çınarı beklerken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çınarı beklerken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2010 Pazartesi

Son 22 gün :)



Oğlumuza kavuşmamıza 22 gün kaldı. Ben doğum öncesi iznimi de başlattım tabi bu arada. Sürekli evdeyim. Gerçi yine ara ara dışarı çıkıyorum. Çıkamadığımda da evin içinde sürekli hareket halindeyim. Hareketin iyi geldiğini de düşünüyorum çünkü. Aslında oturmak, yatmak, hele hele oturduktan ya da yattıktan sonra tekrar ayağa kalkabilmek tam bir marifetmiş bu son ayda. Çok kilo almamış olmama rağmen zorlanıyorum. Ayaklarım bile beni taşımıyor artık. 5-10 dakikalık ayakta kalmayla bile ayaklarım müthiş ağrıyor. İdare ediyorum anlayacağınız :)

Mentalist'in 2. sezonuna başladım. Seviyorum ben Patrick Jane'i. Geçtiğimiz ay da Grey's Anatomy'nin 6. sezonunu bitirmiş ve hormonlar nedeniyle son bölümde ağlamıştım. Mentalist için de böyle bir duyum aldım bakalım ne olacak :)

Nermin Bezmen'in kitabına başladım ama 15. sayfadan sonra koltuğun kenarına koydum öylece kalakaldı. Bu aralar hiçbir şey yapasım gelmiyor nedense. Mentalist'e başladım dedim ama onun da 1 bölümünü bile birkaç parçada ancak seyredebiliyorum. Oturmak bana bir hayli rahatsızlık verdiği için yatarak izlemem gerekiyor. O zaman da 10. dakikada falan uykum geliveriyor. Biraz uyuklayıp kaldığım yerden devam ediyorum falan filan. Zevksiz gibi ama hiç yoktan iyidir işte.

Lost'un sonu beni de tatmin etmedi sorular anlamında. Ama en azından mutlumsu bir son oldu. Yani tek başına bir bölüm olsaydı, öncesini değerlendirmek gerekmeseydi en azından sevenler kavuştular denilebilirdi. Ama ilk sezonlarda gözümüzü kırpmadan bölüm üstüne bölüm izlediğimiz böylesi bir diziden daha çok şey, en azından onca soru işaretine birkaç açıklama beklerdim.

Biz aslen Ankara'lıyız. Aslında pek Ankara'lıyız demem ben. Çünkü annemle babamın memleketi orası. Ben doğma büyüme Ereğli'liyim. İnsan baba kütüğü neredeyse oralı sayılmaz bence. Evlenince de eşinin kütüğüne geçiyorsun. Hoş onun babası da Ankaralı olduğu için benim adres değişmedi ama misal Adanalı olsaydı bundan sonra Adanalıyım mı diyecektim? Her neyse, annemler Ankaralı olduklarından sık sık gider gelirdik Ankara'ya. Ama büyükler merkezde oturmadıklarından gidişlerimiz pek şehiriçi olmazdı. Köye gider orada vakit geçirirdik. Dayımlara gittiğimizde merkeze giderdik ama o da beni hiç açmazdı. Açmazdı derken Ankara'yı hiç sevmezdim. Çok kasvetli ve gri bir şehir gibi gelirdi. Ne zaman ki eşimle evlendik, daha sık gider gelir olduk. Eşimin ailesi de Ankaradaydı çünkü. En yakın arkadaşları da Ankaradaydı. Onun arkadaşları diye ayırmak istemiyorum, zaten bizim arkadaşlarımız olarak bakıyorum çoktandır da, anlaşılsın diye burada eşimin arkadaşları ifadesini kullanmak zorunda kaldım. İşte o güzel dostlar, dostluklar sayesinde Ankara çok sevdiğim yerler arasına girdi birden. Her gittiğimizde görmeden dönmediğimiz Melih ve Ayça-Selim ikilisi Ankaraya anlam vermişti benim için. Önce Melih terketti Ankarayı. O zaman Ankaranın gözümdeki değeri düştü itiraf edeyim. Şimdi de Ayçalar taşındılar. Ankara ciddi anlamsızlaşmaya başladı. Ayçalar çok uzağa gitmediler en azından Melih gibi. İstanbul'a gittiler. Bu da yine sık sık görüşebileceğimiz anlamına geliyor. Gerçi Melih Avustralya'da olmasına rağmen sık sık telefonlaşıp haber alıyoruz birbirimizden ama yüzyüze görüşmenin keyfi elbette farklı. En azından Ayça'larla hala yüzyüze görüşebilme şansımız var. Bazen eşime çok imreniyorum bu yüzden. Lise arkadaşlarımız ortak ve hala görüşüyoruz yakın olduklarımızla. Ama onun üniversiteden arkadaşları çok farklılar. Ben bunu kendi arkadaşlarımda yaşayamadım maalesef. Üniversitedeyken çok yakın olduğum insanlar şehir değişikliğinin ilk gününde bütün yaşananların üzerine bir silgi çektiler sanki. O yüzden görüştüğüm 1-2 kişi vardır en fazla. O da ben aradığım müddetçe görüştüğüm insanlardır. Aramadıklarında, akıllarında olduğuma dair inancımı henüz yitirmediğim için aramaya devam etmekteyim şimdilik. İşte eşimin arkadaşlıkları bu açıdan çok farklı ve değerli. Kendimi şanslı hissediyorum ben de o yüzden. Onun sayesinde tanıdım çünkü bu değerli insanları. İyi ki varlar ama keşke daha yakın yerlerde yaşayabilseydik bütün sevdiklerimizle..

Bizim taşınma işi hala beklemede. İş bulmak ne zormuş! Ben 1 sene izinliyim bundan sonra. 1 sene sonrasında ne olur ne gider bilinmez elbette ama bıraktığım işe dönme gibi bir hevesim yok şimdilik. Ne yapacağımı ben de bilmiyorum. Bir de bir eczane devredilecekmiş. Acaba bu işe girişsek mi onu da bilemedik. En kötü ihtimalle ne olur, eşim iş bulur bu sefer de ben eczaneyi devretmek zorunda kalırım. Ki aslında bu da kötü bir ihtimal değil. Zira eşimin istediğimiz şehirde iş bulması süper bir olay olur aslında. Devir işi de eninde sonunda halledilir. Ama o arada eczane açmak isteyip istemediğimden emin değilim. Halbuki kararsız bir insan da değilimdir. Ama tam da doğum arifesinde yeni bir işe girişmek ne kadar akıllıca olur onu tartıp biçemedim henüz.. Hayırlısı diyeceğim.

Bendeki haberler bunlar şimdilik. Ara ara yazmaya çalışacağım. Hepinize sevgiler :)

30 Mayıs 2010 Pazar

Mobilya Kokusu :)

Mobilyalarımız geldiiiiii :) Adamlar ilk önce şifonyeri çıkardılar eve. O zaman acaip bir moral bozukluğu yaşadım çünkü bebe mavisi olarak belirlediğimiz renk yerine koyu mavi bir çekmece çıktı karşımıza. Allahtan bütün çekmeceleri renkli istemedik. Çoğu beyazdı zaten. İkisi mavi ikisi yeşil olacaktı. Yeşiller doğru geldi de maviler başka bir desen için beğendiğimiz tondan geldi. Neyse mobilyacı kadınla konuştuk, adamlara iade ettik. Doğru renkte boyanıp gelecekler. Mobilyanın geri kalan kısmını çok beğendik ama. Zaten mağazada da çok beğenmiştik, belirli yerlerindeki lacivert-kırmızı renkler yerine bebe mavisi-yeşil uyumu olsun istemiştik.



Modoko'yu bilenler bilirler. Kocaman bir yer. Bir caddesi de bebek mağazalarına ayrılmış. Ama o kocaman yerde topu topu 3 dükkanı beğenmiştik. Lara Baby, Çocuk Kalbi ve Yıldızlar Bebe Genç. Ereğli'ye döndüğümüzde yeni doğum yapmış olan bir arkadaşımızın da Lara Baby^den alışveriş yaptığını duyduk. Uzunbacak da Tunişkocumun oda takımını Çocuk Kalbi'nden almıştı. Onun mobilyası şimdiye kadar gördüğüm en güzel mobilya zaten. Mağazada gördüğümüzde de beğendik ama evdeki duruşu çok daha farklıydı. Meğer zevkli arkadaşım beğendiği modeli, beğendiği motiflerle süsleterek yaptırmış onu. Onda olmasaydı kesin biz de o modeli alırdık. Ama aynı olmasın dedik ve kararımızı Yıldızlar Bebe Genç'te kıldık. Mağaza sahibi Ümran Hanım müşterileriyle çok ilgili bir kere. Mobilyayı en ince ayrıntısına kadar anlatıyor, mobilyanın en güzel tarafı da ayrıntılarda gizli. Çekmece köşelerinin güvenlik nedeniyle fazlasıyla yuvarlatılmış olması, boyası, ray sistemi vs. Henüz kullanmaya başlamadık elbette. Daha bugün geldi zaten, dedikleri günde de teslim ettiler bu arada ki bu bir satıcıda en çok aradığımız özelliklerden biridir. Güvenilir olması çok önemlidir. Bu açıdan da güvenimizi boş çıkarmadı.



Bizim bebek odası yaptığımız oda eskiden misafir odasıydı. Bekarken kullandığım tek kişilik ikiz yatak, şifonyer, kitaplık ve annemin ta evlendiğinden kalma 4 kapılı bir gardrop vardı odada. kitaplık haricindekilerinin hepsini boşalttık. Bebek gardroplarının da en büyüğü 3 kapılı olduğu için başta siparişimizi karyola ve şifonyer olarak vermiştik. Ama siparişe yönelik çalıştıkları aklıma gelince Ümran Hanımı arayıp daha önceden bir mobilyacıya yaptırmayı düşünerek çizdiğim 5 kapılı dolaptan bahsettim. Tabi yaparız deyince çok mutlu oldum :) Bize bir de oyuncak sandığı ile 2 tane duvar rafı hediye ettiler sağolsunlar. Gerçi fiyat olarak diğer mağazalara göre biraz daha pahallıydı ama yine de değdi diye düşünüyorum. Mobilya bakan biri varsa Yıldızlar Bebe Genç'i öneririm kısacası.

Temizlik sonrasında 1 hafta kadar havalandıracağız mobilyaları. Aslında 1 ay kadar bütün kapaklar açık kalsın dediler ama biz temizleyip yerleştireceğiz yavaştan. Çünkü evin her heri her yerde halinden iyice gına geldi bana. Zaten bu aralar hormonlar tavan yaptığından mıdır nedir iyice tuhaf oldum. Hala temizlikçi bulamadığımız için de moralim çok bozuktu. Bu koca göbekli halimle yemek bile zor yaparken temizlik imkansız oldu. Geçenlerde bari azıcık ütü yapayım dedim. Sıcakta da hiç çekilmiyormuş. Çok yorulmadım gerçi ama sinirlerim çok bozuldu. Oturdum ağladım.

Sonra Grey's Anatomy'nin 6. sezonunu da bitirdim. Onun da sonunda ağladım. Halbuki hiç ağlamam böyle şeylere. Hele bir filme ağladığım çok sık görülen bir şey değildir. İşte dediğim gibi bana bir haller oldu :)

Kör Randevu’yu bitirdim. George Levanter her çeşit ortama rahatlıkla girip çıkan, kendini her türlü belanın içinde bulup onlardan da ustalıkla sıyrılmasını bilen bir iş adamı. Daha önce memnuniyetsizliğimi belirttiğim tecavüz meselesi bir arkadaşıyla ilgiliydi aslında. Gerçi aynı deneyimi bir kez de kendisi yaşadı. Ama kitap baştan sona bu konudan oluşmuyordu en azından. Ben çok beğenmedim yine de. Ama sevgili Vladimir ve sevgili 7. Oda’nın tavsiyeleriyle Çelik Bilye ve Şeytan Ağacı ile bir şans daha vereceğim bu yazara. Nermin Bezmen’in kitaplarından birine başlamayı düşünüyorum bundan sonra. Evde vakit geçmiyor zaten. Gerçi şu mobilya yerleştirmesi vs bir müddet oyalar beni. Bir de Badem’cim Mentalist’in 2. sezonunu hizmetime sunmaya hazırlanıyor :) Bakalım, bir sıraya koyacağız hepsini de.

Dün de Romantik Komedi’yi seyrettik bu arada. Aslında Uzunbacak çok seyretmek istiyordu ama onsuz seyrettik. Eğlenceliydi bence. Moral bozukluğu yaşadığım şu günlerde güzel kızlar, güzel mekanlar görmek iyi geldi. Yoksa film çok içerikli değildi yanlış anlaşılmasın. Hoş vakit geçirmek için güzeldi yalnızca. 3 güzel kadın. Biri yeni evli, diğerleri bekar. Esra’nın işini ve sevgilisini terk etmesini kutlamak üzere bara gider ve epey sarhoş olurlar. Bar çıkışı dizi oyuncusu Cem (Engin Altan) ve onun yakın arkadaşı reklam ajansında çalışan Mert (Cemal Hünal) ile tesadüfen karşılaşır hatta çarpışırlar bir araba mevzusu nedeniyle. Esra’nın aklı Mert’te, Didem’in (Sinem Kobal) aklı Cem’de kalır.

Esra bir iş görüşmesine gittiğinde tesadüfen Mert’le karşılaşır. İş görüşmesine gittiği şirkette çalışmaktadır Mert. Esra adama iyice abayı yakar. Didem’se kafayı Cem’le bozmuştur ama ona okuduğu kitaplarla taktik yapmaya çalışır kaçan kovalanır misali. Sonunda Cem’in de aklına düşer Didem. Bıdı bıdı bıdı ve mutlu sooooon :)

23 Mayıs 2010 Pazar

Artık Evdeyim! :)

Sonunda izne ayrıldım. Evde oturmak gayet güzel falan demem gerekirdi aslında ama henüz oturabilme şerefine erişemedim. Evdeki işler, hazırlıklar falan daha bitmedi. Temizliğe gelen kadın da bizi bırakınca işler iyice sarpa sardı. Kadın da hamile olduğu için istemeyerek de olsa bırakmak zorunda kaldı. 1 ay aramız var.

Bugün de gidip rutin tahlillerimi yaptırıp raporumu alacağım. Sanırım 31 mayısta 1 gün daha çalışıp sonra tekrar rapor alacağım. O gün için de izin ya da rapor alabilirim aslında ama nisan sonundaki nöbet listesinde bu zamanları hesap edemeyip o günkü nöbeti bana yazmıştık. Değiştiredebiliriz ama gerek yok. Zaten 1 gün daha geleceğim diye kimseyle vedalaşmadım. Geri dönmemeyi ciddi ciddi düşünür oldum son zamanlarda. Birlikte çalıştığımız arkadaşlardan biri de işe son gittiğim Salı günü akşamı ağlamaklı bir sesle beni aradı. Ben son gününüz olduğunu düşünemedim, sizinle vedalaşamadım diye. Çok duygusaldır zaten kendisi, ama sesini duyup da hakikaten bir daha dönmeyebileceğim gerçeğiyle yüzleşince bana da hüzün çöktü birden.

Zonguldak'ta yaşanan faciaya her aklı başında insan gibi ben de çok üzüldüm. Hatta o şehirde yaşamış olmanın da verdiği ayrı bir üzüntüm daha vardı. Eskiden daha sık yaşanırdı böyle facialar. Ya da biz mi fazla duyuyorduk bilmiyorum. Sonra arası açıldı biraz. Ama son yıllarda tekrar çıkmaya başladı. RTE'nin bunu bir kader olarak nitelendirmesine inanamadım. Zonguldak haklı alışkındır demesini aklım almadı. 30 canın arkasından böylesi bir mazerete sığınarak kendisini haklı çıkartmaya çalışması karşısında şaşırıp kaldım. Bu nasıl bir kader olabilir? Sen tedbidirni alma, denetimleri faso fisodan yapılsın, sonra haydi kardeşim bu senin kaderin deyip asansörle mezarlarına yolla. Olacak iş mi? Oğulcuğunun gemiciği olması da kader o zaman buna göre. Çalıp çırpmasıyla falan hiç alakası yok. Bakanlardan biri de onu destekler biçimde kaderin önüne geçilmez demesin mi? Ben şahsen kömürle ısındığımız zamanlardan utandım. Bir tek kömür parçasını çıkartmak için girilen tehlikeler, kazanılan meslek hastalıkları ve ölümleri düşündükçe gerçekten içim titredi. O günün akşamı da tesadüf House'daki bölümde bir göçük oldu. Göçüğün altında yalnızca 1 kişi vardı ama bırakın 30 kişiyi o 1 kişiyi çıkartmak için bile delice mücadele verdiler ve kadını göçükten kurtardılar. Aynı akşam belgesel kanallarından birinde de maden ocaklarında kullanılan yeni bir kazıcı alet üretmişler. Onu tanıtıyorlardı. Bilmem kaç dakikada bilmem kaç metre kazabiliyormuş da, insan gücüne gerek kalmıyormuş da. Bütün bunları da görünce iyice içim titredi.

Ama son günlerdeki gelişmeler sonucunda artık ülkem ve kendim için umutluyum. Bayram havasında geçen kurultayın bizi güzel günlere taşıyacağını düşünüyorum. Artık bir şeyler değişmeli zaten. Yıllardır ilk defa bu kadar umutla bakabiliyorum yarınımıza. Ve olabilecek güzel şeyleri heyecanla bekliyorum. Ben ki politikadan bu kadar uzak bir insan olarak günlerdir canlı yayınların başından ayrılmadan seyrediyorum, hakikaten bir şeyler değişecek demektir :)

Kilolu insanları daha iyi anlıyorum artık. Çok kilo almadım şimdiye kadar ama göbek mevzusu insanı düşündüğümden daha çok rahatsız ediyormuş meğer. Çoraplarımı giyemiyorum, ayakkabılarımı çok zor bağlıyorum çünkü eğilemiyorum. Yataktan destek olmadan kalkamıyorum. Sürekli aynı tarafa yatmak zorunda olmanın bu kadar ağrılı bir şey olacağını da düşünemezdim. Kan akışını engellememek için sola yatmak tavsiye ediliyor. Yüzüstü zaten imkansız ki ben normalde öyle yatardım. Sırtüstü acaip rahatsızlık verici şu anda. Sağa yatınca da damarlara baskı yapıyorum vicdan azabıyla 5-10 dakika sonra tekrar sola dönmek zorunda kalıyorum ki o dönmelerde de acaip zorlanıyorum. Dolayısıyla kalça kemiklerim özellikle ağırlığın, daha doğrusu sürekli ağırlığın etkisiyle ağrıyor geceleri. Sık sık tuvalete kalktığım için baskıyı biraz da olsa ortadan kaldırmış ve rahatlamış oluyorum ama bütün gece baya ızdıraplı geçiyor. Zaten sabah olunca da (5 gibi) daha fazla dayanamayacağımı anlayıp kalkıyorum. Ha aralarda saat 1 oluyr, 3 olur, uyanıp yine kalkıp tv karşısına geçtiğim de oluyor tabi. Bir de bizim oğlumuz biraz babası gibi karadelik sanırım. Ne yesem doymuyor. E ben de denildiği kadar iki kişilik yemiyorum. Yiyemiyorum daha doğrusu. Varsa yoksa sebze meyve. Sanırım o yüzden çok kilo almadım. Ama bebeğin kilosu baya iyi. 33. haftaya girdik yeni. Ve şu an 2400 g. Ben ki 7 aylık ve 900 g doğmuşum (aslında 1250 g diye biliyordum ben ama annem 900 dedi en son) bizimkinin maşallahı var şu anda. 8 aydır ilk defa bana da benzetti doktorumuz. Her gittiğimizde aynı babası diyordu. Kullandığı cihazlar baya güzel. Çok net veriyor resimleri. Kemik yapısını falan hep Badem'e benzetiyordu (aslından bundan sonra Badem yerine Sakar da diyebilirim, yakında evde benden başka bir şey kalmayacak lakin :) ). Tabi o zamanlar bebek biraz daha minikti. Şimdi epey büyümüş, yanakları dolmuş, gıdısı çıkmı, artık bana benzetmeye başladı. Sanki ben toparlacık bir şeyim de kilo alınca bebek bana benzedi :))

Bu arada Grey's Anatomy'nin 6. sezonunu bitirdim. Fringe ve House'da da sezon sonuna geldik. Yakında True Blood başlar. Alice in Wonderlands, A Simple Man, Duplicity de seyrettiğimiz filmlerden aklımda kalanlar. Bir ara yazmaya çalışacağım.

16 Mart 2010 Salı

Çınar'ı beklerken

Pekmezi ciddi anlamda seven var mı? Peki, şöyle değiştireyim: pekmezi babamdan başka ciddi olarak seven var mı? :) Kansızlık başladğından beri (aslında çok da düşük değil de, kendi bünyeme göre düşük) pekmez yemeye çalışıyorum sabahları. O da midemi bulandırıyor. Yedikten sonra biraz uzanmam gerekiyor yani o kadar.

İş yerinde masamda da kuru üzümler, yaban mersinleri, kuru incirler. Yok yok :) Böyle giderse işe gelip giderken yuvarlanacağım..

Dün oturup Hayat Var’ı seyrettik. Filmle ilgili en hoşuma giden nokta film bittikten sonra Badem’in yaptığı yorum oldu :) Bazı filmlerden sonra ciddi ciddi yorum yapmasını istiyorum ondan. Ve benim anlamadığım ya da görmezden geldiğim gerçekleri bir çırpıda söyleyiveriyor. Bu da gerçekten çok hoşuma gidiyor. Hayat Var ile ilgili olarak da “büyük gemilerin yanında küçük gemiler de yaşamaya çalışır. Onlarda da hayat vardır ve her şeye rağmen yaşarlar çünkü hala umut vardır.” Sanırım sırf bu açıklama için bile seyredilebilir. Aslında filmin ilk 45 dakikasında neredeyse hiçbir şey olmadı diyebilirim. Oldukça sakin bir filmdi çünkü. Annesiyle babası boşanmış, babası ve hasta dedesiyle yaşamakta olan 13-14 yaşlarında bir kız var, Hayat. Okulda sorunlu, dışarıda kendi yaşıtında bir arkadaşı yok. Babasının büyük gemilere pazarladığı birkaç kadın var tanıdığı. Hayat’ın olgunlaşmasını zevkle seyreden bir bakkal, sürekli babasını arayan bir adam, annesinin yeni eşi ve bu eşinden olan “dünyalara bedel” oğlu, balık, gemi sireni, sandal, okul derken kendi çapında bir yaşam mücadelesi verir Hayat.. Reha Erdem yönetmiş filmi. Daha önce Korkuyorum Anne ve Kaç Para Kaç filmlerini seyretmiştik (bu ikincisini seyretmedim sanırım ben). Film 42. Siyad ödüllerinde en iyi film dahil 4 ödül almış. Badem sayesinde seyrettiğim bir film daha.

Yavaştan alışveriş listemizi hazırlamaya çalışıyoruz. Bir yandan heyecanlı ama bir yandan da korkuyorum aslında. Çevremde kötü örnekler de var iyi örnekler de. Bir kere çoğunluğun karşıma geçip de ay şöyle hayatınız bitecek, ay böyle dışarı çıkamayacaksınız, film seyredemeyeceksiniz falan demesine uyuz oluyorum. O şekilde yaşamayan arkadaşlarım da var sonuçta. Bebeğin hayatımıza getireceği olumlu taraflara bakmaya çalışıyorum bu aralar :) Ama yapılacak da çok iş var. Badana, mobilya ve diğer alışverişler, minik bebek kıyafetlerinin yıkanıp ütülenip yerlerine yerleştirilmesi, bu curcunada kendi sağlığıma da dikkat etmeye çalışmak, bir taraftan iş yerindeki gıcık ve bazen çok stresli olan işlerle ve kişilerle uğraşmak.. Derken 5 ay geçmiş aslında. Yarıyı geçirdik çok şükür..

Dexter’ın 2. sezonunu da bitirdik. Kısa bir mola vereceğiz. Zaten filmler de çok birikti. Diziye sarınca bir anda filmler arka plana atılıyor malum. Dexter da çok heyecanlı gidiyordu ama :)

Nip / Tuck’ta da sonun sonuna geldik. Sanırım dizinin tamamıyle bitmesine 4-5 bölüm kadar kaldı. Eskisi kadar heyecanlı değil gerçi ama merak ediyoruz Sean ve Christian daha başka neler yapabilir diye :)

Unutmadan bebek bekleyenler için alışveriş listelerine alabilecekleri çok cici bir şey göstermek istiyorum. www.bebekaskisi.com da çok cici askılar var. Ben aldım renkli ve üzerinde palyaço, kelebek vs olan tahta modellerinden. Çok da beğendim, aklınızda olsun. Minik bebek kıyafetlerini kendi kullandığımız askılara asmak mümkün değil çünkü. Çıtçıtlı body ler asılmasa da olur ama mont gibi şeyleri varsa asmak gerekecek.

14 Şubat 2010 Pazar

Yorgunlukla Beraber

Şöyle bir baktım bloglara. Genel bir yazamama durumu var sanırım. Sevgili Benim Hayatım da bahsetmiş. Hani sürekli takip edersiniz, gün gelir yazmamaya başlar blog sahibi. Kızarsınız, yani tam kızmak da değil de aslında, hoşunuza gitmez diyelim. Sürekli yazsın istersiniz, sürekli okumak istersiniz. Yeni yazı yayınlanmadıkça hem biraz hayalkırıklığı olur hem de heves kaçması. Bende de bu şekilde en azından. Ama ben de sık sık yazamayanlar arasına girdim!

Aslında en büyük etken internet erişimi. Evde çok vaktim ve enerjim olmuyor bilgisayar başına geçmek için. İş yerindeki boş vakitlerimi çok güzel şekilde değerlendirip yazı yazabiliyordum eskiden. Ama internet erişimimiz kısıtlı olduğu için çoğu siteye erişemiyoruz. Bu da acaip bir bıtkınlık yaratıyor bende.

Neyse.. Yine bir sürü film seyrettim. Eskisi gibi fotoğraflı yazılar yazabilir miyim bilmiyorum ama o zamana kadar bu şekilde idare edeceğiz artık. Six Feet Under diye bir dizi vardı. Daha önce bahsetme fırsatım olmuş muydu hatırlamıyorum. Bütün sezonları bitirdik. Bitirirken de çok üzüldük. Herkes resmen hayatımızın bir parçası olmuştu. Badem uzun süredir iş değiştirmek istiyor. Dizi sonrasında cenaze levazımatçısı olmayı bile düşündü. O kadar girmiş içimize :) Şimdi de o dizide duygusal bir gay olan karakteri Dexter’da haysiyetli bir katil olarak seyretmek tuhaf oluyor. Ama Dexter da güzel. Onun zaten belli bir hayran kitlesi var biliyorum. Katil deyince insanda biraz önyargı oluyor kabul. Ama aslında katil olanların katili o. Öldürmenin hiçbir şekli kabul edilebilir ya da haklı görülebilir bir şey olmayabilir ama neticede bu bir dizi. Filmlerde de insanlara eziyet edip öldürenlerin hep daha kötü bir sonla cezalandırılacağını umarım. Bu belki de benim psikopatlığım bilmiyorum. Ama belki de bu yüzden sevdim Dexter’ı. Daha ilk sezondayız. Yeni başladık sayılır. Biraz ilerleyince daha ayrıntılı bilgi veririm.

Geçenlerde Erkan Oğur geldi şehrimize. Bayıla bayıla gittik konserine. Zaten bütün albümleri mevcuttu bizde. Telvin ile birlikte geldi. Sahnede tam 15 kişilerdi. Tabi Telvin 3 kişiden oluşuyor aslında. Ama 15 kişiyle de harika oldu. Davullar, tefler, ney, viyolonsel, gitarlar, her şey çok güzeldi. Müzik sesi oldukça fazlaydı ve ritimliydi. Ege Çınar baya duydu sanırım :) Bebeklerde de şöyle bir durum varmış. Anne karnındayken sıklıkla dinledikleri şarkıları doğduktan sonra da duymak isterler ve dinledikçe sakinleşirlermiş. Göreceğiz bakalım :)

Lost da başladı. Ama aynı abuklukla devam ediyor. İlk bölümde hiçbir şey yoktu. İkinci bölüm de aynı. Ne zaman bitecek, ne zaman açıklanacak her şey, bıkkınlık geldi bize artık.

Fringe de devam ediyor. Aslında bir sürü hadi oradanlar var içinde. Ama yine de hoşumuza gidiyor. Olivia’nın bön bakışlarına rağmen onu bile seviyorum ya :)

Law Abidin Citizen diye bir film seyrettik geçenlerde. Onu da sevdim :) İntikam peşindeleri hep seviyorum zaten. Başrollerde Gerard Butler var. Kızı ve eşiyle yemek masasına oturacakken kapısı çalıyor. İki adamın saldırısına uğrayıp hem gözleri önünde karısının ve kızının ölümü gerçekleştiriliyor hem de kendine zarar veriliyor. Ama adalet orada da Türkiyede’kinden farklı değil. Adam öldürsen bile çok sene (hatta ay) yemeden serbest bırakılıyorsun. G. Butler’ın oynadığı karakter de intikamını kendi almaya karar veriyor ve 10 sene bunun için çalışıyor. Sonunda başarıyor da. Ama adalet de onun peşini bırakmıyor. Adalet hep intikam almaya çalışanın aleyhine işliyor zaten. Asıl katillerin lehine nedense..

2012 yi de seyrettik sonunda. Onu da çok abuk subuk buldum. Böyle kıyamet filmlerini mesela özellikle küresel ısınma gibi genel problemlerle birleştirip insanların gözüne girecek bir film yapsalar da azıcık korkup daha doğal ve normal yaşamaya başlasak keşke!

İş yerimde de gelişmeler var. Birimizi daha önce bahsettiğim görevlendirmeye gönderdiler maalesef. Kaldık 5 kişi. 2007 den beri emeklilik vaadiyle (dip notu burada vermem lazım, emekli olsun olmasın, benim umurumda değil aslında. Bana ne faydası var ne zararı. Kendi bilecekleri iş. Ama her sene emekli olacagiz diye hiçbir görevi kabul etmemek ve her sene için yapılan toplantılarda çok ihtiyacımız varmış gibi sözler vermek, yeminler etmek işin içine girince işler değişiyor) bizi kandırıp (!) 2010 u da çıkartacaklarını düşündüğüm iki dinazor meslektaşım bana göre sırf nöbet mevzusundan, bir hafta ben bir hafta kocam şeklinde izin almaya başladılar. Aslında sayımız 4 e düşünce de nöbet tutmak zorunlu. Ama işin içine bu meslege yillarini vermiş, özellikle benim geliş tarihim olan 2002 den beri her görevi üstlenen (!) amirimiz de nöbet listesine katılmak zorunda kalacağı için başhekimle görüşmeye gitti. Artık ne görüştülerse nöbetler birden iptal oluverdi. Hayırlısı olsun ne diyeyim.

Sonracıma Dan Brown’ın son kitabı Kayıp Sembol’u okudum. Tarz aynı evet, ama özellikle başlarda acaip heyecanlı geldi bana. Pırr diye bitiverdim o yuzden. Ama sonunu begenmedim. Bir sey aciklanmadi ki..

Sonunda Adam Fawer’in Olasılıksız’ını da okudum. Ben Kayıp Sembol’e gömülmüşken Badem de Olasılıksız’a gömülmüştü. Aynı anda bitirdik :) Bitirince benim çok seveceğimi söyledi, ben de hızımı alamamışken hemen başlayayım dedim ve onu da pır diye bitiriverdim. Epeydir böyle zevkle kitap okumamıştım. Çok begendim. Ve kitapla ilgili tam olarak bilgim yoktu. Şöyle ki, detaylı yazıları bilerek okumamıştım. Kimi felsefik demişti, kimi başka şeyler demişti. Merakımı uyandırak kadarını okudum yorumların. O yüzden kitabı bitirince, aslında başladığımda bile, yorumların kişiden kişiye ne kadar değişebileceğini fark ettim (biliyordum da bir kez daha anladım diyelim :) ). Zevk meselesi elbette. Ama ben çok beğendim. Bana biraz Final Destination serisini hatırlattı. Şimdi de Empati’ye başladım.

Şimdilik böyle :) Yazmak güzel…