melih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
melih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Haziran 2010 Pazartesi

Son 22 gün :)



Oğlumuza kavuşmamıza 22 gün kaldı. Ben doğum öncesi iznimi de başlattım tabi bu arada. Sürekli evdeyim. Gerçi yine ara ara dışarı çıkıyorum. Çıkamadığımda da evin içinde sürekli hareket halindeyim. Hareketin iyi geldiğini de düşünüyorum çünkü. Aslında oturmak, yatmak, hele hele oturduktan ya da yattıktan sonra tekrar ayağa kalkabilmek tam bir marifetmiş bu son ayda. Çok kilo almamış olmama rağmen zorlanıyorum. Ayaklarım bile beni taşımıyor artık. 5-10 dakikalık ayakta kalmayla bile ayaklarım müthiş ağrıyor. İdare ediyorum anlayacağınız :)

Mentalist'in 2. sezonuna başladım. Seviyorum ben Patrick Jane'i. Geçtiğimiz ay da Grey's Anatomy'nin 6. sezonunu bitirmiş ve hormonlar nedeniyle son bölümde ağlamıştım. Mentalist için de böyle bir duyum aldım bakalım ne olacak :)

Nermin Bezmen'in kitabına başladım ama 15. sayfadan sonra koltuğun kenarına koydum öylece kalakaldı. Bu aralar hiçbir şey yapasım gelmiyor nedense. Mentalist'e başladım dedim ama onun da 1 bölümünü bile birkaç parçada ancak seyredebiliyorum. Oturmak bana bir hayli rahatsızlık verdiği için yatarak izlemem gerekiyor. O zaman da 10. dakikada falan uykum geliveriyor. Biraz uyuklayıp kaldığım yerden devam ediyorum falan filan. Zevksiz gibi ama hiç yoktan iyidir işte.

Lost'un sonu beni de tatmin etmedi sorular anlamında. Ama en azından mutlumsu bir son oldu. Yani tek başına bir bölüm olsaydı, öncesini değerlendirmek gerekmeseydi en azından sevenler kavuştular denilebilirdi. Ama ilk sezonlarda gözümüzü kırpmadan bölüm üstüne bölüm izlediğimiz böylesi bir diziden daha çok şey, en azından onca soru işaretine birkaç açıklama beklerdim.

Biz aslen Ankara'lıyız. Aslında pek Ankara'lıyız demem ben. Çünkü annemle babamın memleketi orası. Ben doğma büyüme Ereğli'liyim. İnsan baba kütüğü neredeyse oralı sayılmaz bence. Evlenince de eşinin kütüğüne geçiyorsun. Hoş onun babası da Ankaralı olduğu için benim adres değişmedi ama misal Adanalı olsaydı bundan sonra Adanalıyım mı diyecektim? Her neyse, annemler Ankaralı olduklarından sık sık gider gelirdik Ankara'ya. Ama büyükler merkezde oturmadıklarından gidişlerimiz pek şehiriçi olmazdı. Köye gider orada vakit geçirirdik. Dayımlara gittiğimizde merkeze giderdik ama o da beni hiç açmazdı. Açmazdı derken Ankara'yı hiç sevmezdim. Çok kasvetli ve gri bir şehir gibi gelirdi. Ne zaman ki eşimle evlendik, daha sık gider gelir olduk. Eşimin ailesi de Ankaradaydı çünkü. En yakın arkadaşları da Ankaradaydı. Onun arkadaşları diye ayırmak istemiyorum, zaten bizim arkadaşlarımız olarak bakıyorum çoktandır da, anlaşılsın diye burada eşimin arkadaşları ifadesini kullanmak zorunda kaldım. İşte o güzel dostlar, dostluklar sayesinde Ankara çok sevdiğim yerler arasına girdi birden. Her gittiğimizde görmeden dönmediğimiz Melih ve Ayça-Selim ikilisi Ankaraya anlam vermişti benim için. Önce Melih terketti Ankarayı. O zaman Ankaranın gözümdeki değeri düştü itiraf edeyim. Şimdi de Ayçalar taşındılar. Ankara ciddi anlamsızlaşmaya başladı. Ayçalar çok uzağa gitmediler en azından Melih gibi. İstanbul'a gittiler. Bu da yine sık sık görüşebileceğimiz anlamına geliyor. Gerçi Melih Avustralya'da olmasına rağmen sık sık telefonlaşıp haber alıyoruz birbirimizden ama yüzyüze görüşmenin keyfi elbette farklı. En azından Ayça'larla hala yüzyüze görüşebilme şansımız var. Bazen eşime çok imreniyorum bu yüzden. Lise arkadaşlarımız ortak ve hala görüşüyoruz yakın olduklarımızla. Ama onun üniversiteden arkadaşları çok farklılar. Ben bunu kendi arkadaşlarımda yaşayamadım maalesef. Üniversitedeyken çok yakın olduğum insanlar şehir değişikliğinin ilk gününde bütün yaşananların üzerine bir silgi çektiler sanki. O yüzden görüştüğüm 1-2 kişi vardır en fazla. O da ben aradığım müddetçe görüştüğüm insanlardır. Aramadıklarında, akıllarında olduğuma dair inancımı henüz yitirmediğim için aramaya devam etmekteyim şimdilik. İşte eşimin arkadaşlıkları bu açıdan çok farklı ve değerli. Kendimi şanslı hissediyorum ben de o yüzden. Onun sayesinde tanıdım çünkü bu değerli insanları. İyi ki varlar ama keşke daha yakın yerlerde yaşayabilseydik bütün sevdiklerimizle..

Bizim taşınma işi hala beklemede. İş bulmak ne zormuş! Ben 1 sene izinliyim bundan sonra. 1 sene sonrasında ne olur ne gider bilinmez elbette ama bıraktığım işe dönme gibi bir hevesim yok şimdilik. Ne yapacağımı ben de bilmiyorum. Bir de bir eczane devredilecekmiş. Acaba bu işe girişsek mi onu da bilemedik. En kötü ihtimalle ne olur, eşim iş bulur bu sefer de ben eczaneyi devretmek zorunda kalırım. Ki aslında bu da kötü bir ihtimal değil. Zira eşimin istediğimiz şehirde iş bulması süper bir olay olur aslında. Devir işi de eninde sonunda halledilir. Ama o arada eczane açmak isteyip istemediğimden emin değilim. Halbuki kararsız bir insan da değilimdir. Ama tam da doğum arifesinde yeni bir işe girişmek ne kadar akıllıca olur onu tartıp biçemedim henüz.. Hayırlısı diyeceğim.

Bendeki haberler bunlar şimdilik. Ara ara yazmaya çalışacağım. Hepinize sevgiler :)

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Sydney'in Hastasıyım :)

Sydney’e geçiş yapalım artık bitirelim şu Avustralya maceramızı. Melih’cim sağolsun yine biz gitmeden uçak biletlerimizi falan ayarlamıştı. Cuma günü Melbourne’den çıktık, zaten 1 saat sürüyordu yolculuk. Pazartesi de akşam döndük.

Sydney’de merkezde kalalım diye epey araştırma yapmış yine Melih (tabi ki yani!). Ve merkezde olan Oxford caddesinde bir apart bulmuş. Apart da ne aparttı. Melih’in evi kadardı. Odaların ikisinde de bir çift kişilik bir de tek kişilik olmak üzere 2’şer yatak vardı. Salonda da yatılabilecek tarzda bir kanepe. Yani 7-8 kişi rahatlıkla kalınabilirdi. Fiyatı da gecelik 110 ya da 130 Avustralya dolarıydı. Oldukça uygun yani. Amaaaaaaaaaa, meğerse gay mahallesiymiş orası :))) Gerçi benim için hiç sorun yoktu, herkes parlak, güleryüzlü vs. Bizim çocuklar korktular biraz. Bir elimden Badem diğer elimden Melih tuttu sürekli. Dışarıya mesaj verildi yani, tercihimiz kızlardan yana falan gibilerinden. Çocuklarda, şu adam bana göz kırptı galiba endişesi falan oldu, gariplerim benim :)

Sydney de çok güzeldi. Biz yayılabileceğimiz parkları bulduk hemen tabi. Zaten kaldığımız aparta da çok yakındı büyük parklardan biri. Sonra diğerlerini de gezdik. Ve tabi ki Opera Binası’na gittik. Görüntü çok güzeldi gerçekten de. Sydney’i de bizim boğaza benzettik :) Ama gerçekten çok benziyordu. İşte şunlar boğaza nazır yalılar, dur bakayım, şu da bizim Kız Kulesi değil mi yahu? Fotoğrafları eklediğimde hak vereceksiniz.

Sydney’de her yere yürüyerek gittik. Paddy’s Market’a gidin demişti apartta kaydımızı alan amca. Biz de dediğini yaptık ve gittik. Paddy’s Market, hani İstanbul’da hediye fuarı gibi şeyler oluyor ya, onun gibi. Ama her şey Japon işi gibi. Yani çok kaliteli şeyler yok ama hepsi de rengarenk, cıvıl cıvıl. Orada dolaşmak çok hoşuma gitti o yüzden :)

Sydney’e gidilince yapılacaklar arasında Manly Plajını görmek vardı bir de. Oraya da gittik. Okyanusa da orada girdik zaten. Amele yanıklarımızı da orada aldığımızı söylememe gerek yok herhalde :)

Buradan giderken güneş kremi falan almayı unutmuşum ben. Melbourne’de de hava öyle yakıcı güneşli olmadığı için Sydney’e giderken de aklımıza gelmedi krem falan. Neyse biz haydi plaja gidelim heyecanıyla mayoları geçirip plaja gittik. Limandan yarım saatlik vapur yolculuğu ile gidiliyormuş plaja. Vapur da çok keyifliydi çünkü şehri denizden görmek ve hayran olmak gibi bir fırsatımız oldu. Plajda baktık herkes sörf tahtalarıyla. Ama bizim gibi sade vatandaş da var. Deniz dalgalı olmasına rağmen girenler de var. Hadi dedik, buraya kadar gelmişiz, okyanusa girmeden gitmek olmaz (Denizden ne farkı varsa). Eşyalara mukayet olmak için Melih bekledi önce. Biz Badem’le girdik. Ama çok dalgalı olduğundan ben çok uzun süre suda kalamadım. Bir de Kaş’taki dalgalı denize girip boğulma tehlikesi atlatmıştım hatırlarsanız. Yok dedim ben çıkayım. Dalgadan ziyade, su geri çekilirken insanı da içine çekiyordu, o korkuttu beni. Ben bayrağı Melih’e teslim ettim tabi. Deniz sefamız bitince haydi sahili boydan boya yürüyelim dedi Melih. Peki dedik, ama çok rahatız ve akıllıyız ya(!) üzerlerimizi giyinmeden mayoyla yürümeye başladık. 1 saat kadar sürdü sanırım. Yerimize geldiğimizde o kadar yandığımızın farkında değildik tabi ki. Kıyafetleri giyip çantaları sırta alınca acısını hissettik. O arada bir de ayağıma diken batmaz mı? Eczane eczane dolaşıp cımbız aradık. Sonra da ben oturdum, Badem’le Melih de ellerinde cımbız, ayağımdaki dikeni çıkarmaya çalıştılar. Diken de diken olsa. Görünmüyor bile, ama üzerine basınca acaip acıyor. 15-20 dk sürdü sanırım onu bulup da çıkarmaları :)

Sanırım bu kadar anlatacaklarım. Artık biraz da seyrettiğim filmlerden bahsetmek istiyorum yaaaaa :)

8 Nisan 2009 Çarşamba

Avustralya (bitmez bu maceralar)

İlk gün öğlene doğru ancak şehirde olabildik. Zira Melih ilk günün hatrına azıcık daha uyumamıza izin verdi. Hazırlandıktan sonra da şehre ulaşmamız yaklaşık 1,5 saat sürüyordu. Aslında uzaklık olarak 4 km falanmış. Ama evden çık, tren istasyonuna yürü, treni bekle, şehre kadar her durakta dur, yolcu indir bindir derken çok hızlı gidemeyen tren yolculuğu ile toplamda 1,5 saat kadar sürüyor işte…

Melih her değişik lezzeti tatmamızı istediği için bizi ilk gün öğlen Japon lokantasına götürdü. Orada Ume Bento yedik. Böyle bir tepsiyi kutucuklara bölmüşler gibi. Bir kutuda soslu bir et var, diğer kutuda tavuklu bir şeyler var, diğerinde somon balığı var, sonuncusunda da kızartılmış balık var. Ortaya bir de soya sosu getiriyorlar. Özellikle eti çok lezzetliydi artık içine ne sosu kattılarsa! Somonu pek sevmiyorum zaten. Tavuk da fena değildi. Balık kıtır kıtır çok güzeldi.

Yemek yedikten sonra gezindik şöyle bir. Avustralya’da insanlar acaip rahatlar bunu daha ilk dakikadan fark ettik. Kimsede telaş yok, rahat rahat yaşıyorlar. Orada mesai 4’te bitiyormuş mesela. Market ve mağaza türü işyerlerindeyse 5’te bitiyor. 5,5’ta markete gidip şunu bunu alayım diyemiyorsunuz yani. 5’e kadar aldınız aldınız.

Bir de acaip göçmen var. Avustralyalıdan ziyade çekik insanlar gördük orada.

Melbourne’de hava da bir değişikti. Evden çıkmadan önce havadan kesinlikle emin olamıyorsunuz. T-shirtle çıktınızsa yanınıza mutlaka kalın bir şeyler de alıyorsunuz zira siz istasyona gidene kadar bile hava birdenbire soğuyabiliyor. Tabi orada yaşayanlar bu duruma bizden daha alışkınlar. Hava güzel başladıysa minicik şortların altına parmak arası terlikleri çekip çıkıyorlar. Hava soğudu mu, üzerlerine belki incecik bir şey alıyorlar hepsi bu. Alt taraf açıkta kalmaya devam ediyor ki ben onları gördüğümde bile üşüdüm çoğu zaman. Ama güneş çıktı mı da tam çıkıyor. İşte o zaman da o şortlardan bende de olması için yandım tutuştum :)

Bunları yazmak da çok zor ayrıca. 11 gün hem uzun hem kısa bir zaman. O rahatlığa alışmak için gayet uzun bir zaman. Döndüğümüzde epey zorluk çektik o yüzden. Dün başım ağrımaya başladı mesela. Strese hiç gelemememin bir sonucu bu. İstanbul’u geçtim Ereğli’ye bir geldik acaip bir trafik. Yapılacak bir sürü iş var, gidilmesi gereken yerler var. İçim sıkıldı birden. O yüzden rahat günleri yazmak zor geldi. Biraz ara vereyim en iyisi.

* * *

1 günlük moladan sonra tekrar yazmaya başlıyorum yoğun istek üzerine :) Zaten unutmamak için bir an önce yazmam lazım. Malum hafıza balıkgillerden…

Şimdi bile her şeyi 1. gün 2. gün şeklinde hatırlamıyorum. Ortaya karışık bir şeyler yazayım en iyisi :)

Yemekten laf açtık madem, yemekle devam edelim. Bak bunun zamanını çok iyi hatırlıyorum çünkü son günden bir gün önceydi :) Yemek meselesi çok zordu zaten. Bir yere gidiyoruz, Melih soruyor ne yiyeceksiniz diye. Aslında gitmeden önce soruyor, ona göre gidilecek yere karar veriliyor falan ama yiyecekler hep yabancı bize. Ne söylesek boş oluyor. Bir de yemekleri bilmediğimiz için sevip sevmeyeceğimize emin değiliz. E o zaman da karar vermek hayli zor oluyordu. Değişik kültürlerin yemeklerini tatmak da istiyoruz bir yandan, Melih de Hint işi size ağır gelir, çok baharatlıdır falan dedikçe epey zorlandık. Neyse sonuç olarak Çin, Japon, Meksika, Avustralya mutfaklarından tadarak geldik. Hala son gün yemeğini de yazamadım ya aferin bana :)



Yemek yediğimiz her yerde fotoğraf çekemedik maalesef. Melih utangaçlık yaptı biraz. Biz de hoşgördük, ne de olsa biz 10 gün orada olacaktık, oysa ömür boyu orada kalmayı düşünüyor. Oranın koşullarına göre yaşaması onun adına iyi bir şey yani. Mesela bir Thai lokantasına gittik. Adamlar her yemeği kaşıkla yerlermiş. Çatal ve bıçak yok. E et geliyor, eti kesmeden nasıl yiyeceksin değil mi? Ama işte çatal falan istemek adamlara hakaret sayılıyormuş diye isteyemedik. Neyse etler çok kocaman değillerdi, kesmeye gerek kalmadı. Thai lokantasında ben honey chicken ısmarladım. Ismarlamaz olaydım :) Aslında isminden gayet açık seçik belliydi işte tatlı tavuk olduğu. Ama değişik bir yemek deneyeceğiz ya, ben de onu seçtim.



Badem tiger beef diye bir şey istedi.



Melih’in istediği yemeğin ismini unuttum ama görüntüsü bizim mücvere benziyordu. İçinde balık ve sebze olan mücvere :) İsmi kötü geldi değil mi? Ama masaya gelen en lezzetli yemek oydu.



Sonracıma Mad Mex diye bir yer vardı (Meksika usulü). Melih orayı Amerika’dan beri seviyormuş zaten. İyi dedik oraya da girdik. Bildiğin dürümle karşılaştık :) Böyle parlak alüminyum folyo gibi bir şeye sarıyorlar. Tabi lezzeti biraz farklıydı çünkü içinde değişik malzemeler vardı, avokado ezmesi gibi. Ben daha önce avokado da yememiştim. Ne bileyim hiç merak edip de almamışım. Bizim buralarda hala yaygın değil de. Fena bir şey değilmiş. O dürümün içinde hiç hoşuma gitmedi. Zaten et de soğuktu. Her şeye rağmen çok da zorlanmadan yediğimiz ender yemeklerden biriydi gerçi de avokado sosu olmamıştı işte. Ama avokadoyu salata şeklinde tavsiye edebilirim.



Bir akşam gnocchi (Patetesli hamurla yapılan yuvarlak şekilli makarna) yanında avokadoyu sadece kesti ve limon-yağ sosuyla tatlandırarak önümüze getirdi Melih. Oldukça güzeldi tadı. Başka bir akşam da tortellini (Peynir, sebze veya et ile doldurulmuş makarna) yanına yine avokadoyu kesip bu sefer kırmızı soğan ile karıştırarak salata hazırladı. O da oldukça güzeldi. Kısacası avokado salata halinde güzelmiş. Mad Mex’te iki gün yedik bu arada. Ha ayrıca Melbourne’de değil Sydney’de gittik. Melbourne’de Mad Mex görmedik zaten.

Neyse gelelim diğer yemeklere, son günü yazayım artık en iyisi :) Efenim Çin lokantasına gittik. Melih ilk günden beri dumpling deyip duruyordu zaten. Damak tadımıza uygun olduğunu düşünmüş. Haksız da sayılmazdı. Mantı gibi bir şey dumpling. Ama mantıdan epey büyük. Hani Kayseri mantısı olarak bildiğimiz mantı var ya, eh işte onun 10-15 katı büyüklüğünde falan :) Aslında normal yemek kaşığına bir tanesini koyduğunuzda kaşığa sığmaz taşar diyeyim ben size, öyle anlayın. Değişik şekilleri var. Biz mesela vejeteryan, kıymalı, tavuklu-karidesli olanından yedik. En güzeli vejeterjan olandı. Onu haşlama istedik. Etli olanları kızartma şeklinde istedik. Kıymalısı eh biraz bizim mantıya benziyordu tat olarak. Ama ne sarımsaklı yoğurt var yanında ne de salçalı sos. Onlar olmayınca mantı mantı olur mu peki? Bir de ince çubuklarla yediğinizi düşünün :) Ama güzeldi şimdi hakkını yemeyelim.

Sonra bir gün, ta taaaam, suşi yedik. Tabi onun da çeşitleri varmış. Etlisi var, sebzelisi var. Roll denen yosuna sarılmış olanları var bir de sushimi denilen diğer tipleri var. Mantık aynı. Pilavla karışık bir şeyler yemek. Roll’da yosunu düz zemine serip üzerine önce pilav, sonra et ya da sebze koyup sigara böreği gibi sarıyorlar (tabi oldukça kalın sigara böreğine göre), sonra da onu 3-4 santimlik kalınlıklar halinde kesiyorlar. Sushimide ise pilavın üzerine et koyup o şekilde servis ediyorlar. Ama pilavı öyle bildiğin kasenin içine koyup getirmiyorlar tabi. Dörtgen seklinde kesilmiş gibi geliyor. Sebzeliler güzeldi bence, gerisini siz anlayın :)

2 gün McDonalds ve Burger King’de yememize şaşırmamalı. Tabi onların isimleri burada bildiğimiz gibi değil. McDonalds aynıydı da Burger King, Hungry Jacks diye geçiyor. Bir de bizim bildiğimiz Algida orada Streets. Böyle değişik şeyler de vardı.

Melih bir de pizzacı keşfetmiş. Böyle bizim sevdiğimiz tarzda yemyeşil olan parklardan birine de yakın. İsmini hatırlamıyorum oranın da. Ama pizzacı çocukla muhabbeti kurmuş. En sadesinden bile istese bol malzemeli pizza geldi önümüze :) Zaten tadı da çok güzeldi. İki gün öğlen de bu pizzacıdan pizzalarımızı alıp parkımıza gittik ve yeşil çimenlere yayılarak yedik yemeğimizi. Biz inanılmaz keyifliydik tabi. Önümüzde tadına doyamadığımız güzel pizzalar, altımızda yumuşacık ve mis kokulu çimen, yanımızda en sevdiğimiz dostlardan biri. Daha ne isteyebiliriz ki değil mi? Ama gelin bir de Melih’e sorun. Gene parkta yemek yediriyorum size, doğru düzgün bir yere gitseydik, azıcık gezinseydik vs. Biz mutlu mesut, o sorumluluk sahibi ve halimizden endişeli :))

Sydney’deyken bir gün de Portekiz usulu tavuklu sandviç yedim ben. O da çok lezizdi mesela. Büyük kare ekmek dilimlerinin arasına Portekiz usulu tavuk ve bilimum sebze ve sos koyuyorlar. Sonra da sen oturup bir güzel bu sandviçi yiyorsun. Badem tavuk ızgaralı sandviç aldı aynı yerden. Onunkisi tatlıydı şaşırtıcı bir şekilde. İsmini bilmediğimiz soslardan biri tatlıymış meğer. Melihse bir numaralı yiyeceği suşi aldı ve afiyetle yedi.

Yemekler sanırım bu kadardı. Zaten 11 gün de oldu sanırım saydıklarımla. Evdeki ıvır zıvıra gelince mesela Dragon Fruit (Pitaya ve Ejderha Meyvesi olarak da biliniyormuş) diye bir meyve yedik. O çok ilginç ve güzeldi. Ya bu arara 10. posta olmadı değil mi bu? Ne yazdığımı da unuttum. Bir de bir sürü insana aynı şeyleri anlatınca kafam karıştı :) Dragon Fruit böyle pembe renkli kocaman bir şey. Neye benziyor desem? Vallahi hiçbir şeye benzetemedim. Ama kozalak falan diyebilirim belki. Kozalağın kapalısı, sadece birkaç parçası açık gibi ve de pembe renkli. O açık parçaların ucu da yeşil. Bu meyveyi ortadan ikiye bölerek yiyormuşsunuz. Kesince içinden beyaz renkli bir şey çıkıyor. Bu şeyin içi de kivideki gibi siyah çörekotu benzeri çekirdekimsi şeylerle dolu. Ve aynen kivideki gibi yeniyor. Zaten beyaz kısmından ayrılması mümkün değil. Tadı da kiviye benziyor yine. Yalnız kivide hafif ekşimtrak bir tat var ya, işte bu meyvede o yok.

Sonra Star Fruit (Yıldız Meyvesi, Karambola olarak da biliniyormuş) yedik. Onu da beğendim. O da doku olarak bibere benziyor. Şekil olarak yıldıza benziyor. İsmini de buradan almış olsa gerek. Tadı da biber ve ayva karışımına benziyor. Bunda da ayva yedikten sonra boğazınızda kalan samanımsı tat olmuyor. Sulu bir şey zaten. Yani biberi yediğinizde sulu bir tat alırsınız ya, o şekilde. Badem erikle biber karışımına benzetti. Onu da belirteyim bu arada.

Bir de Guava diye bir meyve yedik. Ondan hiçbir şey anlamadım :) Yeşil elmanın biraz küçüğüne benziyor. Tadı hiçbir şeye benzemiyor. Bir de çok çekirdekli. Zor yeniyor. Çekirdeklerini ayırmalı mıydık onu da bilemedik gerçi.

Sonra bir şey elması yedik. Neydi adı yahu? Ay onu da unuttum. Melih’e sormam lazım bir ara. Tadına gelince orada yediğim en kötü meyveydi sanırım. Belki de biz yeme zamanını geçirdik bilmiyorum. Elma gibi kesmeye çalıştım ben. Böyle puding gibi bir şey çıktı içinden. Kocaman çekirdekleri var. Ayırıp yemeye çalışıyorsun falan böyle tuhaf bir şey. Ben bir parçasını yemeye çalıştım tadını merak ettiğimden ama diğerlerini yemeye gönlümüz elvermedi ve maalesef kalanı attık.

Ha bir de papaya aldık onun tadını merak ettiğimizden. Ben papaya kokusunu çok severim mesela. Kremler, yağlar falan çok hoşuma gider. Ama tadını beğenmedim. O da ben yiyene kadar birkaç gün bekledi. Belki o yüzden bozulmuştur ondan emin değilim. Ama eğer öyle değilse çok tatsız bir şey gibi geldi bana.

Hamiş : Meyvelerin fotolarını akşam yükleyeceğim. Daha yazacağım şeyler var. Bir de bu seferki şarkıyı da yine Duffy'den seçtim. Warwick Avenue ile karşınızda :)

29 Mart 2009 Pazar

Avustralya'ya Gidiş



14 mart cumartesi sabah 06:30 da evden ciktik. Valizleri yerleştir, benzin al derken İstanbul'a doğru yola çıkmamız 07:00 yi buldu. 10:30 civarında İstanbul'daydık. Eşimin ablasına gidip bir güzel kahvaltımızı yaptık. Daha sonra İstinye Park'a gidip 16:00 ya kadar dolandık. 16:00 da maceramızın başlayacağı havaalanına doğru yola çıktık. Emirates vaadettiği gibi 19:10 da hareket ederek Dubai'ye doğru yola çıktı.

Bu benim ikinci uçak yolculuğumdu. İlkinde Antalyaya gitmiştim. O da uçuş süresi olarak yarım saat 40 dakika falan sürüyor. İndin bindin bir şey anlamıyorsun. Bu sefer Dubai'ye kadar 4,5 saat falan uçtuk. Çok korkutucu değildi. Bir de bu Emirates iyilerden biriymiş. Rahat ettirmek için her şeyi düşünmüşler. Koltukların arkalarında birer ekran ve kumanda var. Menüde yüzlerce film, dizi, oyun, binlerce müzik var. Seç beğen dinle, seyret, oyna şeklindeler. Tabi bizim için biçilmiş kaftan :) Gerçi filmleri İngilizce altyazı bile olmadan seyretmek biraz kastı beni. Altyazı işimi epey kolaylaştırıyor zira konuşma esnasında kelimeleri şıp diye yakalayamıyorum. Neyse giderken en kolayından (ve benim için güzelinden, ki daha önce seyredememiştim) Madagaskar 2'yi açtım seyrettim. Animeleri seviyorum velhasıl kelam. İyi de oldu. Hem sevdim hem anladım :) Tabi bu arada yanımıza aldığımız kitaplar da yalan oldu.

Dubai'ye iner inmez koşuşturmacamız başladı. Çünkü uçuşlar arasında çok zaman yoktu ve hemen işlemlerimizi halledip giriş kapısına gitmemiz gerekiyordu. Öyle de yaptık ve bizi yaklaşık 15 saatlik yolculukla Melbourne'e götürecek olan uçağımıza bindik (Bu arada biz Melbörn olarak okuyoruz ama onlar Melbırn diyorlar). İşte bu uçak korkutucuydu. Yine Emirates olduğu için aynı ekipman mevcuttu lakin okyanus üzerinde uçarken engebeli arazide koca bir otobüs içindeymiş gibi sarsılınca insan ne bir şey seyredebiliyor ne bir şey okuyabiliyormuş. Ben zaman zaman Badem'in eline koluna sarılmış vaziyetteydim. Sarsıntı biraz hafifleyince müzik dinleyip uyumaya falan çalıştım ama dile kolay 15 saat git git bitmek bilmedi. Bir de önceden tecrübeli ağızlardan bilgileri aldık ya, zaten normal üstü bir tuvalet mevzumuz var, bir sürekli su içip tuvalete gitme peşindeyiz. Gerçi çok da iyi oldu zira uçak sonrasında Jet-lag denen olayı pek yaşamadık. Bu yolculukta da yine bir animeyi seçtim ve Meet The Robbinsons'u seyrettim. Onu da daha önce seyretmemiştim ve pek keyif aldım :)

Sonunda Melbourne'de Tullamarine havaalanına indik. Bizimle saatle kaça takebül ediyordu, sanırım 16:00 suları idi, orada saat 01:00 civarıydı. Valizleri al, taksiye git, eve yönlen derken Melih'le buluşmamız 02:30 u buldu sanırım. Tabi orada Pazartsi sabahıydı. Yani buradan cumartesi çıktık ve saat farkından ötürü neredeyse Pazartesi günü orada olduk. Gelirken ters yön olduğu için bu şekilde olmadı tabi. Cuma sabah çıktık akşam buradaydık.

Neyse, taksici abicim otomatik seyrüsefer cihazını (navigator bu şekilde çevrilmiş dilimize) kullanarak bizi gösterdiğimiz adrese getirdi. Ama aslında epey bir dolaştırmış. Bunu sonraki havaalanı yolculuklarımızda ödediğimiz paradan anladık. Zira bu ilk sefer abiye 75 Avustralya doları* verdikten sonra yanımızda Melih varken 44 AUD ye gidebildik!

Melih'cim de biz gelmeden önce çıkmış evinin önüne. Soğukta bizi beklemiş garibim. Ama işte sonunda oradaydık. Tam evinin önünde. Tarif edilemez bir mutluluk tabi ki.

Hava karanlık, biz leş gibi olunca hemen eve girdik ve sıcak bir banyo sonrası yataklarımıza geçip uyumaya çalıştık. Melih de biz gitmeden 10 gün önce taşınmıştı evine. Biz gidiyoruz diye acilen halletmiş her şeyi. Daha önce okuluna yakın bir otelde kalıyordu. Eninde sonunda eve çıkacaktı tabi de, bizim digişimiz bu durumu birazcık hızlandırdı. Canım benim, her şeyi de düşünmüş. İletişim sağlayabilelim diye bize cep telefonu ve Avustralya hattı bile almış. Bu noktada Melih'e olan sevgimi Sevgili Tabiat Ana'nın yüzyıllar öncesinde beni sobelediği yazıya, 30'undan sonra dostluk adlı o güzel konuya yönlendirmek istiyorum. 30 undan sonra aradığım tek şey samimiyet sanırım. İnsan samimi olduğu zaman işte böyle ince fikirli de oluyor, empati de kuruyor. Bize de sevgi yumağına sarmak kalıyor tabi :)

Pazartesi sabahı askeriye kampındaymışız misali saat 8'de Melih kapımıza dayandı :)) İlk yurtdışı gezimiz ve bu da Melih'in yanına ya, kendini sorumlu hissediyor tabi bizimki. Her dakika önemli! Görülecek, gidilecek, yapılacak çok şey var ama bizim gözler açılmıyor tabi. Burada çok erken kalkarım bilirsiniz. 6,5 bilemedin 7 de ayaktayım. Orada ne mümkün! Bir de bizim odanın camı merdivene bakıyor. Güneş almıyor yani, dolayısıyla beynim havanın aydığını ayamıyor :) O yüzden her sanah aynı kamp mevzusunu yaşadık (Melihcim seni çooook seviyorum! :)) )

Sonunda kalkıp ekmek, nutella, domates ve çeşitli ezmelerle kahvaltımızı yapıp Melbourne sokaklarına atıyoruz kendimizi...

* : 1 AUD = 1,12 TL idi o zamanlar.

Hamiş 1 : Gördüğünüz gibi uyku tutmadı yine. Saatin 05:30 olduğunu göz önüne alarak biraz daha uyumaya çalışayım en iyisi. Arkası yarın anacım :))

Hamiş 2 : Bu yazımla dinlemeniz için Melih'in arşivimize kazandırdığı ve çok sevdiğimiz Katie Melua'dan Nine Million Bicycles'ı seçtim.

10 Eylül 2007 Pazartesi

Arkadaşlık adına

Haftasonu Ankara'daydık Badem'le birlikte. 1 senedir yurtdışında olan çok sevgili arkadaşımız Melih gelmişti. Hem onu hem de yine çok sevgili arkadaşlarımız Ayça'yla Selim'i görmeye gittik.

Ayça'nın hamaratlığını son saatlere kadar içimize sindirdik :)) Çok leziz bir sürü şey hazırlayarak hepimizi patlama durumuna getirdi, ellerine sağlık güzel arkadaşım :)

Herkes maç seyrederken ben biraz blog yazayım dedim ve The Ex'i anlattım ucundan azıcık. Filmaniac kısmında görebilirsiniz. Resimleri de ekledim bugün.

Ankarada çektiğimiz resimleri de bir ara ekleyeceğim. Melih sağolsun kocaman fotoğraf makinemizi getirdi taaaaa Amerika'lardan. Süper bir makine. Nesi derseniz henüz anlatamam çünkü daha çözemedim. Okuduğumuz kadarıyla bir sürü özelliği var ama bize şimdilik netlik yeterli. Bir ara diğer özellikleri keşfedeceğiz :)

Haftasonu düşündüm, düşündüm.. Badem'in ne kadar iyi arkadaşları var. Eş durumundan benim de arkadaşım oluyorlar diyeceğim ama durum bundan ibaret değil. Ben de hepsini çok seviyorum çünkü. Sadece Badem'in arkadaşları olduğu için değil. Durumun bundan ibaret olmaması da işte tam bu yüzden.

Benim de üniversitede çok iyi arkadaşlarım oldu. ilkokul, ortaokul-lisede de. İlkokuldan sonra 7 senelik okula gittiğimizden ortaokul-lise dönemini kapsayan yıllarda zaten çok sağlam temeller attığımızdan hala görüşürüz o arkadaşlarla. Üniversitedekilerleyse uzun kilometreler yüzünden çok sık görüşemiyoz. Öykücüm mesela taaaaa 2000 km uzaktaki memleketine gitti. Gittiğinde aramıza dağlardan başka şeyler de girdi. Kendisi blogunda epeyce bahsettiği için ben ayrıca yazmayacağım.

Peloşumla telefonda görüşüyoruz sürekli. İnternet sağolsun o da çok yardımcı oluyor bize. Ama ne bileyim hani Badem'in (ve benim) arkadaşları gibi her gidip gelişimizde mutlaka görüşemiyoruz. Peloşum yoğun bir insan çünkü. Haftasonu hep kursu oluyor, saatlerce. Bu, görüşmemizi engelliyor. Hiç görüşmüyor değiliz bu arada. Sadece her İstanbul'a gidişimizde görüşemiyoruz. O yüzden çok imreniyorum Badem'in arkadaşlıklarına. Biz gideceğimiz zaman arkadaşlarımıza haber veriyoruz onlar da sağolsun her gidişimize kendilerini ayarlayıp bizle buluşmaya fırsat yaratıyorlar. Allah bozmasın, ne diyeyim iyi ki varlar. Tabi Ereğli'deki canımız arkadaşlarımız da iyi ki varlar.

Özellikle bu haftasonu çok duygusaldım sanırım. Her söylenenden etkilendiğime göre.

İnsanın iyi arkadaşlarının olmasının yarattığı harika duygularla ayrıldık Ankara'dan. Ve ben düşünmeye devam ettim. Hakikaten arkadaşlar ne kadar önemli bir insan hayatında. Başınız sıkıldığında, sıkılmadığında, derdinizi anlatacak birini aradığınızda, sevincinizi paylaşacak birini aradığınızda hep yanınızdalar.

Neyse bugünlük bu kadar duygusallık yeter. Bir ara seyrettiğimiz filmlerden Sunshine ve diğerlerinden (şimdi hangileri olduğunu hatırlayamadım) bahsedeceğim..