Sonunda sevgili 7. Oda’nın tavsiyesiyle Harper’s Island’a başlamış bulunuyorum. Dün bir oturuşta 5 bölümü de bitirdim. Zaten anladığım kadarıyla tek bir sezon var. Devamı olacak mı bunların 7. Oda?
Henry (Christopher Gorham), çocukluk aşkı Trish (Katie Cassidy) ile evlenmek için seneler önce terk ettikleri Harper adasına gitmeye karar verir. Bunun için yine adadan ayrılmış olan Henry’nin en yakın arkadaşı Abby (Elaine Cassidy) ve birkaç arkadaşı daha teknede parti yaparak adaya geçerler.
Adada 7 sene önce Wakefield adında biri 6 kişiyi öldürmüştür. Abby’nin annesi de kurbanlar arasındadır. Ama arkadaşı için adaya geri döner 1-2 günlüğüne de olsa. Her şey düzeldi, adada yaşam eskisine döndü diye düşünseler de insanlar teker teker ölmeye başlarlar.
Filmin başlangıcında “one by one (birer birer)” diyor küçük bir kız. O lafı duyunca aklıma Agahta Christie’nin On Küçük Zencisi geldi. Belki bir başkası da benzetmişti daha önce ve ben okumuştum. Oradan da kafamda canlanmış olabilir, emin değilim. Ama seyrettikçe de değişmedi fikrim. Her biri teker teker ölecek, katil de aralarından biri çıkacaktır işte :)
26 Nisan 2010 Pazartesi
24 Nisan 2010 Cumartesi
LIFE, 2009
Bu belgeseller harika. Hele bir de görüntü yüksek çözünürlükte ise hakikaten bir görsel şölen. Sineklerin gözlerine kadar her ayrıntıyı görebiliyorsunuz görüntü küçükse bile.
İçerik zaten harika. Seyrederken sürekli olarak bilimkurgu filmi seyrediyormuşum gibi hissettim. Dünya üzerinde olup da görmediğimiz, duymadığımız ve hatta bilmediğimiz o kadar çok canlı türü var ki. Filmlerde görsem şaşırmam. Hayalgücü ne tuhaf ve güzel diye düşünürüm. Ama bütün hepsinin gerçek olduğunu bilerek seyredince insan şaşırmaktan alamıyor kendini. Kısacası mutlaka seyretmelisiniz bence.
Her bölümün sonunda bazı özel sahnelerin nasıl çekildiğine dair 10'ar dakikalık görüntüler de mevcut. Daha önce seyrettiğimiz Planet Earth belgeselleri gibi bölüm bölüm bu belgeseller de. Böcekler, memeliler vs gibi toplam 10 bölüm var. Her biri ayrı güzeldi. Dünyamız hakkında görmemiz gereken çok şey var. Çoğu şeyin de henüz keşfedilmemiş olduğunu düşününce insan çıldırıcak gibi oluyor bazen.
İyi seyirler.
İçerik zaten harika. Seyrederken sürekli olarak bilimkurgu filmi seyrediyormuşum gibi hissettim. Dünya üzerinde olup da görmediğimiz, duymadığımız ve hatta bilmediğimiz o kadar çok canlı türü var ki. Filmlerde görsem şaşırmam. Hayalgücü ne tuhaf ve güzel diye düşünürüm. Ama bütün hepsinin gerçek olduğunu bilerek seyredince insan şaşırmaktan alamıyor kendini. Kısacası mutlaka seyretmelisiniz bence.
Her bölümün sonunda bazı özel sahnelerin nasıl çekildiğine dair 10'ar dakikalık görüntüler de mevcut. Daha önce seyrettiğimiz Planet Earth belgeselleri gibi bölüm bölüm bu belgeseller de. Böcekler, memeliler vs gibi toplam 10 bölüm var. Her biri ayrı güzeldi. Dünyamız hakkında görmemiz gereken çok şey var. Çoğu şeyin de henüz keşfedilmemiş olduğunu düşününce insan çıldırıcak gibi oluyor bazen.
İyi seyirler.
22 Nisan 2010 Perşembe
The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009 - 7,3)

(Görsel buradan alınmıştır)
Bu film yeniymiş meğer. Yani gösterime yeni giriyormuş meğer. En azından ülkemizde. Biz bir-iki hafta kadar önce seyrettik sanırım (aslında 1 aydan fazla olmuştur şimdiye kadar). Badem sayesinde bir sürü film seyretmiş oluyoruz. Dün Uzunbacak’la da konuşurken itiraf ettim, Badem olmasaydı film seyretmeyi çok sevmeme rağmen sanırım bu kadar fazlasını seyredemezdim tek başıma. İyi ki varsın canım benim! :)
Filmin fragmanını seyrettim bu sabah tesadüf. Çok cezp edici görünüyor. Değişik bir ortam, kostümler, manzara vs. Fena değildi film. Ama fragmandaki kadar ilgi çekici değil bence. Son zamanlarda da aman aman beğendiğim bir film olmadı sanırım. İyice gıcık bir insan olmaya başlamışım!
Filmin en önemli tarafı Heath Ledger’ın son performansını seyretme şansımız olması bence. Aslında ben son performans olarak Dark Knight’ı biliyordum ama meğer buymuş. Dark Knight’ın çekimleri Ledger ölmeden bitebilmiş. Bu film bitmeden öldüğü için rolünü Johnny Depp, Jude Law ve Colin Farrell tamamlamış. Onlar da hoşluk katmışlar bence filme.
Filmde arabasıyla şehir şehir dolaşıp gösteri yapan yaşlı adam Dr. Parnasus (Christopher Plummer), kızı Valentine (Lilly Cole), Anton (Andrew Garfield) ve bir cüce var. Dr. Parnasus’un görevi insanların hayalgüçlerinden yararlanarak onlara farklı dünyalar sunmak. Tabi ki kısa bir süreliğine. Diğer insanlarsa sadece dekor :) Bir gün köprüden iple sarkıtılarak asılmış bir adama, Tony (Heath Ledger) rastlarlar. Adamı kurtardıktan sonra adam da onlarla birlikte dolaşmaya başlar. Her şey yolunda giderken bir gün Dr. Parnasus beklediği kötü sonla karşılaşır. Meğer o, yıllar önce şeytanla anlaşma yapmışmış. Şimdi de ödeşme vakti gelmiştir. Dr. Parnasus sonsuz yaşam karşılığında kızı 16 yaşına geldiğinde kızını ona vereceği konusunda anlaşma yapmıştır. Ama artık bunu istemez. Tony de ona yardım edecektir.
Filmde sihirli bir ayna var. Aynanın diğer tarafına geçtiğinizde hayalgücünüzle bağlantılı olarak farklı bir dünyaya geçmiş oluyorsunuz. İşte Tony'i canlandıran diğer aktörlerle de bu dünyalarda karşılaşıyoruz.
Heath Ledger'ı en son Dark Knight'ta seyretmiş ve hayran kalmıştık. Seneler senesi seyrettiğim Dawson's Creek'te Jen rolüyle (bizdeki Mine) sempatimizi kazanan Michelle Williams'ın da kocası ve çocuğunun babası olmasıyla da dikkatimizi çekmiştir. Elbette bizde özellikle ismiyle de çok dikkat çeken Brokeback Mountain'da (2005), The Brothers Grimm'de (2005), Monster's Ball'da (2001) ve daha birçok filmde rol almıştı.
Johnny Depp'i ise 21 Jump Street dizisiyle tanıdık diyebilirim. Aslında ondan önce Elm Street'te oynamış ama filmi diziden daha sonraki senelerde seyrettiğim için sonradan haberim oldu :) Malum film çekildiğinde ben 6 yaşında falan idim :)) Sonra da onu hep değişik filmlerde seyrettik. Şimdilerde Johnny Depp deyince aklımıza ilk gelen isim Tim Burton olmalı. Edward Scissorhands, Arizona Dream, What's Eating Gilbert Grape, Ed Wood, Don Juan DeMarco, Donnie Brasco, Fear and Loathing in Las Vegas, Ninth Gate, The Astronaut's Wife, Sleepy Hollow, The Man Who Cried, Chocolat (hmmm :) ), Fom Hell, Secret Window, Finding Neverland, Charlie and the Chocolate Factory, Sweeney Todd : The Demon Barber of Fleet Street seyrettiğimiz diğer filmleri. Tabi ki Pirates Of The Caribbean serisindeki Kaptan Jack Sparrow rollerini de unutmamak gerekir :)
Jude Law yine karşımıza çıktı işte :) Ama iyi ki de çıkıyor. Beyaz perdeye çok yakışıyor bence :)
Colin Farrel 2003'te Al Pacino'yla oynadığı The Recruit'le ses getirdi. Aslında daha öncesinde Hart's War, Minority Report ve Phone Booth gibi filmlerde de oynamıştı. Daha sonra Daredevil, S.W.A.T., Alexander, The New World, Miami Vice, In Bruges (Bu film de güzeldi tavsiye ederim), Pride and Glory gibi filmlerde oynadı.
Christophe Plummer yaş itibariyle de en uzun filmografiye sahip olan kişi elbette burada. 1953'lerden beri oynamış olduğu filmleri saymakla bitmez ama en aklımda kalanlar 1980 yapımı Somewhere in Time (Bunu da sevgili evvelzamaniçinde'nin tavsiyesi üzerine seyretmiştim), Star Trek, Twelve Monkeys, The Insider, A Beautiful Mind. Alexander ve New World'de Colin Farrel'la yine buluşmuşlar :)
Etiketler:
Christopher Plummer,
Colin Farrel,
fantastik,
film,
Heath Ledger,
Johnny Depp,
Jude Law,
Lilly Cole,
macera,
Terry Gilliam
21 Nisan 2010 Çarşamba
Weather Girl (2009 - 6,0)

Digiturkumuz iptal oldu sonunda. Zaten geçen seneye kadar da almamıştık. Ama geçen sene kamuya acaip bir indirim yapmışlardı. Badem de maç falan sevdiği için hadi alalım demiştik. Nisan’ın 2 sinden beri yok digiturkumuz. Kablolu da yok. Yani bir televizyonda var da, salondakinde hiçbir şey yok şu anda :) Dün de normal kanallardan birinde voleybol maçı olunca Badem sana romantik bir film koyayım ben de maç seyredeyim dedi. Weather Girl ile de bu şekilde tanışmış oldum.
Seyrederken sıkılmadım ama çok gerekli bir film olarak da görmedim. Badem getirmeseydi benim ille de seyredeceğim diye bir talebim olmazdı öyle söyleyeyim :)
Konusuna gelince, bir kanalda hava durumu sunan Slyvia (Tricia O'Kelley), aynı kanalda haber spikeri olan Dale’in (Mark Harmon) kendisini aldattığını öğrenince canlı yayına geçtiklerinde Dale’e ağzını geleni söyler ve sonra da kameralara dönerek durumu açıklar. Sonra da çeker gider. Ama o günden sonra herkes Slyvia’yı tanımaya başlar. Bu olay ona belli bir ün kazandırmış olsa da o işinden ve sevgilisinden olmuştur aslında. Başı eğik, mecburen erkek kardeşi Walt’un (Ryan Devlin) yanına taşınır. İlk gün Walt’ın arkadaşı Byron (Patrick J. Adams) ile de karşılaşır. Byron da Slyvia’yı ve kendini kaybedip Dale’e yüklenişini internette seyretmiş ve kadını çok hoş bulmuştur. Gördüğü ilk andan itibaren Slyvia’ya yazmaya başlar. Ama kadın karşılık vermez başlarda. Sonra kaybedeceğim ne var ki düşüncesiyle Byron’la birlikte olmaya başlar.
Slyvia ilişkilerinde hiçbir duygusallık ve beklenti olmadığına dair Byron’la anlaşma yapmış olsa da Byron ilk zamandan beri Slyvia’dan hoşlanmaktadır. Gel zaman git zaman Slyvia’nın ünü iyice artar. Eski çalıştığı kanal bu durumda onunla tekrar irtibata geçer ve bu sefer haber spikeri olarak işe başlamasını isterler. Dale de çok üzgün olduğunu ve yeniden başlamak istediğini söyler. Slyvia’nın cevabı evet olur ikisine de. Walt ve Byron şaşırırlar ilkten. Ama Slyvia kamera önünde kendini kaybetmesiyle ünlenmiştir bir kere :)
Tricia O'Kelley'i daha önce bir sürü dizide görmüş olabiliriz. Birçoğunda birer bölümde bile olsa rol almış çünkü. Get Real, Suddenly Susan, Malcolm in the Middle, Gilmore Girls, CSI, Two and a Half Man bunlardan birkaçı.
Patrick J. Adams'la ise yine Lost, Without a Trace, Lie To Me gibi severek seyrettiğimiz dizilerde görmüşüz.
Etiketler:
film,
Mark Harmon,
Patrick J.Adams,
Ryan Devlin,
Tricia O'Kelley
2 Nisan 2010 Cuma
Sherlock Holmes (2009- 7,6)

Bu filmi seyretmeyi uzun zamandır istiyordum aslında. Ama çok da beklediğim gibi çıkmadı itiraf edeyim. Holmes’un insanın yüzüne bakar bakmaz donuna kadar açıklaması karşısında insanların şaşırmasını seyretmek keyifliydi. Ama ben biraz daha atraksiyonlu bekliyordum sanırım. Görüntüler de güzeldi. Bir de tabi Jude Law, efendime söyleyeyim Rachel McAdams gibi güzel oyuncuları seyretmek güzel oluyor :)
Filmde Sherlock Holmes ve yardımcısı Watson, kötü adam Blackwood’un peşine düşüyor. Başta kaçırdığınız bazı detaylar da film boyunca aralıklarla karşınıza çıkıyor. Blackwood’un mezarından nasıl çıktığı ya da insanları nasıl öldürdüğü gibi.
Sherlock Holmes rolünde seyrettiğimiz Robert Downey Jr.’ı bir sürü filmde seyrettik. Sanırım en son Iron Man’de bahsetmiştim.
Jude Law’dan ise en son My Blueberry Nights’ta bahsetmiştim.
Rachel McAdams’ı en son Time Travelers’ Wife’da (Zaman Yolcusunun Karısı) seyretmiştik en son. Beğenmiştim o filmi. Henüz seyretmediyseniz tavsiye ederim. Filmde Eric Bana eşlik ediyordu ona. Ondan önce de The Lucky Ones’da (Şanslı Olanlar) seyretmiştik ki o da bence güzel bir filmdi. 3 askerin eve dönüşünü anlatan keyifli bir filmdi.
31 Mart 2010 Çarşamba
New Moon (2009 - 4,6)

(fotograf şu siteden alınmıştır)
Daha önce Twillight’i (Alacakaranlık) seyretmiştik. Stephenie Meyer’in kitaplarından uyarlama olan filmlerin ilk serisi fena değildi. Ama Türkçe’ye “Yeni Ay” adıyla çevrilen bu film tam bir felaketti diyebilirim. Filmde hiçbir şey yoktu ya bu kadar olmaz. Filmin ilk 20 dakikası falan Bella’nın (Kristen Stewart) Edward’a (Robert Pattinson) bön bön bakması ve birbirlerini nasıl sevdiklerini sözle değil de böyle abuk bakışlarla bazen de Edward’ın hastalıklı kısık sesiyle anlatmasıyla geçiyor. Sonrasında birden Edward şehri terk edip Bella’yı yalnız bırakıyor. Sonra Bella’nın öldüğünü zannedip o da kendini öldürmeye çalışırken Bela yetişiyor. Ve burası çok komik işte. Bella beni terk ettin deyince Edward “yalan söyledim, sen de çok kolay inandın ama” diyor. Ve film bitiyor.
Yani bence seyretmenize hiç ama hiç gerek yok. İnanın hiçbir şey kaybetmezsiniz seyretmeyince. Dahası vaktinizi de boşa harcamış olursunuz. Benden söylemesi :)
R. Pattinson’ı daha önce Harry Potter ve Ateş Kadehi’nde Cedric olarak seyretmiştik. Orada gayet iyiydi bence. Ama bu filmlerde çocuk biraz tuhaflaştı sanki. Genç kızlar ölüp bitiyorlar gerçi ama o kısık sesle konuşma, saçı başı dağınık tutma ve başını eğerek konuşma falan popülerliğin getirisi midir yoksa götürüsü müdür düşünmek lazım.
K. Stewart’ı da daha önce Adventureland’de seyretmiştik. Çok da keyifli bir filmdi bence. Kız gene biraz tuhaftı ama :)
Bu filmle ilgili hoşumuza giden bir detaysa Dakota Fanning’i büyümüş olarak beyazperdede görmekti. İlk gördüğümüzde o olduğunu anlamadık gerçi ama isimleri okuyunca anladık.
Etiketler:
Dakota Fanning,
film,
Kristen Stewart,
Robert Pattison,
Stephenie Meyer,
twillight
25 Mart 2010 Perşembe
Son Gelişmeler
Bundan önceki yazılarımı yazalı çok olmuştu aslında da, yayınlamaya ancak elim erdi (tıpkı bunu yazalı haftalar olduğu gibi).
İyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Anneannem, ben o yazıları yazdıktan sonra bir kez daha Genel Yoğun Bakım’a indirildi maalesef. Hastanede çalışan biri olarak bir kez daha Allah kimseyi hastanelere düşürmesin diye dua ettim. Tanıdık biri yoksa işiniz çok zor gerçekten de. Burada olsa çoğu şeyi halledebilirdik ama elim ta Ankara’ya kadar uzanamadı. Sürekli telefonda kaldım. Yoğun bakım doktorlarıyla görüştüm sık sık. Son gidişinde biz durumunu stabilize ettik artık servise çıkabilir dediler. Ama servistekiler bir türlü almak istemediler. Neyse yoğun uğraşlar sonucunda yoğun bakım doktorlarından biri sağolsun, servis doktorlarıyla kavga etmeyi göze alarak servise çıkıp anneannemi zorla servise aldırttı. Biz de rahat ettik elbette. Çünkü yoğun bakımda olunca annemler falan hep koridorlarda kaldılar. Hasta yanına kimseyi almıyorlar çünkü. Günde bir kere 1-2 dakikalığına aldılar aldılar, onun haricinde ne hastayı görebiliyorsunuz ne de haber alabiliyorsunuz. Doktorlarla görüşmek zaten hayal. Nasıl bir hastanedir anlamadım ben. Ben telefon edip haberleri öğrenmeye çalıştım hep.
Neyse, servise geri çıktı anneannem. Ama yine doktorlarla görüşemiyorsunuz. Günlük vizite geliyorlarmış mesela, bütün hasta yakınlarını odadan çıkartıp doktor ve asistanlar olarak muayenelerini yapıp hemen gidiyorlarmış. Çıkınca falan da kimse görüşmüyormuş hasta yakınlarıyla. Bizimkiler yine kalakaldılar yani. Asistanlardan biriyle görüşebilmişler neyse sonunda. İşte biraz enfeksiyon + antibiyotik tedavisi. Bakalım, hala bekliyoruz. Neredeyse 15 gündür yatıyor anneannecim..
* * *
Bebek alışverişiyle ilgili www.bebekaskisi.com diye bir site önermiştim daha önce. Modeller çok cici gerçekten de, ama İstanbul’da yaşayan arkadaşlar için Tahtakalede aynılarının tanesini 2 TL’ye gördüğümü belirtmek isterim. İnternet alışverişini tercih edenler için www.ozelcan.com.tr adresi de çok iyi bir alternatif olabilir. Ankara’da yaşayan arkadaşlar, kendi mağazasına gidip peşin ödemek isterlerse epey indirim de yapıyorlar haberiniz olsun.
Dexter 4. sezonu da bitirdik. Hevesinizi kırmak istemediğim için her şeyi açık açık yazamayacağım ama son bölüm bizi şaşırttı ve üzdü. Melih’cim bir uyarıda bulunmuştu son sezonu seyretmemizden önce. Çok etkileyici, bence seyretmeyin demişti. Ben iki gün uyuyamadım demişti. Hoş, o kadar etkileyici bir durumla karşılaşmadık ve bunu arkadaşımızın her zamanki duygusallığına verdik ama son bölümde neden böyle bir şey yaptılar anlamadım. Diziden çıkan herkesi öldürmek zorundalar mı??
Empati güzel gidiyor. Daha yarısına bile gelemedim gerçi. Ama Adam Fawer’in iki kitabı da bana seyrettiğim dizileri ya da filmleri anımsattı. Empati’de de Heroes’u hatırladım misal. Renkler, duygular vs. Bakalım ilerleyen sayfalarda ne düşüneceğim.
Birkaç ay önce Dakyüzlerden sonra bir arkadaşımız daha işten ayrılarak şehir dışına taşındı. Yeni bir iş buldu. Eşiyle yazıştık geçenlerde. Her şey mükemmel diye cevap yazmış bana. Bu “mükemmel” kelimesini hep enterasan bulmuşumdur. Çok kullandığım bir kelime değil, belki de o yüzden. Özellikle yaşantım için hemen hemen hiç kullanmam. Belki gördüğüm bir fotoğraf ya da çiçek böcek vs için kullanabilirim ama sadece o kadar. İnsanın hayatındaki her şeye bakıp da her şey mükemmel diyebilmesi için kör gözlerle bakması gerektiğini düşünüyorum. Ya da kendini kandırması gerektiğini. Buradan çok kötü bir hayatım varmış izlenimi vermeyeyim. Çok şükür, her şey yolunda. Ama iş yerinde sıkıntılarım var, evde tamam Badem’le çok iyi anlaşıyoruz ama her evde olduğu gibi bizim de ara sıra ters düştüğümüz zamanlar olabiliyor vs, genel durumda en basitinden havalar bile kötü gidiyor yahu! Ben mi çok karamsarım ya da gerçekçiyim yoksa insanlar mı çok iyimserler ya da hayalperestler anlayamadım :)
İyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Anneannem, ben o yazıları yazdıktan sonra bir kez daha Genel Yoğun Bakım’a indirildi maalesef. Hastanede çalışan biri olarak bir kez daha Allah kimseyi hastanelere düşürmesin diye dua ettim. Tanıdık biri yoksa işiniz çok zor gerçekten de. Burada olsa çoğu şeyi halledebilirdik ama elim ta Ankara’ya kadar uzanamadı. Sürekli telefonda kaldım. Yoğun bakım doktorlarıyla görüştüm sık sık. Son gidişinde biz durumunu stabilize ettik artık servise çıkabilir dediler. Ama servistekiler bir türlü almak istemediler. Neyse yoğun uğraşlar sonucunda yoğun bakım doktorlarından biri sağolsun, servis doktorlarıyla kavga etmeyi göze alarak servise çıkıp anneannemi zorla servise aldırttı. Biz de rahat ettik elbette. Çünkü yoğun bakımda olunca annemler falan hep koridorlarda kaldılar. Hasta yanına kimseyi almıyorlar çünkü. Günde bir kere 1-2 dakikalığına aldılar aldılar, onun haricinde ne hastayı görebiliyorsunuz ne de haber alabiliyorsunuz. Doktorlarla görüşmek zaten hayal. Nasıl bir hastanedir anlamadım ben. Ben telefon edip haberleri öğrenmeye çalıştım hep.
Neyse, servise geri çıktı anneannem. Ama yine doktorlarla görüşemiyorsunuz. Günlük vizite geliyorlarmış mesela, bütün hasta yakınlarını odadan çıkartıp doktor ve asistanlar olarak muayenelerini yapıp hemen gidiyorlarmış. Çıkınca falan da kimse görüşmüyormuş hasta yakınlarıyla. Bizimkiler yine kalakaldılar yani. Asistanlardan biriyle görüşebilmişler neyse sonunda. İşte biraz enfeksiyon + antibiyotik tedavisi. Bakalım, hala bekliyoruz. Neredeyse 15 gündür yatıyor anneannecim..
* * *
Bebek alışverişiyle ilgili www.bebekaskisi.com diye bir site önermiştim daha önce. Modeller çok cici gerçekten de, ama İstanbul’da yaşayan arkadaşlar için Tahtakalede aynılarının tanesini 2 TL’ye gördüğümü belirtmek isterim. İnternet alışverişini tercih edenler için www.ozelcan.com.tr adresi de çok iyi bir alternatif olabilir. Ankara’da yaşayan arkadaşlar, kendi mağazasına gidip peşin ödemek isterlerse epey indirim de yapıyorlar haberiniz olsun.
Dexter 4. sezonu da bitirdik. Hevesinizi kırmak istemediğim için her şeyi açık açık yazamayacağım ama son bölüm bizi şaşırttı ve üzdü. Melih’cim bir uyarıda bulunmuştu son sezonu seyretmemizden önce. Çok etkileyici, bence seyretmeyin demişti. Ben iki gün uyuyamadım demişti. Hoş, o kadar etkileyici bir durumla karşılaşmadık ve bunu arkadaşımızın her zamanki duygusallığına verdik ama son bölümde neden böyle bir şey yaptılar anlamadım. Diziden çıkan herkesi öldürmek zorundalar mı??
Empati güzel gidiyor. Daha yarısına bile gelemedim gerçi. Ama Adam Fawer’in iki kitabı da bana seyrettiğim dizileri ya da filmleri anımsattı. Empati’de de Heroes’u hatırladım misal. Renkler, duygular vs. Bakalım ilerleyen sayfalarda ne düşüneceğim.
Birkaç ay önce Dakyüzlerden sonra bir arkadaşımız daha işten ayrılarak şehir dışına taşındı. Yeni bir iş buldu. Eşiyle yazıştık geçenlerde. Her şey mükemmel diye cevap yazmış bana. Bu “mükemmel” kelimesini hep enterasan bulmuşumdur. Çok kullandığım bir kelime değil, belki de o yüzden. Özellikle yaşantım için hemen hemen hiç kullanmam. Belki gördüğüm bir fotoğraf ya da çiçek böcek vs için kullanabilirim ama sadece o kadar. İnsanın hayatındaki her şeye bakıp da her şey mükemmel diyebilmesi için kör gözlerle bakması gerektiğini düşünüyorum. Ya da kendini kandırması gerektiğini. Buradan çok kötü bir hayatım varmış izlenimi vermeyeyim. Çok şükür, her şey yolunda. Ama iş yerinde sıkıntılarım var, evde tamam Badem’le çok iyi anlaşıyoruz ama her evde olduğu gibi bizim de ara sıra ters düştüğümüz zamanlar olabiliyor vs, genel durumda en basitinden havalar bile kötü gidiyor yahu! Ben mi çok karamsarım ya da gerçekçiyim yoksa insanlar mı çok iyimserler ya da hayalperestler anlayamadım :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)