26 Ağustos 2008 Salı

Enchanted, 2007 (7,6)



Dün yemek sırasında da bir film seyretmeye karar vererek 2 film birden günü yapmayı hedefledik. Tabi Taksim’in ara sokaklarındaki 2 film birdenlerden değil :)

Bunlardan ilki animasyonla gerçek dünyayı birbirine karıştıran ve hatta ödüller alan Enchanted’dı. Animasyonun diğer filmlere karıştırıldığı ilk film Roger Rabbit’li olandı yanlış hatırlamıyorsam. Enchanted tam olarak o şekilde değildi. Yani Roger Rabbit gibi çizgi karakterleri insanların yanında göremiyordunuz. Bu filmde iki farklı dünya ve bu dünyalar arasında bir kapı vardı. Birinden diğerine geçtiğiniz zaman gerçek insan ya da çizgi karakter oluyordunuz.



Filmimiz bir masalla başlıyor (bu kısımlar anime). Aslında her masaldan bir parça var bu masalda. Külkedisi kadar güzel olan Giselle (Amy Adams), Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’deki gibi bir evde yine hayvanlarla dost olarak yaşıyor ve uyuyan güzeldeki gibi gerçek aşkının gelip onu öpmesini bekliyor.



Yakışıklı Prens Edward’sa (James Marsden) annesi kraliçe Narissa (Susan Sarandon) tarafından sürekli takip edilmekte ve prensesle karşılaşıp ona aşık olmasını engellemek için başka işlerle meşgul edilmektedir. Narissa tacını kaybetmekten korkar.

Bir gün Edward, Narissa’nın sadık uşağı Nathaniel’le (Timothy Spall) yine canavar avına çıktığı sırada Giselle’in şarkı söylediğini duyar. Kendisi de “Gerçek Aşk Öpücüğü” şarkısına eşlik ederek Giselle’i bulmaya gider. Nathaniel bunu engellemek için yakaladıkları canavarı serbest bırakıp Giselle’i öldürmesini ister. Ama Edward elini çabuk tutar ve Giselle’i kurtararak sarayına götürür.



Giselle ve Edward evlenecektir. Düğün hazırlıklarına başlanır. Giselle masallara layık beyaz ve kabarık gelinliğini giyip de Edward’ın yanına gitmek üzereyken bir cadı gelip (aslında bu kılık değiştirmiş olan Narissa’dan başkası değildir) ona evlenmeden önce bir dilek dilemesini söyler. Bunun için bir kuyunun önüne giderler. Giselle dilek dilerken gözlerini kapadığı sırada cadı onu kuyuya iter ve Giselle düşer de düşer.

Gözlerini açtığında kendini farklı bir dünyada bulur. Önündeki kapıyı açıp dışarı çıkar. Aslında kapı olarak gördüğü rögar kapağıdır. Şaşalı kıyafetiyle dışarı çıktığında herkes ona deli gözüyle bakar. Giselle’se korkmuştur. Kimseyi tanımamaktadır ve kendi düğününe yetişmek için acele etmektedir.

Tesadüfler sonucu Robert (Patrick Dempsey) ve kızı Morgan’la (Rachel Covay) ile karşılaşır. Morgan Giselle’in gerçek bir prenses olduğunu düşündüğü için ona hayranlıkla bakar. Robert’sa onun yardıma ihtiyacı olduğunu düşünür ve yağmur da yağdığı için bir araba gelene kadar onu evlerine götürmeye karar verir. Ancak Giselle çok yorgundur, koltuğa oturur oturmaz uyuyakalır.



Bu arada Giselle’in diğer dünyadaki hayvan arkadaşlarından sincap Pip Prens Edward’a olan biteni anlatır ve onlar da Giselle’in arkasından kuyuya atlarlar. Prens de aynı rögar kapağından bildiğimiz dünyaya düşer :)

Sihirli aynasından her şeyi seyreden Narissa Nathaniel’i de bu ikilinin arkasından yollayarak onları engellemesini ister.



Ertesi gün Giselle uyanınca evin dağınıklığı ve pisliği karşısında hep yaptığı gibi cama çıkıp şarkı söyleyerek hayvanları yardıma çağırır. Morgan uyandığında gördükleri karşısında şaşkına döner ve hemen gidip babasını da uyandırır. Robert ve Morgan bütün hayvanları dışarı çıkarttıktan sonra banyodan gelen sesi duyarlar. Giselle banyoda şarkı söylemektedir. Robert içeri girdiğinde iki güvercin şapdadanak havluyu Giselle’e sarıverirler :)



Bu arada Robert’ın nişanlısı Nancy (Idina Menzel) Robert’ın evine gelip Giselle ve Robert’ı uygunsuz durumda yakalar (aslında tabi ki durum öyle değildir) ve kızarak evden çıkar. Bunun üzerine Robert Giselle’in evden gitmesini ister. Dışarı çıktıklarında eline biraz para da vererek onu gönderir. Ancak arkasından baktığında içi rahat etmez ve onu alıp tekrar eve götürür. Robert her uyandığında bir gün perdelerin bir gün örtülerin kesilip kesilip Giselle’e elbise olduğunu görür.



Robert Giselle’le vakit geçirmeye başlar ve onu yemeğe götürür.



Ve sonunda Edward Giselle’i bulur. Ancak o gelene kadar Giselle bu yeni dünyaya alışmıştır ve diğer dünyaya dönmeden önce bu dünyanın güzelliklerini yaşamak ister. Bir gün sokakta gördüğü balo haberi aklına gelir ve Edward’a oraya gitmek istediğini söyler. Her şey bittikten sonra birlikte diğer dünyaya döneceklerdir.

Bu arada Nathaniel kılıktan kılığa girerek Narissa’dan aldığı zehirli elmaları Giselle’e yedirmeye çalışır.



Baloda Robert ve Nancy’le de karşılaşırlar. Birlikte dans etmeye başlarlar. Son şarkıda eşlerin değiştirilmesi istenir ve Robart ile Giselle karşı karşıya gelir. Dans ederken birbirlerine öyle bir bakışları, öyle bir dokunuşları vardır ki Nancy daha fazla dayanamaz ve danslarını bölüp Robert’ı geri alır. Edward da geceyi sonlandırıp diğer dünyaya dönmek için Giselle’i alır ve balo salonundan çıkmak üzere merdivenlerden çıkar.



Tam o sırada Giselle’i kuyudan iten cadı ortaya çıkar ve Giselle’le konuşmaya başlar. Giselle’in Robert’a bakışını fark etmiştir ve sohbetini bunun üzerine kurar. Giselle’in her şeyi unutup eski yaşantısına dönmesi için bir fırsatı vardır. Eğer bu sihirli elmadan bir ısırık alırsa bu dünyada tanıdığı herkesi unutacaktır. Giselle çok üzgündür ve elmadan ısırdığı anda yere düşer.



Tam bir masaldı evet. Müzikleri çok güzeldi, kadının sesine bayıldım. Zaten müzikleri için ödül falan da almış bu film. Bazı şeylerin fazlasıyla pembe olması dışında güzeldi. Yani bazen o kadar masalsı oluyordu ki baygınlık geçiriyordunuz. Yine de eğlenceliydi, tavsiye ederim.

2007 yapımı bu filmi Kevin Lima yönetmiş ve IMDB’de 7,6 puan almış.



Karakterlere gelince Patrick Dempsey’i Grey’s Anatomy dizisinden oldukça yakından tanıyoruz :) Adam hep aynı. Baygın bakışlar, yandan çarklı gülümseme, dizide neyse filmde de oydu. Gerçi filmin gerektirdiği de buydu, o yüzden rahatsız etmedi beni. Aslında bir sürü filmde rol almış ama ben diziden sonra tanıdığım için öncesinde seyrettiğim filmlerden hatırlamıyorum onu.



Yakışıklı prensimiz James Marsden’ıysa X-Men serisindeki gözlüklü mutant Scott Summers diğer adıyla Cyclops olarak tanıyoruz. Onun dışında yeni sayılan 27 Dresses’ta seyretmiştik onu. Superman Returns, The Notebook, Zoolander, Gossip rol aldığı diğer filmlerden.



Güzeller güzeli Giselle’i canlandıran Amy Adams’ında bir sürü filmi var. Cruel Intentions 2, Catch Me If You Can seyrettiğmiz filmlerinden. Smallville, Buffy The Vampire Slayer, Providence ise yine seyrettiğimiz dizilerden. Ama hiçbirisinden de hatırlayamadım. Öykücü’müm yolladığı The Wedding Date’te de oynuyormuş ama onu seyredemedim henüz.



Nathaniel rolündeki Timothy Spall’ı ise ben özellikle Harry Potter serisindeki Peter Pettigrew yanlış hatırlamıyorsam Kılkuyruk lakabı olan) olarak tanıdım. Sonra Lemony Snicket’s A Series Of Unfortunate Events’te (Talihsiz Serüvenler Dizisi) Bay Poe olarak seyrettik kendisini. Aslında Vanilla Sky ve daha önce bahsettiğim Sweeney Todd’da da oynamıştı.



Susan Sarandon'ıysa nereden tanımıyoruz ki? :) 100'e yakın filmi var. Ben doğmadan çok önce ta 1970'te başlamış filmlerde rol almaya. Benim aklımdaki ilk filmi 1991 yapımı Thelma & Louise. Daha sonra Lorenzo's Oil, Twillight, Stepmom, Shall We Dance, Elizabethtown gibi filmlerini seyrettik.

Felon, 2008 (7,9)



Wade Porter (Stephen Dorff) müstakbel eşi Laura (Marisol Nichols) ve çocukları Mickey (Vincent Miller) ile yeni aldıkları evde mutlu mesut yaşamaktadırlar. Wade kendi kurduğu işi yürütmeye çalışmakta ancak bunu yaparken maddi olarak da zorlanmaktadır.

Bir gece yattıkları yerden bir ses duyarlar Wade ve Laura ve hemen kalkıp Mickey’nin iyi olup olmadığına bakarlar. Mickey iyidir ancak, eve bir hırsız girmiştir. Wade adamı görür ve onu kovalamaya başlar. Evin dışına çıktıklarında adamın elinde bir şey olduğunu görür ve içgüdüsel olarak elindeki beyzbol sopasıyla adamın kafasına vurur. Adam anında yere yığılır, kafasına aldığı darbeyle ölmüştür.

Wade panik olsa da hemen gerekli yerleri ararlar. Gelen polislerin çok basit bir cümleleri vardır : Hırsız evinizden çıktığı andan itibaren sizin için tehdit oluşturmayı bırakmıştır. Wade’in çekeceği cezanın başlangıç cümlesi de budur. Artık o cinayetten tutuklanan bir katildir.

Avukatı kendisine verilen cezaya itiraz etmez ise 3 sene yatıp çıkacağını, itiraz durumundaysa 1. derece cinayetten yargılanarak 15 sene yatabileceğini söyler. Wade mecburen cezasını kabul eder. Şimdi yapması gereken tek bir şey vardır. Bu 3 sene boyunca beladan uzak durmak.



Ancak daha kalacağı hapishaneye götürülürken otobüste kargaşa çıkar. Mahkumlardan Danny Samson (Chris Browning), başka bir mahkumu bıçaklar ve bu bıçağı adamlarından birine verir. Bu adam da yeni gelen olarak bıçağı Wade’e verir ve onu koltuğunun altında bulduğunu söylemesini ister. Wade’in aklı karışmıştır. Henüz hapishane kurallarını bilmemektedir ancak yine de denileni yapar.

Polis memurları Wade’in Danny’yi koruduğunu düşünerek onu daha tehlikeli mahkumların tutulduğu SHU’ya koyarlar. Burası Wade için daha da zordur. Çünkü mahkumlar çetelere ayrılmıştır ve her çete diğeriyle savaş içindedir. Wade’in hayatta kalabilmesi için kendisine bir yol çizmesi gerekir.



Bu arada kaldığı hücreye yeni bir mahkum getirilir : John Smith (Val Kimler). John 16 kişiyi gözünü kırpmadan öldürmüştür ve yıllardır hapiste olduğu için (ve de müebbet yattığı için) diğer mahkumlarca kabul edilen bir saygınlığı olan biridir. Çok katıdır. Wade’e karşı da oldukça serttir ancak zaman geçtikçe Wade’in durumunu fark eder ve ona yardım etmeye karar verir.



Ama hapishanede yaşam yine de çok zordur. Memurlardan Lt. Jackson (Harold Perrineau) da bu hayatı zorlaştırmak için elinden geleni yapar. Wade’in Lt.’ye karşı geldiği bir gün Lt. Wade hakkında olumsuz rapor verir. Bu rapora göre Wade Danny’nin adamlarından biridir ve cinayetlerinde ona ortaklık etmiştir. Bu rapor ışığında Wade cezasına ilave olarak 6 sene daha yer.

Yok yere 9 yıl hapista yatmak Wade’e ve Laura’ya çok ağır gelir. Kendi cezası olan 3 sene bitmek üzereyken yeni eklenen 6 sene için artık bir şeyler yapmak gerekmektedir…

Filmin başından beri bir oturdum bir kalktım. İnanılmaz derecede sinir olsam da bütün yaşananların hayatın gerçekleri olduğunun bilincindeydim. Haksızlığa elbette kimse dayanamaz. Filmlerde seyredince bile inanılmaz sinir oluyorum, asabım bozuluyor. Bunu çok iyi bir şekilde yansıttığı için filmi çok başarılı buldum.
Yönetmen Ric Roman Waugh çok iyi bir iş çıkarmış bu 2008 yapımı ile. IMDB’de de 7,9 puan almış.



Oyunculardan Stephen Dorff çocukluk aşkım sayılabilir. Sanırım onu ilk gördüğüm filmi 1993 yapımı Rescue Me. Sonrasında Blade’de kötü adamlardan Deacon Frost rolünde seyrettik onu. Aslında bir sürü filmi var, ama anımsayamadım onları, isimleri tanıdık da gelmedi. Aerosmith’in Cryin’ klibinde bile oynamıştı :) Epey yaşlanmış tabi yıllar geçtikçe.



John Smith’i canlandıran Val Kilmer konusuna gelince Badem’e ikidebir bu Val Kilmer deyip durdum. Yok değil dedi Bademim. Öyle bir isim yoktu filmde dedi. Ben yineledim sürekli :) Doğruymuş da. Yalnız acaip kilo almış adam. O Saint’teki karizma halinden eser yok yani. Ha katil olmasının verdiği bir ağırlık illa ki var ama, Saint neredeeeee John Smith nerede yani. Top Gun, The Doors, Batman Forever, Heat, Red Planet seyrettiğimiz diğer filmlerinden.



Harold Perrineau’yu ise Lost dizisindeki Micheal karakteri olarak tanıyoruz. Orada da çok sevimsiz buluyordum kendisini, bu filmde de aynı sevimsizliğini devam ettirdi yani :)

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Tabiat ve Koza'yla güzel bir haftasonu :)

Haftasonu blog dünyasının iki kankası beni ziyarete geldiler :) Sevgili Tabiat Ana ve Sevgili Koza :)

Tabiat Ana eşi ve Dodik'iyle, Koza ise tek başına geldi. Ancak bu inatçı dörtlü bütün ısrarlarıma rağmen ta buraya kadar sırf bizim için geldikleri halde akşam bizim evimizde kalmadılar. Bizim bile bilmediğimiz ve buraya sanırım yarım saat uzaklıkta olan ıssız bir misafirhaneye giderek geceyi orada geçirdiler.

Cumartesi kahvaltıya yetişmek üzere anlaşmıştık cumadan. Bu yüzden cumartesi erken kalkıp gerekli hazırlıkları tamamladım. 11 gibi merkeze ulaştıklarında eşimle birlikte giderek onları aldık. Çok sıcak bir karşılaşmaydı. Önce eve gelip şöyle bir soyunup dökünsünler rahatlasınlar istedik. O arada kahvaltı çantamızı hazırladım ve her şey tamam olunca, artık hepinizin yakından tanıdığı klasik mekanımız Çınaraltı'na gittik ve orada Uzunbacak'la buluştuk.

Hava felaket derecede sıcaktı. Deniz kenarı olması dolayısıyla sıcağın yanında insanı ezen bir nem de vardı. Ben maalesef geçtiğimiz hafta nöbetçi olduğumdan 1 saat kadar yanlarından ayrılarak işe gittim. Tabi bu arada eşim ve Uzunbacaklarla birlikte değerli misafirlerimizi eve yolladım. Çünkü Dodik hanımın uykusu gelmişti, zaten sıcakta da oturulmuyordu.

İş çıkışı eve gidip sohbete katıldım. Minik balkonumuza çıkıp kızlarla biraz dedikodu yaptık :) Haremlik selamlık durumunu sevmesem de o arada teleizyonda maç olduğu için erkeklerin keyiflerini bozmak istemedim. Zaten biz de balkonda gayet mutlu mesut sohbet ediyorduk :)

Daha sonra hem küçük şehrimizi tanıtalım hem de esintisiz evdense püfürdeyen Taş Bina ortamını tercih ettiğimizden soğuk bir şeyler içke üzere yola koyulduk.

Küüüüüüüüt!



Badimize (siyah olan ufaklık) 5 kişi doluşmuş yolumuzda gidiyorduk ki sağdan bir araba gelip bize çarptı. Çok hızlı olmadığımızdan arabada pek bir panik havası olmadı. Kızlar daha çok benim için korktular. Araba benim tarafımdan çarpmıştı çünkü. Zaten benim kapı değişecekmiş kaskodan öğrendiğimize göre. **Şu kaza işi zormuş hakikaten. İnsanın başına daha önce gelmediği için (gelmesin de zaten) tecrübesizlikten ne yapacağını bilemiyor. Bize çarpan adam çok uyanık çıktı. Polis gelmesine rağmen şu yeni çıkan formları doldurup imzaladık ama adam öyle bilinçli yazmış ki raporunu bizim kısa ve öz anlatımımız ortada kalmış gibi oldu. Neyse sonuçları göreceğiz.

Tabi çekicinin gelip arabamızı çekmesi gerekiyordu, ben Badem'i yalnız bırakmak istemedim herhangi bir şey lazım olabilir düşüncesiyle. Ama değerli misafirlerimizle birlikte yol ortasında kalmak mantıklı olmayacaktı. Dolayısıyla anahtarı kendilerine taktim edip Uzunbacak'la birlikte evimize yolladım onları. Evde neler yaşandı bitti o kısmını ben anlatmayacağım. Bence komik şeyler olmuş ama isterlerse Tabiat Ana ya da Koza anlatabilir :)





Her şeyi halledip eve geldiğimizde akşam yemeği için bir hayli gecikmiştik. Biz hazırlayıp, kızlardan epey yardım aldım sağolsunlar, masaya oturana kadar saat 21:30 oldu. Yemekleri beğendiler gerçi ama bunda uzun süre aç kalmış olmanın etkisi de vardır diye düşünmeden edemiyorum :)



Menümüz şöyleydi:
Fırında tavuk
Fırında makarna (bunu komşunun fırınına atmak zorunda kaldığım için başında duramadım ve daha önce fotoğrafladığım üzere nar gibi kızarmadı :( )
Patlıcan salatası (ben yoğurtlu değil de, domates-salatalık-soğan-sarımsakla hazırlıyorum)
Zeytinyağlı taze fasulye
Zeytinyağlı yaprak sarma
Kırmızı biber konservesi (uydurdum bu ismi sanırım :)

ve şarap :) Tabi Uzunbacaklar da var diye içimi rahat olsun düşüncesiyle Angora açtık. Amma ve lakin yine de içiremedik kendilerine.

Yemek bir hayli geç olduğu için masadan kalkar kalkmaz gitti misafirlerimiz. Oysa benim aklımda film seyretmek, yemek üzerine tatlı olarak dondurma ikram etmek, tabu oynamak, wii oynamak gibi hoş atraksiyonlar vardı. Hiçbirini yapamadık maalesef. Ertesi gün kahvaltı için buluşmak üzere sözleşerek yolcu ettik dodikleri.





Pazar günü ben yine erkenden kalkarak kahvaltı masamızı hazırladım. Aslında plan Çınaraltına gitmekti ama arabamız serviste olduğundan koca sepetleri taşımaktansa evde yemek daha iyi olacaktı. Ben bir heves hazırladım işte böyle masayı. Saat biraz ilerleyince artık uyanmışlardır düşüncesiyle aradığımda kahvaltı masasında olduklarını öğrendim. Kızlar kızlaaaaar! Burada çok kızamadım size, sırası gelmişken kızayım :) İnsan o kadar uğraşma hatırına gene de gelirdi ve ikinci kahvaltıyı ederdi be. Dayaklıksınız efenim, söyleyeyim buradan :)

Sonra kalhvaltı masasını aynen kaldırıp Badem'le kendime tabaklara kahvaltı hazırlayıp bir çırpıda löpürdettik. Daha sonra değerli misafirlerimiz kahve içmeye geldiler bize. Kedi bey de ne fallar bakarmış meğer :)

Kahve sonrasında da evlerine yolcu ettik misafirlerimizi.

Çok telaşlı, heyecanlı ve güzel ama bir o kadar da kısa sürdü bu maceramız. İşte bu iki koca yürekli insan da blog dünyasının bana kazandırdığı değerlerdendi.

** Arabanıza sonradan yaptırdığınız şeyleri kaskoya belirterek onları da kaskoya dahil ettirmeniz gerekiyormuş. Düzenlenen raporun aslını almaya gayret edin (özellikle de kaskonuz yoksa). Raporu yazmadan önce karşı tarafın ne yazdığını okumayı ihmal etmeyin ve mümkün olduğunca resmi bir dille yazın. Kaza olduktan sonra size yardımcı olmaları, en azından akıl vermeleri için tanıdıklarınızı çağırın (panik halinde her şeyi düşünemeyebiliyorsunuz).

Forgetting Sarah Marshall, 2008 (7,6)



Dün işlerimiz halledip koltuklarımıza yayılınca hadi bu sefer komedi filmi seyredelim dedi Badem. Benim canıma minnet zaten :)



Peter Brettel (Jason Segel) Sarah Marshall’ın (Kristen Bell) erkek arkadaşıdır. Sarah Scene of Crime adlı dizinin başrol oyuncularından biridir. Peter ise bu dizinin müziklerini yapmaktadır. İkisi de işlerinde başarılıdır ve her şey yolunda gitmektedir.

Ancak bir gün Sarah Peter’ın evine gelir ve ondan ayrılmak istediğini söyler. Peter bu haber karşısında adeta yıkılır. Önce Sarah’ı ayrılma kararından döndürmeye çalışır. Başarılı olmadığını görünce başka bir adamın olmasından şüphelenir. Sarah’ı azıcık zorladıktan sonra gerçekleri öğrenir. Sarah’ın başka bir adamla ilişkisi vardır.

Aradan 3 hafta geçmesine rağmen Peter hala Sarah’ı aklından çıkaramamıştır. Evde gördüğü her şey ona Sarah’ı ve anılarını hatırlatır. Peter çok duygusal biridir ve bunları hatırladıkça hüngür hüngür ağlar.



Peter’ın arkadaşı (aynı zamanda üvey kardeşi) Brian Brette (Bill Hader) Peter’a tatile çıkmasını söyler. Sarah’ı unutması için evden ayrılması ve başka insanlarla tanışmasını tavsiye eder.

Bunun üzerine Peter Sarah’ın Havai’yi çok güzel bulduğunu hatırlar ve oraya gitmeye karar verir. Ancak gittiğinde bir süprizle karşılaşır. Daha otelin lobisindeylen Sarah’ı görür. Sarah da yeni erkek arkadaşı Aldous Snow’la (Russell Brand) birlikte aynı otele gelmiştir. Yeni erkek arkadaşı da son zamanlarda çok meşhur olan bir müzik grubunun solistidir.



Peter çok rahatsız olsa da daha önce yer olmadığını söyleyen resepsiyon görevlisi Rachel Jansen (Milo Kunis) Peter’ın durumunu fark eder ve ona yardımcı olmak için geceliği 6000 dolar olan suitin boş olduğunu söyler. Sarah ve Aldous yanlarından gidince Peter o parayo ödeyemeeyceğini söyler ancak Rachel her şeyi ayarlamıştır. Oda zaten boştur ve teknik olarak boş kalacağı için oda temizliğini Peter’ın yapması gerekecektir. Peter tabi ki kabul eder.





Bundan sonrası otelde, plajda, yemekte Peter ve Sarah’ın sürekli karşılaşmaları ve birbirlerine gıcık olmalarıyla geçer. Bu arada Rachel’ın güzelliği Peter’ın dikkatini çeker ve Brian’ın ısrarları üzerine (her gün internetten görüntülü görüşme yapmaktadırlar) Rachel’a çıkma teklif eder. Artık ikili olarak karşılaşmakta birbirlerine daha fena gıcık olmaktadırlar.



Sarah, Peter ve Rachel'ı bir arada görmeye başlayınca aslında Peter'ın ne kadar mükemmel bir insan olduğunu hatırlar. O andan sonra da Aldous'un yaptıkları ona ters gelmeye başlar.

Acaba sonunda Peter'a dönecek midir, ya da Peter hala onu istemekte midir, ya da Peter ve Rachel'a ne olacaktır? İşte bütün bu sorular için oturup filmi seyretmeniz gerekecek. Çünkü ben sonunu anlatmayacağım :)

Bu fim de yeni, 2008 yapımı. Nicholas Stoller yönetmiş ve IMDB'de 7,6 puan almış. Oldukça iyi. Hoş da bir filmdi. Yalnız biraz fazla uzadı bana göre. Başları komik ve eğlenceli olsa da süresi nedeniyle sonlara doğru biraz sıkıldım ve bayıldım açıkçası. Yine de eğlenceli ama, seyredilebilir.



Peter rolünde seyrettiğimiz Jason Segel'ı öncelikli olarak cnbc-e dizisinde severek seyrettiğimiz How I Met Your Mother adlı komedi dizisindeki Marshall rolünden tanıyoruz. Daha önce bahsettiğim Knocked Up'ta da beğenerek seyretmiştik kendisini.



Kristen Bell'i ise Heroes dizisindeki kötü karakterlerden biri olarak tanıyoruz. Bu filmde Jason Segel'ın yanında o kadar ufacık tefecik kalmış ki, ondan önce misafirlerimize seyrettirdiğimiz Shrek'teki Fiona'nın prenses halindeyken dev Shrek'in yanaklarını okşarkenki ufaklığı gibi kalmış. Heroes da gayet makul boyutlarda görünüyordu oysa ki. Jason Segel da How I Met Your Mother'da çok makul boyutlarda görünüyordu. Gerçekte hangisi daha normal boyutlarda çok merak ettim doğrusu :)





Milo Kunis'i ilk kez seyrettiğimizi düşünmüştük oysa Gia'da Gia'nın küçüklüğünü canlandırırken seyretmişiz kendisini. Güzeller güzeli bir kadın Milo Kunis. Bir sürü de filmi var ama ben seyretmemişim.

24 Ağustos 2008 Pazar

Bozcaada ve Şarap



Yazacaklarım biriktikçe birikti. Ben hala üşengeç..

Bir sikindim önce, kendime geldim, işte şimdi de yazıyorum. Aslında yazacağım her şeyi fotoğrafla desteklemek çok güzel olacaktı. Çamlıbağ ve özellikle Talay'da fotoğraf çektiğime eminim (acaba diğer arkadaşların makineleriyle mi çekmiştim diye şüphe etmeye başladım) ama sadece Corvus fotoğraflarını bulabildim. Şimdilik bunlarla yetineceğiz kısacası. Arkadaşların arşivlerinden diğerlerini alabildiğimde daha aydınlatıcı olacağını umuyorum.

Bozcaada'daki ikinci günümüzde güneş henüz tepedeyken denize giderken yol üzerinde olduğu için öncelikle Corvus'a uğradık. Güneşin bağrında şaraplar bagajda kalmasın diye almak değil öncelikle tatmaktı niyetimiz.



Corvus dış ve iç görünüş itibariyle oldukça şık bir mekan. Girişte minik bir otopark bile var. Fabrikanın hemen yanında tadım ve satış yapılan küçük bir yapı var. Bu yapının hemen dışında eskiden şarap yapımında (en azından şişelenme esnasında) kullanıldığını düşündüğümüz tahtadan yapılmış bir alet var.



Birkaç basamak çıktıktan sonra da yine eskitme yöntemiyle güzelleştirilen tahta masa-sandalye takımı var. Ortasına da bir güzel çiçek sepeti konularak renklendirilmiş.



İçeri girdiğinzde arası açık iki oda şeklinde bir yer görüyorsunuz. Bunlardan giriş kapısına yakın olanında yine eskitme yöntemiyle güzelleştirilmiş yuvarlak masa ile etrafında sandalyeler, hemen arkasındaki duvarda ise çeşitli boylardaki çerçevelere yerleştirilmiş resimler görüyorsunuz. Acaip güzel bir görüntü.



Diğer taraftaysa tadım sırasında beklerken oturabileceğiniz iki deri koltuk, onun biraz önünde şarapların ve kadehlerin konulduğu tezgah ve arkasında şarap deposu :)
Önünde 3 güzel (ama biraz suratsız) bayan istediğiniz şarapları tattırıyor. Aslında her istediğinizi değil. Tezgahta birkaç liste var şarap isimleri ve fiyatlarını belirten. Buradan isim vererek tadım yapmak istediğinizi söylüyorsunuz. Tabi fiyatlara göre kadehe konulan şarap miktarı azalıyor ya da çoğalıyor. Tatmak istediğiniz şarap daha önce açılmamışsa sizin için açmıyorlar. Bu durumda açılan şarapların ilk açılış nedenini çok merak ettim doğrusu.

Neyse biz 3 kişi geçtik tezgahın başına. Bozcaada'nın en meşhur şaraplık üzümlerinden çavuş ve karalahna ile yapılan şarapları tattık öncelikle. Çavuştan yapılan beyaz şarabın içimini çok rahat buldum, Badem de sevdiğinden ondan aldık. KAralahna bana çok buruk geldi. Tabi eski içicilerden olmadığım için bu konunun uzmanı değilim. Dahası şarapta çok damak zevkim de yoktur. Hani içip de hmm bunda karalahna var ya da bunda yaban mersini var tadında bir zevkim ya da bilgim yok. Seven için karalahna güzel bir şeymiş. Bana buruk geldi dediğim gibi. Ama Badem onu da sevdiğinden ondan da aldık.

Şarapları bir güzel tattıktan sonra kızlara deniz dönüşü alacağız dediğimizde "tabi abi" şeklinde siz bizim külahımıza anlatın manalı cümleler ve bakışlar fırlattılar bize karşı. Olsun, deniz dönüşü verdiğimiz sözü tutarak almaya gittik yine de.

Ertesi gün yine adanın meşhur markalarından Talay ve Çamlıbağ'a gittik.

Talay da mekan olarak çok şıktı. Biraz genişçe bir koridor şeklinde bir satış mağazası vardı. İçeri girdiğinizde karşıdaki duvarın tümüyle şarap dolu olduğunu gördüğünüzde şarapçı değilseniz bile içesiniz geliyor :) Uzun tezgahın hemen arkasındaki duvar tuğla haliyle kalmış (iç mekanda kullanılan tuğlalardan) ve bu tuğlaların arasında en az 3 şarap alacak şekilde kıvrılmış metaller var (3 rakamını yatık olarak düşünürseniz 2 şarap alacak şekilde metal olur size, bahsettiğim onun daha uzunu işte). Çoğu da dolu üstelik. Bir iki tane de şarap dolabı var. Servis esnasındaki ısıyı yakalamak üzere tadım için verecekleri şarapları bu dolaplarda tutuyorlar. Tezgahın arkasında bir bayan bir erkek var bu sefer. Erkek olan daha ziyade yardıma gelmiş gibi. Özel bir istek yapmadıkça sizinle ilgilenmiyor. Bayan olansa hadi tadın da gidin artık tavırlarını sergiliyor. Biz yine de var olan bütün şarapları tadar oradan da bir üçlü alıp dükkandan çıktık.

Daha sonra Çamlıbağ'a gittik. Burası gayet rahat bir ortamdı. Küçük bir tezgah, arkasında sıralanmış şaraplar, odanın sonunda 3 kişilik rahat bir koltuk, koltuğun altında horlayarak uyuyan bir köpek ve tezgahın arkasında şaşırtıcı ama size gülerek bakan 4 göz! İçlerinden biri 50-60 yaşlarında, artık bu işin uzmanı olmuş, zaten sahibiymiş oranın da, siz istemeseniz bile elindeki her çeşit şarabı tezgaha çıkartıp adam sayısı kadar kadeh getirip bolca tattırmak isteyen bir tatlı adamcağız. Yanındaki genç de elinden geleni yapmak üzere sırıtarak bekliyor. Adada daha önce karşılaştığımız ve bir hayli rahatsız olduğumuz kabalık ve vurdumduymazlık hissinden kurtulmak üzereyiz. Şarapları tadarken adamlarla sohbete başlıyoruz. Birden konu bizim memlekete geliyor. O da ne, adam bizim buraları biliyor. Hatta çalıştığım hastanedeki doktorlardan, serbest eczacılara kadar. Bizden bir ricası da var. Acaba yükümüz çok yoksa şu zeytinyağı tenekesiyle üzüm kasalarını tanıdıklarına götürebilir miyiz? Götürürüz tabi güleryüzlü amcacım. Araba tıka basa dolu, ama hatır için yapılır vallahi. Tabi bu yükler haricinde elimiz kolumuz şaraplarla dolu çıkıyoruz yine.

Bu arada Çamıbağ'da en son tattırdıkları şarap Mistel. Pekmezli su tadında, acaip şekerli bir içecek. Onu şarap değil de likör kıvamında bir içecek diye veriyorlar. Ben çok şekerli de sevmiyorum ama bunu da almak lazım :)

Sonuç olarak;
Corvus'tan,
Teneia 2004 (Çavuş, beyaz)
Rarum 2005 (Kuntra-Karalahna)

Talay'dan
Karalahna 2006
Troya 2006

Çamlıbağ'dan,
Merlot-Kuntra 2007
Mistel 1995
Merlot 2007
Caberbet Sauvignon-Kuntra 2005

şaraplarını alarak yola çıkıyoruz.

Hamiş : Bu yazımla dinlemeniz için yine Pinhani'den Hele Bi Gel'i uygun görüyorum :)

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Bozcaada maceramız :)

Yazamadım yine epeydir :( Başlıca sebebi küçük kaçamağımızdı, sonrasındaki iş yoğunluğum, dolayısıyla yorgunluğum, sürekli uyuklama isteğim ve sonrasında büyük heyecanım. Hepsinden tek tek bahsedeceğim.

Kaçamak dediğim Bozcaada’yaydı. İlk kez gittik. Asıl plan ablamlarla birlikte gidebilmekti. Maalesef olmadı. Yine de tek başımıza değildik. Daha önce bahsettiğim alt kat komşularımız (hani şu müzik öğretmeni olan ve aşağıdan gelen piyano ve yan flüt sesleriyle bizi mest eden) ve çocukluk arkadaşım Emre ile birlikte yaptık yolculuğumuzu.







Bozcaada küçücük bir yer aslında. 1 günde her yerini öğrendik öyle söyleyeyim :) İskeleden indiğinizde deniz kenarındaki minik minik yapılar ve güzel Bozcaada Kalesi karşılıyor sizi. Bu minik yapıların çoğu lokanta. Hangisinde yemek yesek diye dolanırken ağzınızın suyu akıyor. Ama siz de bizim gibi yanılgıya düşmeyin. Her kapı ayrı bir lokantaya ait. Masalar yan yana olduğu için diğer lokantaya ait sanıp oradan rezervasyon yaptırabiliyorsunuz :) Bu arada bizim gidişimiz bağ bozumuna rastladığından mıdır bilmem, çok kalabalıktı. Yemek için rezervasyon yaptırmamız gerekiyordu.



İlk gün öncelikle dönüş için feribot rezervasyonumuzu yaptırdık (giderseniz siz de ihmal etmeyin). Daha sonra merkeze 1 km olan Irmak Bağ Evi’ne giderek odalarımıza yerleştik. Kaldığımız yerden çok memnun kaldık. Gitmeden önce yine araştırma yapmış yine de merkezde mi yoksa bağ evinde mi kalalım ikilemine düşmüştük. Tesadüf bulduğumuz Irmak Bağ Evi ise tam gönlümüze göre oldu. Arabayla gittik gerçi ama ada çok kalabalık olduğu için merkeze inerken araba kullanmak eziyet olacaktı, park yeri ve dar sokaklar açısından. Yemek ve diğer ihtiyaçlar için yürüyerek gidebildik ki en güzeli bu oldu. Yalnız geç saatte dönecekseniz taksiyi tercih edin. Zira yol boyu bağlı mı bağsız mı olduğunu bilmediğiniz, karanlıkta parlak gözlerle size bakıp havlayan köpeklerle karşılaşıp tırsmamanız elde değil :)





Kaldığımız yer üzüm bağlarının arasında kalan, 5 odalı, sevimli bir pansiyondu. Oda kahvaltı kişi başı 50 YTL idi. Kahvaltısında ev sahibesinin kendi elleriyle yaptığı domates reçelinden (ilk kez yedim, biraz değişik bir tadı var ama güzel), olmamış ve olmuş incir reçelleri (olmamışına bayılıyorum ben, Safranbolu’da da Raşitler Bağ Evi’nin sahibesi çok güzel yapıyor), karadut reçeli (harikaydı) ve diğer kahvaltılıklarla bir güzel karnınızı doyuruyorsunuz. Akşam yemeğini de bedelini ödeyerek yiyebiliyorsunuz aynı yerde ama biz hep dışarısını tercih ettik.



Bozcaada’da denize koylardan giriliyor. Arabayla gittiğimizden bizim için çok rahat oldu. En çok Akvaryum Koyu’nu beğendik. Çok güzel bir denizi var. Acaip berrak tabi bir o kadar da soğuk. Gerçi mevsim itibariyle en sıcak olduğu zamanlardan birinde gitmişiz biz, ona rağmen özellikle Geyikli İskelesi’nde girdiğimiz deniz ayaklarımı soğuktan acıttı resmen. Adada biraz daha iyiydi su, sıcaklık bakımından. En ılık su da (tabi yine de çok soğuk) Akvaryum Koyu’ndaydı. Akvaryum küçük bir koy olduğu için tesis falan yok. Orayı tercih etmemizin nedenlerinden biri de buydu. Tesis olmadığı için çok rağbet yok ve diğer koylar kadar (plajlı olanlar) kalabalık değil. Şemsiyeniz falan yoksa zorlayabilir sizi biraz.



Ayazma Koyu’ndaki Ayazma Plajı ise çok kalabalıktı. Uzun ince bir yol var. Bu yolun bir taraf cam gibi deniz. Yolda bir arabalık geçiş yeri var çünkü bir uçtan bir uca park eden arabalarla dolu! Yolun diğer kenarı ise silme lokanta :) Ama hem deniz hem lokantalar tıka basa dolu. İşte biz bu lokantalardan Vahit’in Yeri’ni tercih ettik ilk gün. En çok onun ismi geçiyor her yerde. Ama hata etmişiz. Çiğ börek’i enfesti o ayrı. Ama hizmet çok kötüydü, tamam kalabalık ama bir patates kızartması da 5 kere istenmez yani. Üstelik beklediğimize de değmedi. Çok kötüydü.

Ayazma’da denize doyduktan sonra kaldığımız pansiyona geri döndük ve gitmeden rezervasyon yaptırdığımız Kasaba Lokantası’na gittik. Burasını da ablam önermişti. Mekan olarak gerçekten çok güzeldi. Çimlerin üzerine masalar atılmış, şık bir mekan. Ben bu şık mekanda terlikleri falan atarak çıplak ayak bastım çimlere :) En çok hoşuma giden de masanın altına ayak uzatmak için ilave ettikleri raf oldu :) Benim ayaklar bir orada bir çimde. Harikaydı. Ama orada da hizmet çok kötüydü. Bize bakan garson inanılmaz suratsızdı, yemeklerimiz çok geç gelmedi ama tatlarına bayılmadık doğrusu.



Ertesi gün Akvaryyum’dan başladık yine deniz maceramıza. Daha sonra meşhur Mitos Plajı’na gittik. Mitos Plajı, Ayazma’nın biraz daha ilerisindeki Habbele Koyu’nda. Mitos’un denizi Ayazma’dan çok daha güzeldi amma ve lakin orası da çok kalabalıktı. Gitmeden önce bizi uyarmışları çok pahalı diye. O yüzden sadece denize girip yemek için Ayazma’ya geri döndük :) Bu sefer Koreli’yi tercih ettik, doğru karar vermişiz. Hem daha sıcak bir ortamı hem daha güleryüzlü garsonları vardı. Çiğ börek diğeri kadar olmasa da çok güzeldi. Mantısı güzel değilmiş, yemeyin. 5 kişi olunca birçok yemeği tattık, çok iyi oldu bizim gibi şiş göbüşler için :)









Sonra tekrar Akvaryum ve deniz maceramızın bitiminde Polente. Polente rüzgar türbini mekanı. 2000 yılında kurulmuş rüzgar enerjisi santralı. Aslinda feneri de görmek lazımdı ama saatine denk gelemedigimiz için gezemedik. Ühü :(



Aksam için de Sahil Lokantas’ndan yer ayirtmistik. Tam bir fiyaskoydu Sahil :) Bir kere özellikle deniz kenarindaki masalar diye rica etmemize ragmen ortada bir masa ayirmislar bize. Tabi ben onu yer miyim, olmaz dedim ve durumumuzu izah ettim. Bu sefer deniz kenarinda bir masaya yerlestirdiler bizi. Ama biz 5 kisiydik ve o masa 4 kisilikti. 5. kisi kenarlardan birine oturmaliydi, bu sekilde de sigiliyordu ama o zaman da tabak canak mevzusu çok sıkısık olacaktı. Garsondan masayi digeriyle degistirmesini rica ettigimizde bize verdigi cevap omurluktu : Simdi onunla ugrasamam. Bana kalsa kalkar giderdim ama tek basima degildim her sedyen once. Diger lokantalarda istedigimiz gibi bir yer bulmak da bizi epey zorlayacakti. Yemeklerimizi siparis edip bekledik mecburen. Lezzet olarak asagi yukari hicbir yedigimizi begenmedik desem yeridir. Kisacasi orayi tercih etmeyin. Arkadaslarin eski tecrubelerine gore Yosun’u da tercih etmeyebilrisiniz :) Bu arada deniz kenarindaki lokantalarin her birinin plaj cevresinde de yerleri var. Ogle yemegi icin gittimiz Koreli burada da vardi mesela. Daha once fark etseydik oraya gidebilirdik.

Yemeklerle ilgili olan bölüm bu kadar.

Saraplarla ilgili bölüm bir sonraki yazimda :)

Hamiş 1 : Fotoğrafları akşam yükleyebileceğim.

Hamiş 2 : Fon müziği olarak bu yolculuğumuz boyunca en çok dinlediğimiz Pinhani'yi seçtim.

14 Ağustos 2008 Perşembe

Beni Asla Bırakma, Kazuo ISHIGURO



Yine çok vaktim yok. Üstelik bu akşam yine yola düşüyoruz. Haftasonunu Cuma günüyle birleştirip ufak bir kaçamak yapalım dedik  Onu sonra anlatacağım.

Ama unutmadan yazmam lazım artık. Kazuo Ishıguro’nun Beni Asla Bırakma adlı kitabını. Sevgili 7. Oda’nın sayfasında görmüştüm ilk. “konusu itibariyle sömürüye açık olmasına rağmen hemen hemen hiç duygu sömürüsüne yer vermeden” diye başlayan tam isabet özetlemesiyle benim çok ilgimi çekmişti. İyi ki de çekmiş.

Gerçekten dışarıdan bakıldığında sömürüye oldukça açık. Ama kitabı okurken bu açıklığın farkına bile varmıyorsunuz. Dahası asıl önemli olan konu o değil de, ana karakterlerin hayata bakışı, birbirleriyle ilişkisi gibi geliyor.

Ve son ana kadar ben de hep bekledim kaderlerini değiştirebilmelerini. Son sayfaya kadar umutla okudum.

Kazuo Ishıguro’nun bu yalın dilini sevdim ben. İnceden inceye içinizde yer etmeyi çok iyi başarıyor. Kathy, Ruth, Tommy yanıbaşınızdaki karakterler haline geliyor bir anda. Bir anda da çekip gidiyorlar.

Uzun zaman çok tartışılan (hala tartışılmakta), hayatımıza birden giriveren teknolojilerle bütünleşen, bir yandan da insanlığımızı sorgulayan oldukça enteresan bir konusu var. Ben okumanızı şiddetle tavsiye ederim.