düştü. Plansız bir haftasonu geçireceğiz sanırım.

2 senedir fazladan yaptığımız işler için bundan sonra ilave ücret alacağımızı öğrendik. Tabi ki çok sevindik. Hatta yazının maliyeye intikal ettiğini ve o noktaya geldikten sonra elbette imzalanıp 1-2 ay içinde maaşlarımıza ek olarak gelebileceğini duymak bu sıcaklarda süper bir serinlik gibi geldi :) Yine de alana kadar bir kesinlik yok elbette. Bu devletin işleri belli olmaz malum..

Ferhan Şensoy'un Karagöz ile Boşverinbeni'sini bitirdim. Diğer kitapları kadar zevk almadım. Kumrular ve sıkıcı iş hayatı ile ablasının evlen baskısı hakkında kareler vardı. O bitince elime Aslı Erdoğan'ın Taş Binalar'ını aldım. Henüz başındayım.

Devrim Arabaları'nı seyrettim. Çok üzüldüm, çok hırslandım, kötü adamlara lanet ettim ve sonunda ağladım. Eskişehir'e kadar gidip de Tülomsaş'a giremediğimize bir kere daha pişman oldum.

Sonbahar'ı seyrettim. Tahmin ettiğim kadar etkilenmedim. Bu aralar çok ruhsuzum zaten. Belki de ondan bilmiyorum. Kötü film demiyorum yanlış anlaşılmasın. Ama beni derinden etkilemedi.

Fringe'in ilk sezonunu bitirdik ve üzüldüm.

Bu aralar bir de taşikardim başladı. Psikolojik, fiziksel her türlüsünden olmaya başladım sonunda. İşte hastanede çalışınca hastanenin doktorunu seçmek mecburiyetinde kalıyorsun "etik olarak". Ama istemiyorum. Hacettepe'ye gidip tam teşekküllü muayene olmak istiyorum. Eko, Efor yaptırıp Holter taktırmak istiyorum. Direkt sevk de etmiyorlar "etik olarak". Yasadaki açık kapıyı arıyorum. Hatta buldum sanırım. Ama önümüzdeki haftasonu nöbetçiyim, sonra da izne çıkacağım. Bu iş de Ağustos'a ertelenecek bu şekilde.

Şimdilik bu kadar.

25 Haziran 2009 Perşembe

25.06.2005 :)


“Nasıl evlilik teklifi aldınız?” diye sordu öğretmen. Kimi kıkırdadı bu soru karşısında, kimi huzursuzca kıpırdandı oturduğu yerde, kimi de hiç umursamadı.

- Sen anlat bakalım nasıl aldığını.
- Benimki çok özeldi burada anlatamam!
- …
- Peki, o zaman sen anlat.
- Ayyy benimki de çok özeldi, ben de anlatamam!
- Teklifin özeli nasıl oluyor sayın öğrenciler? Hep de böyle söylerler ben de hiç anlamam. Burada anlatılamayacak kadar özel ne olabilir ki yani? Ben de aldım evlilik teklifi. Evlenir misin dedi ben de evet dedim. Hayret yani.
- (Bana sormasın, bana sormasın hiç uğraşamam şimdi)
- Evet, sen söyle o zaman, sen nasıl aldın bu teklifi?
- (Haydaaaa!) Ben evlilik teklifi almadım..

Bütün gözler bir anda genç kadına çevrildi. Herkes onun evli olduğunu biliyordu. Nasıl yani, yoksa o mu kocasına evlenme teklif etmişti? Olacak şey değil!

- Ben evlilik teklifi almadım. Eşimle çıkıyorduk (çıkmak da ne demekse, aslında bu kelimeyi buraya yakıştırmıyorum ama flört demek de çok sosyetik geliyor :) ). Sonra bir anda, evlendiğimizde evimize şunu alırız bunu koyarız derken bulduk birbirimizi. Ve bir baktık “evet” diyoruz :=)

Ayyyy benimki de çok özeldi ama anlatıverdim işte burada :)

Velhasıl 4 sene geçti “evet” dememizin üzerinden :) Pembe panjurlu bir evde mi yaşıyoruz? Hayır. Masallardaki gibi mi geçiyor her günümüz? Hayır. Eh, ben prenses değilim eşim de prens değil, bir masalda yaşamıyoruz. Ama her şeye rağmen seviyoruz birbirimizi. Önemli olan da “için” değil “rağmen” sevebilmek değil mi? (birilerinin kulakları çınlasın). Elbette ara sıra tartışıyoruz, bazen ikimiz de tembellik edip iş bölümünden kaçıyoruz, birbirimizi sinirlendirecek eylemlerde bulunuyoruz :) ama sonuç olarak mutluyuz ve iyi ki diyoruz. Hayatımızı paylaşıyoruz ve paylaştıkça değerini artırıyoruz her şeyin. Başımıza iyi bir şey geldiğinde (bu otorup dondurma yemek de olabilir) keşke o da yanımda olsaydı diye düşünüyoruz.

İkinci velhasıl nice seneleri hep birlikte geçirmek istiyoruz.

Kutlu, mutlu olsun işte :)

Hamiş : İngilizce sohbet dersleri alıyordum ya geçen sene bir aralar, yukarıdaki sohbet de o esnada yaşandı :)

Hamiş 2 : imeem'den 30 saniyelik demolar haricinde bir şey çalamıyorum artık. nedendir bilen var mı acaba? ya da imeem alternatifi bilen var mı? :) O zamana kadar Queen'den Love Of My Life'ı dinliyormuş gibi yapalım hep birlikte :))

12 Haziran 2009 Cuma

True Blood



Yeni bir diziye başladık. Seyretmeye başladıktan birkaç dakika sonra başroldeki kız kim diye sordu Badem. I ıh tanıyamadım. Meğer bizim Rogue’muş :) (X-Men serisi)Çok değişik geldi bana ya. Dizi de böyle hem değişik hem basit geldi ama oturup seyrediyoruz yine de :) Hani mutlaka seyredin diyeceğim türden değil ama vakit geçirmek için güzel.



Başrollerdeki güzel kızımız Sookie (Anna Paquin) bir barda garson olarak çalışmaktadır. İnsanların düşüncelerini duyma gibi bir kabileyi vardır. Ama bunu yakın arkadaşları dışında kimse bilmez.



Sookie’nin abisi Jason (Ryan Kwanten) aklı fikri kadın kızda olan biridir. Bu yüzden başı da sıklıkla derde girer.



Sookie’nin patronu Sam (Sam Trammel) Sookie’den hoşlanmaktadır ama bunu ona bir türlü söyleyemez. Sookie’ye düşüncelerini okuyabileceğini söyler sürekli ama Sookie bu yeteneğini tanıdıklarının üzerinde kullanmamaya çalışmaktadır.



Sookie’nin yakın arkadaşı Tara (Rutina Wesley) da küçüklüğünden beri Jason’a ilgi duymaktadır ama bu başkalarıyla olması için onu engellemez.



Bir gün bara Vampir Billy (Stephen Moyer) gelir. Bütün gözler ona çevrilir. Sookie de şaşkındır ama bunun sebebi bir vampirin bara gelmesi değil hayatında ilk defa birinin düşüncelerinin sesini duyamamasıdır. Sookie Billy’yle ilgilenmeye başlar. Onun yanında sessiz, sakin ve huzurludur ama etrafındakiler hep onun yanıldığını düşünür. Ne de olsa Billy vampirdir. Üstelik kasabalarında katili meçhul cinayetler de işlenmeye başlamıştır.

Her bölümde ayrı bir olay var ama hep birbiriyle bağlantılı tabi. Yine de ortadan başlarsanız yukarıda yazdıklarım konuyu yakalamanız için yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

11 Haziran 2009 Perşembe

Mesen Otel



Kaç haftadır haftasonumuzu değerlendirelim ve ya Bozcaada’ya ya da Melen’e falan gidelim diye plan yapıp duruyoruz. Ama benim nöbetlerim ya da başka mevzular yüzünden bir türlü gidemedik.



Bu hafta da aynı planlar için düş kuruyorduk, gerçekleşmeyeceğini anlayınca daha kolay bir plan yapmaya karar verdik ve şehrimize çok yakın olan Akçakoca’ya gittik. Orada da uzun süredir gitmek istediğimiz otellerden biri vardı : Mesen Otel.



Fotoğraflardan harika görünüyordu, yarım saatlik yol olmasına rağmen değişiklik olsun, yatılı gidelim diye karar verdik ve cumartesi sabah yola çıktık.

Ana yoldan bir yerlerden sapmanız gerekiyor. İşte o sapıştan sonraki yol hakikaten çok kötü. Yolun tamamı neredeyse tek arabalık ve oldukça dik. Üstelik bazı yerler çamurlu.



Sonuçta ulaştığımız yerin manzarası gerçekten güzeldi ama. Eşyalarımızı odamıza yerleştirdikten sonra hemen havuzun yanındaki çimenliğe koştuk ve şezlonglarımızda malak gibi yattık :) Evet, ihtiyacımız olan şey tam da buydu. Sevgili Tabiat Ana’nın önerisi olan kitaplardan birini okuyup bitirdim : Çizgili Pijamalı Çocuk. Kitap 204 sayfa olduğu için ancak okurum diye düşündüm ama yanılmışım. 1-2 saat içinde bitti kitap. Yedek kitap da götürmemiştim. Hemen Badem’in kitabına sulandım tabi, zaten okuyacaktım gerçi :) Ben Ferhan Şensoy’un Karagöz ile Boşverinbesi’sini okurken Badem de uyumuş oldu işte fena mı?



Otel, ismi otel olmasına rağmen otelden ziyade pansiyon gibi bu arada. Odalarda küçük bir banyo-tuvalet mevcut. Klima, TV falan yok. Tam kafa dinlemelik yani. Zaten manzarayı görünce odada kalmak istemiyorsunuz. Manzaraya karşı yatıp dalga sesleriyle uyumak ya da kitap okumak istiyorsunuz.



Mümkün olsaydı denize girmeyi de çok isterdik ama fotoğraftan da anlaşılacağı gibi deniz yosunumsu şeylerle kaplı. Ayaklarıma değdiklerini düşünemiyorum bile! Çakıllı olan ilk giriş kısmına ayaklarımızı soktuk ama, deniz baya ısınmış, çok sevindik :)

Akşam enfes yemeklerini yedik, sabah da kahvaltı sonrasında evimize geri döndük.

Pazar günü tam bir mutfak günüydü benim için. Badem kısır yaptı yaklaşık olarak her haftasonu yaptığı gibi. Ben yanına ilk defa paçanga böreği yaptım (tarif için Portakal Ağacı’na teşekkürler, ben biraz basitleştirdim), sonra dereotlu peynirli poaça ve tarçınlı cevizli kurabiye yaptım. Akşam için de lazanya yaptık birlikte. Haftasonu hem dinlenmeli, hem yemeli bir haftasonu oldu anlayacağınız. Sanki 1 haftalık tatile çıkıp gelmiş gibi hissettik. İnsan evinden 1 gün bile dinlenme amaçlı uzaklaşınca böyle oluyor sanırım. Biz sevdik bu işi :)

Hamiş : Huzur dolu tatile yakışır diye İncesaz'ı seçtim bu sefer. Dinlemeye doyamıyor insan :)

9 Haziran 2009 Salı

Midnight Meat Train, 2008 (6,5)



Sevgili Burcu Sezer’in filmlerinden sonra bu filmi de gereksiz korku kategorisine sokabiliriz sanırım. Böyle ne çok film var hakikaten de.

Filmimize bir trende başlıyoruz adından da anlaşılacağı üzere. Siyah-beyaz ve mavi tonlarda görüntüler var. Göz açıp kapayıncaya kadar görünüp kaybolan kanlı görüntüler ve hoop Leon (Bradley Cooper) ile tanışıyoruz.

Leon fotoğrafçılık konusunda sesini duyurmaya çalışmaktadır. Sevgilisi Maya’nın (Leslie Bibb) arkadaşlarından Jurgis’unsa (Roger Bart) bu konuda önemli bağlantıları vardır ve bir gün Leon’u hayranı olduğu Susan (Brooke Shields) ile tanıştırır. Leon’un iyi fotoğrafları vardır aslında ama kadının aradığı farklı bir şeydir. Leon’a daha girişimci olması gerektiğini söyleyerek onu geri çevirir.

Leon bu duruma içerler biraz. Gece sıkıntısından uyuyamaz ve makinesini eline alıp dışarı çıkar. Bir tren (metro) istasyonunda bulur kendini. Gelişigüzel fotoğraflar çekerken bağrışma sesleri duyar ve sese doğru ilerler. 4 erkek bir kızı sıkıştırmaktadır. Önce içgüdüsel olarak fotoğraflarını çeker Leon. Kızın acı çektiğini idrak edince fotoğraf çekmeyi bırakır ve olaya müdahale etmeye çalışır. Adamlarla gayet ters bir şekilde konuşur. Elebaşları sert bakışlar ve sert bir yürüyüşle Leon’a yaklaşır. Niyeti ayan beyan kötüdür ama Jason son anda kendilerini kaydeden kamerayı gösterince hiçbir şey yapmaz ve adamlarını çekip oradan ayrılır. Kız serbest kalınca Leon’a teşekkür eder ve istasyona gelen son trene atlar gider. Kız tam binecekken kapı kapanmak üzeredir hatta, bir adamceyiz elini kapıya koyarak durdurur ve kız içeri girer.

Ertesi gün gazetelerde bir haber vardır. Ünlü manken Nora (Erika Sakaki) kaybolmuştur. Leon bu haberi görünce çok şaşırır çünkü manken diye haberi yapılan kız tam da önceki gün fotoğraflarını çektiği kızdır. Leon sevgilisine de anlatır olanları. Polise gidip fotoğrafları verir ve kızı sıkıştırmaya çalışan adamların şüpheli olabileceğini söyler. Ancak polis de Leon’dan şüphelenir.

Leon haberin üzerine bu işle ilgilenmeye başlar. 2 senedir işlenen cinayetler hep aynı hat üzerinde olmaktadır ve bu da tren istasyonu hattıdır. Leon çektiği fotoğrafları da detaylı olarak inceleyince daha önce fark etmediği şeyler fark eder. Bütün fotoğraflarda hep aynı adam vardır. Tren istasyonunda manken Nora’nın trene binmesi için kapıyı tutan elde fark ettiği yüzüğü takmaktadır.

Leon adamdan şüphelenmeye başlar ve onu takip eder. Adam, Mahogany (Vinnie Jones), bir et kesimevinde çalışmaktadır. Leon bir yandan heyecanla fotoğraf çekmekte bir yandan da adamdan ürkmektedir. Mahogany de Leon’u fark ettiğinde artık o da Leon’un peşindedir. Yine de tren cinayetlerine devam eder.



İstasyonun tamamen boşalmasını bekleyip son trene aldığı yolcuların hepsini bir bir öldürüp kıyafetlerini özenle çıkartıp poşetleyip çıplak vücutları tanınamayacak hale getirmek için gözleri yuvalarından çıkarmak, diş ve tırnakları sökmek, şaçları kazımak gibi bilimum görevini yerine getirir.





Son seferindeyse Jason ve kız arkadaşı da trendedir. Zor uğraşlardan sonra adamı etkisiz hale getirir ikili ve son durağa kadar giderler. Zaten isteseler de inemezler çünkü bu son tren cinayet için ayrılmış özel bir trendir ve gideceği yer diğer duraklardan çok farklıdır.

Sonunu da yazmayayım artık değil mi? :) Ama bence bütünüyle gereksiz bir filmdi. Bazı fotoğraflar gerçekten çok iyiydi ama onları görmek için ille de seyretmeniz gerekmez.

Film 2008 yapimi ve Ryûhei Kitamura yönetmiş. IMDB'deki puanı tahmin edilebileceği gibi 6,5.



Başrollerdeki Leon rolündeki Bradley Cooper'ı biz özellikle Nip/Tuck adlı diziden tanıyoruz. Aslında daha önce seyrettiğimiz Wedding Crashers'ta da oynamış.



Azılı katilimiz rolğndeki Vinnie Jones'u aslında epey filmde seyretmişiz ama ben hatırlayamadım o filmlerden. Burada tam anlamıyla psikopat bakışlı, bir bakışla insanın kadını donduran derler ya, siniri gözlerinden akan bir adamdı. Mümkünse tanımayayım yani zaten :) Seyrettiğimiz diğer filmlerine gelince X-Men, Last Stand, Swordfish, Snatch, Gone ın Sıxty Seconds.



Güzel kız arkadaş rolündeki Leslie Bibb çok tanıdık geldi bana. Skulls, çok sevdiğimiz Wristcutters-A Love Story ve Iron Man seyrettiğimiz filmlerinden. Ama sanırım özellikle E.R. ve Nip/Tuck'taki rolleri nedeniyle çok tanıdık geldi bana.