3 Mart 2016 Perşembe

Devam

Çınar'cım büyümeye devam ediyor. Şimdi 5,5 yaşında. Evet o büyüdükçe ben de "yaş" alıyorum. Bu aralar bu aklım daha önce niye başıma gelmemiş diye çok hayıflanıyorum. Sağlık alanında çalışmak bir anlamda kötü olsa da iyi tarafları da çok. Öncelikle manevi tatminden bahsediyorum. "Dawson's Creek" teki Pacey'nin (Joshua Jackson) bir lafı vardı. Bana olsun deyip de olduramadığım bir şey yoktur diye. Aslında bu şekilde ifade edildiğini çakması Kavak Yellerinden hatırlıyorum. İşte ilaç bulma konusunda aynı düşüncelerle işe başlayıp çözüme ulaşıyorum. Bu yüzden ismimle arayan hasta, doktor olması keyfime keyif katıyor yalan değil. Ama bu bile yeterli gelmiyor bu aralar. Ah bu aklım daha önce başıma gelseydi de tekrar sınava hazırlansaydım ve başarsaydım diye düşünüyorum. Bu sene yine de gireceğim sınavlara ama yaş gelmiş 37 ye. Bundan sonra kazansam okusam ne olacak diye de düşünmeden edemiyorum. Zaten 150 neti çıkarmak da her yiğidin harcı değil. Benimkisi öylesi bir rüya. Ah bu ben..

İstediğim kadar çok kitap okuyamıyorum, istediğim kadar çok film seyredemiyorum. Sanki ne yapıyorum bunları yapamadığımda, vatana millete hayırlı evlat mı oluyorum, o da yok. Çınar'a da yetemediğimi düşünüyorum çoğunlukla. Oynamaya bile vakit kalmıyor neredeyse.Çocuklu okuyuculardan hala takip etmeyen kaldıysa Oyuncu Anne'yi takip etmelerini tavsiye ederim bu arada. Ama gerçekten bu insanların işten eve gelip yemekti ev işiydi derken çocuklarıyla nasıl vakit geçirdikleri muamma benim için. Belki de benim bu aralarki negatifliğimden. En iyisi ben çekileyim sayın okur. Düzelince geri gelirim sanırım galiba heralde..

7 Ocak 2016 Perşembe

Of ki ne of!

Ah Sergül! Ah Efsun!

Ne kadar boş geliyor her şey. Bir şey değişiyor ve her şey alt üst oluyor. Yapılan yorumların bazılarının amacını anlamaksa mümkün değil. İnsanın içi bu kadar acır, yüreği bu kadar kanarken, iyi şeyler duymaya ihtiyacı varken, neden kendimize engel olamıyoruz acaba? Eminim herkes merak ediyor nasıl oldu, ne zaman oldu, neden oldu, ama en azından acı bu kadar tazeyken biraz saygı ya.. :(   www.yolunneresindeyim.blogspot.com 

Bana gelecek olursam hayatımda değişiklik var mı var.. Her şeyden önce günbegün büyüyen bir oğlum var çok şükür! Zor mu? Hem de nasıl.. Ben? Bazen mutlu ve umutlu, bazen kötümser, neredeyse her şeyden vazgeçmiş durumda. Hayat zor Yonca! (Allah daha büyük dert vermesin tabi). Of o kadar içim sıkkın ki Efsun'a ne yazsam boş gibi şu an. Başka haber vermek de istemiyorum. Sadece bunları yazmak istedim..

21 Mayıs 2015 Perşembe

Çok Eğlenceli, valla bak :)

Merhaba! :)

Gittim, gezdim, geldim ama hala kendime gelemedim. Ne iyi değil mi?

Eşimle birlikte turla Budapeşte-Viyana-Prag turuna katıldık. Ben özellikle Viyana'ya, eşimse Prag'a hayran kalarak döndük. 8 günlük bir turdu. Ama ben yaşlanmışım sayın okur. Nerde o eski gençlik yıllarındaki fıt fıt gezme. Ha gezmesine gezdik, ayaklarımıza kara sular indi, yorgunluktan öldük geberdik ama oraya kadar gitmişken şunu da görmeden bunu da görmeden olmaz diye diye akşamları sürünerek otele döndük. Gezinin hakkını verdik evet ama dönüşümüz de o şekilde muhteşem (!) oldu. Geldiğimizden beri özellikle ben toparlanamadım. Artık söylemeye utansam da sürekli hastayım. Günlerdir o doktora git bu doktora git (hastanede çalışıyor olmasaydım bu kadar çok doktora gitmeyeceğim kesin yine de) her tahlil normal ama bende düzelme anlamında bir değişiklik yok. Bugun artık bir de idrar tahlili yapalim dediler, o da ne, enfeksiyon çıktı. Hayret! Ama bakalım, tedavi olunca umarım daha iyi olacağım!

Gezi notlarımı fotoğraflarla anlatmak istiyorum. Yani en kısa zamanda diyeyim, ama belli bir yaşın üzerindeyseniz (mesela 35 gibi), öyle tek seferde birkaç yer gezelim demeyin. Tabi bunlar para, sağlık, zaman gibi bir sürü şeye de bağlı biliyorum ama diğer türlüsü hakkaten yorucu oluyor.

Efendime söyleyeyim, bu arada bir sürü kitap da okudum. Özellikle, hastanemizi uzak bir yere taşıyıp bizi servis tutmaya mecbur ettikten sonra. Yolda yapılabilecek en iyi şey kitap okumak bence. Sırf bu yüzden yol gözümde büyümüyor artık. Yine buraya yazma umudum olsa da, sevgili sineshoot'ın tavsiyesiyle keşfettiğim vikitap'ta yaptım güncellemeleri.

Tess Gerritsen'in Cerrah'ından sonra Rizzoli and Ishels adlı diziyi seyretmeye başladım. Kitap çok güzeldi, tabi korku gerilim sevene. Her sayfada ayrı bir gerilim, heyecan, sonuna kadar kalbim güm güm. Kitaptaki dedektiflerden biri Rizzoli. İshels ise bu kitapta yok bile. Devam kitaplarında sahneye çıkıyormuş kendisi. Dizi güzel olmasına güzel ama kitaptaki gerilimden eser yok. Daha çok çerez tadında, hani eşimin bile seyretmediği, kızsal dizi olarak adlandırılan türden gibi geldi bana. Yine de seyrediyorum. Uyku düzeniniz benimki gibi .om.oksa gecenin 04:30 unda bile uyanıp seyredebilirsiniz.

Benden şimdilik bu kadar. Sevgiler bu abuk, hastalıklı, eğlenceli (!) satırlarımı okuyan herkese :)

26 Şubat 2015 Perşembe

Temalı günler ve biz

Rüzgar'ın Adı çok güzel bir kitaptı sayın seyirciler. 1000 küsür sayfalık ikinci kitabı okumak için sabırsızlanıyorum. Ama araya birkaç kitap da sıkıştırmak istedim, dile kolay 1000 küsür sayfa. Ne zaman biteceği belli olmaz! Arada Sarah Jıo'nun Mart Menekşeleri'ni okudum. Biraz abartı geldi bana, çok romantik değilim sanırım. Sonra Ece Temelkuran'a artık bir el atayım dedim. Düğümlere Üfleyen Kadınlar'a başladım. İtiraf ediyorum beklediğim gibi çıkmadı. Belki de yanlış kitaptan başladım ama kitap oku oku bitmiyor gerçekten de :( Paul Auster'ın da çok seveni var. Görünmeyen ve Leviathan ile ben o gruba da dahil olamadım..

Bu aralar dizilerden Knick'e başladık bir de. House ile American Horror Story arasında bir yerlerde gidip geliyor gibi geldi bana. Henüz 4 bölüm seyrettik, ilerledikçe yorumum da netleşir.

Geniş bir evim olsun, evimin salonunda boydan boya bir kitaplık olsun, sahip olduğum bütün kitapları en değerli hazinem olarak sergileyeyim istiyorum. Ama kitaplık da kapalı olmalı, açık olanın tozundan kurtulamadım gitti çünkü! İşte bununla ilgili yol almaya başladık bu aralar. Heyecanla sonuç bekliyoruz :)

İnternette en çok kullandığım sosyal ağlar arasında facebook ve instagram geliyor. Bir de bu aralar vikitap. İletişim kurmayı ve paylaşmayı seviyorum. Ama bazen öyle samsalak şeyler paylaşılıyor ki hala şaşırıp kalabiliyorum. Mesela bugün, bir erkek annesi olmama rağmen, düğünde karı koca olarak fotoğraf çektirmek isteyen bir gelinin damada "anneni kardeşlerinin yanına gönderir misin, ikimiz bir fotoğraf çektirelim" demesi, bunun üzerine damadın annesine "kardeşlerimin yanına gider misin" demesi, annesinin de bu durum karşısında adeta dünyasının yıkılarak ağlaması ve gitmesini nasıl desem, midem bulanarak seyrettim. Sonrasında adam hata yaptığını anlıyor ve gidip annesinin ayaklarına kapanıp ona sarılıyor ve kardeşleriyle falan hep birlikte düğün yerini terkediyorlar. Yani nedir ki şimdi bu? Bir annenin çocuğuna o kadar bağlı olması mı, bir çocuğun annesine o kadar bağlı olması mı karar veremiyorum asıl rahatsız eden hangisi. Elbette çocuğumu çok seviyorum ama zamanı geldiğinde o da kendine dilediğince bir hayat kursun, sevdikleriyle yaşasın isterim. Evlenirse eşinin yeri ayrı annesinin yeri ayrı olsun. Acaba bunları Çınar henüz 4,5 yaşında olduğu için mi rahat söyleyebiliyorum? Yok ya sanmıyorum..

İş yerindeki arkadaşlarımızla bir "gün" kurmaya karar vermiştik. Sonrasında bu günü temalı güne çevirmeye karar verdik. Sonrasında nasıl eğlenceli bir şeyler oldu, nasıl gülmekten çatladık, nasıl fotoğrafları gören herkesleri heveslendirdik anlatamam :) Ben kendimce, çok rahatladım. Kuvvetle muhtemel, daha önceden çok da hoşlanmadığım bir "arkadaş"ın da aramızda olmasından, içimi dışıma çıkartamıyordum diyelim. Şimdi herkes, her şey daha samimi ve sıcak geliyor. Ben de daha rahat ve sevgi dolu olabiliyorum dolayısıyla. Fotoğrafları görünce anlayacaksınız :) 1. gün teması denk geldiği için Cadılar Bayramı, ikincisi rüküşlük, üçüncüsü yılbaşı, dördüncüsü erkek görünümlü kadınlar ve beşincisi de palyaço idi. Buyrun efendim :)






10 Şubat 2015 Salı

Bla bla bla..

Yazmayalı çok uzun zaman oldu bla bla bla. Çocuk bir yandan iş bir yandan bla bla bla..

Bu kısımları çabucak geçelim çünkü bu satırları sümüklü böcek halimle yazıyorum sayın seyirciler. Dün servise binmeden önce şakır şakır yağan yağmurda ayağım kaydı ve düştüm. Ama hata benim değil. O poşeti yere atan insan evladında (!) Servis şoförümüz ve servis arkadaşlarım halime acımış olmalı ki eve geri döndük ve üstümü değiştirdim ama o arada hem ıslanmaktan hem telaşeden terlediğimden üşütmüş olmalıyım. 

Geçen yıllar (evet hakkaten yazmayalı yıllar olmuş) Çınar'cım büyüdü. Hala zor bir çocuk olmasına rağmen eskisine nazaran melek diyebilirim :) Artık 4,5 yaşında ve anaokuluna gidiyor. Üstelik o da benim gibi servisle gidiyor ve bu durumdan çok mutlu :)

Bilenler bilirler, biz küçük bir şehirde yaşıyoruz. Her yer birbirine çok yakındır ve bir yere ulaşmanız en fazla 10 dakika falan sürer. Amma ve lakin eskiden evimize 5 dakika olan iş yerimiz, yakşalık 2 ay kadar önce şehirlerarası yol üzerine taşındı ve servisle yarım saatte gelebiliyoruz. Üzüldüm mü? Hmmm, başlarda biraz. Ama serviste kitap okumanın keyfini keşfettim yeniden. İstanbul'da yaşarken o serviste Yüzüklerin Efendisi serisini bitirmişliğim vardır. Şimdilerde de Patrick Rothfuss'un Rüzgarın Adı'nı okuyorum. Evet biraz kalın bir kitap, ama bunu söylediyseniz ikinci kitabı görmemiş olmalısınız!

Ben senelerdir okuduğum kitapları bir ajandaya kaydederim. Hatta ajanda çok eskidiğinde yeni ajandayı alıp her bilgiyi ona geçiririm. Meğer benim bu yaptığımı sanal ortamda da düşünen biri olmuş!! vikitap.com u bulduğum için çok mutluyum. Oradaki ismim cinardan, takip etmek isterseniz.. Okuduğum bir sürü kitabı bulamadım ama bulduklarımı ekledim. Tabi ajandamdaki gibi küçük notlar alamadım burada, hem vaktim olmadığından hem de zaten ajandamda yazıyor, bir de buraya yazmayayım diye üşendiğimden. Ama güzel bir site, öneririm herkese.

Tabi bu arada bir sürü film de seyrettim. Aklımda kalanlar Boyhood (çocuğu kendi oğluma çok benzettim, belki o de o yüzden o kadar hoşuma gitti), No se aceptan devoluciones, Whiplash, dizilerden Affair, Hart of Dixie (devam sezonları), Gönül İşleri (evet bu seferki bir Türk dizisi ama çok hoşuma gitti).. 

Şimdilik bu kadar olsun, uzun zaman aradan sonra bünyeyi sarsmayalım :)) 

25 Ağustos 2013 Pazar

Köy

Küçükken her fırsatta köye giderdik. Annem çalışmıyordu ve yaz tatili, şubat tatili, bayram tatili derken uzun zamanımız köyde geçerdi.

Köye ilk girişte arabanın camlarını hemen açmak istemezdik o ağır tezek kokusu içeriye dolmasın diye. Ablamla ikimiz arabada biraz daha oturur beklerdik. Sonra büyüklerle sıcak bir kucaklaşma, köy evindeki sedirlere yerleşme, konuşma derken karnımız acıkır ve babaannemin sofrasına otururduk. Anneannemler de aynı köyde otururlardı hatta babaannemlerle aralarında 2 ev vardı, zaten köy de epi topu 40 haneden oluşuyordu. Ama ilk gün anneannemlere gitmezdik hiç. Babamın babası olan dedem çok sert bir adamdı. Önce erkek evine gidilir, yemek yenecekse orada yenir, anneannemlereyse ertesi gün gidilirdi. Telefon olmadığı zamanlarda anneannemlerin köyde olduğumuzdan bile haberi olmazdı.

Artık bir dedem var, annemin babasi olan dedem. Sessiz, iyi yürekli, herkese yardım eden, iki dizinden ameliyatlı olmasına rağmen tarla işlerini bırakamayan, torunlarını gördüğünde ağlayan dedem var. İki dedemi de sever, babamın babası olan dedemden korkardım da. Biz büyüdükçe köye ilk gidişte babanemlerin evine gittikten sonra en azından bir merhaba demek için anneannemlere de gider olmuştuk. Öpüşüp koklaşıp geldiğimizi haber verdikten sonra tekrar diğer dedemlere giderdik.

Babaannemlerin arka bahçesinde kocaman bir ceviz ağacı vardı. Ona tırmanmaya bayılırdım. Ablamsa hiç sevmezdi. O ağacın altında bekler bense yukarılarılara tırmanırdım. Civcivler gelince de hemen aşağı iner onları severdim.

Biz çocukça oyunlarımızı oynarken büyükler çalışırlardı. Kimi tarlada kimi evde, sürekli bir telaş olurdu. Köy deyince aklıma ilk "iş" gelir ve o inanılmaz koku :)) Evlendikten sonra çok fırsatımız olmadı köye gitmeye. 8 senedir toplasan 2 ya da 3 kere gitmişizdir. Çınar doğduktan sonra hiç gitmedik mesela. Bu aralar köye gidesim var. Çınar'a oyun oynadığım bahçeleri, tarlaları, ayaklarımı buz gibi suyuna soktuğum çayı, dedemin traktörünü göstermek istiyorum. Çınar zaten traktör hastası. Akülü arabalarda bile sadece ona biniyor, başkası biniyorsa kenarda sıra bekliyor diğer arabalara binmemekte ısrar ederek.

Gidelim görelim, Çınar da görsün bilsin istiyorum. Şimdilerde kimsenin köyü kalmadı. Çocuklar bilgisayar haricinde bir hayat olduğundan bile şüphe etmek üzereler. Keşke çocukken yaşadıklarımızı hatırlayabilsek. Ben ilkokulu bile zar zor hatırlıyorum.. Sahi siz kaç yaşından sonrasını hatırlıyorsunuz?

19 Ağustos 2013 Pazartesi

The Cabin In The Woods (2012 / 7,1)



5 arkadaş ormandaki kulubeye tatile giderler! Burası çok bildik hikaye değil mi? Ama sonrası çok da bildiğimiz gibi değil..

Curt'un (Chris Hemsworth) kuzeni ormanda bir kulübe satın almıştır. Curt de sevgilisi Jules* (Anna Hutchison) ve diğer arkadaşları Dana (Kristen Connely), Holden (Jesse Williams) ve Marty (Fran Kanz) ile birlikte bu kulubeye giderler. Maksatları bu kısa tatillerinde Dana'ya da Holden'ı ayarlamaktır. Kulubeye yerleşip eğlenmeye başladıklarında birden odanın ortasındaki kapak açılır. Bu kapak bütün korku-gerilim filmlerinde olduğu gibi bir mahzene açılmaktadır. Mahzende sürüsüne bereket şey vardır. Kuklalar, bebekler, deniz kabukları, eskiden o kulubede yaşamış olan bir kızın günlüğü, esrarengiz aletler falan filan. Herbiri eline farklı bir şey almışken Dana elindeki günlüğü okumaya başlar ve asıl hikaye de o zaman başlar.

Dikkat : Buradan sonrası filmin neredeyse tamamını anlatır, istemiyorsanız okumayın :))

Filmin başlangıcında bu 5 genç yoktu bu arada. Takım elbiseli ciddi görünümlü adamlar vardı. Sanki FBI binasındasınız ve adamlar da devlet meselesi falan çözüyorlar. Sonra 5 genci gösterip hikayeye giriyor film. Ara ara da bu ciddi adamları gösteriyor. Anlıyoruz ki aslında her şey düzmece. Bu ciddi adamlar meğerse inandıkları tanrılara kurban vermek için belli periyotlarla 5 kişi seçip (fahişe, sportmen, akıllı, aptal, bakire) bu kulubeye yönlendiriyorlarmış. Bunu da aynı zamanda bahis konusu yapmışlar, en son da bakirenin ölmesi gerekiyormuş. Dana günlüğü okuduğunda zombi ailesinin uyanmasına sebep oluyor. Ve zombiler kulubeye doğru gelip ormanlıkta Jules'u öldürüyorlar. Ve bunlar filmin neredeyse ilk yarım saatinde oluyor. Curt diğerlerini uyarmak için kulubeye koşuyor bu arada Marty'i de yakalıyorlar.

Filmde asıl heyecanı bence öldüğünü sandığımız Marty ve Dana'nın olayın gizemini çözmeye başlamalarıyla yaşıyoruz. Zombilerin mezarlıklarına girip yerin bilmem kaç kat altına iniyorlar asansörle. Ve aslında zombilerin kendi seçimleriyle geldiklerini anlıyorlar. Önce Dana davranıp günlüğü okuduğu için zombiler gelmiş misal.

Kristen Connely bir sürü dizide oynamış, tanıdık geldi yüzü ama dizilerini seyretmedim. Benim seyrettiğim filmlerden Mona Lisa Smile'da oynamış ama onun üzerinden de 10 sene geçmiş, çok değişmiştir kuvvetle muhtemel.

Chris Hemsworth'ü Star Trek ve Thor'da seyretmiştik, çok bilindik bir yüz yani..

Jesse Williams'ı da nereden biliyorum diye düşündüm durdum bütün gece. Halbuki google abi var di mi, IMDB var aç bak. Yok daha şimdi baktım, Grey's Anatomy'den biliyormuşum :))

Fran Kanz en eğlenceli karakterdi bence. Filmografisi en kalabalık olan da o. Benim seyrettiklerimse Donnie Darko, Training Day, Orange County, The Village, Matchstick Man.

Drew Goddard ise ilk kez bu filmi yönetmiş çok yakından takip ettiğimiz Lost'un bazı bölümlerini yazmış. Sonra Alias, Buffy, Angel gibi dizilerin bazı bölümlerinin ve Cloverfield filminin yazarı kendisi. Acaba Lost Drew'den sonra mı zıttırdı diye düşünmeden edemedim :))

Film hakkındaki düşüncelerime gelince en başta da belirttiğim gibi çok bilindik bir hikayeyle başlayınca içim bayıldı ama film ilerledikçe diğerlerinden farkı ortaya çıktı. Değişik olması bir artısı bence. Çünkü hakkaten gençler ormana gider hepsi birer birer ölür filmlerinden sıkıldım artık. Bu filmde bir de değişik yaratıklar, korkutucu figurler görmek hoşuma gitti. Ha 10 numara değildi ama bence de 7 puanı hak ediyor.