Ben geldiiiiiim! :)
Tatil çok güzeldi. Aslında yollar haricinde çok atraksiyonlu geçmedi. Benim için tatil dinlenme demektir çünkü. Ama gitmeden bahsettiğim iç sıkıntım biraz da olsa devam etti. Ay eşimi bıraktım da gittim, onsuz ilk defa bir yere gittim muhabbeti yapmak istemiyorum. Sevmem o tip şeyleri zaten. Yapışık ikizler değiliz sonuçta. Ama onun gelmeyi çok istemesi ama gelememesi beni üzdüğü için aklım biraz burada kaldı :(
Çarşamba günü hazırlamıştım valizimi, Perşembe eve gelemeyeceğim diye. Badem akşam eve gelince valizim karşısında şaşkınlık geçirdi. En büyüğünü hazırlamıştım çünkü. Elimde böyle incik cincik torba olmasını sevmiyorum ben. İhtiyacım olan her şey tek bir valizin içinde olsun, hem taşıması kolay olsun hem derli toplu dursun isterim. Ama bu yolculuğa 4 kişi küçük bir arabayla çıkacağımız hiç aklıma gelmedi valizi hazırlarken. Badem görünce 4 kişi aynı valizle gelirseniz nereye sığacaksınız dedi haklı olarak. Ben de orta boyuna sığmaya çalıştım. Pek başarılı olduğum söylenemez. Birkaç parça eksilttim. Birkaç parçayı da plaj çantamın içine atıp valizi küçülttüm sayılır.
Gitmeden önceki Perşembe günü nöbetçiydim. Cuma iznimi yararlı kullanayım diye öğlen İstanbul için otobüse bindik eşim tarafından kuzenimizle birlikte. Ereğliden daha yeni ayrıldığım için hiçbir şey yapasım gelmedi. Normalde yolda çok güzel kitap okurum ben. Yok, okuyamadım bu sefer.
İstanbul'a tahminlerimizden daha önce ulaştık. Öyle ki ablamla aynı saatlerde evde olacaktık aslında ama biz epey erken gittik ve hatta ablamın temizlikçisi hala evdeydi! Kapıyı açtık, kadın karşımızda! Merhaba dedik ve içeri girdik. Kadında tık yok. Salona geçip koltuklara oturunca Yeliz yok mu? diye sordu. Yok dedim ben de. Biliyor mu peki dedi. Neyi biliyor mu? diye sordum ben de. Geleceğinizi dedi. İlahi kadın. Dışarıdan gelen tamamen yabancı birileri olsaydık da bizi içeri alacaktın demek :)) Yahu insan bir sormaz mı siz kimsiniz, içeri giremezsiniz falan. Ev bizim ev diye bir apar topar girdik de onun sorması gerekmez miydi sahi? :) Neyse ben durumu anlattım. O da çıkacakmıştı zaten. O gidince biz kuziyle iyice yayıldık.
Ablamlar gelince de yemek yapıp yedik. Beni bir türlü uyku tutmadı. Odaya geçip yatak hazırlamak da işime gelmedi birkaç saat için. Sabah 5'te uyanmayı kararlaştırmıştık çünkü. Salonda TV karşısında uyuklamayı tercih ettim. Sabah 5,5 ta ablam da hortlamış, bu erken kalkmacılık genetik bizde sanırım, yanıma geldi. Ay seni uyandırmayayım falan dedi ama TV'yi açmaktan da geri kalmadı :)) Sonra saati görünce tüh çok da erken kalkmışım dedi. Ben görünce bu saatte kalkacaktık zaten dedim. O zaman panik başladı. Hemen banyo yapmalıyım, valizler hazır mı, Orkan'ı uyandıralım, kuziyi uyandıralım, geç kalır mıyız bıdı bıdı..
Neyse sağsalim çıktık evden ve Pendik-Yalova feribotuna yetiştik. Saat 7'ye. 45 dakika sonra Yalova'daydık. Sonrasında 6 saatlik araba yolculuğu ile sonunda Çeşme'ye ulaştık. Daha önce eşimle birlikte gitmiştik Çeşme'ye. Tanıdık yerler görünce çok sevindirik oldum.
Aslında niyetimiz Alaçatı'da konaklamaktı. Ama kalacağımız yeri sadece uyumak için kullanacağımızdan çok ahım şahım bir yer bakınmadık. Oda + kahvaltı yeterliydi bizim için. Ama Alaçatı'da fiyatlar oldukça uçuktu. O yüzden Ilıca'da konaklayıp Çeşme-Alaçatı-Ilıca arasında mekik dokumaya karar verdik. Ilıca'da Atrium Otel'de kaldık. Fiyat olarak en uygun onu bulduk çünkü :) Oda + kahvaltı kişi başı 40 TL idi. Çok da fena değildi. Bahçesinde küçük bir havuzu vardı. Ege Çeşme Sitesi'ne yürüyüş mesafesindeydi. 2 gün oraya gidip denize girdik zaten. Siteyi acaip çok beğendim ben. Yol boyu uzanan iki katlı bahçeiçindeki müstakil evlere bayıldım. Çeşme'deki tek katlı evlereyse BA-YIL-DIM!! Tek katlı ev iki katlı evden çok daha kullanışlı gelir çünkü bana her zaman. Böyle geniş bir ev olsun, büyük bir bahçesi olsun. Bir kenarında limon ağacımız olsun, bir kenarında renkli renkli çiçeklerimiz olsun. Bir bölümünü de nane, dereotu vs ye ayıralım falan filan :))
(Devamı gelecek)
3 Ağustos 2009 Pazartesi
23 Temmuz 2009 Perşembe
Böyk günlerin habercisi
Salı günü nöbetçiyim. Dün de nöbet iznimi kullandım dolayısıyla. Nöbet izinlerinde aylak aylak dolaşmak çok güzel. Hele ki yanınızda bunu paylaşacak biri/leri varsa. Bugün yine nöbetçiyim. Yarın yine izinliyim dolayısıyla. Hatta yarın İstanbul'a doğru yola çıkacağım. Cumartesi sabah da ablamlar ve kuzenle birlikte ver elini İzmir. Ama işe bakın ki hiç tatil havasında değilim. İlk başta çok heyecan yapmıştım. Sonra bir sürü aksilik oldu. Planlarda değişiklik oldu. Eşim gelip gelmeme konusunda kararsız kaldı. Onun kararsızlığı ve karamsarlığı sonunda beni de etkiledi. İşte bugüne geldik, yarın izne ayrılıyorum ama hiç gidesim yok.
Cumartesi kafamın içindeki düşünceler, başımın üzerindeki baloncuklar aniden değişir ve sevimli adam suratları ( :) ) görmeye başlar mıyım acaba? Endişeliyim bu konuda biraz. Havalar da çok sıcak. Ya dayanamayacağım kadar sıcak olursa? Ya Olimpos'u çok metheden arkadaşların tavsiyesi üzerine Olimpos'a gidip de hiç beğenmememiz gibi bir durumla karşılaşırsak? Hoş daha önce gittik Çeşme'ye, ve çok beğendik. Ama Alaçatı'ya ilk defa gideceğiz. Off bu karamsarlık nereden üşüştü başıma yahu? :(
İş yeri aynı komedide gidiyor. Sene başından beri yetkili olarak devam ettiğim işlerde meğerse yetkili olmadığımı öğrendim! Aslında bakanlıkça yetkili sayıldığımı ama idarenin bunu yazı ile bildirmediği için resmi evraklara imza atmamın suç olduğunu öğrendim. Nam-ı diğer dilekçeci olarak hemen gerekli dilekçeyi yazdım elbette. 2 günde düzelttiler işi. İyi mi oldu kötü mü oldu orası meçhul!
Avatar'ın filmi çekiliyormuş. Bahsetmiş miydim daha önce? Prens Zuko'yu da Slumdog Millionaire'den tanıdığımız Dev Patel canlandıracakmış.
1 hafta buralarda olmayacağım. Tekrar yazışana kadar sağlıcakla kalın efenim :)
20 Temmuz 2009 Pazartesi
19 Temmuz 2009 Pazar
Heyecan dorukta
Bütün bir hafta tam anlamıyla sular altında kaldık. Nasıl bir yağmur nasıl bir gökgürültüsü ve şimşek ikilisi anlatamam. Sonra Cumartesiye geldik. Ben nöbetçiydim. Bir güneş açtı bir sıcak oldu ki onu da anlatamam. Öğlen başım ağrımaya başladı tabi. Sıcak mı daha etkiliydi yoksa burada kapalı kalmak mı ona karar veremedim.
Pazar günü işleri bitirip eve gittim. Daha kahvaltı masasına oturamadan arayıp ilaç istediler. Pazar günü de nöbetçi bendim maalesef. En azından pazarları icap nöbeti tutuyoruz. Bilmeyen ve ilk duyduğunda benim gibi garipseyenler için açıklayayım. İcap nöbetinde hastanede kalmamıza gerek olmuyor. Adı üstünde icap ettiğinde çağırıyorlar biz de geliyoruz. İşte pazar günü de gelmek zorunda kaldım. Çok acil bir şey olsa gam yemeyeceğim de, cumartesi aramama rağmen almayı ihmal ettikleri 2 kalem ilaç için aradılar :(
Neyse bugün güzel bir gün. Harry Potter ve Melez Prens vizyona girmiş. Hiç sevinmedim başta :) Zira bizim köye gelmesi yıllar alabilir. Sonra bir haber duydum. Zonguldak'a bir alışveriş merkezi açılmıştı. İçinde de 5 sinema salonu. Meğer oraya da gelmiş bu film :)) Nasıl sevindim anlatamam. Tabi hemen plan yaptık. Bugün iş çıkışı gidip önce yemek sonra film yapacağız. Gerçi biliyorum baştan sona. Bütün kitapları bir çırpıda okuyup merakımı gidermiştim. Sonuyla çok tatmin olduğum söylenemez ama nihayetinde sona ulaştım işte. Bütün bildiklerimi beyaz perdede görmekten de mutlu oluyorum üstelik bunun için heyecan duyuyorum. Velhasıl akşam için çok heyecanlıyım. Yarın yorumlarımı yapabilmeyi umuyorum. Umuyorum diyorum zira daha önce iş yerinden yazamıyordum biliyorsunuz. Ama birkaç gündür müsaade var, anlamadım ben de :)
Eh, öyleyse yarına kadar ciao! :))
Pazar günü işleri bitirip eve gittim. Daha kahvaltı masasına oturamadan arayıp ilaç istediler. Pazar günü de nöbetçi bendim maalesef. En azından pazarları icap nöbeti tutuyoruz. Bilmeyen ve ilk duyduğunda benim gibi garipseyenler için açıklayayım. İcap nöbetinde hastanede kalmamıza gerek olmuyor. Adı üstünde icap ettiğinde çağırıyorlar biz de geliyoruz. İşte pazar günü de gelmek zorunda kaldım. Çok acil bir şey olsa gam yemeyeceğim de, cumartesi aramama rağmen almayı ihmal ettikleri 2 kalem ilaç için aradılar :(
Neyse bugün güzel bir gün. Harry Potter ve Melez Prens vizyona girmiş. Hiç sevinmedim başta :) Zira bizim köye gelmesi yıllar alabilir. Sonra bir haber duydum. Zonguldak'a bir alışveriş merkezi açılmıştı. İçinde de 5 sinema salonu. Meğer oraya da gelmiş bu film :)) Nasıl sevindim anlatamam. Tabi hemen plan yaptık. Bugün iş çıkışı gidip önce yemek sonra film yapacağız. Gerçi biliyorum baştan sona. Bütün kitapları bir çırpıda okuyup merakımı gidermiştim. Sonuyla çok tatmin olduğum söylenemez ama nihayetinde sona ulaştım işte. Bütün bildiklerimi beyaz perdede görmekten de mutlu oluyorum üstelik bunun için heyecan duyuyorum. Velhasıl akşam için çok heyecanlıyım. Yarın yorumlarımı yapabilmeyi umuyorum. Umuyorum diyorum zira daha önce iş yerinden yazamıyordum biliyorsunuz. Ama birkaç gündür müsaade var, anlamadım ben de :)
Eh, öyleyse yarına kadar ciao! :))
Etiketler:
benden,
genel,
Harry Potter,
sinema salonu,
zonguldak
18 Temmuz 2009 Cumartesi
Devrim Arabaları, 2008 (8,5)

Fazla bir şey anlatmak istemiyorum. Aslında hepimizin bildiği bir hikaye. Herkesin, halkın bile imkansız gibi baktığı bir şey için biraraya gelen Türk mühendislerinin ellerinden gelen tüm gayreti göstererek imkansızı başarmaları ama ufak bir unutkanlık yüzünden gerçekleşen bu başarının gözardı edilmesi ve bu defterin kapanması dersem heralde yaşanılan heyecan ve sonrasındaki hüzün ufak da olsa yüzünüze çarpar. Lütfen seyredin bu filmi. Seyredin ve gerçekleri görün.






Ben çok beğendim. Hatta çok hırslandım. Her zaman olacak böylesi insanlar. Sizi yıldırmaya çalışacak, her başarınızı gölgelemeye çalışacak ve hatta başarılı olmamanız için elinden geleni arkasına koymayacak hainler olacak. Ama yılmayacağız yine de, vazgeçmeyeceğiz. Öyle değil mi?
2008 yılında Tolga Örnek yönetmenliğinde çekilen filmde rol alanları yazmadan geçmek istemiyorum (alfabetik sıraya göre yazılmıştır):
Ahmet İlker Okumuş (erdoğan)
Ali Düşenkalkar (Hayati)
Altan Gördüm (Recep)
Halit Ergenç (Uğur)
Haluk Bilginer (Necip, yaşlılık)
Onur Ünsal (Necip, gençlik)
Sait Genay (Cemal Gürsel)
Seçil Mutlu (Nilüfer)
Selçuk Yöntem (Latif)
Serhat Tutumluer (İsmet)
Taner Birsel (Gündüz)
Uğur Polat (Sami)
Vahide Gördüm (Suna)
Etiketler:
dram,
film,
Halit Ergenç,
Haluk Bilginer,
Onur Ünsal,
Selçık Yöntem,
Taner Birsel,
tarihi
Doubt, 2008 (7,8)

Rahibe Aloysius Beauvier (Meryl Streep) erkeklere karşı önyargılıdır hep. Bu erkek bir peder olsa bile.

Eğitim verdikleri kilisede Peder Flynn (Philip Seymour Hoffman) kürsüye çıkıp ayine başladığında öğrencilerin pederi dinlemesi için elinden geleni yapar aslında. Ama kendisi bile söylenenleri çok özümseyerek dinlemez.

Rahibe James (Amy Adams) öğrencilerine pek sözünü geçirememektedir Rahibe Aloysius'un aksine. Rahibe Aloysius'un tavsiyelerine uyar çoğu zaman.
O sene okula ilk kez zenci bir çocuk, Donald Miller (Joseph Foster) da alınmıştır Rahibe Aloysius karşı çıksa da. Peder Flynn de çocuğa özel ilgi göstermektedir çünkü onun arkadaşları tarafından soyutlanacağını ve yardıma ihtiyacı olacağını düşünür.
Bir gün ders sırasında Peder Flynn Rahime James'i arar ve Donald'ı odasına yollamasını ister.
Birkaç gün sonra Rahime James Rahime Aloysius'un yanına gider ve ona şüphelerinden bahseder. Rahibe Aloysius zaten Peder Flynn'den hoşlanmamaktadır. İki kadın hemen bir plan yaparak Peder Flynn'i odalarına çağırırlar. Amaçları pederin Donald ile münasebetsiz yakınlaşmasını ortaya çıkarmaktır.

Peder bu durumdan çok rahatsız olur. Suçlamalara karşı gelmeye çalışır ama Rahibe Aloysius çok inatçı bir kadındır. Ona çocuğu taciz ettiğini itiraf ettirene kadar rahat vermeyecektir. Rahibe James'inse aklı karışıktır. Pederin açıklamalarını mantıklı bulmuş ve ikna olmuştur. Hatta onun hakkında şüpheye düştüğü için utanç bile duymuştur ama Rahibe Aloysius'u ikna etmek o kadar da kolay değildir.
Rahibe Aloysius bu arada Donald'ın annesi Bayan Miller'ı (Viola Davis) kiliseye çağırıp ona bildiklerini anlatır. Ancak kadının umrunda olan tek şey çocuğun okuldan atılmaması ve istediği liseye girebilmesidir. Bu şekilde hayatı kolaylaşacaktır çünkü.
Sonunda Peder Flynn suçlamalara dayanamaz ve Rahibe Aloysius'un da baskısıyla başka bir kiliseye gitmek için dilekçesini yazar. Gider de. Üstelik iyi bir yere baş olarak gitmiştir. Rahibe Aloysius'a rağmen terfi edilmiştir.
Sonunda iki kadın, Rahibe Aloysius ve Rahibe James kilisenin önündeki bankta oturur ve sohbet ederler. Rahibe James'in aklı hala karışıktır ve yaptıklarından ötürü geceleri uyuyamadığını söyler. Rahibe Aloysius'un şüphesizliğine ve kendine güvenine, rahatlığına olan hayranlığını belirtir. Karşısındaki kadın ilk kez yelkenlerini suya indirir o anda. Ağlamaya başlar ve aslında şüphe duyduğunu itiraf eder.
Bence oldukça sıkıcı bir filmdi. Hele bu şekilde anlatınca nasıl seyretmişim ben bu filmi diye düşünmeden edemedim :) Ama itiraf edeyim, seyrederken o kadar da sıkıcı değildi be :)) Yani sıkıcıydı evet de seyredemeyecek kadar bayık değildi en azından. Yine de mutlaka seyretmenizi gerektirecek bir durum yok.
Film 2008 yapımı ve yönetmenliğini John Patrick Shanley yapmış. Ve aslında IMDB'de baya yüksek puan almış:7,8! Acaba ben mi anlamadım filmden? :))

2 oscarlı Meryl Streep'i herhalde bilmeyen yoktur. Benim için ilk filmi 1992 yapımı Death Becomes Her adlı filmidir ki sanırım daha önce o filmi ne kadar çok sevdiğimden bahsetmişimdir. Bruce Willis ve Goldie Hawn ile başrolleri paylaşmıştı o filmde ve inanılmaz keyifli bir filmdi :) 1993'teki The House of Spirits, 2002'deki Adaptation ve The Hours, 2004'teki Lemony Snicket's A Series of Unfortunate Events, 2006'daki The Devil Wears Prada seyrettiğimiz diğer filmlerinden.

Philip Seymour Hoffman'ıysa daha önce 1998 yapımı Patch Adams, 2000 yapımı Almost Famous, 2002 yapımı Red Dragon ve 25th Hour, 2003 yapımı Cold Mountain, 2004 yapımı Along Came Polly, 2005 yapımı Capote ki bu filmle oscar kazanmıştı, 2006 yapımı Mission Impossible 3, 2007 yapımı Before The Devil Knows You're Dead gibi filmlerde seyretmiştik.

Amy Adams'tan en son Enchanted adlı filmde bahsetmiştim. O günden bugüne ne değişti benim için? Wedding Date'i seyrettim :)
Etiketler:
Amy Adams,
drama,
film,
gizem,
John Patrick Shanley,
Joseph Foster,
Meryl Streep,
Philip Seymour Hoffman
17 Temmuz 2009 Cuma
The Escapist, 2008 (6,9)

Bir koşturmaca, bir telaş içinde başlar film. Birkaç adam daracık bir yerden geçer. Adamlardan biri geçmeden arkasına bakar. Biraz bekler. Gelen olmaz. Ne yapacağını şaşırmış bir hali vardır. Aniden biri daha çıkar geldikleri yerden. Ama bu beklenen adam değildir. Bekleyen adam son gelene “Perry?” diye sorar ve adamı duvara sıkıştırır. Adamın elinde bir fotoğraf vardır. Fotoğrafla geçiş iznine sahip olmuştur. İkisi de sırayla dar yerden geçerler.
Geçmişe döneriz bir anda. Demir parmaklıklar ardında, bir hapishanede buluruz kendimizi.

Frank Perry (Brian Cox) hücresinde tek başına kalmaktadır.

Lenny Drake (Joseph Fiennes) sürekli spor yapmakta ve gücüne güç katmaktadır.

Brodie (Liam Cunningham) Frank’in arkadaşıdır ve hapishane çevresindeki boruları çok iyi bilmektedir.
Batista (Seu Jorge) revirde çalışan ve hapishanedekilere uyuşturucu sağlayan mahkumdur.

Rizza (Damian Lewis) hapishanenin ağası konumundadır. Her şey ondan sorulur ve herkes ona hesap vermek zorundadır.
Tony (Steven Mackintosh) biraz da abisi Rizza’nın gücüne dayanarak tüm mahkumlar üzerinde hakimiyeti olduğunu düşünen biridir.

Hapishaneye yeni mahkumlar getirilir. Lacey (Dominic Cooper) de bu mahkumlar arasındadır ve Frank’ın yanına verilir. Geldiğinde verilen selamı bile almaz Frank. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz çünkü.
Bir gün Frank’e mektup gelir. Aslında bu duruma alışkındır. Çünkü periyodik olarak yazdığı mektuplar teslim alınmadığından iade gelmektedir. Ancak bu seferki kendi ismine gelir. Başkası tarafından kendisi için yazılmıştır. Merakla mektubu açar Frank. Masasının başında 7 yaşındaki haliyle fotoğrafı olan kızı hakkındadır mektup. Kızı artık 21 yaşındadır ve uyuşturucu bağımlısıdır. Bu nedenle iki kere ölümden dönmüştür. Bu kötü haberler karşısında yıkılır Frank. Kızı da olmasa onu hayata bağlayan bir şey olmayacaktır. Bu yüzden kaçmaya karar verir.
Frank çamaşırcıdır hapishanede. Büyük kurutma makinelerinin içindeki kapaktan havalandırma kanalına erişebileceğini düşünür. Ancak ondan sonrası için bir planı yoktur çünkü hapishanenin geri kalan kısmı hakkında bir fikri yoktur. Bunun için Brodie’ye başvurur. Ona planını anlatır ve havalandırmadan sonra neyle karşılaşacağını anlatmasını ister. Brodie anlatmak istemez önce. Frank’i sever ve kendisi olmadan bu işi başaramayacağını düşünür ve sonunda tamam der.
Bu sefer de kapalı kapılardan geçmelerini sağlayacak birine ihtiyaçları vardır. Akıllarına Drake gelir. Planı Drake’e anlatırlar. Çelik kapıları kesmek için onun bir fikri vardır.

Frank, Brodie ve Drake kaçış planları hakkında çaktırmadan iyileştirme ve geliştirme yaparken Tony bunu fark eder ve onları sıkıştırır.
Üçlü Tony’yi susturmak için ona en sevdiği şeylerden biri olan uyuşturucu vermeye karar verirler. Tony’nin istediği yarım kilodur. Bu kadarını bulmak mümkün değildir ama sorunu Batista’ya açıp karşılığında özgürlüğünü vermeyi teklif edince bu sorunu da çözmüş olurlar.
Bu arada Tony kafayı Lacey’e takmıştır. Frank Brodie ile planlar hakkında konuşurken Lacey’den odadan çıkıp dolaşmasını ister. Lacey odadan çıkınca kendisine doğru gelenler olduğunu görünce alt katlara doğru iner. Gardiyanlar ve mahkumların yönlendirmesiyle bir odaya girer. Tony odada onu beklemektedir. Lacey’i sıkıştırır ve ona tecavüz eder.
Bir gün Tony Frank’in odasına gelir. Lacey uyumaktadır. Tony Lacey’nin üzerine çıkarken Frank adama karışmaz. Ama Lacey uyanınca üzerinden atar Tony’i. Çok hiddetlenir ve eline geçirdiği sandalyeyle Tony’i ölesiye döver. Tony odadan çıkar ancak yürümeye bile hali yoktur. Yine de Lacey’i Rizza’ya şikayet edeceğini söyleyerek, sürünerek de olsa yürümeye çalışır. Merdivenlerin başına gelince aşağı kadar yuvarlanır ve ölür.
Bu haber duyulduğunda gardiyanlar Lacey’i alıp götürürler. Bu durum Rizza’nın kulağına gidince Lacey’e ulaşamadığından Frank’i odasına çağırır. Frank’e Lacey geri geldiğinde onu mutlaka kendisine göndermesini tembih eder.

Lacey cezasını çekip geri geldiğinde Frank’in gönlü onu Rizza’ya göndermeye razı gelmez ve ona kızının fotoğrafını verip diğerleriyle buluşacakları yere yönlendirir. Frank de mecburen Rizza’nın odasına gider. Asıl macera da bundan sonra başlar. Frank Rizza tarafından vurulur.

Frank arkadaşlarının peşinden gider ve kurşun yarasıyla zor da olsa onlara yetişir. Brodie, Drake, Batista ve Lacey ile hapishaneden kaçabilmek için önlerine çıkan her engeli aşmaya çalışır ve bunu başarırlar.

Ancak sonunda… Yok yok sonunu anlatmayacağım. O zaman zevki kalmaz değil mi? Sonu güzeldi aslında. İyi bittiğini söyleyemeyeceğim ama beni şaşırttı. O kısmı güzeldi bana göre. Kısaca bence güzel bir filmdi. Seyrederken sıkılmadım.
Filmin başından sonuna kadar da aklımda olan tek bir film vardı : Shawshank Redemption. Ne de olsa o da filmin başından sonuna kadar bir hapishanede geçiyor. Ve onda da bir kaçış planı var.
Film 2008 yapımı ve Rupert Wyatt tarafından yönetilmiş.

Frank rolündeki Brian Cox’un filmografisi oldukça geniş. Zaten çok tanıdık bir yüz. Rol aldığı tanıdık filmler Match Point, X2, 25th Hour, Adaptation, The Ring, The Bourne Identity, Kiss The Girls, The Fourt Floor.

Damian Lewis’i daha önce 2003 yapımı Dreamcatcher’da seyretmiştik. Diğer filmlerinden seyrettiğimiz olmamış henüz.

Joseph Fiennes’i asıl olarak Shakespeare In Love’dan biliyor olmamız gerekirdi ancak ben hala maalesef seyredebilmiş değilim. Altyazı sorunu nedeniyle ertelemiştim ama merakım hiç sönmedi itiraf edeyim. Seyreceğim umarım kısa zaman içince :) 2001 yapımı Enemy At The Gates’te de oynamış aslında.

Liam Cunningham’ı en son The Mummy : Tomb Of The Dragon Emperor’da seyretmişiz. Onun da kalabalık bir film listesi var aslında ama bilemedim onları.
Etiketler:
Brian Cox,
Damian Lewis,
film,
Joseph Fiennes,
Liam Cunningham,
macera,
polisiye,
Rupert Wyatt
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)