10 Haziran 2008 Salı

Bozulmak ya da kafayı sıyırtmak

Sonunda divx oynaticimiz iflas etti :( Bozuldu işte. Yenisini sipariş ettik ama hala temin aşamasında. Film yolculuğumuza kısa bir ara vermek durumundayız ühü :(

8 Haziran 2008 Pazar

Jumper, 2008


Hayden Christensen'ın bu son filmini seyretmek büyük bir keyifti benim için. Star Wars manyağı olarak Hayden'e olan hayranlığım anlaşılabilir sanırım. Aah Anakin'cim ah :)



Bir de The O.C. dizisinden en sevdiğim karakterlerden biri olan Rachel Bilson vardı. Çok iyi bir oyunculuk sergilemese de renkli kişiliğiyle ayrı bir tat katmış filme.


David Rice (Hayden Christensen) platonik olarak Millie'den (Rachel Bilson) hoşlanmaktadır ve ona hediye olarak cam küre (hani çevirdiğinizde kar yağıyormuş gibi görünenlerden, ne deniyor bilemiyorum) alır. Millie'nin arkadaşı Mark bunu görünce David'le alay etmeye başlar ve küreyi alıp donan gölün üzerine atar.

David içerler bu duruma ve gölün üzerine giderek küreyi geri almak ister. Ancak buzlar çok kalın değildir ve David'i taşımayıp kırılır.

Millie yardım çağırsa da artık çok geçtir, David buzların altında kaybolup gitmiştir. Bundan sonraki 8 yıl Millie ve arkadaşları için David'siz geçecek ve eski yaşantılarına kaldıkları yerden devam edeceklerdir.

Ancak David'in yaşamında çok şey değişecektir. David buzların altında sürüklenmeye başladıktan bir süre sonra kendisini okul kütüphanesinde bulur. Sırılsıklamdır ve cam küre elindedir. Bir şey anlamaz bu durumdan ve eve gider. Buzun altında kaldığı anı düşündüğünde kendini yeniden kütüphanede bulur. Evine döndüğünde daha önce bulunduğu ya da fotoğrafını gördüğü yerlere zıplayabildiğini farkeder. Bir yere gitmek için o yeri düşünmesi yeterlidir. O bir zıplayıcıdır (jumper).

Annesi o daha 5 yaşındayken evi terketmiştir. Babasıysa hiçbir zaman ilgili bir baba olmamıştır dolayısıyla David'i eve bağlayan bir şey yoktur. Bu yüzden eşyalarını ve fotoğraflarını toplar. Ancak gidebilmesi için paraya da ihtiyacı vardır. Onun için önce banka soyar. Yeterli parayı toplayınca evden ayrılır zıplayarak :)



8 yıl sonra Millie'yi görmek için yine zıplayarak eski yaşadığı yere gider. Ancak başka arkadaşları da onu tanır. Onlara göre David 8 yıl önce ölmüştür. Millie'yle konuşurken yine Mark çıkagelir ve her şeyi berbat eder. Mark'la David kavga etmeye başlar. Gözden uzak bir köşeye gittiklerinde Davip Mark'la birlikte zıplayarak daha önce soyduğu bankanın kasasına gider ve onu orda bırakıp Millie'nin yanına döner.



Bu arada Rolan (Samuel L. Jackson) ve ekibi (kahramanlar olarak bilinirler) zıplayıcıları yakalayıp öldürmektedirler. 8 yıldan beri de David'in izini sürmektedirler. Rolan, Mark'ın bankada bulunduğu haberini alınca onu sorgulamaya da gider. Mark'tan David'i ve Millie'yi öğrenir ve yeniden David'in peşine düşer.



David ve Millie için her şey yolundadır. David onu daha önce hep gitmek istediği yerlere götürmeye çalışır. Roma da bunlardan biridir. Ama her yere normal insanlar gibi seyahat etmek zorundadırlar çünkü Millie henüz David'in zıplayıcı olduğunu bilmemektedir.



Bu arada David tek zıplayıcının kendisi olmadığını öğrenir. Roma'da kahramanlardan kaçarken Griffin'le (Jamie Bell) tanışır. Griffin de zıplayıcıdır ve kendini kahramanları öldürmeye adamıştır. Evi olarak döşediği yerin bütün duvarlarını kahramanların resimleri kaplamaktadır.

David yakalanıp bir odaya alındığında Rolan gelmeden önce annesi odaya girer. David için bu çok şaşırtıcıdır ama annesiyle konuşmaya fırsat bulamadan annesi ona kaçmasını söyler. David, ordan çıkar çıkmaz Millie'yi bıraktığı yerden alır ve apar topar arabaya bindirir. Millie'yi bir an önce evine göndermelidir. David aranan biridir ve Millie uçağa yalnız binmelidir. O eve ulaşana kadar David ve Griffin'in yapması gereken şeyler vardır, Rolan'ın işine son vermek gibi.



Ancak David Millie'nin evine geldiğinde daha ona olan biteni anlatamadan Rolan ve diğer kahramanlar da Millie'nin evine gelir. Yanlarındaki teknolojik cihazlar sayesinde zıplayıcıların açtıkları kapıdan onları takip edebilmektedirler. Bu şekilde David'i ele geçirler.



Ancak Millie henüz yakalanmamıştır. Onun sayesinde David de kurtulur ama bu sefer de Millie kahramanların eline geçer.


(Heyt, Hayden'e bakın, bu Jedivari bir hareket değil de nedir? :) )
Sonunda David, Millie'yi de kahramanların elinden kurtarır.
Filmin sonunda annesinin evine gider ve onun da bir kahraman olduğunu, David ilk zıplayışını (bilinçsizce) 5 yaşında yaptığından evi terk etmek zorunda olduğunu öğrenir. Annesi onu çok sevdiği için bu şekilde hayatını kurtarmıştır.



Film eğlenceliydi. Eğlenceli vakit geçirmek için birebir. Hele ki oyuncuları siz de benim kadar çok seviyorsanız mısırınızı da yanınıza alıp koltuğunuza iyice yayılın derim.
Filmi Doug Liman yönetmiş. Ben en üstteki posteri daha çok beğendim ama aşağıdaki gibi bir posteri daha var filmin.
Hayden Christensen'i Star Wars'tan bildiğimizi söylemiştim. Ama ondan başka benim yine çok severek seyrettiğim bir filmde daha rol almıştı : Life As A House. Seyretmediyseniz onu da mutlaka listenize alın bence. Aslında bir sürü başka filmi de var ama ben seyretmedim henüz.
Rachel Bilson'u ise ben ilk olarak The O.C. dizisinden tanıdım. Ben daha sonra Scrubs dizisinden tanıdığımız Zach Braff'la oynadığı The Last Kiss'i de seyretmiştim. Evlilik kararı alan bir adamın evlilikten ürkerek depresyona girmesi ve yeni arayışlar içinde olmasıyla ilgili bir filmdi.

6 Haziran 2008 Cuma

Funny Games U.S., 2007



Ann (Naomi Watts), George (Tim Roth) ve oğulları Georgie (Devon Gearhart) yazlıklarına giderler. Bu arada yolculuk esnasında bir anne, bir baba farklı cd ler koyarak kimin hangi şarkısı olduğunu tahmin etmeye çalışırlar ki bu bizim de eşimle çok yaptığımız bir şey olduğundan çok hoşuma gitti. Tabi onlar da bir de çocuk vardı bu oyundan kendine güzel bir pay çıkarabilecek olan. Neyse geri dönelim konumuza.

Arabalarının arkasında yelkenlileri de vardır. Niyetleri hemen geldikleri gün yelkenliyi suya indirmektir. Bunun için komşuları Thompson'lardan yardım isterler geçerken. Ann ve Gerorge arabadan inmeden, evinin bahçesinde iki kişiyle birlikte duran komşularına seslenerek isterler bu yardımı. Komşularında bir gariplik vardır ama çok önemsemezler.




Aradan biraz zaman geçtikten sonra Ann eve yerleşmeye çalışırken George ve Georgie de kıyıya inip yelkenlinin başına geçmiştir. Georgie ara sıra gelip Ann'den babasının ihtiyacı olan malzemeleri ister. Son gelişinde kapının önünde dikilir kımıldamadan. Kapıda yabancı biri vardır ve uslu bir çocuk olarak annesine bundan bahseder. Kapıdaki, komşularının bahçesindeki iki kişiden biri olan Peter'dır (Brady Corbet). Kendisini hatırlatıp Ann'den komşularının adına 4 adet yumurta ister. Ann yumurtaları verir ancak Peter henüz dışarı çıkamadan 4 yumurtayı da yere düşürerek kırar. Bunun üzerine mutfağa geri gelir ve tekrar yumurta ister. Bu arada Paul (Micheal Pitt) de eve gelmiştir. Peter'ın yaptıklarına bakıp onun adına özür diler.






Paul holdeki golf sopalarını görünce Ann'den onları denemek için izin ister. Ann yumurtalarla uğraşırken istemeden de olsa sopaları kullanabileceğini söyler. Paul işi bitip geri geldiğinde Peter hala evdedir. Ann bu işten sıkılmıştır ve artık evden gitmelerini ister. Ama iki adam da yumurtaları almadan gitmemekte ısrar etmektedir. Ann çıkmalarını defalarca rica etse de bir sonuca ulaşamaz.




Sonunda George da eve gelir. Ann kocasına iki genç adamı evinden çıkarmasını söyler ama adamın ne olduğundan haberi yoktur. Onun için birden kabalık yapıp adamları evden kovmak istemez. Olan biteni öğrenmeye çalışırken Paul'un saygısız cevapları karşısında dayanamaz ve ona tokat atar. Paul de elindeki golf sopasını George'un dizine savurarak adamı yere serer.



Hikaye de bundan sonra başlar aslında. İki genç adam 3 kişilik bu aileyi kendi oyunlarına dahil ederek eve tutsak edecek ve onlara kötü zamanlar yaşatacaktır. Amaçları 3'ünü de öldürmek ve bunu yaparken kendi kendilerine eğlenmektir.




Film 2007 yapımı. Yönetmenliğini önce La Pianiste'den, sonra Cache'den tanıdığımız Micheal Haneke yapmış. Yönetmen daha önce 1997'de Avusturalyalı oyuncularla çekmiş Funny Games'i. Yani 2007 yapımı bu filme şarkılardaki gibi "cover" diyebiliriz sanırım :) 1997 yapımı olanı seyretmiş eşim, güzelmiş, benim bir fikrim yok bu konuda. İlk filmde istediği kitlelere ulaşamamış olsa gerek ki 2007'de Haneke yeniden çekmiş filmi, bu sefer hepimizin bildiği oyuncularla, birebir aynı olarak hem de. Bu filme gelince yönetmenin kesinlikle amacına ulaştığını söyleyebilirim. Film inanılmaz derecede rahatsız edici çünkü. İki adam durduk yerde evinize giriyor ve kendi evleriymişçesine rahatça hareket edip sizi bunaltıyor. Üstelik bir zaman geliyor, siz onların evindeymiş gibi rahat hareket edememeye başlıyorsunuz. Üstüne bir de ölüm korkusu ekleniyor ki işte orda seyrederken bile oturduğunuz yerde zor oturuyorsunuz. Ben acaip derecede rahatsız oldum yani, başka bir şey söylemeye gerek yok sanırım :) Filmin amacı şiddetin rahatsız ediciliğini farkettirmekmiş zaten, çok başarılı...

Naomi Watts son zamanlardaki favorim güzellik konusunda. Filmde de çok güzel, ama bu iki gıcık adam o güzelliği bile silip süpürecek şeyler yapıyorlar kadıncağıza. Mulholland Dr., The Ring 2, King Kong, The Painted Veil (aaaah ah), Eastern Promises daha önce seyrettiğimiz filmlerinden.

Tim Roth usta oyuncu. Bu filmde biraz pısırık bir rolü vardı ki ben en başta sinir olmuştum. Reservoir Dogs, Planet of Apes, Dark Water daha önce seyrettiğimiz filmlerinden.

Micheal Pitt'i ise ben ilk olarak Dawson's Creek'te Jen'e yazılan adam olarak tanıdım. Daha sonra Sandra Bullock'un da yer aldığı Murder By Numbers'ta gördük kendisini. The Village'da da oynamış ama ordan anımsayamadım :)

Hamiş : Film müziği olarak ilk başta anlattığım şarkı tanıma oyunundan Gigli'yi dinletmek isterdim size. Anladığım kadarıyla Benjamino Gigli orda bahsi geçen Gigli. Ama onu ararken şimdi dinlemekte olduğunuz şarkıyı çok eğlenceli buldum ve hazır başka bir Gigli bulmuşken içinde oyun geçen bu filme de uygundur diye düşündüm :)

5 Haziran 2008 Perşembe

Güzel bir film haberi

Bugün (05.06.2008) ATV'de saat 22:10 da beğenerek seyrettiğim bir film varmış : The Boondock Saints (Şehrin Azizleri).

1999 yapımı bir film. Willem Dafoe, Sean Patrick Flanery, Norman Reedus oynuyor filmde. Daha önce Desu Noto'dan bahsetmiştim. Konu olarak benziyor biraz. Dindar iki kardeş dünyayı kötülüklerden kurtarmak istiyor ve suçluları bir bir öldürmeye başlıyorlar. Seyretmeye değer bence.

İyi seyirler.

4 Haziran 2008 Çarşamba

Diary Of The Dead, 2007


Bir spiker, 16 yaşındaki oğlunu öldürdükten sonra kendini de silahla öldüren bir adamın hikayesi peşindedir. Hastane önüne gelip çekim yapmaya başladıkları sırada cesetlerin hareket etmeye başladıklarını görürler. Kameraman bütün bunları çekmeye çalışırken bir anda ölüler çoğalır ve gelip spikeri de ısırırlar.

Burada görüntü hooop atlar ve bir ormana gider...



Jason Creed (Joshua Close) arkadaşlarıyla birlikte zombi filmi çekmeye çalışmaktadır : Death to Death.



Başrollerde Ridley (Philip Riccio) ve Tracey (Amy Ciupak Lalonde) vardır. Çektikleri sahnede Ridley bir zombidir ve ormanda Tracey'nin peşinden yavaşça koşarak onu yakalaması gerekmektedir. Bu arada ekibin diğer üyeleri de radyo dinlemektedir. Radyoda ölü insanların canlanıp etrafa korku saçtıklarını duyarlar. Bunun üzerine Ridley çekim alanını terkedip eve gitmek ister. Francine Shane (Megan Park) da ona katılır.



Diğer ekip üyeleri kararsız kalır ilk başta. Jason'sa ısrarla kamerayı elinden bırakmaz. Tüm yaşananları kameraya çekerek filmleştirmek ister. Sonunda herkes evine gitmeye karar verir ve karavanlarına atlayıp yola çıkarlar. İlk durakları Jason'un kız arkadaşı Deb'in (Michelle Morgan) yurdu olacaktır. Haberleri duymalarının üzerinden sadece 25 dakika geçmesine rağmen ölüleri dirilten virüs her yere yayılmıştır ve yurt bomboş görünmektedir. Arkadaşları gitmiş olsa da Deb (Debra) odasını terketmemiştir. Jason ve arkadaşlarının geldiğini görünce Debra da onlara katılır ve karavanda yolculukları başlar.



Evlerine doğru yol alırken karşılarına canlanan ölüler çıktıkça arabayla onları ezip geçmek zorunda kalırlar. Bu esnada şoförlüğü Mary (Tatiana Maslany) yaptığından vicdan azabı çeker ve arabayı kenara çekip kendini başından vurur. Ama henüz ölmemiştir. Hala kalp atışı duyan arkadaşları onu hastaneye götürmeye karar verir. Ancak hastane de bomboştur. Yeniden dirilen ölüler dışında...

Film 2007 yapımı. Yönetmenliğini George A. Romero yapmış. Ben oldukça gereksiz buldum.

Filmin başından itibaren amatör kamerayla çekim var. Jason film çekiyor ya, kamerayı elinden hiç bırakmıyor. Ama daha önce anlattığım Rec'teki gibi mide bulandırıcı titreklikte bir çekim değil. Nispeten daha iyi yani. Konu çok bilindik, o sorun değil de, hikaye de çok sıradan işlenmiş bana göre. Hiçbir çarpıcılığı yok. Yani ne korku ne gerilim. IMDB'de de 6,4 puan almış. Vasat...



Hamiş : Film müziklerini bulamadım. Onun için daha önce bahsettiğim Death Note (Desu Noto) adlı filmin müziklerini ekledim fona.

3 Haziran 2008 Salı

Pıff :)

@ Dün babam için kontrole gittik. Ankara'daki doktorunu aradım, yapılması gereken testleri söyledi, bir sıkıntısı yoksa gelmenize gerek bile yok dedi. O yüzden burdaki kalp doktoruna ve bir dahiliye uzmanına gitmeye karar verdik. Kan tahlili, EKG, EKO gibi testler yapıldı. Her şey yolunda görünüyor. Kolesterol seviyelerinin düşmesi, kilo vermesi çok iyimiş, kendine iyi bakmaya devam ederse bir sorunla karşılaşmazmış. Çok sevindik :)

@ Babamla işlerimiz bittikten sonra eşimle buluştuk (o benden geç çıkıyor işten, o çıkana kadar biz her şeyi halletmiştik). Benim iş yerimden iki arkadaşla birlikte gittik grup olarak tenis kursuna yazıldık. Benim giyinecek vaktim olmadığından işten çıktığım kıyafetlerle gittim, tabi eşime spor ayakkablarımı vs almasını tembih ederek. O, şort ve terlikle gelmişti, tabi onun spor ayakkabıları da hazırladığı çantadaydı. Ama nedense (!) tenis hocamız bize ders zamanları spor ayakkabıyla gelmemiz gerektiğini söyledi. Hadi ben neyse de sanki eşim şıpıdıp şıpıdıp terlikle koşacak kortta :)) (Hoca dediğim de benim pilates hocam ayrıca, idi yani)

@ Bugün piknik günümüz. Geçen sene her Salı günü pikniğe gidiyorduk arkadaşlarla. Bu sene Çarşambada karar kılmıştık ama sanırım tenis nedeniyle tekrar salıya döneceğiz. İş çıkışı yine hemen eve gidip her zaman hazır olan piknik çantamıza ek olarak salata yapıp koyacağım. Hepsi budur işte, diğerlerini yol üzerindeki markette buluşarak hallediyoruz her seferinde.

@ Bu aralar Kafka'nın Dava'sını okuyorum. Kısa bir kitap ama her gün oraya koş buraya ışınlan derken epey yavaş gidiyor. Aslında meraklıyım. Bu dava neden açılmış bilen var mı sahi? :)

@ Evelsi gün oturduk Cem Yılmaz'ın 2007'deki şovunu seyrettik. DVD'si çıkmış da sonunda. Komikti, epey güldüm. Ama eskileri daha komikti sanki?

@ Dün de Diary of the Dead diye bir film seyrettik. Gereksiz bir filmdi bence. Ama merak edenler için yazacağım en kısa zamanda.

@ O zaman..

1 Haziran 2008 Pazar

Sek

Haftasonu baya şenlikli geçmişti. Genç kadın eşiyle ilk kez karşılıklı rakı içecekti. Daha önce de alkol maceraları olmuştu : Tekila, margarita, mojito en sevdikleri içkilerdendi. Şarap'a da hayır demezlerdi elbet. Ama işte rakıyı karşılıklı olarak ilk kez içeceklerdi.

Evde bir telaş başladı önce. Rakı yanına yiyecek hazırlama telaşı. Adam akıllı yemek yapmayacaklardı. Masayı sadece içkiye arkadaşlık etsin diye donatmaya karar verdiler.

Önce patates kızarttılar kıtır kıtır. Küçük bir tava çıkartıp doğradıkları yeşil biberleri kavurmaya başladılar. Evde yumuşamış domatesler de vardı. Onları rendelediler. Buzdolabından sarımsak çıkararak onları da küp küp doğradılar. Sonra kavrulan biberin üzerine eklediler domatesle sarımsağı. Bu güzel sosu kızarttıkları domatesin üzerine boca ettiler.

Ocağın diğer tarafında etli dolmaları ısıttılar.

Genç adam daha önceden kestiği kavun ve karpuzu buzdolabından çıkartıp masaya koydu. Genç kadın da salataya son eklemelerini yaptı ve birlikte evlerinin minik balkonuna çıkarak keyif yapmaya başladılar.



Fonda Şevval Sam çalıyordu. O güzel sesiyle Türk Sanat Müziği'nden hoş şarkılar okuduğu "Sek" albümü vardı bilgisayarda. Genç kadın bu şarkıları çok seviyordu. En çok da Bir Fırtına Tuttu Bizi, Ömrümüzün Son Demi, Menekşe Gözler Hülyalı şarkılarını seviyordu. Müzik çaldıkça karı koca coştular. Bardakları tokuştururken bir yandan da şarkılara eşlik ediyorlardı. İşte mutluluk buydu...

Hamiş : Fotoğraflar yine Badem'e ait :)