arkadaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arkadaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Tabiat ve Koza'yla güzel bir haftasonu :)

Haftasonu blog dünyasının iki kankası beni ziyarete geldiler :) Sevgili Tabiat Ana ve Sevgili Koza :)

Tabiat Ana eşi ve Dodik'iyle, Koza ise tek başına geldi. Ancak bu inatçı dörtlü bütün ısrarlarıma rağmen ta buraya kadar sırf bizim için geldikleri halde akşam bizim evimizde kalmadılar. Bizim bile bilmediğimiz ve buraya sanırım yarım saat uzaklıkta olan ıssız bir misafirhaneye giderek geceyi orada geçirdiler.

Cumartesi kahvaltıya yetişmek üzere anlaşmıştık cumadan. Bu yüzden cumartesi erken kalkıp gerekli hazırlıkları tamamladım. 11 gibi merkeze ulaştıklarında eşimle birlikte giderek onları aldık. Çok sıcak bir karşılaşmaydı. Önce eve gelip şöyle bir soyunup dökünsünler rahatlasınlar istedik. O arada kahvaltı çantamızı hazırladım ve her şey tamam olunca, artık hepinizin yakından tanıdığı klasik mekanımız Çınaraltı'na gittik ve orada Uzunbacak'la buluştuk.

Hava felaket derecede sıcaktı. Deniz kenarı olması dolayısıyla sıcağın yanında insanı ezen bir nem de vardı. Ben maalesef geçtiğimiz hafta nöbetçi olduğumdan 1 saat kadar yanlarından ayrılarak işe gittim. Tabi bu arada eşim ve Uzunbacaklarla birlikte değerli misafirlerimizi eve yolladım. Çünkü Dodik hanımın uykusu gelmişti, zaten sıcakta da oturulmuyordu.

İş çıkışı eve gidip sohbete katıldım. Minik balkonumuza çıkıp kızlarla biraz dedikodu yaptık :) Haremlik selamlık durumunu sevmesem de o arada teleizyonda maç olduğu için erkeklerin keyiflerini bozmak istemedim. Zaten biz de balkonda gayet mutlu mesut sohbet ediyorduk :)

Daha sonra hem küçük şehrimizi tanıtalım hem de esintisiz evdense püfürdeyen Taş Bina ortamını tercih ettiğimizden soğuk bir şeyler içke üzere yola koyulduk.

Küüüüüüüüt!



Badimize (siyah olan ufaklık) 5 kişi doluşmuş yolumuzda gidiyorduk ki sağdan bir araba gelip bize çarptı. Çok hızlı olmadığımızdan arabada pek bir panik havası olmadı. Kızlar daha çok benim için korktular. Araba benim tarafımdan çarpmıştı çünkü. Zaten benim kapı değişecekmiş kaskodan öğrendiğimize göre. **Şu kaza işi zormuş hakikaten. İnsanın başına daha önce gelmediği için (gelmesin de zaten) tecrübesizlikten ne yapacağını bilemiyor. Bize çarpan adam çok uyanık çıktı. Polis gelmesine rağmen şu yeni çıkan formları doldurup imzaladık ama adam öyle bilinçli yazmış ki raporunu bizim kısa ve öz anlatımımız ortada kalmış gibi oldu. Neyse sonuçları göreceğiz.

Tabi çekicinin gelip arabamızı çekmesi gerekiyordu, ben Badem'i yalnız bırakmak istemedim herhangi bir şey lazım olabilir düşüncesiyle. Ama değerli misafirlerimizle birlikte yol ortasında kalmak mantıklı olmayacaktı. Dolayısıyla anahtarı kendilerine taktim edip Uzunbacak'la birlikte evimize yolladım onları. Evde neler yaşandı bitti o kısmını ben anlatmayacağım. Bence komik şeyler olmuş ama isterlerse Tabiat Ana ya da Koza anlatabilir :)





Her şeyi halledip eve geldiğimizde akşam yemeği için bir hayli gecikmiştik. Biz hazırlayıp, kızlardan epey yardım aldım sağolsunlar, masaya oturana kadar saat 21:30 oldu. Yemekleri beğendiler gerçi ama bunda uzun süre aç kalmış olmanın etkisi de vardır diye düşünmeden edemiyorum :)



Menümüz şöyleydi:
Fırında tavuk
Fırında makarna (bunu komşunun fırınına atmak zorunda kaldığım için başında duramadım ve daha önce fotoğrafladığım üzere nar gibi kızarmadı :( )
Patlıcan salatası (ben yoğurtlu değil de, domates-salatalık-soğan-sarımsakla hazırlıyorum)
Zeytinyağlı taze fasulye
Zeytinyağlı yaprak sarma
Kırmızı biber konservesi (uydurdum bu ismi sanırım :)

ve şarap :) Tabi Uzunbacaklar da var diye içimi rahat olsun düşüncesiyle Angora açtık. Amma ve lakin yine de içiremedik kendilerine.

Yemek bir hayli geç olduğu için masadan kalkar kalkmaz gitti misafirlerimiz. Oysa benim aklımda film seyretmek, yemek üzerine tatlı olarak dondurma ikram etmek, tabu oynamak, wii oynamak gibi hoş atraksiyonlar vardı. Hiçbirini yapamadık maalesef. Ertesi gün kahvaltı için buluşmak üzere sözleşerek yolcu ettik dodikleri.





Pazar günü ben yine erkenden kalkarak kahvaltı masamızı hazırladım. Aslında plan Çınaraltına gitmekti ama arabamız serviste olduğundan koca sepetleri taşımaktansa evde yemek daha iyi olacaktı. Ben bir heves hazırladım işte böyle masayı. Saat biraz ilerleyince artık uyanmışlardır düşüncesiyle aradığımda kahvaltı masasında olduklarını öğrendim. Kızlar kızlaaaaar! Burada çok kızamadım size, sırası gelmişken kızayım :) İnsan o kadar uğraşma hatırına gene de gelirdi ve ikinci kahvaltıyı ederdi be. Dayaklıksınız efenim, söyleyeyim buradan :)

Sonra kalhvaltı masasını aynen kaldırıp Badem'le kendime tabaklara kahvaltı hazırlayıp bir çırpıda löpürdettik. Daha sonra değerli misafirlerimiz kahve içmeye geldiler bize. Kedi bey de ne fallar bakarmış meğer :)

Kahve sonrasında da evlerine yolcu ettik misafirlerimizi.

Çok telaşlı, heyecanlı ve güzel ama bir o kadar da kısa sürdü bu maceramız. İşte bu iki koca yürekli insan da blog dünyasının bana kazandırdığı değerlerdendi.

** Arabanıza sonradan yaptırdığınız şeyleri kaskoya belirterek onları da kaskoya dahil ettirmeniz gerekiyormuş. Düzenlenen raporun aslını almaya gayret edin (özellikle de kaskonuz yoksa). Raporu yazmadan önce karşı tarafın ne yazdığını okumayı ihmal etmeyin ve mümkün olduğunca resmi bir dille yazın. Kaza olduktan sonra size yardımcı olmaları, en azından akıl vermeleri için tanıdıklarınızı çağırın (panik halinde her şeyi düşünemeyebiliyorsunuz).

14 Nisan 2008 Pazartesi

Geri döndüm! :)

İşte yine karşınızdayım :)

Son zamanlarda işyerimde son derece stresli ve bunaltıcı zamanlar geçirmeye başlamıştım, ara sıra da bahsediyordum yazılarımda. Birkaç günlük aranın beni rahatlatacağı ve eski neşeme kavuşturacağı düşüncesi ve heyecanıyla annecimle birlikte yola çıktık. Çarşamba gece ordaydık, doğal olarak yol yorgunuyduk ve hemen yatıp uyumak istedik. Ama ben bir kere o heyecana kaptırdım ya kendimi, evin içinde bir oraya bir buraya derken 1'e kadar uyuyamadım (normal şartlar altında 10, bilemedin 11'de uyurum ben!). Sonra uyuyakalmışım ama o çocukluk heyecanıyla olsa gerek, zırt pırt uyanarak oldukça keyifsiz bir uyku dönemi geçirdim. Bu arada 29 yıllık ömrüm boyunca 1 kere deliksiz uyuduğumu hatırlarım. Onun haricinde hep bölük pörçüktür uykularım. Buna rağmen sabahları yorgun uyanmıyorum. Aldığım uyku bana yetiyor. Ama yaşım ilerledikçe bu da bir sorun olmaya başlayacak benim için :( İşte o zaman gideceğim doktora..

Neyse, Perşembe sabahı 5:45'te daha fazla yatakta dönemeyeceğimi farkettim ve kalktım. Herkes (annem, ablam, eniştem hehe) o sırada mışıl mışıl tabi. Ben de gittim pencere kenarına, ışığı yaktım ve Maeve Binchy'nin Bir Dilek Tut Benim İçin'ini bitirdim. Binchy sevenlere duyurulur. Bu da hoş bir kitaptı. Violet ve Elieen'ı hangi kitaptan bildiğimizi hatırlayamadım yalnız. Bilen varsa beni dürtebilir mi?

Erken uyandığım için saatler geçmek bilmedi. Diğer kitaba da hemen başlamak istemedim. Ondan sonra bekle babam bekle.. Eniştem kalktı 7 gibi. Hazırlanıp işe gitti. Onun sesine biraz biraz uyanırlar heralde diyerek (yatmadan erken kalkma sözü vermiştik çünkü) kahvaltı hazırlamaya başladım. Heyecanlı fasulye olarak çayı bile demledim (itiraf ediyorum, acıkmaya başlamıştım). Bizimkilerden hala çıt yok. 9 gibi ablam da kalktı. Ben dayanamayıp kahvaltımı yapmış, keyif çayımı bile içmiştim :) Sonunda 10 gibi annem de kalktı. Tabi bizim evden çıkmamız 12'yi buldu.

İlk gün için planımız Eminönü - Sirkeci yapmak, incik boncuk dünyasından kendimize pay çıkarmaktı. Öyle değişik şeyler var ki o dükkan senin bu dükkan benim derken saati ettik 5. Haydi hop eve dönelim artık kararını aldık ama o saatte trafik falan derken bizim dönüşümüz yine gecikti. Bir de Perşembe pazarına gidip dolanacaktık. Pöh! Gittik, ablamın meyve sebze ihtiyaçlarını karşıladık. Şöyle bir pazarın ucundan bakıp eve döndük yani. Zaten ayaklarımız daha fazla gitmememiz için bizi sürekli olarak uyarıyordu. Allahım bu nasıl şehirdi? 5 sene orda yaşadım ama gençlik yıllarımmış meğer onlar. Ben yaşlanmışım :( Bu İstanbul seyahatinde öğrendiğim en acıklı şey bu oldu sanırım. Ben ki üniversite yıllarında Öykücümle beraber bu pazar senin o pazar benim sürekli gezen tozan biriydim, yok bu sefer bedenim kaldırmadı..

Ertesi gün Kadıköy'e inme planımız vardı. Malum sebeplerle yine erken çıkamadık evden :) Sonra annemle çanak çömlek ve kitap üzerine bir sürü dükkan gezdik. Daha önce okuduğum ve beğendiğim kitaplardan da aldım Öykücüme gönderirim diye. Ama sonra içime bir şüphe düştü acaba daha önce göndermişmiydim diye. Malumunuz üniversite yıllarından takılan bir "Alzi" lakabım var. Öykücünün de "Hımbıl" lakabı var (ahanda şimdi takıyorum! :) ) O gidip bakacak da, bana liste yollacak da (yaparsın değil mi Öyküm?)

Cumartesi ise Taksim'e gittik. Peloşumla, Badem'in ablasıyla (görümcem demeyi sevmiyorum) buluştuk. Oh ne güzel Taksim'in altını üstüne getirdik. Tabi 2 günlük gezmenin verdiği yorgunlukla annem ve ablamın ayakları artık isyan etti ve onlar eve yollandılar. Badem'in ablası da gidince biz Peloş'umla başbaşa kaldık. Ha bu arada annecim gitmeden yanımda kalma teklifinde bulundu. Neredeyse 30 yaşına gelmiş kızının 5 sene İstanbul'da yaşadığını unutarak "Tek başına gelebilir misin?" sorusunun üzerine hepimizin bön bakışlarıyla karşılaştı..

Peloş'umla Terkos pasajına bilem gittik :) Sonra oturduk bir yerde, o yedi ben içtim. Biraz daha dolandık ve 8,5'a doğru o başka bir arkadaşıyla buluşacağı için ayrıldık ve ben de eve döndüm. Minibüste ayaklarım ve başım zonkluyordu. Eve ulaşamadan midem de bulanmaya başlayınca gider gitmez koltuğa attım kendimi. Sonrasını pek hatırlamıyorum doğrusu.

Pazar günü zaten yolcuyduk. Nasıl geçtiğini anlayamadım.

Bu seyahatte içimde kalan tek şey Çakılımla görüşememiş olmaktı. Telefonda birbirimize sevgilerimizi iletebildik sadece. O sadece Pazar müsaitti, Cumartesi tiyatroya gidecekti (hadi sen de hımbıllık etme bakayım, anlat şu oyunu bize) benim de karşıya geçmem çok zor olacaktı erken yola çıkacağımız için. Görüşme günümüzü diğer seyahatlere erteledik mecburen.

Bir İstanbul seyahatinin daha sonuna gelmiş bulunuyorduk. Elimizde yaşlandığımızın kanıtlarından başka doğru dürüst bir şey yoktu üstelik :(

Şaka bir yana, ablacım ve annecimle birlikte eski günlerdeki gibi İstanbul sokaklarında vakit geçirmek çok kayifliydi. Tabi diğer aile fertleriyle de (e.ablam ve Peloşum). İyki varsınız!

13 Mart 2008 Perşembe

Hayat arkadaşım


Eşim, sevgili hayat arkadaşımla tanışmamız 1992 yılına dayanır. O zamanlar hazırlık ve orta birinci sınıfı başka bir şehirde okuyup sınıfımıza nakil olan bir öğrenciden fazlası değildi benim için. Ama tesadüf bu ya, sınıfa gelip de en arka sıraya geçip oturduğunda onunla tanışmaya giden ilk sınıf arkadaşı ben olmuştum :)

Ortaokulun devamında ve lisede, 7 senelik okulumuzda, hep aynı sınıfta okuduk. Yıllar geçtikçe arkadaşlığımız da ilerledi ve yazlarımız ayrı geçmez oldu. Yine de hep bir mesafe vardı aramızda. O çok suskundu, bense heyecanlı. Lise son sınıfta mezuniyet gecemiz için hazırlıklara başladık. Bana birlikte gitmeyi teklif ettiğinde aklım nerdeydi bilmiyorum. Tek düşündüğüm onun sessiz oluşu, benimse masada oturmak istemediğimdi. Yine de hayır derken üzgündüm. Çünkü o iyi bir insandı, sadece iyi bir dans arkadaşı olmayabilirdi (bu arada aslında ben de dans etmekten hoşlanmıyorum).

Üniversite sınav sonuçları açıklandığında onun tek tercih yaptığı Ankara’daki üniversiteyi kazandığını duyduk. Bense İstanbul’a gidecektim. Yazları aile evinde yine burada buluşmaya devam ettik. Artık farklı şehirlerde olsak da aslında bütün arkadaşlarımızla birbirimize bağlıydık. Yaz tatillerimiz güle oynaya geçiyordu.

Üniversitelerimizi bitirdiğimizde olduğumuz şehirlerde işe başladık. Birimiz İstanbul’da birimiz Ankara’da..

Bir gün, canım ablacım burada işe girmeye çalışırken ben de iş yerimden ve iş arkadaşlarımdan sıkılmışken, ablamla birlikte aile ocağına dönmek istediğimi fark ettim. O gün bir rüya gördüm.

Kocaman bir tepsi dilek kurabiyesi geldi önüme. Hani Çin midir Japon geleneği midir, içinden fal gibi kağıtlar çıkan kurabiyeler var ya, onlardan. Masada da kocaman bir yapbozun parçaları var. Yavaş yavaş yapbozu oluşturmaya çalışıyoruz. Yanımda da Ankara’da çalışan bir arkadaşım var. Dilek kurabiyelerini açıp ters çevirdikçe yapbozu tamamlamaya çalışıyorum. Dilek kurabiyelerinin arkalarında yapbozun resimleri var çünkü. Sonunda masanın ortasında kocaman bir resim beliriyor. Bir şövalye prensese sarılmış öylece duruyor. Ama şövalyenin ve prensesin kim olduğunu göremiyorum. Bir parça eksik çünkü. Biraz arandıktan sonra masada kalan son dilek kurabiyesini buluyorum ama Ankara’da çalışan arkadaşım o kurabiyeyi saat 7’ye kadar açmamam gerektiğini söylüyor. Ben bekliyorum. Saat 7 olunca kurabiyeyi açıp yapboza yerleştirdiğimde şövalyenin eski arkadaşım, şimdiki sevgilim olduğunu görüyorum. Prenses de benim tabi ki :) Kurabiyeden çıkan kağıttaysa eşimin ismi yazıyor. Tamamlayan parçada yani.

Ertesi gün uyandığımda hala rüyanın etkisindeyim. Akşama Badem’i arıyorum. Rüyadan falan bahsetmiyorum tabi. Havadan sudan konuşuyoruz. En sonunda ona buraya döneceğimi söylediğimde o da burada işe başvurduğunu ve geleceğini söylüyor. Şaşırıyorum çünkü ikimizin de böyle bir düşüncesi yok eskiden..

3 ay sonra ikimiz de buraya dönüyor ve yeni işlerimize başlıyoruz. Liseden yakın arkadaşlarımızın bazıları da zaten burada çalışıyor. İstisnasız her gün buluşuyoruz. Çınaraltına gidip okey oynuyoruz, sinemaya gidiyoruz, evlerde buluşuyoruz. Baya da kalabalık bir gurubuz. Ama en yakın olarak Badem’le birbirimizi seçmişiz.

Bu şekilde 4 ay geçirdikten sonra 7 Ekim günü Badem bana bütün hislerini açtı ve birlikteliğimiz başladı.

Şimdi geriye dönüp de baktığımda bu hikaye çok etkileyici geliyor bana. Yapbozda eksik kalan parça, saat 7’de açmam gerektiği, Ankara’dan gelen arkadaş, birbirlerinin tamamlayıcısı olma durumu hep bir şeyler ifade ediyor şu anda ve içim titriyor.

Bütün bunları neden anlattım peki? :)

Geçenlerde bir arkadaşla yürüyüş yapıyoruz sahilde. Arkadaş dediğim daha yeni tanıştık ama çabuk ısındık. Geçtiğimiz senelerden bahsediyorum sohbet sırasında. Hava bahara dönmeye başladı ya, sahilde yürürken geçen sene öğlenleri çıkıp kitabımla çınaraltına gidip oturduğumu, yemek için eşimi beklediğimi anlatıyorum. İç geçiriyor yeni arkadaşım. Ne güzel diyor, evlisin ve hala kocanla öğlenleri buluşup yemek yeme hayalleri kuruyorsun..

Bütün bunları şu son cümle için yazdım aslında. Çünkü gerçekten bir insanın evli olup da öğlenleri ya da iş arasında herhangi bir zaman eşini görmek istemeyebileceğini düşünmemiştim. O yüzden, birlikte vakit geçirmekten çok hoşlandığım bir insanla evlendiğim için çok şanslı hissettim kendimi. Bir ilişkide ya da evlilikte bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü fiziksel, kimyasal işte ne derseniz, çekicilik zamanla kayboluyor. Aynı insanla 50 seneden fazla evli kaldığınızı düşünün. Birlikte vakit geçirmekten hoşlanmıyorsanız değil 50 sene, 1 sene bile katlanamayabilirsiniz.

Sonuç olarak ;

Bütün arkadaşlarımızın, gerçek dostlarımızın kıymetini bilelim :) Konuyla baya paralel bir sonuç oldu değil mi? :)

24 Kasım 2007 Cumartesi

Hafıza durumum ve facebook

Televizyonlarda görmüşsünüzdür, hatta belki kayıt bile olmuşsunuzdur şu meşhur facebook'a. "Yüz defterine" yani..

Ben de kayıt oldum. Sevdiğim ve görmeyi istediğim tüm arkadaşlarımla zaten görüşüyorum, facebook neyime şeklinde yorum yapan insanların aksine, ilkokul,
ortaokul-lise, üniversite, eski işyeri ve hatta eski mahalle arkadaşlarımın şimdi
nerelerde olduğunu, neler yaptığını, şimdiki hallerini merak ediyorum ben. Sırf bu yüzden kayıt oldum ve fiziksel olarak değişen, evlenen ve hatta çoluk çocuk sahibi
olan arkadaşlarımı buldum ve çok mutlu oldum. Şimdi birbirimizi resimlerden takip
edebiliyoruz :))

Asıl konuya geleyim. Daha önce, şu an hastanede üstlendiğim amelelik işinden önce, İstanbul'da bir ilaç firmasında insani şartlarda çalışıyordum. Ablamla birlikte bir evde kalıyorduk. Ama İstanbul canımıza tak etmişti artık. Yollarda geçirdiğimiz ev-iş arası arttıkça artan saatler yüzünden İstanbul'un güzelliğini yaşayamıyorduk. Ve sonunda
doğup büyüdüğümüz o sahil kasabasına (Küçük İstanbul ve Küçük Paris adlarıyla da bilinir) dönmeye karar verdik. Ablamın işi kolaydı (!). Erdemir'de işe başlayacaktı. Benimse devlet kurumuna kabul edilmem gerekiyordu. Ama öyle bıkmıştım ki olsun dedim, ablamla birlikte memleketimize döneriz. Ben hemen işe başlamasam da olur. Birkaç ay evde oturur, hem kafamı dinlerim.

Böylece başvurumu yaptım. 15 gün içinde başvurumun kabul olduğu (meğer eczacı ihtiyacı varmış memleketim hastanesinde) bildirildi. Ablamın işiyse olmadı. Böylece ben memleketimize dönmüş ablamsa İstanbul'da kalmış oldu. Nerden nereye diye buna deniyor sanırım. Çok üzücü bir dönemdi. Ablacım yalnız kalmaya alışık değildi, üstelik 5 senedir abla-kardeş şeklinde yaşamaya alışmıştı ve benim dönüşümün ilk dönemlerinde eve bile girememişti :(

Böyle üzücü günleri atlattıktan sonra, aradan günler, aylar, yıllar geçtikten sonra o da evlendi ben de evlendim. Artık ikimiz de yalnız değildik. Ablam liseden beri birlikte olduğu sevgili eniştemle evlendi. Yani çok da yalnız değildi 
aslında İstanbul'da. 

Her neyse, yine konudan sapmışım. Facebooktan bahsediyordum..

Geçenlerde S. diye bir kız arkadaşlık talebinde bulundu. Tanımadığım için kabul etmedim. Bir daha bulundu. Yine kabul etmedim. Bir daha bir daha derken baktım bu kız arkadaş benim eski iş yerinden bi arkadaşımın arkadaş grubunda da var. Hemen mesaj attım arkadaşıma. Bu kız kim diye.

Cevap basitti. Eski iş yerimde çalışıyordu. Ben yine de tanıyamadım arkadaşı ama onlarca talebin üzerine mesaj atıp sormaya karar verdim. "Pardon hatırlayamadım ama tanışıyor muyduk acaba?"

"Ben bilmem ne firmasından S. Hani A. ve N. nin arkadaşı. Unutulmak ne kötü.."

Offf!! Unutmuş muyum kızı yani? Ama bu resimler hiç tanıdık değil ki.. Allah Allah.. O zaman kızın kalbini almak lazım şimdi diye düşünüp hafızamnın iyice yerlerde süründüğünün verdiği üzüntüyle yazıma başladım.

"Ama aradan 5 sene geçmiş, hafızam da çok kötü. Kusura bakma nolur vs"

Bir mesaj iki mesaj derken S. mesajlarından birinde benim manken gibi bir kız olduğumu ve beni hiç unutamadığını söyledi. Ben, manken! :)) Bir şeylerin ters gittiği belliydi :) Daha önce1,58 lik  48 kilo "buçukluk" olduğumdan bahsetmiş miydim size? Manken olarak adlandırılmam imkansızdı. İşte o zaman aklıma ben gitmeden yerime alınan kız geldi. Tesadüfe bakın ki onunla adaştık. Belli ki S. beni onunla karıştırmıştı :) Bir yandan olayın vehametine gülerken bir yandan da derin bir oh çekmiştim. Hafızam sandığım kadar kötü değildi, ben unutmamıştım, kız cinarları karıştırmıştı :))

Hemen durumu açıklayıcı bir mesajla S. ye beni karıştırdığını, diğer arkadaşın nerde olduğunu ise bilmediğimi söyledim. 
Bir iki gün mesaj gelmedi. O da araştırmasını yaptı, sonra cevapladı beni :) Evet ben 
haklıydım o karıştırmıştı :))

Facebook'un güzelliği de burdaydı. Bir arkadaş daha edinmiştim. Puhahahah! :))

1 Eylül 2007 Cumartesi

Volvox'un özeti

Ortaokulda 6 kızdık. Grubumuza bir isim de takmış her radyodan kendimiz için şarkı isterdik. O zamanlar For Non Blondes'ın What's up'ı çok meşhurdu. Radyonun şeker dj i Bercis'le kanki olmuştuk. Mektuplarımıza bayılırdı..

Ortaokul böyle güle oynaya geçti. Lise 1 de bir kara kedi girdi aramıza. 4 kişi aramızdan birini sevmemeye ve onu grupta istememeye başladı. Ben buna karşı çıktım. Lisede 
sınıflar tekrar harmanlandığından ayrı sınıflara düştük. Yakın arkadaşlarımız değişmeye başladı.. Bunun üzerine bir sürü olumsuz şey de yaşanınca birden grup dağıldı. En azından istenmeyen arkadaşım ve benim için..

O dönemler büyük bir şaşkınlık içindeydim. Hem arkadaşıma ve bana yapılanları hazmedemiyordum hem çok kızgındım hem de kırılmıştım. Hatice Aşan diye bir Türkçe öğretmenimiz vardı. Bir gün sınav olarak bir kompozisyon yazmamızı istedi. Konusunu belirtmemiş her şeyi bizim hayalgücümüze bırakmıştı. Tam 1 saat boyunca yazmıştım.
Kızıl saçlı çilli kız olarak kendimi, bana eziyet edip dışlayan sevimsiz insanlar olaraksa
eski grubun fertlerini yazmıştım üstü kapalı olarak. Hatice Aşan'ın kompozisyon sınavından 90 alan ilk defa görülüyordu. O bendim! Bir arkadaşım daha 90 almıştı. Şaşırmıştım.. Hayatımdan, özelimden bir kesit sunmuştum öğretmenime. O da çok beğenip 90 vermişti. İnanılır gibi değildi..

Kimse bilmez o kompozisyonumun konusunu ve beni anlattığını. Ne yazdığım çok sorulmuştu ama kimseye anlatmamıştım..

Grubun dağılmasına üzülürken bir yandan da yeni arkadaşlıklar kurmaya başlamıştım. Şimdilerde hala görüştüğüm bir çok dostumla dostluğumuzun temellerini o yıllarda atmıştık. Hatta 
Badem ile yakın arkadaş olmamız da o yıllara dayanır. Her işte bir hayır vardır diye
boşuna dememişler değil mi?