19 Şubat 2008 Salı

Kim O?

Dün Metin Serezli ve Özlem Tekin'in oynadıkları "Kim O?" adlı oyuna gittik. Çok eğlenceliydi. Özlem Tekin oyunculuk konusunda kendini inanılmaz geliştirmiş. Sesini, yorumunu ve kendini sevdiğim bu kadını bir tiyatro sahnesinde başarı içinde görmekten de çok büyük zevk aldım. Oyunda belki 10 dakika haricinde sadece Özlem Tekin ve Metin Serezli'yi seyrettik ve hani Metin Serezli'nin kaç senelik oyuncu olduğu düşünülürse onun başarısı kabul edilebilir bir şey ama Özlem Tekin de tek başına idare edebilecek kadar iyi oynadı bence.

Bu oyun da biraz uzundu. Konu olarak,

evinde tek başına sakin bir hayat süren ve halen Sosyal Sigortalar Kurumunda memur olarak çalışan Nurettin'in üst kat komşusu her gece yüksek sesli müzikler eşliğinde partiler veren Koray adında bir gençtir. Bir gün Koray yine böyle bir parti verirken Nurettin kavga sesleri duyar. Çok geçmeden kapısı çalınır. Kapıda hamile bir kadın vardır ve bir anda eve dalar. Koray'ın "eski" sevgilisi olan Burcu'nun hamile ve beş parasız oluşu Nurettin'in içini sızlatır. Zaten kız da o kadar rahattır ki kendi evindeymiş gibi davranır. Bir de bakarız kız eve yerleşmiştir :) Nurettin bazen sızlanır gibi görünse de aslında hayatına renk gelmiştir. Burcu da eski renkli hayatını özlüyor görünse de aslında sonunda huzuru bulduğu için çok rahattır.


Özellikle Özlem Tekin'in karnında kocaman yastık (ya da her neyse) ile tepinmesi, sızlanması, kalkıp şarkı söylemesini seyretmenizi tavsiye ederim.

11 Şubat 2008 Pazartesi

Heyecan içinde

Geçenlerde TV8 seyrediyorum. Bir baktım ekranda Okay Temiz var. Hem de yanında birkaç öğrenci, bir de çikolata renkli bir abi. Kalbim güm güm atmaya başladı. Benim sürekli cenga diyesim gelen ama Çakıl'ımdan djembe olduğunu öğrendiğim ritim enstrümanlarını görünce aklıma gelen tek şey yine Çakıl'dı :) Dün için konserleri olduğunu bildiğimden hazır Okay Temiz ve atölyesi tv ye çıkmışken Çakıl'ı da göreceğim diye heyecan yapıp tv'nin karşısında gözlerim faltaşı gibi bekledim. Güzel güzel dinledim, seyrettim ama Çakıl'ı göremedim :( Sarışın bir hatunla çikolata renkli abi vardı işte. Bir de Okay Temiz. Arkada birkaç kişi daha vardı ama onlar da erkek olunca umudumu yitirdim. Zaten program da bitti.. Konser haberlerini hala heyecanla bekliyorum ama :))

En son yazımda buraya sık sık tiyatro gelmez demiştim ya, Allah'ım sanki bu yazı beni yalancı çıkarmaya çalışıyor! Son zamanlarda tiyatro haberinden fazla bir şey duymadım desem yeridir :) Önümüzdeki hafta Metin Serezli ve Özlem Tekin'in bir tiyatrosu var mesela. Tabi ki biletlerimiz hazır cebimizde bekliyoruz :) Sonra bu cumartesi günü Musiki Derneği'nin Türk Sanat Müziği konseri var. Elbet ona da gideceğiz. Burda Musiki Derneği'ne çalışan kadınlar, ev hanımları, müzikle ilgisi olan her türlü insan gidiyor. İçlerinden bazıları o kadar iyi ki dinlerken mest oluyorum.

3 Mart'ta da Turgut Özakman'ın "Şu Çılgın Türkler"i Samsun Tiyatrosu tarafından sahnelenecekmiş Atatürkçü Düşünce Derneği'nin katkılarıyla. Şimdiden büyük heyecan duyuyorum.

Bu arada Şu Çılgın Türklerden seneler evvel Romantika adlı kitabını okumuştum. Öyle çok beğenmiştim ki o kitabı. Daha önce yazmış mıydım bilmiyorum ama hakikaten çok beğenmiştim. Bu aralar okumak için kitap düşünüyorsanız onu tavsiye ederim.

Aa en güzel haberlerden bahsetmedim daha. Hollywood senaristleri sonunda grevi bırakmış! :) Evet evet, artık dizilerimizin devamı gelecek. Biz Lost'un 4. sezonunun ilk iki bölümünü seyrettik bile. Gerçi onlar zaten çekilmişti de sonrası umutsuz vakaydı. Neyse sonunda sorun çözülmüş ve senaristler en kısa zamanda işlerinin başına dönecekmiş. Yaşasın yaşasın! :) Lost'ta hala bir şey çözümlenmiş değil bu arada. Meraklısına da söylemiş olayım.

Bu yazıyı bitirmeden komik bir şey anlatayım size (trajikomik desem daha doğru olur):

Bize temizliğe gelen Sezen 6 aylık hamile. Artık işi bıraktı dolayısıyla. Biz de yeni bir kadın arıyoruz. Sezen 1 seneyi aşkın zamandır geliyordu, hani çok süper memnun olmasak da artık evi biliyor falan diye idare ediyorduk, anahtar veriyorduk sonuçta ona. Anahtar verince herkese güvenmek pek de kolay değil. Her neyse 1 aydır falan yeni birini arıyoruz. Daha doğrusu annem arıyor. Çevresinden iyi diye duyduğu her kadına ulaşmaya çalıştı. En son, yine çok methedilen bir kadının kapısına kadar gitmiş.

Kızı için bir kadın aradığını söylemiş önce, sonra benden bahsetmiş işte şurda çalışıyor eczacı diye. Kadın da "ben de eczacıyım" demiş. Annem dumur tabi. Ay ben yanlış geldim heralde falanlar dönmüş ortada. Derken bizim kadın hastaneden emekli bir eczacıyla birlikte eczane açtığını söylemiş. Tabi bizde öyle biri yok. Bahsettiği de emekli bir hemşire. Kızı eczacı ve eczane açtı. Neyse bizim kadın eczanede işinin çok rahat olduğunu, birkaç ay içinde bir kalfa bulabilirse kendisinin de eczane açmak niyetinde olduğunu söylemiş, dolayısıyla artık temizliğe falan gitmeyecekmiş!

Annem eve gelince bir hızla beni aradı tabi. Kadının sözlerinden kalfa olduğunu anlamam çok uzun sürmese de insanların cahilliği karşısında gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Çoğu zaman eczanelerinde durmayan, durduklarında da bir köşeye çekilip sadece para işine bakan "Dangoz" meslektaşlarım sayesinde eczacı sayılan kalfaların sayısı oldukça fazla. Halk da eczacı yerine kalfayı eczacı diye bilip her soruyu ona soruyor. Böylece de kalfalar mesleklerini söylerken büyük bir güven ve gurula eczacıyım diyebiliyorlar.

Bizim burda bir eczane vardı. Kalfası öyle bilmiş bir şeydi ki, evlenirken nikah davetiyesine Eczacı Hüseyin diye yazdırtmıştı. Kompleksin bu kadarı yani :)

10 Şubat 2008 Pazar

Ordan burdan

2008'in başından beri yaptığım her işi yeniden yapmak zorunda kaldım. Bu hafta tam bir kabus gibiydi o yüzden. Yine de sosyal yaşantıma devam edebildim. Tiyatroya bile gittim düşünün :)

Öncelikle tiyatrodan bahsedeyim biraz. İsmi Semaver Kumpanyası idi. Saat 20:00 da başlaması gerekirken 20:30'a doğru başlayarak benden eksi notla sahneye çıktı. Aralarda güzel şeyler olsa da bir ara saate bakıp da 21:50 yi görünce ara olmayacak heralde diye düşündüm. 22:00 da ara oldu!! Oyun çok da insanı içine çeken cinsten olmadığı için aralarda uyuklamış bile olabilirim! Bir ara kafamın yana düştüğünü çok net hatırlıyorum. 23:00 e doğru oyun bitti ve evlerimize döndük.



Çok ahım şahım bir oyun olmasa da gittiğime pişman değilim, yanlış anlaşılmasın. Buraya çok sık tiyatro gelmez, çok sık konser olmaz. O yüzden bulduğumuz her fırsatı değerlendirmeye çalışırız eşimle birlikte. Çok sık gelmez dedim ama ondan 1 ay önce falan da Zuhal Olcay'ın Nathalie'si gelmişti, onu seyretmiştik. Aslında iki kişilikti oyun. Zuhal Olcay'ın diyerekdiğer  kadının hakkını yemeyeyim. Zaten Zuhal Olcay'dan ziyade diğer oyuncu, Tilbe Saran çok iyi bir iş çıkardı bence. Tabi ben Zuhal Olcay'ı bildiğim, sevdiğim ve ondan çok şeyler beklediğim için de bana öyle gelmiş olabilir. Ne bileyim böyle sahneye çıksın ve bana en güzel tiyatro anımı yaşatsın istedim belki de. O duyguyu yaşamasam da oyun bittikten sonra güzeldi diye düşündüm. Konudan bahsetmek gerekirse kısaca eşinden boşanan bir opera sanatçısı (Tilbe 
Saran) bir  kadın kiralayarak (Zuhal Olcay) eski kocasını baştan çıkarmasını istiyor. İntikam peşinde gibi oldu :) Fahişe kadına önce bir isim ve yeni kıyafetler veriliyor. Sonra adamla tanışmak üzere adamın sürekli gittiği yerlere gönderilerek yaşananlar bir bir anlattırılıp dinleniyor. Yorumlarda çokça geçtiği kadar küfürlü bir oyun değildi bence. Tabi fahişe ve adamın sevişme sözcüklerini saymazsak :) Biz fahişenin yalancısıyız bu durumda. Çünkü sadece onun anlattıklarını biliyoruz :)

Oyunu Işıl Kasapoğlu yönetiyormuş. Kendisinin tiyatronun dahi çocuğu lakabı var. Yani fırsatınız olunca görebilirsiniz.



Fırsat bulmuşken dün seyrettiğimiz filmden de bahsetmek istiyorum "Persepolis". Günümüz Türkiye'si için ders olabilecek nitelikte bir filmdi. İran'ın bundan seneler önceki hali ve sonradan dönüştüğü hali ile ilgili bir çizgi filmdi aslında. Yok canım bize bir şey olmaz diyenler seyretmeli.

3 Şubat 2008 Pazar

Yeni bir kitap ve köy

@ Yok canım bitireli oldu da ben ancak filmaniaca ekleyebildim Kuyucaklı Yusuf'u. İşte buyrun okuyun :)

Sabahattin Ali'nin okuduğum ilk kitabı bu. Şimdi elimde başka bir kitabı var. Bu kitapta beni rahatsız eden bir şey var ama. Yusuf ve Muazzez her ne kadar kan bağı olan insanlar olmasa da aynı yerde kardeşmişçesine büyüyüp sonra evlenmeleri beni rahatsız etti. Biri evlatlık biri öz de olsa her ikisinin de babası Kaymakam olmuştu sonuçta. 

@ Ablam terfi etmiş. Departmanına yönetici olmuş. Sevinçle ilk olarak annemi aramış ve "Ben yönetici oldum" demiş. Annemin cevabıysa buraya yazacak kadar hoş : "Apartmana mı?" :))

@ Dün ananemle konuştum telefonda. Ablası vefat etmişti. Ondan da bahsettik biraz. Sıra yaşa gelince ablasının 78 yaşında olduğunu söyledi. Sen kaç yaşındasın diye sorduğumda bilemedi canım benim. Ben de gülümsedim. Sen ekinlerin ekildiği zaman falan doğmuşsundur kesin dedim. Yok kızım ben temmuzda doğdum diyince şaşırdım. Bilmesine şaşırdım yani. E hangi sene diyince bilemedi ama ablasından 10 yaş küçük olduğunu söyledi. Sonra da bana sordu :

- Ablam 78 yaşındaymış. Ben ondan 10 yaş küçük olunca kaç yaşında oluyorum yavrum?

- 68 oluyorsun anane.

- Amaaaaaaan o kadar olmuş muyum?

:))

Ananemler de babanemler de aynı köyde yaşıyorlar. Biz küçükken her sene, her bayramda seyranda, her ekin zamanında mutlaka giderdik köye. Hem tarla işine yardımcı olmaya hem onları görmeye. Biz ablamla otururduk evde. Annemler de tarlaya. Bazen biz de gider çayda oynardık. Ya da domates tarlalarındaki çamurlarla oynardım ben. Ablamın toprakla çok işi olmazdı. Bir de ceviz ağaçlarına ve dut ağaçlarına çıkar ellerim kapkara oluncaya kadar yer yer eğlenirdim :)

Şimdi işten güçten eskisi kadar çok gidemiyoruz köye. Annemler yine gidiyorlar da biz ancak senede bir kere. Ananemler de ordaki hayvanlarını bırakıp gelemiyorlar. Her seferinde gelin en azından soğuk kış günlerini bizim sıcak evlerimizde geçirin diyoruz ama nafile. Hayvanlarını çocuklarını gibi gördüklerini ve onları bırakamayacaklarını söylüyorlar. Konu komşudan da uzun süreli yardım isteyemiyorlar. Ananem gelmiş 68 yaşına, dedem 73. Babanemse 75 falan sanırım. Diğer dedem rahmetli olmuştu 2004'te. O yaşlarına rağmen hala tarla işlerine koşuyorlar. Kendi işlerini görüyorlar. Keşke imkan olsa da daha rahat şartlarda yaşatabilsek onları. Ama buraya geldiklerinde 1 günde bile hemen sıkılıyorlar. Toprağa bağlı insan topraksız kaldığında mutsuz oluyor. İnanmazdım eskiden. Ama gerçekten ineklerini, tavuklarını görmek onlara ayrı bir mutluluk veriyor, sürekli çalışır halde olmaları da daha dinç yapıyor onları.

1 Şubat 2008 Cuma

Seri başladı :)

@ Dün "Daasın"lara başlamıştık sevgili okuyucu. Uzunbacak ve kardeşi tonton bize geldiler. Eşlerimiz her Çarşamba olduğu gibi basket oynamaya gitmişlerdi. Tonton bize ilk kez gelmişti ve onu rahat ettirmeliydik.

Uzunbacak, tonton ve ben rahat koltuklarımıza gömüldük ilkten. İlk sezonun heyecanla beklediğimiz o ilk bölümünü seyre daldık. Sonra sıkılmasın diye tontonun eline verdiğimiz laptopta internet olmadığı (bağlantı hatası) anlaşıldı. Bizim kız huzursuz. Ben kalktım bir bak iki bak olacak gibi degil. En son tontona da kendi seveceği bir film ayarlamaya karar verdik. Altyazılı değil Türkçe seslendirmeli film aramaya başladık bu sefer. Tonton ilkokul 5'e gidiyor çünkü. Allah'tan ben de onun gibi Harry Potter hayranıyım da arşivdeki filmlerden birini çıkardık.

Biz uzunbacakla tekrar yayıldık sevgili okur. Ama tonton yerinde duramıyor. Gençlik işte :) Bu enerji nerden geliyor hiç anlamıyorum :)) Klavyede o tuşa bas bu tuşa bas derken seslendirme işlemini birkaç kere düzenlemem gerekti. Ama bu aralarda uzunbacak'ı kaldırmadım tabi, o heyecanla seyretmeye devam etti. Onun heyecanla sevinmesi karşısında ben de çok sevindim, iyi tepkiler bekliyordum çünkü. Sonunda birlikte büyük keyifler alarak seyredebileceğimiz bir dizi daha bulduğumuz için çok sevinçliydik :) Eşler 3 saat basket oynamadıkları için tontonun filmi yarıda kaldı tabi ki. Ama giderken hiç de mutsuz ya da üzgün gibi görünmüyordu. Çok sevmedi sanırım filmi :)

Bu arada Yaprak Dökümü'nü pazar günkü tekrarda seyretmeye karar vermiştim ama misafirler gidince televizyonu açtıktan sonra yarım saatten fazlasını seyredebildim. Nasıl oldu anlamadım. Topu topu 1 saat değil miydi bu dizi?

@ Geçenlerde, hayatımda ilk defa, uyuyakaldım!! Hem de işe geç kaldım bu yüzden. Ben ki .. pireler uçuşurken diye tabir edilen zamanlarda hep uyanığımdır. Uyuma sebebiyle işe geç kaldığımı hayal bile edemezdim o yüzden. Ama nasıl olduysa oldu. Pazar günü kayınvalidemle zuzu bizdelerdi. Hatta oturup Kuzey Kutbu Aşıklar'ını seyrettik demiştim ya, o gün 11 de yattım uyudum işte. Çok geç falan değil. Üstelik sabah uyanmışım aslında. Badem öyle dedi. Ama hiiiiiiç hatırlamıyorum.

Sabah birden telefonum çaldı. Bir müddet çalmasına izin verdim. Sonra sabahın köründe kim arar ki diye merak ederek telaşla telefona koştum. Bir yandan da Badem niye hareket etmiyor bu kadar sese diye düşünüyorum. Meğer o çoktaaan kalkıp işe gitmiş, ben yalnızmışım!! İşteki arkadaşlar da geç kaldığımız görünce merak edip aramışlar :)) İyi ki de aramışlar, kimbilir kaçta uyanırdım :)

Ayıl, giyin et derken saat 9 oldu zaten. Ben ki bazı sabahlar 7 de işe gelen küçük Çınar. En kötü ihtimalle tam 8 de gelip kapıları açan Çınar. Hayretlik verici bir şeydi sevgili seyirciler..

@ Dün gidip iki tane broş aldım kendime :) Renkli şeyleri seviyorum. Siyah ve lacivert paltolarımın sol köşelerine takıverdim hemen. Biri minik bir köpek şekli biri de bir demet gül. Aslında annemden aylar önce istediğim örgü çiçekler vardı. Örmüş örmüş bir torba, renk renk, ama şimdi nereye koyduğunu hatırlayamıyor :)) Ben de dayanamadım gittim broş aldım en sonunda. Elinden örgü marifeti gelenlere örme çiçekleri şiddetle tavsiye ederim. Renk renk ve boy boy çiçekler örüp bunları uygun şekilde birleştirip paltolarınıza ya da kazaklarınıza takabilirsiniz. Çok şık ve güzel duruyor. Annemin ördüklerini bulabilirsek resim çeker buraya koyarım :)

31 Ocak 2008 Perşembe

Sobe bende :)

Yapmak zorunda oldugum ve bir türlü yapamadığım şeylerin en başında bu sobeye cevap vermek vardı. Burdan da ne kadar hımbıl oldugum kolayca anlaşılabilir sanırım :))

Yapmak zorunda olduğum derken yanlış anlaşılmasın, sıkıcı bir zounluluk değil bu. Severek bile yapsam serde hımbıllık var işte. Gecikti de gecikti. Ööösür diliyorum Öykücüm, gecikerek de olsa cevaplarımı veriyorum işte :

1- Temizlik konusundan bahsetmeyeceğim, sanırım o hepimizin genel sorunu :) Dawson's Creek'leri seyretmek diyebilirdim dün yazabilseydim. Ama dün nihayet başardık ve başladık serilere :) Eeee ilk maddeye ne yazacağım peki ben şimdi?

2- İlkini bilmem ama İstanbul'a ve Ankara'ya gitmek kesinlikle ikinci maddem. İki şehre de ne zamandır gidemedik ve çok özledik hem dostlarımızı hem büyük şehrin havasını.

3- Arkadaşlarla ne zamandır yaptığımız sosyal aktivite planlarını artık gerçekleştirebilmek. Gerçi bu sadece benim elimde olan bir şey değil. Arkadaşlarım benden de hımbıllar :) Bir şey yapılacağı zaman iteklenmeleri gerekir falan.. Kendimi itekleyecek gücü bulduğumda onları da iteklerim elbet :)

4- Resim kursuna gitmek. Ortaokuldan beri meraklıyım resme. Aslında pek tabi ki daha da küçükkenden beri ilgiliyim ama elime kalemi fırçayı alıp da bilinçli bir sevinç ile resim yapmam sanırım ortaokul yıllarıma denk geliyor. Lisedeyken resim öğretmenimizin de dikkatini çekmişti bu ilgim ve pazarları benim gibi birkaç öğrenci ve değerli öğretmenimizle birlikte okulda buluşup resim ve heykel yapmaya başlamıştık. Çok keyifli zamanlardı onlar. Üniversitedeyken fırsatım olmamıştı resimle ilgilenmeye. Duvara Spider-man resmi çizmiştim ama karakalem olarak :)) O yıllarda yaptığım en güzel çalışma oydu.. Buraya geri döndüğümdeyse karakalem için bir resim kursuna gittim. Öğretmeni çok yararlı görmesem de tam bir dönem gittim. Bir dönem dediğim baya aydı tabi.. Sonra ben bırakmasam da kurs bitti. Şimdi iyi bir resim kursu arıyorum. Geciktirmem de bu yüzden. Bulduğum zaman gideceğim..

5- İncik boncuk kutumda biriktirdiğim bütün boncukları masanın üzerine yayıp elime geldiği şekliyle değişik değişik takılar yapmak. Bunu uzun zamandır erteliyorum işte. Kış döneminde iyice içim geçmiş oluyor. Ara sıra arkadaşlar geldikçe kutuyu açıp birkaç küpe yapıp onlara veriyorum ama daha koca bir kutu daha var beni bekleyen..

6- Bu blogu açmamdaki en büyük neden seyrettiğim filmleri ve okuduğum kitapları meraklılarıyla paylaşmaktı. Epeydir istediğim gibi detaylı yazamıyorum. Bu arada da filmler ve kitaplar biriktikçe birikiyor. Ben anlatana kadar çoğunun ayrıntısını unutmuş oluyorum. Bu işe bir son verip anında yazımı yazmalıyım.

7- Ha bir de şu kitap listemi güncellemeliyim.Çakılım ebe sobe :)

28 Ocak 2008 Pazartesi

Bizim Badi, Otto ve Ana

Kar yağıyoooooor! :)

Ama öyle televizyonlarda söylendiği gibi etkili kar yağışı falan değil. 30 saniyelik aralarda dolumsu kar yağışı, sonrası fıs. Yerleri bırakın çatılarda bile birikmedi :)  Neyse şimdi bir uyarı daha yapıldı televizyonda. Bugün 23:00 itibariyle başlayacakmış asıl kar yağışı! O ne demekse :)) Gün boyu uyarı yaptılar. Yok efendim 16:17 de başlayacakmış yok 18 miş. Şimdi 23'e ertelendi..

Günlerdir yazamadım. Bugün Öykücü'yle konuşurken geçen hafta iki gün işe arabayla gittiğimi yazmadığımı farkettim. Evet evet yanlış okumadınız :) Tam iki kere arabayı kendim sürerek gittim işe :) Ondan önceki haftasonu da markete gitmiştim. Şu kar bir yağsın da, sonra tekrar başlayıp bu sefer peşini bırakmayacağım araba işinin..



Dün zuzu geldi. Bir arkadaşının "o filmi görünce yarıldım" yorumunu duyunca oturduk Kuzey Kutbu Aşıkları'nı (Los Amantes del Circulo Polar) seyrettik. Ben yarılmadım. Dahası 
nasıl olur da yarılınır bilemedim. Bilmiyorum film modunda mı değildim yoksa hakikaten güzel 
miydi film?

Küçük bir çocuk var okul bahçesinde. Onunla birlikte bir sürü çocuk hatta bu çocukları almaya gelen aileleri de var aynı bahçede. Ama kameraman abim o "bir çocuk" a odaklanmış, belli ki kahramanımız "O". Biri topa vuruyor ve çocuk topu yakalayamayınca top dışarı kaçıyor. Çocuk da arkasından koşuyor. Ormana doğru gittiğinde bir de küçük kız beliriyor önünde. O da koşuyor. Sonra çocuk topu yakalayınca kız yere düşüyor. Böylece başlıyor Otto v e Ana'nın hikayesi. Otto ilk görüşte aşık oluyor Ana'ya. Ana da Otto'ya tabi ki. Ama birbirleriyle konuşmuyorlar hiç. İsimlerini bile bilmiyorlar..

Otto'nun anne-babası boşanıyor bir gün ve Otto annesinde kalıyor. Bir tesadüf eseri Ana'nın annesi Olga ve Otto'nun babası Alvaro tanışıyorlar ve onların da ilişkisi başlıyor. Otto ve Ana'ya kardeş gözüyle bakıyorlar bu sefer. Ama onlar birbirlerini hiçbir zaman kardeş olarak görmüyorlar. Birbirlerini seviyorlar çünkü ve Otto Ana'yı hergün görmk için annesini bırakıp babasının ve Olga ile Ana'nın birlikte yaşadığı eve taşınıyor.

Otto ve Ana'nın ilişkisi gün geçtikçe derinleşiyor ama aileleri hala habersiz bundan.

Bir gün Otto evi terkediyor ve bütün aile dağılıyor.

..

Sonunda Otto tekrar Ana'yı buluyor ama maalesef tekrar kaybediyor.


Bunu yazmasa mıydım? Ne bileyim ben çok sevmedim ya, belki de o yüzden saklanılası gelmedi.
Film karşısında yarılanların varlığını da unutmamak gerekir gerçi :))