Blogunu her gün güncelleyenlere çok özeniyorum, misal Öykücüm.
Bu kadar gücü nerden buluyor bilmiyorum ama zevkle okuyorum. Sürekli güncellenmeyen blogları çok sevmiyorum ve son zamanlarda benimki de onlara döndüğü için çok üzülüyorum.
Hep 2008'i bekle diyorum kendime ama bana ne getireceğinden şüpheliyim aslında.. İş yerimdeki sıkıntıyı bir türlü üzerimden atamıyorum çünkü her gün yeni bir olumsuzlukla karşılaşıyorum. İş ve özel hayatını bıçak gibi keskin hatlarla birbirinden ayıranlara da çok özeniyorum ama insan işyerindeki üzüntüsünü akşam evine taşımamayı, bütün olumsuzlukları saatin 5'i vurmasıyla kafasından atmayı nasıl başarabiliyor ben hiiiiiç bilmiyorum :(
Yine yorgunum, yine üzgünüm, yine sıkkınım bugün. Kalın kafalı başhekimin yüzüne istifa dilekçemi fırlatarak kaprislerini daha fazla çekemeyeceğimi haykırmak istiyorum. Sonra
da eczanemi açıp amiri de memuru da ben olacağım kendi iş yerimde gerektiğinde elime örgümü alıp örmek istiyorum (!) (Pöh, bu çok aykırı oldu bana :) )
Bazen üniversite bitirmesine rağmen çalışmayıp da ev hanımlığı yapan ya da çoluk çocuk
yetiştirmek için işine sonsuza kadar işine son veren kadınları çok iyi anlıyorum. Şu durumda bile bunu yapabilir miyim bilmiyorum, hayır büyük ihtimalle yapamam, ama yapsam neler olurdu çok merak ediyorum!
* * *
Bu arada Badem ve Osi'yle briçe yazıldık. Dakyüz nerde derseniz, evinde, hımbıllık
yapıyor.
Briç de tam benlikmiş! Müthiş bir hafıza gerektiren bir oyun, yok yok spormuş, eğitmenlerimiz öyle söylüyor. Daha oynamaya başlamadığımız için oyun mudur spor
mudur konusuna pek yorum yapamayacağım ama 3 derste anladığım kıvrak zekalı insanların briç oynayabileceği gerçeğidir. Ben, alzi, elimde notlar olmadan nereye gidiyorsun diye sordum bugün kendime. Bakalım nereye gideceğim..
Günün özeti :
1-Sen yine de 2008'i bekle.
2-Briç senin neyine?
3-Hadi şimdi git sıcak bir duş al da yat artık.
amir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Aralık 2007 Salı
16 Ekim 2007 Salı
Son zamanlarda neredeydim
Merhaba sevgili takipçilerim.. O kadar uzun zamandır yazamadım ki hala takipçim olup olmadığından emin değilim aslında..
Başım her zamanki gibi belada. Yine anlatacak çok şeyim, dalacak çok insanım, parçalayacak çok başıbüyüğüm var. Hep güzel şeylerden bahsedebilsem keşke. Mesela dün sonunda Ratatoulle'i seyredebildik Badem'le. Büyük bir hevesim de vardı güzel güzel anlatayım diye. Anlatacağım da ama ruhum o kadar sıkıldı ki..
Geçen hafta izindeydim bildiğiniz gibi. Öpüşen balıklarla geçen güzel bir tatil geçirdik Badem'le.
Dönüşümüzse tam bir kabustu. İşe Pazartesi günü öğleden sonra başladım. Masamın üzeri gelen malzeme faturaları, kontrol edilmesi gereken reçeteler, talep edilmesi gereken ilgisiz dilekçelerle dolu..
İlk gün zaten problem çözmeyle geçti. Bir de nöbet sırası bana gelmiş, bütün hafta ben nöbetçiymişim. Nöbet dediğim de icap nöbeti. İcap ettiğinde gelip eczaneyi açıyoruz yani. Dün iş çıkışı bir de pilates kursum vardı. Dışarda acaip bir yağmur var. O kadar ki kurs çıkışı Badem gelip beni alamayabilir, taksi çağırıp gideceğim. Neyse Dakyüz arabayla gelmiş o gün, o bırakmak için ısrar edince onunla eve döndüm. Eve girdim tak telefon çaldı. İş yerinden arıyorlar. Işıklar açık kalmış!!
SSK dönemindeyken her tarafı eczane olarak kullanılan ve eczane için yapılmış 3 katlı koca bir eczane binamız var. Hala da eczane binası olarak geçer. Ama biz ikinci katta tıkıldık kaldık. Üst katımızı arşive alt katımızı da sigorta servisine verdiler. Alt kat komşumuzla problemimiz yok, giriş çıkış kapılarımız ayrı çünkü bağlı bulunduğumuz kurumlar da ayrı. Onlar SSK, biz S.B.
Ama üst kat komuşumuz feci. Daha önce de yaşanmış bir vukuatımız var kendisiyle. Bunlar da hep seni mi buluyor diyeceksiniz. Hayır, ben onları buluyorum. Salaklığa ve haksızlığa tahammülüm yok çünkü..
Neyse, dün akşam, vukuat 2, üst kat komşumuz kendi mekanının ışıklarını ve camlarını açık unutmuş! Yağmur deli gibi. Mekan da arşiv mekanı. Sırf kağıt yani. Su görse ziyan olup gidecek. Ama yukardaki o kadar büyük insan ki ( yukarda ya, kendini harbi üst mevkilerde zannediyor) camları falan kapatmadan iş yerini terk edebiliyor. Bizim mekan da eczane. Başka bir deyişle para. Yani büyük sorumluluk.. Dolayısıyla pek bilinçli ve sorumlu üst kat komşumuzla mecburiyetten aynı kapıyı kullansak da tek anahtar bizde. E cam açık ne olacak. Nöbetçi eczacı var ya, o çağırılıacak cam kapatmak için. Ben yani. Bir numaralı amele.
Giderim tamam, ama cam falan kapatamam ben. Kim açık bıraktıysa o gelir, ben kapıyı açarım, o camını kapatır..
"Tamam" diyor nöbetçi memur "o da gelecek zaten."
Bu arada şoförün gelip beni alması için 40 dakika kadar yağmur altında bekliyorum. Evde beklemiyorum çünkü hemen geliyorum dediler. Safım ya çünkü. İyi niyetli bir salağım. Hemen geleceklerine inanıp dışarı çıkıyorum.. Neyse 40 dakikalık ıslak bir bekleyişten sonra meşhur eczane binasının önüne gidiyorum. Güvenlikçi arkadaş da geliyor. Ona soruyorum biri gelecek cam kapatmaya değil mi diye. Evet diyor bana. Birlikte bekleşiyoruz. Aradan 10 dakika geçince ben yine aramalarıma geçiyorum. Hep cepten.. Önemli değil. Memleket meselesi ya hemen çözmem lazım..
Meğer cam kapatmaya gelecek arkadaş, benle bekleşen güvenlikçi arkadaş! Ama memleketim insanı o kadar akıllı ki beni beklediğinin farkında değil!
Neyse bu konuyu da hallediyoruz. Kapıyı açıyorum. Güvenlikçi arkadaş ışık ve camları kapamaya gidiyor. Aradan 5 dakika geçiyor bir gelişme yok. Merak edip merdivenin altına gidiyor ve sesleniyorum. Yukarda bir kişiden fazla var. Sesler geliyor..
Meğer üst kattaki süper zeki komşumuz temizlik personelini kendi yerine odasında bırakıp işlerini ona devrediyor. Bizim safko da, üç kuruşluk maaşını kaybetmek korkusuyla amirinin sözünü dinliyor ve hiç işi olmamasına rağmen evrak düzenlemeye çalışıyor.
İşin acısı, bu dahi ayıcık arandığında bu konudan bahsetmiyor ve ben boşu boşuna özel yaşantımın 1,5 saatini hastane yollarında, sinir hastası olma yolunda harcayıp gidiyorum. Islanmışım ona mı yanayım, nöbetçi eczacıyım ama ilaç vermek yerine her türlü ıvır zıvır için bile nöbete çağırılabiliyorum ona mı yanayım, bu konuda koltuk meraklılarına tutanak tutup yolluyorum ama olumlu bir sonuç alamıyorum ona mı yanayım, sıcacık evimde oturup güzel güzel filmimi seyredememişim ona mı yanayım, o saate kadar aç kalmışım ona mı yanayım?
Bütün yaşadıklarım bundan ibaret de değil.. Bugün, işe başlamışım izinden sonra daha ikinci günüm, farkeder mi ayrı, her zamanki gibi mesai saatim bitince 17:00 da işten çıkmışım. Durakta minibüs yok. Mecbur taksiye atlamışız arkadaşla, çarşıya ineceğiz. 5 dakikalık çarşı ama biz daha ulaşamadan tak telefon. Nöbetçi memur yine nöbetçi eczacıyı arıyor. Yine ne var? Bir serviste ilaç bitmiş. Ne ilacı? Öksürük ilacı. Hayata haiz değil yani. Üstelik bugün aynı servise bir kaç şişe söz konusu şuruptan vermişiz. Ama olmaz diyor hemşire. O başka hastanın. Bir gece bir ölçek alıp idare edemeyiz. Niye?
Kılsınız çünkü kardeşim! O yüzden idare falan edemezsiniz de bu kıllık nereden geliyor onu anlayamadım.. Her türlü yardımı gösteriyoruz biz size. İlaçları tanımıyoruz diyorsunuz her birine ayrı ayrı poşet hazırlayıp üzerlerine isimlerini yapıştırıyoruz. Muadil ilaç bilmiyoruz diyorsunuz. Hepinizin elinde vademecum var oysa. Ama bakması zor geliyor. Neyse o da problem değil. Eczacı olan biziz. İlacı biz biliriz doğru deyip güzel bir muadil listesi hazırlıyoruz. Üstelik liste iki şekilde işliyor. İkisi de alfabetik. Birinden her ilaca tek tek bakıp muadillerini bulabiliyorsun diğerinden bir bakışta bir ilacın bütün muadillerini görebiliyorsun. Ama o da yetmiyor. Niyeyse anlayamıyorlar bir türlü..
Bu arada ben hala şoför bekliyorum. Bu sefer akıllıydım oysa, şoför gelmeden evden dışarı çıkmayacaktım. Ama aksilik bu ya, bu sefer evde yakalamadılar beni. Zaten dışardayım. Gelen şoförü haşlıyorum. Ama aslında onun hatası değil. Sonuçta hastanede tek nöbetçi şoför var ve bir hastayı hastaneye yetiştiriyor. Benimki mesele değil zaten de mesele ediyorlar işte. Neyse özrümü de diliyorum şoförden ama sinirlerim bozulmuş bir kere. Koca bir hüngürt çekip ağlıyorum. Deli gibi. Susturabilene aşkolsun. 1 senedir yaşıyorum işte ben bu problemi.
Yarın yine dilekçe günü. Zaten iş yerinde olmasa bile aşağı yukarı her gün bir yere dilekçe yazıyorum. Bir firmanın malı mı kusurlu, şapırt dilekçe, kargolar geç mi getirdiler, şapırt dilekçe. Adım dilekçeçi eczacıya çıktı. Ha bir de sıfırcı perihan var. O da benim! Adım perihan değil ama perihanın da bir mazisi var benim için :) O yüzden sıfırcı perihanım.
Yarın da eczaneleri teftişe çıkacağım. Bu sinirle kimle kapışacağım bilmiyorum. Çünkü eminim bir sürü aksaklık bulacağım ve tutanak yazmak da sıfırcı perihan ve dilekçeci eczacı olarak bana düşecek. Ne diyeyim hayırlısı..
Başım her zamanki gibi belada. Yine anlatacak çok şeyim, dalacak çok insanım, parçalayacak çok başıbüyüğüm var. Hep güzel şeylerden bahsedebilsem keşke. Mesela dün sonunda Ratatoulle'i seyredebildik Badem'le. Büyük bir hevesim de vardı güzel güzel anlatayım diye. Anlatacağım da ama ruhum o kadar sıkıldı ki..
Geçen hafta izindeydim bildiğiniz gibi. Öpüşen balıklarla geçen güzel bir tatil geçirdik Badem'le.
Dönüşümüzse tam bir kabustu. İşe Pazartesi günü öğleden sonra başladım. Masamın üzeri gelen malzeme faturaları, kontrol edilmesi gereken reçeteler, talep edilmesi gereken ilgisiz dilekçelerle dolu..
İlk gün zaten problem çözmeyle geçti. Bir de nöbet sırası bana gelmiş, bütün hafta ben nöbetçiymişim. Nöbet dediğim de icap nöbeti. İcap ettiğinde gelip eczaneyi açıyoruz yani. Dün iş çıkışı bir de pilates kursum vardı. Dışarda acaip bir yağmur var. O kadar ki kurs çıkışı Badem gelip beni alamayabilir, taksi çağırıp gideceğim. Neyse Dakyüz arabayla gelmiş o gün, o bırakmak için ısrar edince onunla eve döndüm. Eve girdim tak telefon çaldı. İş yerinden arıyorlar. Işıklar açık kalmış!!
SSK dönemindeyken her tarafı eczane olarak kullanılan ve eczane için yapılmış 3 katlı koca bir eczane binamız var. Hala da eczane binası olarak geçer. Ama biz ikinci katta tıkıldık kaldık. Üst katımızı arşive alt katımızı da sigorta servisine verdiler. Alt kat komşumuzla problemimiz yok, giriş çıkış kapılarımız ayrı çünkü bağlı bulunduğumuz kurumlar da ayrı. Onlar SSK, biz S.B.
Ama üst kat komuşumuz feci. Daha önce de yaşanmış bir vukuatımız var kendisiyle. Bunlar da hep seni mi buluyor diyeceksiniz. Hayır, ben onları buluyorum. Salaklığa ve haksızlığa tahammülüm yok çünkü..
Neyse, dün akşam, vukuat 2, üst kat komşumuz kendi mekanının ışıklarını ve camlarını açık unutmuş! Yağmur deli gibi. Mekan da arşiv mekanı. Sırf kağıt yani. Su görse ziyan olup gidecek. Ama yukardaki o kadar büyük insan ki ( yukarda ya, kendini harbi üst mevkilerde zannediyor) camları falan kapatmadan iş yerini terk edebiliyor. Bizim mekan da eczane. Başka bir deyişle para. Yani büyük sorumluluk.. Dolayısıyla pek bilinçli ve sorumlu üst kat komşumuzla mecburiyetten aynı kapıyı kullansak da tek anahtar bizde. E cam açık ne olacak. Nöbetçi eczacı var ya, o çağırılıacak cam kapatmak için. Ben yani. Bir numaralı amele.
Giderim tamam, ama cam falan kapatamam ben. Kim açık bıraktıysa o gelir, ben kapıyı açarım, o camını kapatır..
"Tamam" diyor nöbetçi memur "o da gelecek zaten."
Bu arada şoförün gelip beni alması için 40 dakika kadar yağmur altında bekliyorum. Evde beklemiyorum çünkü hemen geliyorum dediler. Safım ya çünkü. İyi niyetli bir salağım. Hemen geleceklerine inanıp dışarı çıkıyorum.. Neyse 40 dakikalık ıslak bir bekleyişten sonra meşhur eczane binasının önüne gidiyorum. Güvenlikçi arkadaş da geliyor. Ona soruyorum biri gelecek cam kapatmaya değil mi diye. Evet diyor bana. Birlikte bekleşiyoruz. Aradan 10 dakika geçince ben yine aramalarıma geçiyorum. Hep cepten.. Önemli değil. Memleket meselesi ya hemen çözmem lazım..
Meğer cam kapatmaya gelecek arkadaş, benle bekleşen güvenlikçi arkadaş! Ama memleketim insanı o kadar akıllı ki beni beklediğinin farkında değil!
Neyse bu konuyu da hallediyoruz. Kapıyı açıyorum. Güvenlikçi arkadaş ışık ve camları kapamaya gidiyor. Aradan 5 dakika geçiyor bir gelişme yok. Merak edip merdivenin altına gidiyor ve sesleniyorum. Yukarda bir kişiden fazla var. Sesler geliyor..
Meğer üst kattaki süper zeki komşumuz temizlik personelini kendi yerine odasında bırakıp işlerini ona devrediyor. Bizim safko da, üç kuruşluk maaşını kaybetmek korkusuyla amirinin sözünü dinliyor ve hiç işi olmamasına rağmen evrak düzenlemeye çalışıyor.
İşin acısı, bu dahi ayıcık arandığında bu konudan bahsetmiyor ve ben boşu boşuna özel yaşantımın 1,5 saatini hastane yollarında, sinir hastası olma yolunda harcayıp gidiyorum. Islanmışım ona mı yanayım, nöbetçi eczacıyım ama ilaç vermek yerine her türlü ıvır zıvır için bile nöbete çağırılabiliyorum ona mı yanayım, bu konuda koltuk meraklılarına tutanak tutup yolluyorum ama olumlu bir sonuç alamıyorum ona mı yanayım, sıcacık evimde oturup güzel güzel filmimi seyredememişim ona mı yanayım, o saate kadar aç kalmışım ona mı yanayım?
Bütün yaşadıklarım bundan ibaret de değil.. Bugün, işe başlamışım izinden sonra daha ikinci günüm, farkeder mi ayrı, her zamanki gibi mesai saatim bitince 17:00 da işten çıkmışım. Durakta minibüs yok. Mecbur taksiye atlamışız arkadaşla, çarşıya ineceğiz. 5 dakikalık çarşı ama biz daha ulaşamadan tak telefon. Nöbetçi memur yine nöbetçi eczacıyı arıyor. Yine ne var? Bir serviste ilaç bitmiş. Ne ilacı? Öksürük ilacı. Hayata haiz değil yani. Üstelik bugün aynı servise bir kaç şişe söz konusu şuruptan vermişiz. Ama olmaz diyor hemşire. O başka hastanın. Bir gece bir ölçek alıp idare edemeyiz. Niye?
Kılsınız çünkü kardeşim! O yüzden idare falan edemezsiniz de bu kıllık nereden geliyor onu anlayamadım.. Her türlü yardımı gösteriyoruz biz size. İlaçları tanımıyoruz diyorsunuz her birine ayrı ayrı poşet hazırlayıp üzerlerine isimlerini yapıştırıyoruz. Muadil ilaç bilmiyoruz diyorsunuz. Hepinizin elinde vademecum var oysa. Ama bakması zor geliyor. Neyse o da problem değil. Eczacı olan biziz. İlacı biz biliriz doğru deyip güzel bir muadil listesi hazırlıyoruz. Üstelik liste iki şekilde işliyor. İkisi de alfabetik. Birinden her ilaca tek tek bakıp muadillerini bulabiliyorsun diğerinden bir bakışta bir ilacın bütün muadillerini görebiliyorsun. Ama o da yetmiyor. Niyeyse anlayamıyorlar bir türlü..
Bu arada ben hala şoför bekliyorum. Bu sefer akıllıydım oysa, şoför gelmeden evden dışarı çıkmayacaktım. Ama aksilik bu ya, bu sefer evde yakalamadılar beni. Zaten dışardayım. Gelen şoförü haşlıyorum. Ama aslında onun hatası değil. Sonuçta hastanede tek nöbetçi şoför var ve bir hastayı hastaneye yetiştiriyor. Benimki mesele değil zaten de mesele ediyorlar işte. Neyse özrümü de diliyorum şoförden ama sinirlerim bozulmuş bir kere. Koca bir hüngürt çekip ağlıyorum. Deli gibi. Susturabilene aşkolsun. 1 senedir yaşıyorum işte ben bu problemi.
Yarın yine dilekçe günü. Zaten iş yerinde olmasa bile aşağı yukarı her gün bir yere dilekçe yazıyorum. Bir firmanın malı mı kusurlu, şapırt dilekçe, kargolar geç mi getirdiler, şapırt dilekçe. Adım dilekçeçi eczacıya çıktı. Ha bir de sıfırcı perihan var. O da benim! Adım perihan değil ama perihanın da bir mazisi var benim için :) O yüzden sıfırcı perihanım.
Yarın da eczaneleri teftişe çıkacağım. Bu sinirle kimle kapışacağım bilmiyorum. Çünkü eminim bir sürü aksaklık bulacağım ve tutanak yazmak da sıfırcı perihan ve dilekçeci eczacı olarak bana düşecek. Ne diyeyim hayırlısı..
Etiketler:
amir,
eczacılık,
nöbetçi,
sorumluluk,
sorumsuzluk,
şoför
27 Eylül 2007 Perşembe
Amirin ahlaklısı makbuldur..
Yok yok! Bu şekilde olmaz.. Şu istifa işini ciddi ciddi düşünmeye başladım ben. Bir çıkış yolu arıyorum sürekli ama savaşımı yaparken asıl adamdan destek alamayınca hep sonuçsuz kalıyor çabalarım..
Eskiden 5 olan depo sayısını 4'e indirmişler. Bu da a, b, c olmayan her şeyin d sayılmasını dolayısıyla bana yüklenecek ek işler geleceğini anlatıyor bana ve mesai arkadaşlarıma. Anlatamıyoruz! Saymaya d'den başlarsanız göreceksiniz ki aslında bu d'ye de girmiyor. Hadi d'den başlayalım birlikte. Bu malzeme d, a, b değil. Öyleyse c'dir. Böyle bir mantık yok ki. Elmayı armut deposuna sokmaya çalışıyorlar. Bu şekilde dünyanın malzemesi yetkime veriliyor. Bu kadar yük altında sadece 1 insanı ezmek hangi iş ahlakına uyuyor peki? Uyup uymaması sorun değil ki. Sen eşşeksin işte. Eşşek kadar yükü tek başına sırtında taşıyabilirsin.
Vallahi yok. Ben buraya marangoz sıfatıyla alınmışsam marangozluk yapmalıyım. Hastanede çalışıyorum diye hastabakıcılık yaptırılmamalı bana. Ama şu an yapılan bu işte. Ya eczacıyım ben. İşe girerken bunu bilerek aldınız beni. Kapı gibi diplomamı verdim size. Eczacı sıfatımı da verdiniz. Ama şu an yaptırdığınız amelelik ya. Hani ilaç nerde? Görmüyorum ki ben ilaç falan. Eczacı meczacı fasa fiso diyorlar bana. Sen sağlık personelisin. Tıpkı doktorun ve hemşirenin de sayıldığı gibi. Bu işi sen yapacaksın.
Aynı sayılıyorsak doktor yapsın o zaman bu işi. Ya da hemşire. Olmaz! Adam yok.
Koskoca hastane. 450 yataklı. 100 küsür hemşire var. 60-70 doktor var.
Eczacı sayısıysa 6.
Hemşire yetersiz, doktor yetersiz. Ama eczacı sayısı çok. Saymakla bitmez. Tamı tamına 6! Altı.. 1-2-3-4-5-6. Altmışın onda biri. Yüzyirminin yirmide biri. Ama çok işte..
Bu nasıl bir anlayıştır ya?
Eskiden 5 olan depo sayısını 4'e indirmişler. Bu da a, b, c olmayan her şeyin d sayılmasını dolayısıyla bana yüklenecek ek işler geleceğini anlatıyor bana ve mesai arkadaşlarıma. Anlatamıyoruz! Saymaya d'den başlarsanız göreceksiniz ki aslında bu d'ye de girmiyor. Hadi d'den başlayalım birlikte. Bu malzeme d, a, b değil. Öyleyse c'dir. Böyle bir mantık yok ki. Elmayı armut deposuna sokmaya çalışıyorlar. Bu şekilde dünyanın malzemesi yetkime veriliyor. Bu kadar yük altında sadece 1 insanı ezmek hangi iş ahlakına uyuyor peki? Uyup uymaması sorun değil ki. Sen eşşeksin işte. Eşşek kadar yükü tek başına sırtında taşıyabilirsin.
Vallahi yok. Ben buraya marangoz sıfatıyla alınmışsam marangozluk yapmalıyım. Hastanede çalışıyorum diye hastabakıcılık yaptırılmamalı bana. Ama şu an yapılan bu işte. Ya eczacıyım ben. İşe girerken bunu bilerek aldınız beni. Kapı gibi diplomamı verdim size. Eczacı sıfatımı da verdiniz. Ama şu an yaptırdığınız amelelik ya. Hani ilaç nerde? Görmüyorum ki ben ilaç falan. Eczacı meczacı fasa fiso diyorlar bana. Sen sağlık personelisin. Tıpkı doktorun ve hemşirenin de sayıldığı gibi. Bu işi sen yapacaksın.
Aynı sayılıyorsak doktor yapsın o zaman bu işi. Ya da hemşire. Olmaz! Adam yok.
Koskoca hastane. 450 yataklı. 100 küsür hemşire var. 60-70 doktor var.
Eczacı sayısıysa 6.
Hemşire yetersiz, doktor yetersiz. Ama eczacı sayısı çok. Saymakla bitmez. Tamı tamına 6! Altı.. 1-2-3-4-5-6. Altmışın onda biri. Yüzyirminin yirmide biri. Ama çok işte..
Bu nasıl bir anlayıştır ya?
12 Eylül 2007 Çarşamba
Eczacılık nedir? (Eczacı mısın amele misin?)
Yıl 1997. Liseden mezun olmuşum.. İçimde bir heyecan. Hayatımda büyük yer edeceğini bildiğim o büyük sınavın sonucunu bekliyorum..
Ve açıklanıyor. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesini kazanmışım. Bazıları olsun
canım diyor. Niye anlamıyorum. İsteyerek yazmışım çünkü. Eczacılığın saygın bir meslek olduğuna inanıyorum.
Kayıt zamanı geldiğinde taşı toprağı altın İstanbul'a gidiyorum. İlk gün, İstanbul'u hiç bilmiyor olmanın verdiği korkuyla her yere burayı nasıl hatırlayacağım gözüyle bakıyor ve
her şeyi ezberlemeye çalışıyorum. Ama ev-okul arası çok uzun sürüyor. Bahçelievlerden önce Merter'e kadar otobsüsle gidiyoruz babamla. O da İstanbul'u çok bilmiyor. Merter'
den tramvaya binip Aksaray'a gidiyoruz. Ordan Beyzazıt meydanına yürüyoruz. ve her zaman televizyonda gördüğüm o heybetli kapının önüne gidiyoruz. Ortam değişik. Büyük kapının güzelliği beni çok etkiliyor ama yine de korkuyorum. İstanbul büyük şehir. Her türlü insan var. Hele Beyazıt meydanı! Her cuma polisin toplandığı ve insanları copladığı büyük mekan. Annem sürekli ağlamaklı. Babam korkma diyor. Zamanla öğrenirsin.
Öğreniyorum da. Meğer Bahçelievlerden direkt Beyazıt'a otobüs var. 98-A. Ama evden giderken onu yakalamak her zaman mümkün değil. Ben sınırsız akbil alarak yine 3 lü 5 li vesaitlerle gidip geliyorum üniversiteye.
Zaman güzel geçiyor. Bazı dersleri sıkı takip ediyoruz arkadaşlarla. Ama laboratuarları asla asamıyoruz. Öykücümle bir sürü anımız oluşmuş bu konuda..
Farmasotik kimya diye bir dersimiz var. İlk sınavdan 19 almışım. O ne ki? Ben bilmezdim 19 falan. Meğer öyle bir not da varmış. Asılıyoruz kızlarla. İkinci sınavdan 22 almışım. İyki asılmışım kimyaya. Ama öyle böyle bir kimya değil bu. Farmasötik adı üstünde. Bu maddelerle ilaç yapacağız ilerde! Basit bir benzen haklasından kloramfenikol falan elde ediyoruz. Bir de pratikleri var bu derslerin. Laboratuara girip mekanı havaya uçurmayla kötü kokulu maddelere kadar her türlü yönde gidip gelebiliyorsun. Az kalsın patlayacaktı sözünü duyunca sinirlerin bozuluyor ve oturup ağlıyorsun. Üniversite keyfinin yanında zor da geçiyor anlaşılan. Hem de çok zor. Hele geceleri uykusuzluğa çok dayanamayıp da uyuyuveriyorsan ve çalışamıyorsan. Derslere girip not tutmanın iyi olacağına karar veriyor ve sene sonunda notları çoğaltılıp çalışılan kız oluveriyorsun.
Yine de zor geçiyor üniversite. Bir sürü etken madde var. Ezberleyemem diyorsun. Zaten
arkadaşların senle Alzi (Alzheimerın kısaltılmışı) diye dalga geçiyor. Sınava kadar güzel notlarından özetler çıkartıp tramvayla okula giderken bu özetleri ezberliyor ve sınavların üstesinden geliyorsun.
Zaman zaman zorlansan da sınıf ortalamasının üzerinde bir ortalamayla büyük çoğunluğun tersine 4 senede bitiriyorsun üniversiteyi. Ama daha kolaylamadın. Şimdi iş araman lazım.
Temmuzda mezun olduktan 2 ay sonra, eylülde iş buluyorsun şansına. Ama kısa sürüyor
bu. 9 ay sonra memleketine dönmeye karar verip istifa ediyorsun. Memleketinde gidip
kurum eczacısı olacaksın artık. Orda değerini çok bilecekler (!).
Eczacıyım diye sevinerek işe başlıyorsun. Şimdiye kadar tanıdığın bütün eczacılar çok iyi durumdalar ve saygı görüyorlar çünkü.
İlk sene çömezsin. Ne iş verilse yapıyorsun. Hatta senin yapman gerekmeyen işleri bile ben yapmalıyım demek ki diye düşünerek yapıyorsun.
İkinci sene gözün biraz açılıyor. Yine de amirinin sözünün dışına çok çıkamıyorsun. Eczanedeki görevin bir nevi sekreterlik.
Üçüncü sene yine sığıntı durumunda çalışıyorsun. Amirin senden memnun çünkü. Seni yanından başka bir yere vermiyor. Zaman zaman saatlerce ayakta bekleyip kart (heralde senin hastanenden başka hiçbir yerde böyle bir uygulama yok) çıkartıyorsun. Onun haricinde eczanenin bütün ilaç stoğunu takip etmelisin. Sekreterlik görevinse tam gaz devam ediyor.
Dördüncü sene benden bu kadar diyip ortaya çıkıyorsun. Artık sekreter değilsin. Yatan hasta bölümü sorumluluğuna veriliyor bu sefer. Rahat bir nefes alıyorsun. Üstelik tam 1 sene. 365 gün. Rahat rahat çalışıyorsun. İlaç bitince sana sorulmuyor. Yazı yazman da gerekmiyor ya artık, aralarda kitap bile okuyorsun.
Beşince sene..
Onu ne siz sorun ne ben söyleyeyim ama ondan da bir bu kadar yazı çıkacak.
Arkası yarın..
Ve açıklanıyor. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesini kazanmışım. Bazıları olsun
canım diyor. Niye anlamıyorum. İsteyerek yazmışım çünkü. Eczacılığın saygın bir meslek olduğuna inanıyorum.
Kayıt zamanı geldiğinde taşı toprağı altın İstanbul'a gidiyorum. İlk gün, İstanbul'u hiç bilmiyor olmanın verdiği korkuyla her yere burayı nasıl hatırlayacağım gözüyle bakıyor ve
her şeyi ezberlemeye çalışıyorum. Ama ev-okul arası çok uzun sürüyor. Bahçelievlerden önce Merter'e kadar otobsüsle gidiyoruz babamla. O da İstanbul'u çok bilmiyor. Merter'
den tramvaya binip Aksaray'a gidiyoruz. Ordan Beyzazıt meydanına yürüyoruz. ve her zaman televizyonda gördüğüm o heybetli kapının önüne gidiyoruz. Ortam değişik. Büyük kapının güzelliği beni çok etkiliyor ama yine de korkuyorum. İstanbul büyük şehir. Her türlü insan var. Hele Beyazıt meydanı! Her cuma polisin toplandığı ve insanları copladığı büyük mekan. Annem sürekli ağlamaklı. Babam korkma diyor. Zamanla öğrenirsin.
Öğreniyorum da. Meğer Bahçelievlerden direkt Beyazıt'a otobüs var. 98-A. Ama evden giderken onu yakalamak her zaman mümkün değil. Ben sınırsız akbil alarak yine 3 lü 5 li vesaitlerle gidip geliyorum üniversiteye.
Zaman güzel geçiyor. Bazı dersleri sıkı takip ediyoruz arkadaşlarla. Ama laboratuarları asla asamıyoruz. Öykücümle bir sürü anımız oluşmuş bu konuda..
Farmasotik kimya diye bir dersimiz var. İlk sınavdan 19 almışım. O ne ki? Ben bilmezdim 19 falan. Meğer öyle bir not da varmış. Asılıyoruz kızlarla. İkinci sınavdan 22 almışım. İyki asılmışım kimyaya. Ama öyle böyle bir kimya değil bu. Farmasötik adı üstünde. Bu maddelerle ilaç yapacağız ilerde! Basit bir benzen haklasından kloramfenikol falan elde ediyoruz. Bir de pratikleri var bu derslerin. Laboratuara girip mekanı havaya uçurmayla kötü kokulu maddelere kadar her türlü yönde gidip gelebiliyorsun. Az kalsın patlayacaktı sözünü duyunca sinirlerin bozuluyor ve oturup ağlıyorsun. Üniversite keyfinin yanında zor da geçiyor anlaşılan. Hem de çok zor. Hele geceleri uykusuzluğa çok dayanamayıp da uyuyuveriyorsan ve çalışamıyorsan. Derslere girip not tutmanın iyi olacağına karar veriyor ve sene sonunda notları çoğaltılıp çalışılan kız oluveriyorsun.
Yine de zor geçiyor üniversite. Bir sürü etken madde var. Ezberleyemem diyorsun. Zaten
arkadaşların senle Alzi (Alzheimerın kısaltılmışı) diye dalga geçiyor. Sınava kadar güzel notlarından özetler çıkartıp tramvayla okula giderken bu özetleri ezberliyor ve sınavların üstesinden geliyorsun.
Zaman zaman zorlansan da sınıf ortalamasının üzerinde bir ortalamayla büyük çoğunluğun tersine 4 senede bitiriyorsun üniversiteyi. Ama daha kolaylamadın. Şimdi iş araman lazım.
Temmuzda mezun olduktan 2 ay sonra, eylülde iş buluyorsun şansına. Ama kısa sürüyor
bu. 9 ay sonra memleketine dönmeye karar verip istifa ediyorsun. Memleketinde gidip
kurum eczacısı olacaksın artık. Orda değerini çok bilecekler (!).
Eczacıyım diye sevinerek işe başlıyorsun. Şimdiye kadar tanıdığın bütün eczacılar çok iyi durumdalar ve saygı görüyorlar çünkü.
İlk sene çömezsin. Ne iş verilse yapıyorsun. Hatta senin yapman gerekmeyen işleri bile ben yapmalıyım demek ki diye düşünerek yapıyorsun.
İkinci sene gözün biraz açılıyor. Yine de amirinin sözünün dışına çok çıkamıyorsun. Eczanedeki görevin bir nevi sekreterlik.
Üçüncü sene yine sığıntı durumunda çalışıyorsun. Amirin senden memnun çünkü. Seni yanından başka bir yere vermiyor. Zaman zaman saatlerce ayakta bekleyip kart (heralde senin hastanenden başka hiçbir yerde böyle bir uygulama yok) çıkartıyorsun. Onun haricinde eczanenin bütün ilaç stoğunu takip etmelisin. Sekreterlik görevinse tam gaz devam ediyor.
Dördüncü sene benden bu kadar diyip ortaya çıkıyorsun. Artık sekreter değilsin. Yatan hasta bölümü sorumluluğuna veriliyor bu sefer. Rahat bir nefes alıyorsun. Üstelik tam 1 sene. 365 gün. Rahat rahat çalışıyorsun. İlaç bitince sana sorulmuyor. Yazı yazman da gerekmiyor ya artık, aralarda kitap bile okuyorsun.
Beşince sene..
Onu ne siz sorun ne ben söyleyeyim ama ondan da bir bu kadar yazı çıkacak.
Arkası yarın..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)