24 Ağustos 2008 Pazar

Bozcaada ve Şarap



Yazacaklarım biriktikçe birikti. Ben hala üşengeç..

Bir sikindim önce, kendime geldim, işte şimdi de yazıyorum. Aslında yazacağım her şeyi fotoğrafla desteklemek çok güzel olacaktı. Çamlıbağ ve özellikle Talay'da fotoğraf çektiğime eminim (acaba diğer arkadaşların makineleriyle mi çekmiştim diye şüphe etmeye başladım) ama sadece Corvus fotoğraflarını bulabildim. Şimdilik bunlarla yetineceğiz kısacası. Arkadaşların arşivlerinden diğerlerini alabildiğimde daha aydınlatıcı olacağını umuyorum.

Bozcaada'daki ikinci günümüzde güneş henüz tepedeyken denize giderken yol üzerinde olduğu için öncelikle Corvus'a uğradık. Güneşin bağrında şaraplar bagajda kalmasın diye almak değil öncelikle tatmaktı niyetimiz.



Corvus dış ve iç görünüş itibariyle oldukça şık bir mekan. Girişte minik bir otopark bile var. Fabrikanın hemen yanında tadım ve satış yapılan küçük bir yapı var. Bu yapının hemen dışında eskiden şarap yapımında (en azından şişelenme esnasında) kullanıldığını düşündüğümüz tahtadan yapılmış bir alet var.



Birkaç basamak çıktıktan sonra da yine eskitme yöntemiyle güzelleştirilen tahta masa-sandalye takımı var. Ortasına da bir güzel çiçek sepeti konularak renklendirilmiş.



İçeri girdiğinzde arası açık iki oda şeklinde bir yer görüyorsunuz. Bunlardan giriş kapısına yakın olanında yine eskitme yöntemiyle güzelleştirilmiş yuvarlak masa ile etrafında sandalyeler, hemen arkasındaki duvarda ise çeşitli boylardaki çerçevelere yerleştirilmiş resimler görüyorsunuz. Acaip güzel bir görüntü.



Diğer taraftaysa tadım sırasında beklerken oturabileceğiniz iki deri koltuk, onun biraz önünde şarapların ve kadehlerin konulduğu tezgah ve arkasında şarap deposu :)
Önünde 3 güzel (ama biraz suratsız) bayan istediğiniz şarapları tattırıyor. Aslında her istediğinizi değil. Tezgahta birkaç liste var şarap isimleri ve fiyatlarını belirten. Buradan isim vererek tadım yapmak istediğinizi söylüyorsunuz. Tabi fiyatlara göre kadehe konulan şarap miktarı azalıyor ya da çoğalıyor. Tatmak istediğiniz şarap daha önce açılmamışsa sizin için açmıyorlar. Bu durumda açılan şarapların ilk açılış nedenini çok merak ettim doğrusu.

Neyse biz 3 kişi geçtik tezgahın başına. Bozcaada'nın en meşhur şaraplık üzümlerinden çavuş ve karalahna ile yapılan şarapları tattık öncelikle. Çavuştan yapılan beyaz şarabın içimini çok rahat buldum, Badem de sevdiğinden ondan aldık. KAralahna bana çok buruk geldi. Tabi eski içicilerden olmadığım için bu konunun uzmanı değilim. Dahası şarapta çok damak zevkim de yoktur. Hani içip de hmm bunda karalahna var ya da bunda yaban mersini var tadında bir zevkim ya da bilgim yok. Seven için karalahna güzel bir şeymiş. Bana buruk geldi dediğim gibi. Ama Badem onu da sevdiğinden ondan da aldık.

Şarapları bir güzel tattıktan sonra kızlara deniz dönüşü alacağız dediğimizde "tabi abi" şeklinde siz bizim külahımıza anlatın manalı cümleler ve bakışlar fırlattılar bize karşı. Olsun, deniz dönüşü verdiğimiz sözü tutarak almaya gittik yine de.

Ertesi gün yine adanın meşhur markalarından Talay ve Çamlıbağ'a gittik.

Talay da mekan olarak çok şıktı. Biraz genişçe bir koridor şeklinde bir satış mağazası vardı. İçeri girdiğinizde karşıdaki duvarın tümüyle şarap dolu olduğunu gördüğünüzde şarapçı değilseniz bile içesiniz geliyor :) Uzun tezgahın hemen arkasındaki duvar tuğla haliyle kalmış (iç mekanda kullanılan tuğlalardan) ve bu tuğlaların arasında en az 3 şarap alacak şekilde kıvrılmış metaller var (3 rakamını yatık olarak düşünürseniz 2 şarap alacak şekilde metal olur size, bahsettiğim onun daha uzunu işte). Çoğu da dolu üstelik. Bir iki tane de şarap dolabı var. Servis esnasındaki ısıyı yakalamak üzere tadım için verecekleri şarapları bu dolaplarda tutuyorlar. Tezgahın arkasında bir bayan bir erkek var bu sefer. Erkek olan daha ziyade yardıma gelmiş gibi. Özel bir istek yapmadıkça sizinle ilgilenmiyor. Bayan olansa hadi tadın da gidin artık tavırlarını sergiliyor. Biz yine de var olan bütün şarapları tadar oradan da bir üçlü alıp dükkandan çıktık.

Daha sonra Çamlıbağ'a gittik. Burası gayet rahat bir ortamdı. Küçük bir tezgah, arkasında sıralanmış şaraplar, odanın sonunda 3 kişilik rahat bir koltuk, koltuğun altında horlayarak uyuyan bir köpek ve tezgahın arkasında şaşırtıcı ama size gülerek bakan 4 göz! İçlerinden biri 50-60 yaşlarında, artık bu işin uzmanı olmuş, zaten sahibiymiş oranın da, siz istemeseniz bile elindeki her çeşit şarabı tezgaha çıkartıp adam sayısı kadar kadeh getirip bolca tattırmak isteyen bir tatlı adamcağız. Yanındaki genç de elinden geleni yapmak üzere sırıtarak bekliyor. Adada daha önce karşılaştığımız ve bir hayli rahatsız olduğumuz kabalık ve vurdumduymazlık hissinden kurtulmak üzereyiz. Şarapları tadarken adamlarla sohbete başlıyoruz. Birden konu bizim memlekete geliyor. O da ne, adam bizim buraları biliyor. Hatta çalıştığım hastanedeki doktorlardan, serbest eczacılara kadar. Bizden bir ricası da var. Acaba yükümüz çok yoksa şu zeytinyağı tenekesiyle üzüm kasalarını tanıdıklarına götürebilir miyiz? Götürürüz tabi güleryüzlü amcacım. Araba tıka basa dolu, ama hatır için yapılır vallahi. Tabi bu yükler haricinde elimiz kolumuz şaraplarla dolu çıkıyoruz yine.

Bu arada Çamıbağ'da en son tattırdıkları şarap Mistel. Pekmezli su tadında, acaip şekerli bir içecek. Onu şarap değil de likör kıvamında bir içecek diye veriyorlar. Ben çok şekerli de sevmiyorum ama bunu da almak lazım :)

Sonuç olarak;
Corvus'tan,
Teneia 2004 (Çavuş, beyaz)
Rarum 2005 (Kuntra-Karalahna)

Talay'dan
Karalahna 2006
Troya 2006

Çamlıbağ'dan,
Merlot-Kuntra 2007
Mistel 1995
Merlot 2007
Caberbet Sauvignon-Kuntra 2005

şaraplarını alarak yola çıkıyoruz.

Hamiş : Bu yazımla dinlemeniz için yine Pinhani'den Hele Bi Gel'i uygun görüyorum :)

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Bozcaada maceramız :)

Yazamadım yine epeydir :( Başlıca sebebi küçük kaçamağımızdı, sonrasındaki iş yoğunluğum, dolayısıyla yorgunluğum, sürekli uyuklama isteğim ve sonrasında büyük heyecanım. Hepsinden tek tek bahsedeceğim.

Kaçamak dediğim Bozcaada’yaydı. İlk kez gittik. Asıl plan ablamlarla birlikte gidebilmekti. Maalesef olmadı. Yine de tek başımıza değildik. Daha önce bahsettiğim alt kat komşularımız (hani şu müzik öğretmeni olan ve aşağıdan gelen piyano ve yan flüt sesleriyle bizi mest eden) ve çocukluk arkadaşım Emre ile birlikte yaptık yolculuğumuzu.







Bozcaada küçücük bir yer aslında. 1 günde her yerini öğrendik öyle söyleyeyim :) İskeleden indiğinizde deniz kenarındaki minik minik yapılar ve güzel Bozcaada Kalesi karşılıyor sizi. Bu minik yapıların çoğu lokanta. Hangisinde yemek yesek diye dolanırken ağzınızın suyu akıyor. Ama siz de bizim gibi yanılgıya düşmeyin. Her kapı ayrı bir lokantaya ait. Masalar yan yana olduğu için diğer lokantaya ait sanıp oradan rezervasyon yaptırabiliyorsunuz :) Bu arada bizim gidişimiz bağ bozumuna rastladığından mıdır bilmem, çok kalabalıktı. Yemek için rezervasyon yaptırmamız gerekiyordu.



İlk gün öncelikle dönüş için feribot rezervasyonumuzu yaptırdık (giderseniz siz de ihmal etmeyin). Daha sonra merkeze 1 km olan Irmak Bağ Evi’ne giderek odalarımıza yerleştik. Kaldığımız yerden çok memnun kaldık. Gitmeden önce yine araştırma yapmış yine de merkezde mi yoksa bağ evinde mi kalalım ikilemine düşmüştük. Tesadüf bulduğumuz Irmak Bağ Evi ise tam gönlümüze göre oldu. Arabayla gittik gerçi ama ada çok kalabalık olduğu için merkeze inerken araba kullanmak eziyet olacaktı, park yeri ve dar sokaklar açısından. Yemek ve diğer ihtiyaçlar için yürüyerek gidebildik ki en güzeli bu oldu. Yalnız geç saatte dönecekseniz taksiyi tercih edin. Zira yol boyu bağlı mı bağsız mı olduğunu bilmediğiniz, karanlıkta parlak gözlerle size bakıp havlayan köpeklerle karşılaşıp tırsmamanız elde değil :)





Kaldığımız yer üzüm bağlarının arasında kalan, 5 odalı, sevimli bir pansiyondu. Oda kahvaltı kişi başı 50 YTL idi. Kahvaltısında ev sahibesinin kendi elleriyle yaptığı domates reçelinden (ilk kez yedim, biraz değişik bir tadı var ama güzel), olmamış ve olmuş incir reçelleri (olmamışına bayılıyorum ben, Safranbolu’da da Raşitler Bağ Evi’nin sahibesi çok güzel yapıyor), karadut reçeli (harikaydı) ve diğer kahvaltılıklarla bir güzel karnınızı doyuruyorsunuz. Akşam yemeğini de bedelini ödeyerek yiyebiliyorsunuz aynı yerde ama biz hep dışarısını tercih ettik.



Bozcaada’da denize koylardan giriliyor. Arabayla gittiğimizden bizim için çok rahat oldu. En çok Akvaryum Koyu’nu beğendik. Çok güzel bir denizi var. Acaip berrak tabi bir o kadar da soğuk. Gerçi mevsim itibariyle en sıcak olduğu zamanlardan birinde gitmişiz biz, ona rağmen özellikle Geyikli İskelesi’nde girdiğimiz deniz ayaklarımı soğuktan acıttı resmen. Adada biraz daha iyiydi su, sıcaklık bakımından. En ılık su da (tabi yine de çok soğuk) Akvaryum Koyu’ndaydı. Akvaryum küçük bir koy olduğu için tesis falan yok. Orayı tercih etmemizin nedenlerinden biri de buydu. Tesis olmadığı için çok rağbet yok ve diğer koylar kadar (plajlı olanlar) kalabalık değil. Şemsiyeniz falan yoksa zorlayabilir sizi biraz.



Ayazma Koyu’ndaki Ayazma Plajı ise çok kalabalıktı. Uzun ince bir yol var. Bu yolun bir taraf cam gibi deniz. Yolda bir arabalık geçiş yeri var çünkü bir uçtan bir uca park eden arabalarla dolu! Yolun diğer kenarı ise silme lokanta :) Ama hem deniz hem lokantalar tıka basa dolu. İşte biz bu lokantalardan Vahit’in Yeri’ni tercih ettik ilk gün. En çok onun ismi geçiyor her yerde. Ama hata etmişiz. Çiğ börek’i enfesti o ayrı. Ama hizmet çok kötüydü, tamam kalabalık ama bir patates kızartması da 5 kere istenmez yani. Üstelik beklediğimize de değmedi. Çok kötüydü.

Ayazma’da denize doyduktan sonra kaldığımız pansiyona geri döndük ve gitmeden rezervasyon yaptırdığımız Kasaba Lokantası’na gittik. Burasını da ablam önermişti. Mekan olarak gerçekten çok güzeldi. Çimlerin üzerine masalar atılmış, şık bir mekan. Ben bu şık mekanda terlikleri falan atarak çıplak ayak bastım çimlere :) En çok hoşuma giden de masanın altına ayak uzatmak için ilave ettikleri raf oldu :) Benim ayaklar bir orada bir çimde. Harikaydı. Ama orada da hizmet çok kötüydü. Bize bakan garson inanılmaz suratsızdı, yemeklerimiz çok geç gelmedi ama tatlarına bayılmadık doğrusu.



Ertesi gün Akvaryyum’dan başladık yine deniz maceramıza. Daha sonra meşhur Mitos Plajı’na gittik. Mitos Plajı, Ayazma’nın biraz daha ilerisindeki Habbele Koyu’nda. Mitos’un denizi Ayazma’dan çok daha güzeldi amma ve lakin orası da çok kalabalıktı. Gitmeden önce bizi uyarmışları çok pahalı diye. O yüzden sadece denize girip yemek için Ayazma’ya geri döndük :) Bu sefer Koreli’yi tercih ettik, doğru karar vermişiz. Hem daha sıcak bir ortamı hem daha güleryüzlü garsonları vardı. Çiğ börek diğeri kadar olmasa da çok güzeldi. Mantısı güzel değilmiş, yemeyin. 5 kişi olunca birçok yemeği tattık, çok iyi oldu bizim gibi şiş göbüşler için :)









Sonra tekrar Akvaryum ve deniz maceramızın bitiminde Polente. Polente rüzgar türbini mekanı. 2000 yılında kurulmuş rüzgar enerjisi santralı. Aslinda feneri de görmek lazımdı ama saatine denk gelemedigimiz için gezemedik. Ühü :(



Aksam için de Sahil Lokantas’ndan yer ayirtmistik. Tam bir fiyaskoydu Sahil :) Bir kere özellikle deniz kenarindaki masalar diye rica etmemize ragmen ortada bir masa ayirmislar bize. Tabi ben onu yer miyim, olmaz dedim ve durumumuzu izah ettim. Bu sefer deniz kenarinda bir masaya yerlestirdiler bizi. Ama biz 5 kisiydik ve o masa 4 kisilikti. 5. kisi kenarlardan birine oturmaliydi, bu sekilde de sigiliyordu ama o zaman da tabak canak mevzusu çok sıkısık olacaktı. Garsondan masayi digeriyle degistirmesini rica ettigimizde bize verdigi cevap omurluktu : Simdi onunla ugrasamam. Bana kalsa kalkar giderdim ama tek basima degildim her sedyen once. Diger lokantalarda istedigimiz gibi bir yer bulmak da bizi epey zorlayacakti. Yemeklerimizi siparis edip bekledik mecburen. Lezzet olarak asagi yukari hicbir yedigimizi begenmedik desem yeridir. Kisacasi orayi tercih etmeyin. Arkadaslarin eski tecrubelerine gore Yosun’u da tercih etmeyebilrisiniz :) Bu arada deniz kenarindaki lokantalarin her birinin plaj cevresinde de yerleri var. Ogle yemegi icin gittimiz Koreli burada da vardi mesela. Daha once fark etseydik oraya gidebilirdik.

Yemeklerle ilgili olan bölüm bu kadar.

Saraplarla ilgili bölüm bir sonraki yazimda :)

Hamiş 1 : Fotoğrafları akşam yükleyebileceğim.

Hamiş 2 : Fon müziği olarak bu yolculuğumuz boyunca en çok dinlediğimiz Pinhani'yi seçtim.

14 Ağustos 2008 Perşembe

Beni Asla Bırakma, Kazuo ISHIGURO



Yine çok vaktim yok. Üstelik bu akşam yine yola düşüyoruz. Haftasonunu Cuma günüyle birleştirip ufak bir kaçamak yapalım dedik  Onu sonra anlatacağım.

Ama unutmadan yazmam lazım artık. Kazuo Ishıguro’nun Beni Asla Bırakma adlı kitabını. Sevgili 7. Oda’nın sayfasında görmüştüm ilk. “konusu itibariyle sömürüye açık olmasına rağmen hemen hemen hiç duygu sömürüsüne yer vermeden” diye başlayan tam isabet özetlemesiyle benim çok ilgimi çekmişti. İyi ki de çekmiş.

Gerçekten dışarıdan bakıldığında sömürüye oldukça açık. Ama kitabı okurken bu açıklığın farkına bile varmıyorsunuz. Dahası asıl önemli olan konu o değil de, ana karakterlerin hayata bakışı, birbirleriyle ilişkisi gibi geliyor.

Ve son ana kadar ben de hep bekledim kaderlerini değiştirebilmelerini. Son sayfaya kadar umutla okudum.

Kazuo Ishıguro’nun bu yalın dilini sevdim ben. İnceden inceye içinizde yer etmeyi çok iyi başarıyor. Kathy, Ruth, Tommy yanıbaşınızdaki karakterler haline geliyor bir anda. Bir anda da çekip gidiyorlar.

Uzun zaman çok tartışılan (hala tartışılmakta), hayatımıza birden giriveren teknolojilerle bütünleşen, bir yandan da insanlığımızı sorgulayan oldukça enteresan bir konusu var. Ben okumanızı şiddetle tavsiye ederim.

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Nerelerdeyim? :)

Geçen hafta hayırlı bir iş için Ankara'ya gittik. Aslında bir yandan biliyorduk bir yandan da apar topar oldu her şey.

Eşimin ablası 2-3 hafta kadar önce evlenmeye karar verdiğini haber verdi bize. O zamana kadar sevgilisi olduğunu bile bilmiyorduk. Orası ayrı bir yazı konusu.

Haberi öğrendiğimizde kayınvalidemlerle falan da görüşerek benim bir iki gün öncesinden giderek yardımcı olmama karar verildi (ben teklif ettim zaten bu yardımı, onlar da çok sevindiler). Dolayısıyla çarşamba iş çıkışı otobüse binerek Ankara'ya gittim eşimin ananesi, teyzesi ve kuzeniyle (ha bu arada bütün bu hazırlıklar isteme günü için, düğün ekimde olacakmış).

Ankara'ya indiğimizde bir süprizle karşılaştık. Onu söylemeden şu ayrıntıyı da atlamak istemem. Biz önden gidecektik, eşimse arabamızla cuma günü iş çıkışı gelecekti. Eşyalar falan bize eziyet olmasın diye 2 gün içinde lazım olmayacak olanları ayrı valizlere koyarak kendi arabamıza yüklemeye karar verdik. Bunun için eşimle salı akşamı anane, teyze olmak üzere evleri gezerek valizleri topladık. Çarşamba günü garajlarda valiz kalabalığıyla karşılaşınca şaşırdım o yüzden :) Ben de aynı planı uyguladığımdan bir el çantam bir de minik sırt çantam dışında bir şey götürmedim otobüse. Diğer kadınlarınsa toplam 8 (yazı ile tamı tamına sekiz) valiz-çantası vardı, el çantaları hariç.

Neyse, işte bu valiz kalabalığıyla Ankara'ya ulaşıp taksiye tıkıştırdıktan sonra taksi zor bela harekete geçti ve dakikası dolmadan durdu. Bir trafik bir trafik sormayın. Aşti'den çıkamıyoruz bir türlü. Meğer bomba ihbarı olmuş. Dakika bir gol bir durumu.

Bekle bekle vakit geçmiyor. Şoför amcam da sağolsun herhalde pek yolcusu olmuyor, dolayısıyla konuşacak imkan bulamıyor yolcularla misali, konuştukça konuştu bizimle. Polisler geldi, bomba imha ekipleri geldi ve bom! Patlattılar bomba şüphesi olan "şey"i. Şey diyorum çünkü biz ne olduğunu göremedik. Büyük ihtimalle başıboş poşet falandır. Sahici mi yalancı mı anlayamadan yolumuz açıldı ve evimize ulaştık.

Kayınvalidemler Ankara'da oturuyor. Görümcemse İstanbul'da. O da yoldan geleceği için ilk gün ve ikinci gün aile saadeti yaşasınlar, konuşacakları falan vardır diye ben buradan birlikte yola çıktığımız teyze ve kuzenin evinde kalmaya karar verdim. Zaten bombanın da patlamasını falan beklerken saat 1 olmuştu.

Ertesi gün Tunalı'da görümcemle buluşup onun kalan birkaç işini hallettik. Cuma günüyse ailenin diğer fertleriyle buluşarak daha önce fotoğrafını bile görmediğimiz damat adayıyla tanıştık.

Cumartesi günü de görümcemin ve damat adayının üstün çalışmaları sonucunda hazırladıkları aile yemeğine katıldık. Her şey çok güzeldi gerçekten de. Ayrıntılarla güzelleşen bir gece oldu. Tabi bu ayrıntılar sayesinde şaşırtıcı gerçeklerin de farkına varmış oldum. Mesela bu damat adayının 2 senedir görümcemle ilişkisi olduğunu öğrendim ki en çok buna şaşırdım.

Neyse, yemekler de mekan da, gelin-damat adayları da çok güzeldi. Ben başından beri, kursa da gitmemizden ötürü, fotoğrafçılardan biri olacaktım. Daha önce bahsetmiştim de bu görevden. Evden çıkış, kuaföre gidiş, saç-makyaj derken hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya çalıştım. Eşim bizim makineyle, bense onların makinesiyle çektiğim için başarımın derecesinden pek emin değilim :) En azından çekilen fotoğraf sayısından çok çabaladığım belli olacaktır diye düşünüyorum :)

Bu arada Ankara'daki samimi arkadaşlarımızdan Ayça ve Selim'in bebek beklediklerini öğrendik :) Bir bebek haberine bu kadar sevinebileceğim aklıma gelmemişti daha önce. Demek sevdiklerinin başına gelince kendinin olmuş kadar sevinebiliyormuş insan :) Tekrar tebrik ediyorum bombi ailesini :)

Bir de yolda giderken Beni Asla Bırakma'yı bitirdim ve çok beğendim. En kısa zamanda bahsedeceğim. Dün de Unforgiven'ı seyrettik (ben son yarım saatinde uyudum! ama çok yorgundum :( bugün bitireceğim. Sonra onu da yazarım :)

Merak eden herkese çok teşekkür ederim :)

3 Ağustos 2008 Pazar

Boncuk

Cumartesi günü makarnaları yiyip şarapları mideye indirdikten sonra felaket bir rehavet çöktü. Liman planımızı erteleyip evde içmeye devam ettik. 3 kişi aramızda tavla turnuvası düzenledik, bir elimizde zarlar bir elimizde kadeh :)

Ben koltuğu kalan kişiye bırakıp da balkon pozisyonuna geçince sevgili Esra'nın hatırlattığı takı kutumu yanıma alarak aylar sonra tekrar boncuklarımla oynadım :)

O aşkam çok bir şey yapamadım ama sabah erken kalkınca birkaç küpe ve kolye yapabildim :)







Vantage Point 2008 (6,7)



Thomas Barnes (Denis Quaid) bir sene önce Amerika Başkanı Ashton'ın (William Hurt) korumalığını yaptığı bir sırada kendini öne atarak Ashton yerine vurulmuş ve fiziksel ve ruhsal tedavi için görevden ayrılmıştır.

Olaydan bir sene sonra Amerika Başkanı Ashton terör karşıtı konuşmasını yapmak üzere İspanya'ya gidecektir. Bu iş için görevlendirilen korumalar arasında Thomas da vardır. Herkes onun hala iyileşemediğini söylese de korumalardan Kent (Matthew Fox) ona inanmaktadır ve Thomas'a destek olur.

Ashton kürsüye çıkıp halkı selamladıktanhemen sonra vurulur. Birkaç el atış yapılmıştır. Ashton yere düştüğünde Thomas ve diğer korumalar oşuşturmaya başlar. Azbir zaman sonra bir yerde bomba patlar. Alanda toplanan insanlar iyice panik olarak kaçışmaya başlarlar ve aniden Başkan Ashton'ın konuşma yapacağı kürsünün altına konan bomba patlar...



Birden geri sarar film. Aynı sahneyi Thomas'ın, Kent'in, alana gelen Amerikan vatandaşlarından Howar'ın (Forest Whitaker), suikatçılardan biri olan Suarez'in (Saïd Taghmaoui) ve birkaç kişinin gözünden daha seyrederek bütün olayı anlamaya başlarız.



Thomas da yaşadıklarının farkına varıp suçluların peşine düşecek ve Başkan Ashton'ı daha önce de yaptığı gibi kurtarmaya çalışacaktır.



Yönetmenliğini Pete Travis'in yaptığı film daha yeni, 2008 yapımı. IMDB'de 6,7 almış. Ben çok beğenmedim. Artık klasikleşti bu tip filmler. Bir de aynı görüntüyü 15-20 kere görmek beni biraz baydı. Üstelik Dennis Quaid'in iyice yaşandığını gördüğüme de üzüldüm. Matthew Fox'a gıcık olmam da cabası :) filmdeki rolü itibariyle.

Dennis Quaid'i Meg Ryan'ın eski kocası olarak tanıdık belki de :) Tabi aslında ben doğmadan önce başlamış filmlerde rol almaya. Şimdilerde Smart People diye bir filmi de var, ki o filmde Juno'da tanıyıp sevdiğimiz Ellen Page de var, dolayısıyla meraktayım :)

Matthew Fox'u insanı çıldırtan Lost dizisinden tanıyoruz. Orada tam bir kaybedeni oynasa da sevgimizi kazanmıştır.



Filmde ayrıca Allien serisinde severek seyrettiğimiz Sigourney Weaver da var. Filme çok büyük bir katkısı yok gerçi...

2 Ağustos 2008 Cumartesi

Fırında Makarna



En çok neyi seversin deseler hiç düşünmeden fırında makarna diyebilirim. Zaten son zamanlarda hamurişinin dibine vurmuşum :)

Cumartesi Osi bize gelecekti. Alt komşularımız ve biz üçümüz yemek sonrası limana inip denize karşı şarap içecektik. Osi de oldum olası çok sevmiştir fırında makarnayı. O gelecek diye cumartesi için fırında makarna yapmaya karar verdim. Her şey hazır olunca tarif de yemek de çok basit oluyor ama inanılmaz lezzetli (ben yaptım diye demiyorum, bu tarifle herkes aynı tada ulaşabilir kolaylıkla).

1 pakete yakın fırın makarna makarnası :) (spagettinin içi boş ve kalın olanından, yoksa spagettiyle de yapabilirsiniz)
Kaşar peyniri rendesei (dilediğiniz kadar, ben bol bol koyuyorum)
1 paket beşamel sos
2 su bardağı süt
1 adet yumurta
karabiber, tuz

Makarnaları haşlarken beşamel sosu yapmaya başlıyorum ben. Tek fark beşamel sos ve süt üzerine karabiber koyup kıvamını alınca kaşar peyniri rendesi de ekliyorum. Makarnalar haşlanınca hazırlanan beyaz sostan yarım kase ayırıp kalanına 1 adet yumurta kırıp karıştırıyorum. Makarnayı önce yumurtayla karıştırdığım sosun yarısıyla karıştırıp kalan yarısını üzerine döküp bir daha karıştırıyorum. Bu şekilde sos makarnaya iyice yayılıyor.

Makarnayı uygun bir borcama alıp üzerine ilk başta ayırdığım yumurtasız beyaz sostan döküp kalan kaşar rendesini üzerine döküyorum.

Sonuç : Süper hiper fırında makarna :)