16 Mart 2010 Salı

Macera mı dediniz?

Evet, nerede kalmıştık? Yine bir sürü şey oldu bu arada. Anneannem komaya girdi. Hem de yok yere. Çok şükür şimdi daha iyi. Ama hikaye oldukça ilginç. Anlatacağım.

Geçtiğimiz hafta birkaç gün izin aldım. Daha fazla şişip zor yürür duruma gelmeden bebek alışverişi yapayım diye düşündüm. Tabi anneciğimi de yanıma kattım. Hiç de gelesi yoktu nedense. İçine doğmuş belki de. Yoksa her için o kadar hevesliydi ki aslında. Sürekli açım ve tuvaletim var şeklinde dolandığım için alışveriş kısmının hayli zorlayıcı olacağı ve uzun süreceği düşüncesiyle kimseyi arayamadım. İlk gün annemle şöyle biz gezindik. İkinci gün de zaten anneannemin haberi gelince annem apar topar Ankara’ya gitti. Yakın bir yer olmadığı için iznim yanmasın işe döneyim diyemedim tabi ki. Ablacım sağolsun o izin aldı. Bir elimiz telefonda, moralimiz sıfır. Yine de evden dışarı çıktık her gün. Tabi istediğimiz gibi dolaşamadık. Aklımız hep anneannemdeydi.

Teyzem anneannemin köyüne yakın sayılır. O gitmiş en son yanına. Bu arada dedem de sağ çok şükür. İkisi bir evde geçinip gidiyorlardı. Teyzem 1 hafta kalmış yanlarında. Pazartesi eve dönmüş. Salı günü anneannem rahatsızlanmış. Akut diyare olmuş. Tabi teyzemler de psikolojisine bağlamışlar hemen. Anneannem yanına biri gelip gidince hemen yatak döşek hastalanıyor çünkü. Moral bozukluğu nedeniyle. Çarşamba günü de dayım gidiyor anneannemlere. O da erkek başına çok bakamıyor tabi. Perşembe günü yengem gidince durumun aciliyetini anlıyor ve hemen hastaneye kaldırılıyor anneannem. Şiddetli ishal nedeniyle. O 2 gün boyunca 1 bardak su bile içmediği için iki böbreği de iflas ediyor ve komaya giriyor. Tabi Ankara’da hastaneye ilk kaldırıldığında doktorlar hikayesini bilmiyorlar ve anneannemin durumundan yıllardır böbrek hastası olduğu sonucunu çıkarıyorlar. Oysa daha önce öyle bir problem yok. Doktorlar anneme, teyzeme, yengeme acaip yükleniyorlar. Annenizi yıllardır nasıl bu kadar bakımsız bırakırsınız diye. Bizimkiler de şaşırıp kalıyorlar tabi çünkü anneannemin bakıma muhtaç bir hali yok. Diyare olmuş diye anlatsalar da dinleyen olmuyor. Sonradan anlaşılıyor ki anneannem hakikaten diyare nedeniyle o ağır duruma düşüyor ve doktorlar da ondan hemen önce gelen hastayla kendisini karıştırdıkları için annemlere o kadar yükleniyorlar. Annemler anneannemin durumuna mı üzülsünler, kendilerine yapılan haksızlık nedeniyle doğru olmadığını bilseler de vicdansız damgasını yediklerine mi üzülsünler şaşırıp kalıyorlar elbette.

Neyse ki atlattık bunların hepsini. Böbrekler çalışmaya başladı çok şükür. 1 haftalık yoğun bakımdan sonra normal servise çıkartabildiler anneannemi. Şimdi konuşması falan biraz bozuk olsa da bilinci açık, yataktan kalkamasa da idrar çıkartabiliyor ve yemek yiyebiliyor. O

1 bardak suyun önemi de bir kez daha anlaşılmış oluyor. Su gerçekten de hayat kurtarıyor. Aranızda su içmeyen varsa lütfen bu yazıyı okuduktan sonra sandalyenizden kalkıp bir bardak su için kendiniz için. Anneannem tansiyon ilaçlarını bile susuz içermiş. O kadar sevmezmiş suyu. Annem de bir benzeri maalesef. Zorla içiriyoruz suyu. Ablam da çok farklı değil. Ama şimdi hepsinin de elinde bir pet şişe. Bardaklar dolup dolup boşalıyor.

İstanbul maceramıza gelince, herkesin ağzında bir Havuzlu Han ismi vardı. Biz de merak ettik gittik. Biberon, emzik, bebe şampuanı vs gibi ihtiyaçlar için güzel bir yer. Piyasaya göre gerçekten çok uygun. O tip ihtiyaçlarımızı hep oradan karşıladık. Ama aslında bu gidişimdeki asıl amaç bebek arabası, pset, mama sandalyesi gibi büyük ihtiyaçları karşılamaktı. Mümkün olmadı. Olsun. Aklımda belirli zaten alacaklarımız. Zamanı gelince onları da halledeceğiz umarım. Tekstil konusundaysa Mothercare’in ürünlerini tavsiye ederim. Çoklu paketleri hem çok uyguna geliyor hem de kalitesi gerçekten çok güzel. Yumuşacık bir kere. İndirim zamanına da denk gelirseniz çok süper oluyor. Tavsiye ederim :)

Nip / Tuck’ta sona geldik artık. Sanırım bir ya da iki bölüm kaldı. İyice zıvanadan çıktı dizi. Ama seviyorduk yine de. Lost zaten herkes gibi “bu kadar seyrettik, sonunu görmeliyiz” merakı ve düşüncesiyle devam edilen sıkıcı bir dizi haline geldi. Dexter 3. sezon tam gaz :)

Çınar'ı beklerken

Pekmezi ciddi anlamda seven var mı? Peki, şöyle değiştireyim: pekmezi babamdan başka ciddi olarak seven var mı? :) Kansızlık başladğından beri (aslında çok da düşük değil de, kendi bünyeme göre düşük) pekmez yemeye çalışıyorum sabahları. O da midemi bulandırıyor. Yedikten sonra biraz uzanmam gerekiyor yani o kadar.

İş yerinde masamda da kuru üzümler, yaban mersinleri, kuru incirler. Yok yok :) Böyle giderse işe gelip giderken yuvarlanacağım..

Dün oturup Hayat Var’ı seyrettik. Filmle ilgili en hoşuma giden nokta film bittikten sonra Badem’in yaptığı yorum oldu :) Bazı filmlerden sonra ciddi ciddi yorum yapmasını istiyorum ondan. Ve benim anlamadığım ya da görmezden geldiğim gerçekleri bir çırpıda söyleyiveriyor. Bu da gerçekten çok hoşuma gidiyor. Hayat Var ile ilgili olarak da “büyük gemilerin yanında küçük gemiler de yaşamaya çalışır. Onlarda da hayat vardır ve her şeye rağmen yaşarlar çünkü hala umut vardır.” Sanırım sırf bu açıklama için bile seyredilebilir. Aslında filmin ilk 45 dakikasında neredeyse hiçbir şey olmadı diyebilirim. Oldukça sakin bir filmdi çünkü. Annesiyle babası boşanmış, babası ve hasta dedesiyle yaşamakta olan 13-14 yaşlarında bir kız var, Hayat. Okulda sorunlu, dışarıda kendi yaşıtında bir arkadaşı yok. Babasının büyük gemilere pazarladığı birkaç kadın var tanıdığı. Hayat’ın olgunlaşmasını zevkle seyreden bir bakkal, sürekli babasını arayan bir adam, annesinin yeni eşi ve bu eşinden olan “dünyalara bedel” oğlu, balık, gemi sireni, sandal, okul derken kendi çapında bir yaşam mücadelesi verir Hayat.. Reha Erdem yönetmiş filmi. Daha önce Korkuyorum Anne ve Kaç Para Kaç filmlerini seyretmiştik (bu ikincisini seyretmedim sanırım ben). Film 42. Siyad ödüllerinde en iyi film dahil 4 ödül almış. Badem sayesinde seyrettiğim bir film daha.

Yavaştan alışveriş listemizi hazırlamaya çalışıyoruz. Bir yandan heyecanlı ama bir yandan da korkuyorum aslında. Çevremde kötü örnekler de var iyi örnekler de. Bir kere çoğunluğun karşıma geçip de ay şöyle hayatınız bitecek, ay böyle dışarı çıkamayacaksınız, film seyredemeyeceksiniz falan demesine uyuz oluyorum. O şekilde yaşamayan arkadaşlarım da var sonuçta. Bebeğin hayatımıza getireceği olumlu taraflara bakmaya çalışıyorum bu aralar :) Ama yapılacak da çok iş var. Badana, mobilya ve diğer alışverişler, minik bebek kıyafetlerinin yıkanıp ütülenip yerlerine yerleştirilmesi, bu curcunada kendi sağlığıma da dikkat etmeye çalışmak, bir taraftan iş yerindeki gıcık ve bazen çok stresli olan işlerle ve kişilerle uğraşmak.. Derken 5 ay geçmiş aslında. Yarıyı geçirdik çok şükür..

Dexter’ın 2. sezonunu da bitirdik. Kısa bir mola vereceğiz. Zaten filmler de çok birikti. Diziye sarınca bir anda filmler arka plana atılıyor malum. Dexter da çok heyecanlı gidiyordu ama :)

Nip / Tuck’ta da sonun sonuna geldik. Sanırım dizinin tamamıyle bitmesine 4-5 bölüm kadar kaldı. Eskisi kadar heyecanlı değil gerçi ama merak ediyoruz Sean ve Christian daha başka neler yapabilir diye :)

Unutmadan bebek bekleyenler için alışveriş listelerine alabilecekleri çok cici bir şey göstermek istiyorum. www.bebekaskisi.com da çok cici askılar var. Ben aldım renkli ve üzerinde palyaço, kelebek vs olan tahta modellerinden. Çok da beğendim, aklınızda olsun. Minik bebek kıyafetlerini kendi kullandığımız askılara asmak mümkün değil çünkü. Çıtçıtlı body ler asılmasa da olur ama mont gibi şeyleri varsa asmak gerekecek.

14 Şubat 2010 Pazar

Yorgunlukla Beraber

Şöyle bir baktım bloglara. Genel bir yazamama durumu var sanırım. Sevgili Benim Hayatım da bahsetmiş. Hani sürekli takip edersiniz, gün gelir yazmamaya başlar blog sahibi. Kızarsınız, yani tam kızmak da değil de aslında, hoşunuza gitmez diyelim. Sürekli yazsın istersiniz, sürekli okumak istersiniz. Yeni yazı yayınlanmadıkça hem biraz hayalkırıklığı olur hem de heves kaçması. Bende de bu şekilde en azından. Ama ben de sık sık yazamayanlar arasına girdim!

Aslında en büyük etken internet erişimi. Evde çok vaktim ve enerjim olmuyor bilgisayar başına geçmek için. İş yerindeki boş vakitlerimi çok güzel şekilde değerlendirip yazı yazabiliyordum eskiden. Ama internet erişimimiz kısıtlı olduğu için çoğu siteye erişemiyoruz. Bu da acaip bir bıtkınlık yaratıyor bende.

Neyse.. Yine bir sürü film seyrettim. Eskisi gibi fotoğraflı yazılar yazabilir miyim bilmiyorum ama o zamana kadar bu şekilde idare edeceğiz artık. Six Feet Under diye bir dizi vardı. Daha önce bahsetme fırsatım olmuş muydu hatırlamıyorum. Bütün sezonları bitirdik. Bitirirken de çok üzüldük. Herkes resmen hayatımızın bir parçası olmuştu. Badem uzun süredir iş değiştirmek istiyor. Dizi sonrasında cenaze levazımatçısı olmayı bile düşündü. O kadar girmiş içimize :) Şimdi de o dizide duygusal bir gay olan karakteri Dexter’da haysiyetli bir katil olarak seyretmek tuhaf oluyor. Ama Dexter da güzel. Onun zaten belli bir hayran kitlesi var biliyorum. Katil deyince insanda biraz önyargı oluyor kabul. Ama aslında katil olanların katili o. Öldürmenin hiçbir şekli kabul edilebilir ya da haklı görülebilir bir şey olmayabilir ama neticede bu bir dizi. Filmlerde de insanlara eziyet edip öldürenlerin hep daha kötü bir sonla cezalandırılacağını umarım. Bu belki de benim psikopatlığım bilmiyorum. Ama belki de bu yüzden sevdim Dexter’ı. Daha ilk sezondayız. Yeni başladık sayılır. Biraz ilerleyince daha ayrıntılı bilgi veririm.

Geçenlerde Erkan Oğur geldi şehrimize. Bayıla bayıla gittik konserine. Zaten bütün albümleri mevcuttu bizde. Telvin ile birlikte geldi. Sahnede tam 15 kişilerdi. Tabi Telvin 3 kişiden oluşuyor aslında. Ama 15 kişiyle de harika oldu. Davullar, tefler, ney, viyolonsel, gitarlar, her şey çok güzeldi. Müzik sesi oldukça fazlaydı ve ritimliydi. Ege Çınar baya duydu sanırım :) Bebeklerde de şöyle bir durum varmış. Anne karnındayken sıklıkla dinledikleri şarkıları doğduktan sonra da duymak isterler ve dinledikçe sakinleşirlermiş. Göreceğiz bakalım :)

Lost da başladı. Ama aynı abuklukla devam ediyor. İlk bölümde hiçbir şey yoktu. İkinci bölüm de aynı. Ne zaman bitecek, ne zaman açıklanacak her şey, bıkkınlık geldi bize artık.

Fringe de devam ediyor. Aslında bir sürü hadi oradanlar var içinde. Ama yine de hoşumuza gidiyor. Olivia’nın bön bakışlarına rağmen onu bile seviyorum ya :)

Law Abidin Citizen diye bir film seyrettik geçenlerde. Onu da sevdim :) İntikam peşindeleri hep seviyorum zaten. Başrollerde Gerard Butler var. Kızı ve eşiyle yemek masasına oturacakken kapısı çalıyor. İki adamın saldırısına uğrayıp hem gözleri önünde karısının ve kızının ölümü gerçekleştiriliyor hem de kendine zarar veriliyor. Ama adalet orada da Türkiyede’kinden farklı değil. Adam öldürsen bile çok sene (hatta ay) yemeden serbest bırakılıyorsun. G. Butler’ın oynadığı karakter de intikamını kendi almaya karar veriyor ve 10 sene bunun için çalışıyor. Sonunda başarıyor da. Ama adalet de onun peşini bırakmıyor. Adalet hep intikam almaya çalışanın aleyhine işliyor zaten. Asıl katillerin lehine nedense..

2012 yi de seyrettik sonunda. Onu da çok abuk subuk buldum. Böyle kıyamet filmlerini mesela özellikle küresel ısınma gibi genel problemlerle birleştirip insanların gözüne girecek bir film yapsalar da azıcık korkup daha doğal ve normal yaşamaya başlasak keşke!

İş yerimde de gelişmeler var. Birimizi daha önce bahsettiğim görevlendirmeye gönderdiler maalesef. Kaldık 5 kişi. 2007 den beri emeklilik vaadiyle (dip notu burada vermem lazım, emekli olsun olmasın, benim umurumda değil aslında. Bana ne faydası var ne zararı. Kendi bilecekleri iş. Ama her sene emekli olacagiz diye hiçbir görevi kabul etmemek ve her sene için yapılan toplantılarda çok ihtiyacımız varmış gibi sözler vermek, yeminler etmek işin içine girince işler değişiyor) bizi kandırıp (!) 2010 u da çıkartacaklarını düşündüğüm iki dinazor meslektaşım bana göre sırf nöbet mevzusundan, bir hafta ben bir hafta kocam şeklinde izin almaya başladılar. Aslında sayımız 4 e düşünce de nöbet tutmak zorunlu. Ama işin içine bu meslege yillarini vermiş, özellikle benim geliş tarihim olan 2002 den beri her görevi üstlenen (!) amirimiz de nöbet listesine katılmak zorunda kalacağı için başhekimle görüşmeye gitti. Artık ne görüştülerse nöbetler birden iptal oluverdi. Hayırlısı olsun ne diyeyim.

Sonracıma Dan Brown’ın son kitabı Kayıp Sembol’u okudum. Tarz aynı evet, ama özellikle başlarda acaip heyecanlı geldi bana. Pırr diye bitiverdim o yuzden. Ama sonunu begenmedim. Bir sey aciklanmadi ki..

Sonunda Adam Fawer’in Olasılıksız’ını da okudum. Ben Kayıp Sembol’e gömülmüşken Badem de Olasılıksız’a gömülmüştü. Aynı anda bitirdik :) Bitirince benim çok seveceğimi söyledi, ben de hızımı alamamışken hemen başlayayım dedim ve onu da pır diye bitiriverdim. Epeydir böyle zevkle kitap okumamıştım. Çok begendim. Ve kitapla ilgili tam olarak bilgim yoktu. Şöyle ki, detaylı yazıları bilerek okumamıştım. Kimi felsefik demişti, kimi başka şeyler demişti. Merakımı uyandırak kadarını okudum yorumların. O yüzden kitabı bitirince, aslında başladığımda bile, yorumların kişiden kişiye ne kadar değişebileceğini fark ettim (biliyordum da bir kez daha anladım diyelim :) ). Zevk meselesi elbette. Ama ben çok beğendim. Bana biraz Final Destination serisini hatırlattı. Şimdi de Empati’ye başladım.

Şimdilik böyle :) Yazmak güzel…

12 Şubat 2010 Cuma

Yeniden :)

Çok filmler seyrettim. Kimisi aklımda, kimisini çoktan unuttum. Çok şaşkınlıklar yaşadım, kimine çok kırıldım, kimini çoktan unuttum. Mutlu şaşkınlıklarım da oldu tabi..

Ara verdiğim süre zarfında film seyredip yatmaktan başka hiçbir şey yapmadım desem yeridir. Filmleri de yattığım yerden seyrettim zaten. Ara verip de uzun zaman geri dönemeyenleri çok iyi anladım. İnsan bir kere bırakınca ipin ucunu nereden yakalayacağını bilemiyor bir türlü. Bende de öyle oldu. Nereden başlayacağımı bilemedim, bir ara hevesim de yoktu nedense.

İş yerimizde her sene olan beklendik gelişmeler oldu. 2 meslektaşım görev dağılımının yapıldığı her aralık ayında olduğu gibi bu sefer emekli olacakları gerekçesiyle hiçbir göreve kendilerini yazmadılar. Yine kalan 4 kişi arasında görevlendirmeler yapıldı. Ona alıştık zaten de, bu sene kötü olarak, kafa sayılıp sayımız fazla bulunduğu için il hastanesine destek amaçlı geçici görevlendirme yapıldı. Emeklilik haberi (!) vs ile sayımızın azalacağı söylense de ortada resmi bir dilekçe olmadığı için itirazımız kabul görmedi :( Henüz giden de olmadı gerçi ama eli kulağındadır.

Tuna’cım büyümeye devam ediyor. Annesi de sağolsun aklına esip gelmediği, çoğu davetimize de olumsuz yanıt verdiği için eskisi kadar sık görüşemiyoruz. Burayı şikayet kapısı mı yapsam acaba? Ama o zaman her gün yazmam gerekirdi :))))

Yıllar yıllar önce (!) Sunshine Cleaning diye bir film seyrettim. Benim çok hoşuma gitti. Belki de çoktan seyretmişsinizdir. Beğendiğim olarak aklımda kalan Man Who Hates Woman var. Aslında orijinal ismi bu değil ama kendi ismini hatırlamam da mümkün değil. Rus filmiydi yanlış hatırlamıyorsam.

Sonra Hurt Locker diye bir film vardı. Bomba imha uzmanlarının Irak’taki durumlarını gösteren bir filmdi ama öyle sonunda falan ne oldu hiç hatırlamıyorum. Sonunda uyumuş bile olabilirim! Gerçi uyuduysam ertesi sabah kalkıp devamını seyrediyorum genelde ama yine de hatırlayamadım sonunu.

Sonra Towelhead’ı seyrettik. Çok güzel bir filmdi. Güzelden kastım ne tabi. Aslında çok rahatsız edici bir filmdi. Ama sadece fikir olarak. Yoksa filmde görüntü olarak sizi rahatsız edebilecek bir bir sahne bile yok. Burada da yönetmene kocaman bir alkış gönderiyorum. Film cinselliği keşfeden ve bu süreç içinde komşusu tarafından tacize uğrayan genç bir kız hakkında. Bu tacizi kızın ve adamın yüzlerinden vs anlayabiliyorsunuz ama aslında kamera çoğu yerde kızın omuzlarının altına bile inmiyor. Üzerinde atlet falan varsa da belden aşağısına inmiyor. Yani hakkaten yönetmeni de oyuncuları da tebrik etmek lazım.

Sonra Brothers Bloom’u seyrettik. Başları çok daha eğlenceli ve değişikti. Ama bir yerden sonra sıkıcı olmaya başladı benim için. Sonunda ne oldu onu da hatırlamıyorum. Ama kızmayın bana. Üzerinden zaman da geçti, çok net hatırlayamamam normal olmalı. Filmler de üst üste geldi çünkü. Beynim de şaşırdı napsın :)

Pijama, iç çamaşırı vs gibi şeylere ihtiyacı olan arkadaşlar varsa pentide çok güzel indirimler var bu arada haberiniz olsun. İnternet adresinden detaylı bilgi edinebilirsiniz.

Bu ayın sonunda hava müsaade ederse Ankara’ya gideceğiz. Geçenlerde bir İstanbul ziyaretimiz de oldu aslında. Ama ben biraz keyifsizdi. Ablamlara gidip yattım desem yeridir. Yaptığımız adam akıllı şey herhalde Avatar’ı seyretmek oldu. Güzeldi gerçekten. Benim ve Badem’in ilk üç boyutlu film tecrübesiydi. İlk başlarda gözlüğü taktığımda epey başım döndü itiraf etmeliyim. Hatta film sonrasında da çok başım ağrıdı. Ama bazı sahnelerdeki örneğin kar yağışını sanki üzerinize yağıyormuş gibi hissetmeniz, silah size doğrultulmuş gibi namluyu burnunuzun ucunda görmeniz falan hakikaten çok güzeldi. Konu olarak kötü insanoğlu dünyasını mahfetmiş yine ve yeni dünya arayışında. Gittikleri gezegeni de yine altını üstüne getirme çabasındalar dolayısıyla yerli halkla savaş içine giriyorlar falan filan. Yine de güzeldi. Na’vi’leri çok sevdim ben :)

İstanbul’dayken janım eniştecim de film açtı bize evde. Zombieland’i seyrettik. Ablam zombi filmi seyredemem ben korkarım dediğinde çok güldüm. Harbiden korkutucu bir zombi filmi hatırlayamadım çünkü. Benim seyrettiklerim hep komik ve salak zombi filmleri oldular. Bu film de öyleydi. Sonuç : Zombiler korkutucu değil komik oluyorlar :)

Neyse açılış için bu kadar yazı yeter sanırım. Ufak ufak alıştırmaya çalışacağım :)

10 Şubat 2010 Çarşamba

Çınar geliyoooooor :)

Buradayım buradayım :) Teşekkür ederim ilginize. Hepinizi de çok özledim. Yazılarınızı okuyup hayatınıza tanık olmayı ve hayalgücünüzün ya da gerçekliğinizin bir kısmından da olsa hayatı paylaşmayı özledim sizlerle :)

İyi haberlerim var, kötü haberlerim geçmişte kaldı çok şükür. Aslında bir yazı hazırlamıştım günlük mevzularla ilgili. Ama bunu paylaşayım önce istedim. Hakkaten Çınar geliyor. Aslında Ege Çınar. Ha belki önümüzdeki aylar içinde değişebilir isim mevzusu ama şimdilik bu şekilde. Liseden beri isim belliydi bende :) Bakalım asıl Çınar gelecek umarım hayatımıza. Ben de kıyısından köşesinden harbi Çınar'ım ama tabi :)

En kısa zamanda tekrar yazacağım! Hepinize çok teşekkür ediyorum :)

16 Ekim 2009 Cuma

Hala buradayım! :)

Çok özeniyorum. Hem de hepinize birden. Her gün, ya da sık sık yazabilen hepinize çok özeniyorum.

Sık sık yazabildiğim zamanlarda aslında vakit ayırmak o kadar da zor değil diye düşünüyordum. Yazmak, okumak ve okunmak inanılmaz keyif veriyordu bana. İpin bir ucundan tutabilirsem eskisi gibi olabileceğime eminim ama ipin ucunu kaçırdım bir kere. O vesileyle üzerime bir de tembellik çöktü. Bilmiyorum işte :(

İş yerinden gmaile girmeyi bile yasakladılar bırakın blog yazmayı. Onun da etkisi vardır muhakkak bu ruh halimde. Ama yaşamaya devam ediyorum merak etmeyin :)

Bu arada bir sürü film seyrettim. Listesini tutamadım. Hatırladıkça yazarım. Ama beğendiklerim arasında Sunshine Cleaning var hatırladığım. Six Feet Under'a başlamıştık. Onu yazmış mıydım daha önce? O da çok keyifli gidiyor. House'un yeni sezonu da çok hoş bir biçimde başladı. Sonracıma kitaplar okudum. Onlardan aklımda kalan da mesela sevgili Tabiat Ana'nın blogunda görüp merak ettiğim Yeşim Türköz'ün Büyü Dükkanı var. İlk hikaye güzeldi. Sonrakiler de güzeldi ama bazıları çok zorlama geldi bana :( Ondan başka Jules Verne'in İki Yıl Okul Tatili'ni okudum büyük bir keyifle. Immm başka başkaaaaaaaaa? Şu an elimde Alev Coşkun'un 6 Ay'ı var. Atatürk'ün Samsun'a çıkmadan sıkıntıyla geçirdiği 6 aydan bahsediyor. Bilinmeyen taraflarıyla. Ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar, entrikalar.. Çok beğenerek okuyorum. Sanırım 60-70 sayfa falan kaldı bitmesine.

Bu zaman zarfında kısa bir Ayvalık tatilimiz oldu bayram için. Gayet güzeldi. Sonrasında Antalya'ya bile kaçıp 1 hafta da orada tatil yaptık. Allahtan şu yağmur-fırtına durumları daha çıkmamıştı da havuzun, denizin keyfine vara vara geçirdik tatilimizi. Bol bol da dinlendik.

Sonra iş koşuşturmacası kaldığı yerden devam etti elbette. Tuna'cım 1,5 aylık oldu. Nöbet izinlerimde mümkün oldukça (hasta falan değilsem) mutlaka gidip mıncıklıyorum kendisini. Gerçi çok mıncıklanacak kıvamda değil henüz. Böyle pış pış yapıp yatırılacak zamanı tontişin :)

Şu anda ağır grip vakası içindeyim ayrıca. Dün serum bile taktırdım ayak üstü. Hastanede çalışmanın avantajı :) Her tarafında hemşireler olunca sağolsunlar bir ricayla sana hemen yardımcı oluveriyorlar.

Böyle işte. Aklıma çok bir şey gelmedi. Grip nedeniyle gözlerimde hafif yaş, burnumun içinde gıcık bir kaşıntı, boğazımda pamuğumsu bir doku, öyle geçinip gidiyoruz.

En kısa zamanda hepinizle de görüşmek üzere.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Buradayım! :)

Ohooooooo neler oldu neler :)

Epeydir yazamadım yine. Herkesi okuyamadım da. Mazeretim var! Sevgili dostum Uzunbacak doğum yaptı! :) Tunacım bebekle meşguldük.

Tam olarak şöyle oldu; geçtiğimiz hafta, bir haftasonu kaçamağı yapalım dedik ve rotamızı Bozcaada'ya doğru çevirdik. 2 sene önce de gitmiş ve çok beğenmiştik, yazmıştım burada. Bu sefer de çok keyifliydi. Aslında küçücük bir yer. Ama adanın kendine has bir sevimliliği ve çekiciliği var. O insanların samimiyetine hayranım bir kere. Geçen gidişimizde en çok Çamlıbağ'ı sevmiştik. Çok ilgililerdi bir kere. Bu gidişimizde, üzerinden 2 sene geçmiş olmasına rağmen bizi hatırladılar ve bizi çok mutlu ettiler :)

Neyse bu konuyu ayrıntılı ve fotoğraflı yazabilmeyi umuyorum. O zamana kadar buradan ve buradan anılarıma ortak olabilirsiniz. Ben kaldığım yerden devam edeyim. İşte biz cuma gece daha doğrusu cumartesi sabah yola çıkmıştık. İtiraf etmek gerekirse ben çok tedirgindim. Çünkü Uzunbacak bir sonraki cumartesiye doğum için randevusunu almıştı. Ben kendim de erken doğduğum için kafamda bir acaba vardı ve biz yokken Tunacım doğsaydı büyük bir vicdan azabı çekecektim. Öte yandan eşim bu sene izne çıkıp da iş stresini bir türlü üzerinden atamadığı için onun da tatile ihtiyacı vardı. Benim nöbetlerim, Uzunbacak'ın doğum randevusu, bayram vs derken o cuma yola çıkmasaydık tatilimiz ekime sarkacaktı. Badem'e de kıyamadım ve ona hayır diyemedim. Neyse ki Tunacım bizi bekledi. Pazartesi izin almıştık o gün yola çıkarız diye. Ben tabi her sabah ve ayrıca gün içerisinde sürekli Uzunbacak'ı arayıp durumunu soran bir tip olup çıktım. Her gece rüyamda doğurduğunu görüyordum çünkü! :) Pazartesi gece 11'den sonra evimize ulaştık. Geceyarısından sonra 4 gibi Uzunbacak aradı. O saatte arayınca bir şeyler olduğunu anladım elbette. Hep birlikte hastaneye gittik. 05:32'de Tunacım kucağımızdaydı :)

Sevimli mi sevimli, minicik bir şey. Sağlıklı uzun bir ömrü olsun umarım..

Sonracıma Çarşamba günü zaten nöbetçiydim. Bugün de nöbetçiyim. Yarınki nöbet iznimi göbek bağı düşen Tunacımın ilk banyosunu videoya çekmekle değerlendireceğim :))

Bu arada bir sürü de film seyrettik. Ah ah hepsinden bahsetmek istiyorum ama ne olur ne olmaz isimlerini bari yazayım değil mi? :)

The Informers, ben çok sevmedim ve gereksiz buldum
I Love You Man, çok da süper değildi
What Happened In Las Vegas, bu da hayal kırıklığı bana göre
City Of Amber, ilginç ve güzeldi bence
Burning Plain, her şeye rağmen sıkıldım ben ya :(
My Best Friends Girl, gereksiz bir komedi daha
The Children, bazı eleştirmenler yılın en iyi korku filmlerinden biri demişler ama ben korkmadım, beğenmedim de
Eden Lake, bu filmi seyredeli çok oluyor aslında ama yazamamıştım buraya. Bu film için de yılın en iyi korku filmi diyenler var. Ormana git öl tarzı filmlerden altı üstü. Korkutucudan ziyade sinir bozucu bence
State Of Play, bu film iyiydi bak.

Hamiş : Bu arada yardımlarından ötürü Sevgili Abi'ye tekrar tekrar teşekkür ederim :) Sayesinde müzikleri yeniden başından sonuna kadar dinleyebileceksiniz. Ama şu an yapamadım, sanırım iş yerinde izin vermiyor.