sobe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sobe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2009 Perşembe

Dörtlü sobe



(fotograf şuradan alınmıştır.)

Dün gece nöbetçiydim. Nöbetten canlı yayın yapayım dedim, birkaç paragraf da yazdım aslında ama iş yerinden sadece blog okuyabiliyorum maalesef. Yazı yayınlayamıyorum, yorum yayınlayamıyorum. O yüzden yine günü gününe bir yazı yazamadan/yayınlayamadan karşınızdayım sevgili seyirciler :))

Birkaç blogda görüp de pek hoşuma giden bir sobe olayı var. İlk Çakıl'ımda görmüş ve ben de yazmak istemiştim. Hazır nöbetimin iznini bulmuşum, bilgisayarı boş bulmuşum, Döne sağolsun temizlik işlerini bitirmişim, e daha ne bekliyorum değil mi? Öyleyse hemen sıralayayım ben de:

**Yaptığım 4 iş:

8 senedir çalışıyorum ama bu ikinci iş yerim. Çok geniş bir yelpazem yok. Diplomamla çalışmak istediğim zaman yapabilecek çok işim de yok zaten. İkisinde de eczacı olarak çalıştım malum :)
1. si : Bir ilaç firmasında Kalite Güvence bölümünde çalıştım 9 ay kadar.
2. si : Daha sonra da şimdiki iş yerimde çalışmaya başladım. Yani devlet hastanesinin eczanesinde.

**Defalarca seyredebileceğim 4 film :

Buna cevabım epey kalabalık olur aslında ama 4 ile sınırlamaya çalışayım madem:
1. si : Fountain (uzun uzadıya bahsetmedim daha önce, ama çok sevdiğimden bahsettim birkaç yazımda, başrollerde güzeller güzeli Rachel Weisz ve Hugh Jackman var).
2. si : Star Wars serisi. Özellikle de Darth Vader'ın nasıl Darth Vader olduğunu anlatan 3. bölüm (Revenge Of The Sith).
3. sü : Up Close&Personal (bu filmi herkes çok sevmez ama milyon kez seyrettim. hepsini de aynı beğeniyle seyrettim üstelik, başrollerde Michelle Pfeiffer ve Robert Redford var).
4. film : Hmm bu son hakkım, şöyle bir kez daha düşüneyim.. Aslında hem Matrix serisi hem de Lord of the Rings serisi demek istiyorum. 5 film olsun napalım artık.

**Yaşadığım 4 yer :

Yine benim için oldukça kısıtlı cevaplar gelecek bir soru.
1. yer : doğup büyüdüğüm ve halen yaşamakta olduğum Ereğli.
2. yer : Üniversite için gidip 1 sene de çalışarak toplamda 5 yılımı geçirdiğim İstanbul.

**Seyrettiğim 4 televizyon programı :

1. si : (diziler buna dahildir sanırım) Kavak Yelleri
2. si : cnbc-e'nin aşağı yukarı bütün dizileri
3. sü : yakaladıkça Haydi Gel Bizimle Ol ve
4. sü : yakaladıkça Sade Vatandaş

**Tatil için gittiğim 4 yer :

Kaş
Datça
Ayvalık
Fethiye

Kalbimiz genelde Ege'den yana. Bir çocuğumuz olursa ismini Ege koyabiliriz yani o kadar. Ama tatil deyince Fethiy'yi de asla es geçemem. Yaklaşık 4 senedir evliyiz ve 4 senedir her tatilimizin 1 haftasını mutlaka Fethiye'ye ayırdık.

**En sevdiğim 4 yemek.

Allaaaaaaaaaah! :) Aslında bütün hamur işlerini sayabilirim hemen şu anda :)
Mantı
Fırında makarna
Menemen
Balık

**Hemen şimdi olmak isteyeceğim 4 yer :

Eşimle birlikte Küba ya da İspanya seyahatinde
ailemle (annemler, ablamlar falan) birlikte herhangi bir yurtdışı seyahatinde
Kız arkadaşlarımla birlikte herhangi bir yurtdışı seyahatinde
evimizde (şu an evdeyim zaten, oh misler gibi :)

**Bir yağmur damlası olsaydım düşmek isteyeceğim 4 yer:

Suya muhtaç herhangi bir çocuğun elindeki boş bardağa
Susuzluktan kavrulan ağaçların köklerine,
Su bekleyen barajlarımıza ve
kimyasal bir tepkime başlatması beklenen balon jojenin içine :)

Hmm cevaplarını merak ettiğim değerli blog arkadaşlarım var. Aslında herkes yazsa çok mutlu olacağım. Cevaplar mısınız ne dersiniz? (Cevaplamazsanız tek tek isim de yazabilirim :))

25 Kasım 2008 Salı

Morların hastasıyım!

Tabiat'cım sobelemişti beni. Fotoğrafı bir türlü çekmeye fırsatım olmadığı için bu yazıyı da yayınlayamamıştım. Bugün nihayet alabildim makineyi elime.

Flaş flaş flaş. İşte Çınar'ın çantasının içindekiler! :)

Mor hastası birinden beklenileceği üzere mor masa örtüsünden fon oluşturularak mor çanta içindekiler çıkartılıp masa üzerine boşaltılır.

Fotoğraf çekmeden önce el yordamıyla ıvır zıvıra çeki düzen verilir ve fotoğraf çekilir.



Çok bir şey çıkmadı bugün çantamdan :) Bazen aradığım bir cep telefonunu bile bulamıyorum!

Biri Turkcell biri Avea hatlı olmak üzere 2 adet telefon (birleştirmeliyim ben bunları ya)

Kulaklığını takıp farklı dünyalara uçtuğum, canımdan çok sevdiğim :) mp3 / mp4 çalarım. Aldığımda şu mutlu yazıyı yazmıştım hatırlarsanız (fiyatı korkunç artmış bu arada).

Meyve :) Bu her zaman çıkmaz. Bugün işe götürdüm eşimden özenip. Onları da yiyemeden geri getirmişim işte eve :))

Cüzdanım ve nufüs cuzdanım :)

Aynam

Likit rujum. Bunun pembesine hastayım. Her çantamda başka bir ruj vardır muhakkak ama aklıma gelip de sürdüğüm kırk yılda birdir ancak :)

Olmazsa olmaz hafıza çubuğum, yabancı kelime kullanmayalım dedik ama olmadı. Memory stick'in güzel Türkçesi nedir?

Yemek lokantalarından bir sürü ıslak mendil. Aslında daha çok olmalıydı ama bu çantadan bu kadar çıktı.

Bu aralar elimdeki kitap : Ahmet Ümit'ten Kavim.

Ha bir de normalde el kremi olur ama onu iş yerimde bıraktım sanırım.

Tabi bir de iş ve ev anahtarlarım var ama anahtarlığı eve girerken çıkardım. Fotoğraf çekerden de masaya getirmeyi unutmuşum! :)

Evet sanırım hepsi bu.

Ben de meraktayım. Çakılım, Benim Hayatım ve Yaşamın Kıyısında, acaba siz de çantalarınızın içini bize açar mısınız?

30 Nisan 2008 Çarşamba

Sobe : 3 Kadın

Sevgili Sessiz Balık sobeledi beni :) Konu kısaca 3 kadın. Ben de Sessiz Balık gibi şöyle bir turladım daha önce sobelenenleri. Okuduklarımdan çok da zevk aldım. Benim de hayranlık duydugum ama bir anda aklıma getiremediğim bir sürü isimle karşılaştım..

Kendim ne yazsam karar veremedim önce. Fikirlere ya da yeniliklere, mücadelelere öncülük eden kadınlar şüphesiz hepimizin kahramanı. Ben daha ziyade gördükçe beni mutlu eden, zarafetiyle, güzelliğiyle, kibarlığıyla ya da yaşama sevinciyle içimi aydınlatan 3 kadını yazacağım.

Bunlardan ilki (etkilenme sırasıyla değil, akla gelme sırasıyla) Filiz Akın. Eski Türk filmlerine zaten hastayım. Ama içinde Filiz Akın ve Ediz Hun - Kartal Tibet ikilisinden biri varsa değmeyin keyfime. O kibarlık, o güzellik hiç gitmedi Filiz Akın'dan. Televizyonlarda gördükçe hala içim açılıyor, çok seviyorum kadını, hayranım yani. Mesela bir Türkan Şoray'da ya da Hülya Koçyiğit'te eski filmlerindeki tadı bulamam şimdilerde, ama Filiz Akın başkadır benim için :)

İkinci olarak yaşantısını Funda Kalaycıoğlu'nun kaleminden öğrendiğim Nüveyre Menemencioğlu'nu yazacağım. Gerçek yaşam öyküsünü anlatan bu kitabı zaten mest olarak okumuştum. Sonuç olarak Nüveyre'den çok etkilendim. Okumanızı tavsiye ederim.

Üçüncü olarak Ayşe Kulin diyebilirim. İyi bir yazar olmak en büyük hayallerimden biriydi. Bunu başarmış olan Ayşe Kulin'i de kitaplarını da çok severim. Kendi ailesini anlattığı kitaplarıyla beni ailesindeki her kadına da hayran bırakmıştır ayrıca. Aylin, Aliye, Füreya hep onun satırlarıyla daha yakından tanıdığım ve yaşamlarına hayran olduğum kadınlardır.

Ve dördüncü olarak Judy Abbott diyeceğim (sobe 3 kadınla sınırlı biliyorum ama bunu yazmalıydım). Evet o bir çizgifilm kahramanı. Bütün o bilimkadınları, yenilikçi kadınları hiçe sayıp bir çizgifilm kahramanını mı yazdın demeyin. Diğerlerini her blogda okudum aşağı yukarı. Ben de hemfikirim ama aynı şeyleri yazmak istemedim. Üstelik Judy Abbott hayalkahramanı olsa da onu gerçek gibi çok severim. Hayat dolu, sürekli gülümseyen, çevresine pozitif enerji veren neşe dolu biri Judy. Daddy Long Legs'in (Uzunbacaklı Baba) şeker kahraman kızıdır Judy.
Ah şimdi eve gidip kalan bölümleri seyredesim geldi.

Bugünlerde maymun iştahlıyım zaten. Ne duysam seyretmek ne görsem okumak istiyorum. Ne derler, tatilim geldi :)

O zaman ben sobemi tamamlayayım hemen. Aşağı yukarı herkes yazdı sanırım bu konuda. Öyleyse henüz bu konuda yazmayan sevgili Banadair_Berrin'i, ve sevgili Tabiat'çığımı sobeliyorum..

29 Nisan 2008 Salı

Sobe : Kitap sevgim

Sevgili Serap ve Öykücüm sobelemişler beni. Bahsedecek çok şey var. O yüzden hemen yazmaya başlayayım :)

Okumak yalnız olsam da, kalabalıkta olsam da (mesela otobüste), mutlu olsam da, sıkkın olsam da, aç olsam da, tok olsam da, yani her daim yapmaktan en çok zevk aldığım alışkanlıklarımdan biridir. Kendimi bildim bileli okurum..

Kendime bir kütüphane oluşturma hevesine de yıllar önce başladım. Kocaman bir evim olsun, en büyük odası kütüphane olsun, kütüphanemde okumaktan zevk aldığım değerli kitaplarım olsun, çocuğum olduğunda bu kitapları o da sevsin, her istediği kitaba ulaşabilsin isterdim. Hala da isterim :) Kocaman bir evimiz olmasa da odalardan birinin bir duvarında koca bir kitaplığımız var bütün kitaplarımızı sığdıramadığımız. Kitaplığımız daha fazlasını almasa da biz kitap almaya devam ediyoruz :) Henüz okumadığım bir sürü kitabım var bu kitaplıkta. Okumamış olmak bana sıkıntı vermiyor, askine elimi attığımda okunmamış bir kitapla karşılaşacağım duygusu bana güven ve mutluluk veriyor. İşte bu yüzden merak ettiğim kitapları almaya devam ediyorum.

Kitap konusunda özel bir tercihim yok. Korku-gerilim, macera, romantik ne olursa okurum. Ama yazar olarak özellikle Reşat Nuri Güntekin'e hayranım. Birçok kitabını okumuş olsam da sırf görüntü güzel olsun bütün kitaplarını yeniden aldım ve kütüphanedeki alfabetik sırasına dizdim. Eski basımlarınınsa çoğunu dağıttım. Okumamış olduklarımı bilerek bekletiyorum hemen tüketmemek için.

Kitaplarım benim için gerçekten çok önemlidir, borç olarak okumaya versem de okunur okunmaz geri isterim. Ben başkasından okuduysam da geri vermek istemem :) O yüzden bookcrossing olarak bilinen şeye karşıyım :) Aslında herkes her kitabı okusun, mantık olarak çok güzel ama ben okuyup da çok sevdiğim bir kitabı geri vermeye kıyamam. Her an elimin altında olsun isterim. O yüzden borç alıp okuduğum birçok kitabı daha sonradan kendim de alıp kütüphaneme koymuşumdur. Reşat Nuri Güntekin kitaplarının hepsini sevmekle birlikte "Bir Kadın Düşmanı" ve "Çalıkuşu"nun bendeki yerleri ayrıdır. Okumayan varsa şiddetle tavsiye ederim.

Yakup Kadri'nin Yaban'ı, Charlotte Bronte'un Jane Eyre'ı, Funda Kalaycıoğlu'nun Nüveyre'si, Tolstoy'un Anna Karenina'sı derin izler bırakarak geçmiştir kütüphanemden (geçti derken hala raflarda mevcut).

Onların dışında Yüzüklerin Efendisi serisi ile J.R.R. Tolkien, Harry Potter serisi ile J. K. Rowling bana ve eminim tüm okuyanlara farklı dünyalar açmasıyla damağımda farklı tat bırakan kitaplar arasındadır.

Jeffrey Archer, Amin Maalouf, İhsan Oktay Anar, Maeve Binchy de yazım tarzlarıyla beğenimi kazanmış ve yazdıkları bütün kitaplarla kütüphanemdeki yerlerini almışlardır.

Yine de kitap deyince aklıma ilk gelenler taa ilkokul çağında okuyup okuyup doyamadığım Voltaire'in Saf Çocuk'u, Charles Dickens'ın David Copperfield'ı ve Gülten Dayıoğlu'nun o müthiş çocuk kitaplarıdır. Bana okumayı sevdiren bu kitaplar olmuştur çünkü..

Kitap okurken kitabın zarar gömemesine özen gösteririm, bu yüzden herkese borç kitap vermem. Verdiklerimden de benim gibi özenle okumasını beklerim. Kitap okurken arasına gerçek bir resimde gördüğüm gibi terlik (!!), bıçak gibi nesneler koymam, sayfasını bükmem, arasından ayırıp ters çevirmem. Her kitabı farklı bir kitap ayracıyla okur, ayraçların arkasına hangi kitabı hangi tarihte okuduğumu yazarım. Ayraç seçimimi kitabın kapağıyla uygun olarak yapmaya çalışırım. Aradan aylar hatta yıllar geçip de aynı ayracı seçip arkasına baktığımda daha önce okuduğum kitapları anımsar kendi kendime mutlu olurum :)

1993'ten beri okuduğum her kitabın listesini tutarım. Bütün kitapları alfabetik olarak kitaplığa dizerim. En çok yolculukta ve yazın kitap okurum. Ama bunun haricindeki zamanlarda da her an kitap okuyabilecekmişim gibi kitaplarımı yanımda gezdiririm. Öykücüm gibi çantamda, yatağımın başında, tuvalete giderken sürekli benimle gezen bir kitabım mevcuttur :)

Çevremdeki insanlar kitap okudukça kendim okumuş gibi sevinirim. Çevremdekileri kitap okumaları için teşvik eder, gerekirse değerli kütüphanemden borç kitaplar bile veririm :)

Bir gün herkesin indirimli .. ler yerine indirimli kitapları merakla beklemesini umut ederek sobemi tamamlıyor ve topu aramıza yeni katılan sevgili dostum Uzunbacak'a, içindeki yorgunluğu ve karamsarlığı atıp yeniden yazmaya başlaması için canım Çakılcıma ve neler yazacağını merakla beklediğim Tubikko'ya atıyorum.

15 Nisan 2008 Salı

55'lik sobe

Sevgili Tabiat Ana'cım beni sobelemiş. İstanbul'da olmadığım için hemen cevaplayamadım sobesini (öööösür dilerim Tabiatçım). 4 küçük karalama yaptım. Umarım beğenirsin.

Canı çok sıkkındı o gün. Oysa doğumgünüydü, mutlu olması gerekirdi. Ama sabahtan beri ne annesi aramıştı ne sevgilisi. İşten çıkmak istemedi önce canı. İstemeye istemeye eve gitti sonra. Kapıyı açtığında çok sessiz geldi evi birden. Kedisi ortalarda yoktu. Seslendi önce. Çıkmadı kedi. Sonra birden "İyki doğdun" şarkısını söylemeye başladı sevgilisi ve arkadaşları. Ona süpriz yapmışlardı.

Günlerden Perşembeydi yağmur başladığında. Ne çok severdi önceleri yağmuru. Camın kenarına geçip kahvesini yanına alır, cama çarpan damlaları yakalamaya çalışırdı eliyle ve gözüyle. Şimdiyse sadece acı anılarını hatırlatıyordu ona. Perdeleri çekti ve camı en az gördüğü koltuğa oturdu. Yine sessiz hıçkırıklara boğuldu ve yüreğinin derinliklerine akıttı gözyaşlarını. Sevdiğini tam da böyle yağmurlu bir günde kaybetmişti.

Büyük nehirde yol aldım önce. Yeni yeni açmaya başlayan papatyaları görünce içim mutlulukla doldu. O kadar sevindim, o kadar sevindim ki içim ısındı sonunda ve buhar oldum birden. Nehirden uzaklaşmaya başladım yavaş yavaş. Ağaçlardan tepeye doğru tırmandım. Yeşil yapraklara tutunmaya çalıştım ama olmadı, koptum. Bulutlara yaklaşmaya başladıkça ağaçlar nokta oldular. Sonra yeniden yağdım ağaçların üzerine..


"O bir kedi" dedi çocuklardan küçük olanı. "Hayır, görmüyor musun o bir tavşan" diye itiraz etti büyük olan. Küçüğün kafası karışmıştı. Bal gibi kediydi işte. Upuzun kuyruğu vardı. Tavşanların öyle kuyruğu olmazdı ki. Uzun olan kulakları değil miydi? Abisi yanlış biliyor olmalıydı. Tam soracakken annesi geldi. Gülümsedi minik yavrularına. Çocukken o da böyle hayaller kurmuştu.. (aslında "kurmuş muydu?" idi sonu. Ama 56 kelimeye asılınca değişti :) )

25 Şubat 2008 Pazartesi

Alışverişin bir sonu var mıdır?

Sobelenmiştim ben ya. Öykücü dürtsene beni. Bu arkadaşının alziliğini unuttun mu yoksa?

Kaç gün düşündüm bu konuda :)

Konu : Yaptığım en aptalca alışveriş

Sıralayayım hemen :

1- Fiyatı çok uygun diye aldığım topuklu beyaz ayakkabılar. Modelini beğenmedim sonradan. Şimdiye kadar 1 kez giydiğim (en iyi ihtimalle) ve bundan sonra giymeyi düşünmediğim bu ayakkabıları almam salakçaydı.

2- Tavşan tüyü görünümlü dokunduğunda insanı gülümseten çanta : Çok tüy döktüğü için çok kullanamadım. O yüzden o çantayı almam da salakçaydı.

3- 10 larca tişörtüm varken hala yenilerini aldığıma ve daha önce aldıklarıma hatta yeni aldıklarıma bile giyme sırası çok zor gelirken ve hatta bazen sıra bile gelmezken yaptığım her yeni tişört alışverişim salakça oluyor aslında. Ama giyiyorum işte değişik değişik (Akıllanmaz Çınar).

4- Akıl almaz pijama ve pantolon tutkumu salakça saymasak olmaz mı? Artık çekmecelere ve askılara sığamıyorum. Bir yandan ben bir yandan Öykücüm pijama koleksiyonuma kattıkça kattık. Hala da gözüm dışarda :)

Alışveriş konusunda bazen kendimi aşıyorum :) Aslında alışveriş ederken dili dışarda dolaşanlardan değilim. Bir şey gereksizse genelde almam (yukarıdaki maddeleri okumadınız inşallah? :) ). Alışveriş yaparken fiyatlara da çok dikkat ederim ve mal karşısında ölüp bitmediysem ki böyle bir durumla henüz karşılaşmadım indirim haricinde alışveriş yapmam. Çoğu dükkanın vitrininde yaz kış indirim yazıyor olmasını kastetmiyorum tabi. Ara sıra dolanıp fiyat araştırması yaptığım ve daha önce fiyatını bilip de gerçekten indirime girmiş olan şeylerin üzerinde akbaba gibi dolanırım :)) Nerde güzel ve ucuz şeyler var, hemen arkadaşlarımı haberdar ederim. Calgonit için bizim kızlara elektronik posta atmışlığım bile vardır. Puhahaha :))

Esracım sugarım ve Çakılım vaktiniz olursa sizi sobeleyebilir miyim? :p

7 Aralık 2007 Cuma

Hayalimdeki meslek

Eveet sıra geldi öykücümün sobesine :)

Hayalimdeki meslek.. Aslında birkaç tane var desem yeridir ama hepsini şu şekilde birleştirebilirim:

Ufak bir sahil kasabasında yaşıyorum. İnsanları evinde hissettiren rahatlıkta bir cafem var (Bunun Türkçesini bilen var mı? Kafe desem kafi olur mu acaba?).

Kafenin her bölümünü kendim yapmışım. Tabi sıvayı tahtayı alıp değil. Benim beğenilerim doğrultusunda yaptırmışım her şeyi diyelim :)

Kafenin manzarası da çok güzel. Önümüzde masmavi deniz uzanıyor. Kasaba halkı beni çok iyi tanıyor, tabi ben de onları. Kafem dolup taşıyor o yüzden.

Bir duvar raflarla kaplı. Kitap arşivimi kafeme taşımışım. İnsanlar gelip kafemde sıcacık kahvelerini içip benim yaptığım keklerden yerken bu kitaplardan alıp okuyorlar. Kitabın sonunu merak edip de her gün kitap okumaya gelenler bile var! :) Onlar okurken ben de zaman zaman kendim bir şeyler yazıyorum. Küçük bir okuyucu kitlem bile var.

Duvarların birinde müzik aletleri var. Her zaman kullanılmıyorlar. Çoğu zaman müzik makinesinin çaldığı güzel şarkılarla ortamı renklendiriyorum. Ama bazen de çıkıp kendim söylüyorum sevdiğim şarkıları. Arkadaşlarım da eşlik ediyorlar bazen.

Çok mutluyum, keyfime diyecek yok! :)

Çakılcım ya sen?

The Lost Room

Dün The Lost Room'u bitirdik. Zaten 6 bölümlük demiştim ya, 3 bölüm kalmıştı onu da seytrettik rahatladık :) Aslında dizinin sonu itibariyle çok da rahatlamadık çünkü odanın gizemi hakkında bir şey öğrenemedik.



Joe Miller (Peter Krause) bir dedektiftir. Kızı Anna (Elle Fanning) ile yalnız yaşamakta ama bir yandan da velayet davası sürmektedir.
Bir gün önlerine gelen davada insanların garip bir şekilde yandığını ve görgü tanıklarından 
birinde de bir otel odası anahtarı olduğunu görür. Görgü tanığını kendi de tanımaktadır ve otelle ne işi olduğunu anlayamaz. Çocuğu sorguya çekse de bilgi edinemez ama çocuk ondan kaçarken garip bir şeye tanık olur. Çocuk dedektifin oda kapılarından birini açmış ve yok olmuştur. Bunun üzerine Miller anahtarı araştırmaya başlar ve her şey karmaşıklaşır.



Anahtar sadece nesnelerden biridir ve bazı nesnelerin aksine çok değerlidir. Her kapıyı açma gücü vardır. Üstelik her seferinde Sunshine otelinin 10 numaralı odasına açılır kapılar. Odaya girip kapıyı tekrar açtığınızdaysa aklınızdan neresi geçiyorsa oraya açılır kapı..

Ama anahtarı bilen çok kişi vardır ve hepsi de onun peşindedir. Böylece Miller'ın da başı belaya girer. Üstelik anahtarı ondan almaya gelen sansar ve adamları yüzünden kızı korkmuş ve anahtarı denemeye kalkmıştır. Ama Anna kapıyı açsa da son anda sansar anahtarı Anna'nın elinden alıp kapıyı kapatır ve Anna anahtarsız odada kalır. Aynı kapı tekrar açılığında Anna artık odada değildir. Odaya ait olmayan her şey oda kapandığında resetlenir çünkü. Yalnızca anahtarla birlikte odaya giren tekrar odadan çıkabilmektedir.

Miller Anna'yı bulabilmek için her şeyini ortaya koyacak ve olayları çözmeye çalışacaktır. Bu sırada nesnelerden;
"otobüs biletine" sahip olan Wally (Peter Jacobson) ile, otobüs biletini insanların alnına tuttuğunda onları Gallup diye bir kasabaya yollar,
"tarak"a sahip olan Harold Stritzke (Ewen Bremner) ile, tarak zamanı 10 saniyeliğine durdurmaktadır,
birçok nesneye sahip olan Karl Kreutzfeld (Kevin Pollak) ile, saat pirinci süblimleştirebilmekte, votka kutusu insanı nefessiz bırakabilmekte, kol düğmeleri tansiyon düşürebilmektedir,
"törpü"ye sahip olan Jennifer (Julianna Margulies) ile, törpüyü yönelttiğiniz insan bayılmaktadır,
yardım alarak yoluna devam eder.



Jennifer'ın amacı bütün nesnelerden kurtulmak ve nesneler yüzünden aklını kaybeden abisini eski haline getirmektir.

Wally otobüs biletiyle kendini güvende hissetse de aslında istediği eski yaşantısına dönmektir.



Karl'ın oğlu Isaac'ı lösemi hastasıdır. Nesnelerden cam gözün etkisinin iyileştirici olduğunu düşünmekte ve oğlunu iyileştirmek için bu nesneyi aramaktadır.

Sonunda Miller'ın kıvrak zekası sayesinde kayıp olan 40 kadar nesnenin saklandığı kasayı bulurlar ve Karl cam gözü alır ama Miller'la işi bitmiştir artık ve onu kasada bırakarak kendi kaçar. Ama Miller akıllı adamdır ve o odadan da kurtulmayı başarır.

Sonunda ne mi olur? Merak eden olursa yorumlarda sorduğunda cevaplarım. Ama sonunu öğrenmeden diziyi seyretmek isteyenler olacaktır. O yüzden burda bitiriyorum :)

(Resimleri burdan aldım)

Ama o zamana kadar hadi bir sobe başlatayım. Bu nesnelerden hangisi sizin olsun isterdiniz ve neden? (Bütün nesnelerin amacını öğrenemedik biz de, saydıklarımı beğenmediyseniz nasıl bir şey istediğinizden de bahsedebilirsiniz!)

Hadi bakalım öykücüm, çakılcım, archisugarım ve biyocancım, sobeledim sizi! :)

6 Kasım 2007 Salı

Gecikmiş cevap



Nihayet sevgili Archisugar'ın sobesine yanıt verebiliyorum, yani umarım bu sefer verebileceğim :)

Aşağıdaki resmi geçen sene, 2006'da, Atatürk Orman Çiftilği'nde bulunan hayvanat bahçesinde ben çekmiştim. Anne ayı ve yavru ayı kendilerince, 
gidebilecekleri en uzak yere, ayılar için oluşturulmuş bölümün en kenarına gidip güneşin altında yayılmışlar. Yavru ayı gerinmelerde. Ya yeni uykuya dalıyor ya da yeni uykudan uyanıyor. Bu görüntüye bayılmıştım ben ve bunu paylaşmak istedim :)

23 Eylül 2007 Pazar

Eyvah sobelenmişim!

Öykücü sobelemiş beni. Gıcık şey ne olucak :))

Şaka bir yana konu çok geniş ve deli edici. Sevdiğin şeyleri 3 ile sınırlamak imkansız. Ama cici arkadaşımın hatrına 3 şeycik sayacağım:

1-Film seyretmek. Belli başlı bir filmden de bahsedebilirim aslında. Mesela Star Wars diyebilirim. Ama aslında film seyretme fikrine bile bayılıyorum ben. Evimizdeki rahat koltuğa yayılıp ekranın karşısına geçmek, kucağımda patlamış mısır, bir yanımda o an ne istiyorsam o içeçek, karşımda bayıldığım insanlar. E daha ne olsun değil mi?

2-Alışverişe çıkmak. Hatta sadece takılmak bile olabilir. Dışarda öyle başıboş takılmak. Sorumsuzca (sorun yaratmadan ama) dolanmak ve bunu mümkünse en az 2 kişi olarak yapmak :)

3-Evde takılmak. Şimdi 2. maddeyle çelişki içinde gibi oldu ama zaman zaman ikisi de gerekiyor. Evde oturup bazen sevdiğin insanları ağırlamak ve onlarla birlikte hoşca vakit geçirmek, bazense tek başına kendini bulmak, kendi başına vakit geçirmek, evinin rahatlığı içinde kaybolmak, geri gelmek ve evi düzenlemek..

Çok genel oldu ama sevilen şeyleri sınırlamak da çok kolay değil. Bu kadar yeter sanırım değil mi?

Öyleyse modaya uyayım ben de. Çakılcım sana bir pas atayım burdan. Tuttun mu?