9 Ağustos 2009 Pazar

Gake No Ue No Ponyo, 2008 (8,10)

Son zamanlarda çok film seyrettik. Ama sanırım % 90'ını yazamamışımdır. Seyredip seyredip yazmlıyım diyorum ama bir türlü fırsat yaratamadım kendime. Üzerinden zaman geçince de olmuyor işte. O eski tadı veremiyormuşum gibi geliyor. Aslında küçük notlar bile olsa yazmalı bu sayfalara.



Dün de oturduk Ponyo Ponyo Ponyoooooooooooo'yu seyrettik :) İsmi bu değil tabi de (en azından bağırarak 3 kere söylemiyorsunuz) ama sonunda çok şeker bir şarkı var. İşte orada böyle bağırıyorlar :)



Fujimato denizin altındaki evini korumaya çalışmaktadır. Bunun için her türlü deniz yaratığını evinden uzak tutması gerekir. Çeşitli büyülerle koruma sağlamış ve balık vs yi evinden uzak tutabilmiştir. Yine de meraklı gözlere engel olamaz. Ponyo (aslında bu asıl ismi değil, bu ismi ona daha sonra tanışacağı Sosuke takar, kendi ismi de P ile başlıyordu ama hatırlayamayacağım kadar uzundu maalesef) da meraklıdır. Babası Fujimoto'dan korksa da yuvasından çıkıp çevreyi dolaşmak ister sürekli.



Bir gün kaçar yine korunaklı evinden. Denizanalarıyla birlikte gezinir denizde. Ama bir anda bir geminin ağına takılır. Gemi balıklarla birlikte denizin dibindeki her türlü çöplüğü de doldurmaktadır ağına. Ponyo kendisine doğru gelen kavanozdan kurtulamaz ve başı kavanozun içine sıkışır. Yine de ağdan kurtulmayı başarır Ponyo, ama kavanozdan çıkamaz ve kıyıya vurur sonunda.



Sosuke (Hiroki Doi) annesi Risa'yla (Tomoko Yamaguchi) birlikte tepedeki kayalıklarda yaşar. Babası denizcidir ve ara sıra eve gelebilmektedir. Sosuke de deniz kenarında oynar hep. Bir gün yine tek başına oynarken denizde bir kavanoz görür. Kavanozun içinde bir şey vardır ama ilkten anlamaz ne olduğunu. Kavanozu alır ve içindekini çıkarır. Bu bir japon balığıdır! Sosuke'ye göre çok değerlidir ve onu alıp kovasına koyar. Bu sevimli japon balığı için Ponyo adını uygun bulmuştur.



Ponyo'yu evine götürür Sosuke. Okula çok geç kalmıştır. Annesi de huzurevine. Aceleyle evden çıkarlar. Sandviçlerini bile arabada yemek zorunda kalırlar. Ponyo'yu da unutmamıştır Sosuke. O da kovada, yanındadır. Sandviç ekmeğinden azıcık Ponyo'ya da vermek ister ama Ponyo başını sallar. Sosuke içindeki jambondan vermeye karar verir, Ponyo bir anda jambonun hepsini kapar ve afiyetle yer :)



Okula geldiklerinde Ponyo'yu çalılıkların arkasına saklar Sosuke. Ponyo'nun konuşabildiğini görünce çok şaşırır ve çok sevinir. Ponyo ismini çok sevmiştir. Sosuke'yi ve jambonu da çok sevmiştir :) Huzurevindeki ninelerden biri Ponyo'yu görünce bağırmaya başlar. Ona göre bu bir japon balığı değildir. Bu, küçük bir denizkızıdır ve denizkızları karaya çıkarsa felaket olur ve tsunami çıkar.

Gerçekten de Fujimoto Ponyo'yu aramak için suya hükmederek dalgaları şehrin üzerine gönderir. Sosuke kovasında Ponyo ile dururken sular gelip Ponyo'yu elinden alırlar. O gece Ponyo onu sevdiğini anlasın diye kovayı kapıdaki çitlere asar Sosuke.

Babası Ponyo'yu bir hava kabarcığına hapseder. Niyeti onu korumaktır. Ne de olsa insanlar zalim yaratıklardır. Denize zarar vermektedirler. Ama Ponyo Sosuke'ye gitmek ister. Büyü gücünü kullanarak ellerini ve ayaklarını çıkarır. Yavaş yavaş insan olmaya başlar denizin altında. Fujito önce şaşırır ama sonra anlar, Ponyo insan kanının tadına bakmıştır (Sosuke kavanozu kırmaya çalışırken elini kanatmıştır, Ponyo da bu kanı yalamış ve Sosuke'nin yarasını hemen iyileştirmiştir). Onu engellemeye çalışır büyüyle ve sonunda başarır. Ponyo bayılmıştır. Onu kardeşlerinin yanına bırakır. Ama Fujitomo'nun hesap etmediği bir şey vardır. Kardeşleri Ponyo'yu çok sever ve onun mutlu olmasını ister. Ponyo'nun etrafındaki kabarcığı hemen emer ve Ponyo'yu serbest bırakırlar. Ponyo kendine gelir ve yeniden insan olmaya başlar. Sonunda yine elleri ve bacakları çıkar, saçları uzar ve büyüyle o korunaklı evden çıkmayı başarır Ponyo.

Ama bunu yaparken Fujimoto'nun yıllardır uğraştığu korumayı da bozmuş olur. Üstelik topladığı iksirlerin hepsi de dağılmıştır. Ponyo dalgalarla yarışır, onlarla birlikte koşar ve Sosuke'yi arar.



Bu arada tsunami olmaya başlamıştır efsanedeki gibi. Dalgalar şehri basar aniden. Risa ve Sosuke evlerine dönmeye çalışırken Ponyo da dalgaların üzerinde koşarak onlara yetişmeye çalışır. Sonunda Sosuke görür dalgaların üzerindeki kızı.

Annesini durdurur, neredeyse rüzgardan Sosuke de denize uçacaktır ama annesi kurtatır onu. Ve sonunda Ponyo yola çıkmayı başarır. Risa bu küçük kıza yardım etmek ister ama Ponyo Sosuke'ye doğru koşar ve onun kucağına atlar. Sonunda Sosuke de anlamıştır onun Ponyo olduğunu.



Hep birlikte eve gittiklerinde Risa önce çocuklar ballı sıcak süt yapmak ister. Ponyo çok heyecanlıdır. Her gördüğü şey yenidir onun için. Koltukların, masanın üzerinde zıplar, atlar, beğendiği şeyleri kafasının üzerine koyar, eline alır ve zıplamaya devam eder :) Sosuke masaya oturunca o da oturur. Sosuke sütü içince o da içer. Sütünü bitirince jambon ister bu sefer. Risa da kalkıp jambonlu noodle hazırlar bu afacanlara.



Çocukların karnını doyurunca Risa huzurevine gitmek ister. Oradaki yaşlıları düşünür ve yardıma ihtiyaçları olduğuna karar vererecek çantasını hazırlar ve yola çıkar. Ertesi gün çocuklar uyandıklarında evlerinin kapısına kadar su geldiğini farkederler. Deniz yukarı kadar çıkmıştır. Sosuke annesini merak eder etrafı böyle görünce. Ama yüzerek huzurevine kadar gitmeleri mümkün değildir. Ponyo, Sosuke'nin üzüldüğünü görünce Sosuke'nin oyuncak gemisini kendilerinin sığabileceği bir büyüklüğe getirir büyüyle. Ve iki çocuk yola çıkarlar.

Denizin altında da bir yandan Fujimoto ve Ponyo'nun annesi arasında bir konuşma geçer. Annesine göre Ponyo istiyorla insan olmalı ve denizin yukarısında yaşamalıdır. Böyle bir efsane de vardır. Eğer onu olduğu gibi kabullenecek bir erkek bulursa sihir gücünü bırakarak insan olabilir Ponyo. Fujimoto bir sınav yapmaya karar verir bunun için. Huzurevindeki nineleri ve Risa'yı tatlı diliyle suyun altına çekmiştir. Sıra Sosuke'dedir. Acaba balık olduğunu bile bile Ponyo'yu kabul edecek midir yoksa o da suyun altına mı girecektir?



Miyazaki'ye hayranım ya. Adam nasıl da yapıyor böyle şeyler? Ponyo aslında 2008 yapımı. Hakkında bir sürü yazı da yazıldı, bazılarını okudum. Çoğunluğu çok beğenmemişti Ponyo'yu. Bu sevimli kızı beğenmemek nasıl mümkün olmuş anlayamadım ben. O konuşmalarına, koşuşlarına bayıldım ben :) Çoculuğunuzu çocuğunuzu alın ve arkanıza yaslanıp keyifle seyredin. Çocuğunuz yok mu bizim gibi? O zaman kendinize bir iyilik yapın ve kendiniz için seyredin şeker Ponyo'yu ve Sosuke'yi :)

İyi ki varsın be Miyazaki :))

7 Ağustos 2009 Cuma

Tarihçi, Elizabeth KOSTOVA, 648 s.



Her tatile gidişimde valizdeki en ağız malzeme kitaplarım olur. Onu da alayım bunu da okurum derken eşek ölüsü kadar valizi götürür, kitapların da hepsini okuyarak geri dönerim. Üniversitede okurken evle okul arası 1,5 saat olduğundan alışmışlığım vardır, otobüste, metroda vs çok rahatlıkla ve keyifle kitap okurum. Bunlara güneşlenmeyi sevmemek de eklenince senenin en verimli haftaları tatilde olduğum haftalar olur ya da yolculuk yaptığım haftalar :) Ama bu sefer çok kitap almak istemedim. Sadece 3 kitap vardı yanımda ve bunlardan yalnızca birini okuyabildim : Elizabeth Kostova'nın Tarihçi'si. Ona bir de Çeşme'den aldığım Ahmet Ümit'in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'ini ekleyebildim. İki kitap da çok keyifliydi. Ahmet Ümit'i zaten çok sever ve taktir ederim. Elizabeth Kostova'nın ilk kez bir kitabını okudum onu da çok beğendim. 648 sayfa, yazılar da küçük üstelik, yine de bir çırpıda bitti diyebilirim.

Hikaye mektuplarla ve gezi notlarıyla başlıyor aslında. Babası tarafından yetiştirilmiş bir kadının babasının kütüphanesini araştırmasıyla farklı bir dünyanın kapısı aralanıyor sanki. Kadın bizi anlattıklarıyla tarihin derinliklerine sürüklüyor. Sanırım tarihten hepimiz hatırlarız Kazıklı Voyvoda'yı. Osmanlıları ve diğer düşmanlarını kazıklara geçirerek öldürülmesiyle tarihe geçmiş olan Voyvoda bir kez de Tarihçi ile karşımıza çıkıyor.

Genç kız önce babasıyla birlikte daha önce hiç gitmediği yerlere gidip oraları geziyor. Daha sonra korka korka kütüphanesinde bulduğu mektupları ve kitapları soruyor. Bunun üzerine babası bütün hikayeyi anlatmaya başlıyor.

Paul üniversitede yüksek lisans öğrencisiyken tezine yardımcı olan Profesor Bartholomew Rossi'nin kaybolmasıyla işler karışıyor aslında. Bunun öncesinde kütüphanede çalışırken masasında kendisine ait olmayan bir kitap buluyor. Ama bu kitabın sahibini bulamayınca, tarihe düşkünlüğü ve kitabın eskiliği sayesinde kitabı alıp evine götürüyor. Daha sonra tanışacağı 4 kişinin daha kendisiyle aynı şekilde benzer kitaplara sahip olduğunu öğreniyor. Eski, sayfaları boş ve sararmış, yalnızca tam ortasında iki sayfayı kaplayarak çizilen kanatlı bir ejder resmi içeren bir kitap...

Macaristan, Türkiye derken 10 faklı ülkeye gidiyor kahramanımız Paul. Hep ipuçlarını yönlendiriyor onu. İpuçları sayesinde kendisiyle aynı şeyin peşinde olan insanlarla da tanışıyor. Helen de bunlardan biri. Helen antropolog olmasının yanısıra Prof. Rossi'nin de kızı olduğundan Paul'le birlikte devam ediyor bu maceraya. Kazıklı Voyvoda olarak tanınan Drakula'yı aramak için oradan oradaya gidip geliyorlar (Evet, kitapta 3. Vlad Voyvoda Tepeş'in insanların kanını emerek 5 asırdan fazla zamandır yaşamakta olduğu söyleniyor).

Biz de bu arada Drakula efsanesi gerçek mi, Rossi bulunabilecek mi, hala sağ mı yoksa o da bir vampire mi dönüştü, Paul ve Helen bu maceradan kurtulabilecek mi gibi sorulara cevap bularak heyecanımızı ve merakımızı gidermeye çalışıyoruz.

Kısacası bence çok sürükleyici ve güzel bir kitaptı. Mutlaka okumalısınız diyemeyeceğim. Drakula filmlerine bile tahammül edemeyenler var sonuçta. Bu tip şeyleri sevmiyorsanız bunu da okumanıza gerek yok. Ama ben seviyorum. Kitabı hediye ettiği için sevgili Uzunbacakçıma bir kez de buradan teşekkürlerimi sunuyorum :))

4 Ağustos 2009 Salı

Çeşme-Alaçatı-Ilıca :)

Çeşme'ye ulaşınca ilk iş otele yerleştik. Aslında yerleşemedik. Biz gittiğimizde saat 3'tü ve odalardan biri hala boşaltılmamıştı, diğeri de henüz temizlenmemişti. Ucuz etin yahnisi durumunu yaşadık. Ablam çok sinirlendi, halbu ki bu tatilde kimse benim sinirlerimi bozamayacak diyerek çıkmıştı yola. Birden celallendi :) Onu sakinleştirip eniştemle birlikte adamlarla konuşmaya çalıştık. Bu arada eniştem diyorum ama aslında enişte demeyi sevmem. Gıcıklık yapmak istersem enişte derim :)) Aslında arkadaş gibidir ve eniştelikten ziyade arkadaşlık rütbesini yakıştırırım ona.

Neyse, adamlar baktılar biz de az çaçaron değiliz, tamam siz şu odaya geçin dediler. Biz de 4 kişinin valizini 1 odaya kilitleyip giyinip çıktık yola. Zaten günün yarısı geçmişti. Plajlara gitmemeye karar verdik o yüzden. Daha önce eşimle geldiğimizde Ilıca'ya gidip orada denize girmiştik. O gün de öyle yapalım dedik ama bir kalabalık bir kalabalık, şaşırdım kaldım. Resmen yer bile bulamadık. Bir yerlere tıkıştık. Ama denizin içi bile çok kalabalıktı. Kısa zamanda sıkıldık ve otele geri döndük zaten. O arada Elizabeth Kostova'nın Tarihçi'sine başladım (onu bilahare anlatacağım).


Ertesi gün çok rüzgar vardı. Orkan'da da bende de migren olduğu için rüzgarda kalmak istemedik. Plajlar haricinde bize en yakın olarak Ege Çeşme diye bir site vardı. Aslında tabi biz buraları bilmiyoruz. Ama sağolsun Orkan'ın bir askerlik arkadaşı Çeşme'liymiş. Biz gittiğimizde de oradaydı hala. O çok yardımcı oldu bize. Bazen bize katıldı bazen de telefon yardımıyla yönlendirdi. Ege Çeşme'yi de onun sayesinde öğrendik. Tam emekli yeri. Evler çok güzel görünüyordu. Önlerinde kocaman bahçeleri ve devasa balkonları vardı. Site içinde neredeyse olimpik denebilecek büyüklükte bir havuz, hemen arkasında kafeteryası vardı. Ben acaip beğendim. Hani olur da bir gün İzmir'e gelebilirsek annemler için ideal bir yer olabilir.

Ege Çeşme'de su oldukça ılıktı. Yalnız biraz taşlıydı. İlk giriş sorun oldu azıcık. Kumsaldan girilmiyor gerçi, merdivenle iniyorsunuz ama derin olmadığı için ayağınızı basmanız gerekiyor. Yine de güzeldi.

Sonracıma 3. gün artık bir plaj yapalım dedik. Ablamın aklında Shayna vardı. Gittik baktık, beğendik ve girdik. Denizi acaip güzeldi. Biraz serindi ama sıcakta da soğuk su aranıyor zaten. Gerçi soğukluğu kaşla ya da Bozcaada'yla kıyaslanamaz onu da belirteyim. Shayna'da yiyecekler çok pahallıydı tahmin edebileceğiniz gibi. Markette 1 TL ye satılan kolaya 8 TL fiyat biçmişlerdi misal. Bu arada giriş de ücretli. O da şezlong, minder vs ücreti. 20'şer TL'yi bayıldık adamlara. Neyse güzel vakit geçirdik netice olarak.

Daha sonraki gün Babylon'a gittik. Orasını daha çok beğendim ben. Orada çimenlik de vardı en basitinden. Yeşil hastası olan ben kumsalı aniden satarak çimenliklerdeki koca minderlerin üzerine yayıldım ve Tarihçi'yle aramdaki bağı kuvvetlendirmeye devam ettim. Burada su Shayna'dakinden daha soğuktu ve rüzgarlıydı. Ama o güneşte o rüzgar da olmasa çimenlik bile çekilemeyebilrdi.

Ertesi gün Orkan'ın arkadaşlarıyla buluşacağımız için yine Ege Çeşme'ye gittik. Onların evi bizim otelin bir sokak ilerisindeymiş çünkü. Çocuklar da oradaki havuzu çok sevdikleri için orayı tercih ediyorlarmış çocuklarlayken. Gittik, malak gibi yattık, yüzdük, dinlendik, oh misler gibiydi :)

Sonraki gün yine plaj denemek istedik. Önce Granada'ya gittik. Park ücreti 10 TL dediler. Verdik. Giriş 25 TL dediler. Ama her yer 20 TL dedik. Kendi kendimize de sinirlendik. O zaman içeri girip bir bakalım dedik. Olur dediler. Ama sadece biriniz girebilirsiniz dediler. Hadi oradan deyip ayrıldık. Oradan Solomare'ye gittik. Park ücreti yine 10 TL idi. Bu sefer fotoğraf makinelerinizi almıyoruz dediler. Paparazicilik yapabilirmişiz. Biz kendi keyfimizi çekeceğiz başkasından bize ne dedik. Şirket politikası dediler. Oraya da hadi oradan diyerek tekrar Ege Çeşme'ye gittik.

Ertesi gün Babylon tarafında olan SeaSide'a gittik. Orası da güzeldi. Oranın denizi en soğuk olandı. Hatta ilkten atladım, bu arada 1 m bile değilmiş heralde atladığım yer, hiç duramadım ve koşarak denizden çıktım. Sonra baktım Orkan mis gibi yüzüyor, tekrar deneyeceğim dedim ve çıkmamak için kastım. 2-3 dakika sonra alıştım ve su inanılmaz güzel geldi :) Seaside'ın menüsü en güzel olandı, fiyatları da daha uygundu. Otopark ücretsizdi ve giriş 20 TL'ydi. Neyse, diğer yerleri de görmüş olduk :)

Ertesi gün heralde son gün oluyor bu sırayla, öğleden sonra yola çıkacağımız için yine plajlardan birine gitmek yerine yakın yerlerde takılmaya karar verdik. Ablamlar arkadaşlarıyla buluşmaya gittiler Ege Çeşme'ye. Biz de kuziyle otelde kalıp valizlerimizi falan toparladık sonra da kitaplarımıza sardık. Kuzi kitabını bitirdi. Benimki 648 sayfa olduğu için benimki yolda bitecekti. Bir tatilde daha kalın bir kitabı gözümü korkutmadan bitirmiştim. Hatta yolda o bitince Ahmet Ümit'in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'ini de zevkle okuyarak bitirdim.

Aslında yanıma 3 kitap almıştım. Ama Çeşme'de gezerken kitapçılardan 3'ü Ahmet Ümit'e ait, (Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Kukla ve ay neydi unuttum!) diğeri sevgili 7. Oda'nın tanıttığı Zülfü Livaneli kitabı olan Son Ada olmak üzere 4 kitap daha aldım.

Bu yazımda hep gündüzlerden bahsettim. Geceler çok atraksiyonlu olmasa da çoğunlukla Alaçatı'yı tercih ederek geçirdik. Bir gün Çeşme'de meşhur Dost Pide'ye gittik yemeğimizi yedik. Bir gün Ilıca'daki Aslan Kapı mıydı, şu iskenderciye gittik. İlk gün de Cevat'ın Yeri'ne gitmiştik. Dalyanköy'müş orası. Çok güzeldi. Yemekler çok lezzetliydi. Kabakçiçeği dolmasını ikinci yiyişimdi :)

Alaçatı'da yemek de çok pahallıydı bu arada. Bir gün Lavanta'ya gittik. Yemekleri çok beğenmedik, servisi hiç beğenmedik, ona rağmen bir sürü para ödedik. Bunun üzerine bir de 15 TL ekmek, 10 TL servis ücreti aldılar bizden! Başka bir gün de Tuval'de yemek yedik. Orada porsiyonlar bana göre çok büyüktü ve ortamı çok güzeldi.

Alaçatı'ya bayıldım bu arada. Ne kadar sevimli bir yer yarabbim! :) Renkli, canlı, insanı içine çekiyor resmen. İncik boncukçular desen başka bir dünya :) Gelirken sakız reçeliyle sakızlı türk kahvesi almayı ihmal etmedik. Haftasonu sakızlı kurabiye yapmak niyetindeyim :)

Unuttuğum bir şey var mı bilemiyorum, hatırlamıyorum, hatırlasam zaten yazardım. Ama son vermeden önce Kaş da ayrı bir güzel kardeşim demek istiyorum :)

Çok fotoğrafsız bir yazı oldu ama unutkan blog yazarı fotoğrafları hafıza çubuğuna kopyalamayı unuttuğu için hepsi eniştesinde kaldı :)))

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Çeşme'ye gidiş

Ben geldiiiiiim! :)

Tatil çok güzeldi. Aslında yollar haricinde çok atraksiyonlu geçmedi. Benim için tatil dinlenme demektir çünkü. Ama gitmeden bahsettiğim iç sıkıntım biraz da olsa devam etti. Ay eşimi bıraktım da gittim, onsuz ilk defa bir yere gittim muhabbeti yapmak istemiyorum. Sevmem o tip şeyleri zaten. Yapışık ikizler değiliz sonuçta. Ama onun gelmeyi çok istemesi ama gelememesi beni üzdüğü için aklım biraz burada kaldı :(

Çarşamba günü hazırlamıştım valizimi, Perşembe eve gelemeyeceğim diye. Badem akşam eve gelince valizim karşısında şaşkınlık geçirdi. En büyüğünü hazırlamıştım çünkü. Elimde böyle incik cincik torba olmasını sevmiyorum ben. İhtiyacım olan her şey tek bir valizin içinde olsun, hem taşıması kolay olsun hem derli toplu dursun isterim. Ama bu yolculuğa 4 kişi küçük bir arabayla çıkacağımız hiç aklıma gelmedi valizi hazırlarken. Badem görünce 4 kişi aynı valizle gelirseniz nereye sığacaksınız dedi haklı olarak. Ben de orta boyuna sığmaya çalıştım. Pek başarılı olduğum söylenemez. Birkaç parça eksilttim. Birkaç parçayı da plaj çantamın içine atıp valizi küçülttüm sayılır.

Gitmeden önceki Perşembe günü nöbetçiydim. Cuma iznimi yararlı kullanayım diye öğlen İstanbul için otobüse bindik eşim tarafından kuzenimizle birlikte. Ereğliden daha yeni ayrıldığım için hiçbir şey yapasım gelmedi. Normalde yolda çok güzel kitap okurum ben. Yok, okuyamadım bu sefer.

İstanbul'a tahminlerimizden daha önce ulaştık. Öyle ki ablamla aynı saatlerde evde olacaktık aslında ama biz epey erken gittik ve hatta ablamın temizlikçisi hala evdeydi! Kapıyı açtık, kadın karşımızda! Merhaba dedik ve içeri girdik. Kadında tık yok. Salona geçip koltuklara oturunca Yeliz yok mu? diye sordu. Yok dedim ben de. Biliyor mu peki dedi. Neyi biliyor mu? diye sordum ben de. Geleceğinizi dedi. İlahi kadın. Dışarıdan gelen tamamen yabancı birileri olsaydık da bizi içeri alacaktın demek :)) Yahu insan bir sormaz mı siz kimsiniz, içeri giremezsiniz falan. Ev bizim ev diye bir apar topar girdik de onun sorması gerekmez miydi sahi? :) Neyse ben durumu anlattım. O da çıkacakmıştı zaten. O gidince biz kuziyle iyice yayıldık.

Ablamlar gelince de yemek yapıp yedik. Beni bir türlü uyku tutmadı. Odaya geçip yatak hazırlamak da işime gelmedi birkaç saat için. Sabah 5'te uyanmayı kararlaştırmıştık çünkü. Salonda TV karşısında uyuklamayı tercih ettim. Sabah 5,5 ta ablam da hortlamış, bu erken kalkmacılık genetik bizde sanırım, yanıma geldi. Ay seni uyandırmayayım falan dedi ama TV'yi açmaktan da geri kalmadı :)) Sonra saati görünce tüh çok da erken kalkmışım dedi. Ben görünce bu saatte kalkacaktık zaten dedim. O zaman panik başladı. Hemen banyo yapmalıyım, valizler hazır mı, Orkan'ı uyandıralım, kuziyi uyandıralım, geç kalır mıyız bıdı bıdı..

Neyse sağsalim çıktık evden ve Pendik-Yalova feribotuna yetiştik. Saat 7'ye. 45 dakika sonra Yalova'daydık. Sonrasında 6 saatlik araba yolculuğu ile sonunda Çeşme'ye ulaştık. Daha önce eşimle birlikte gitmiştik Çeşme'ye. Tanıdık yerler görünce çok sevindirik oldum.

Aslında niyetimiz Alaçatı'da konaklamaktı. Ama kalacağımız yeri sadece uyumak için kullanacağımızdan çok ahım şahım bir yer bakınmadık. Oda + kahvaltı yeterliydi bizim için. Ama Alaçatı'da fiyatlar oldukça uçuktu. O yüzden Ilıca'da konaklayıp Çeşme-Alaçatı-Ilıca arasında mekik dokumaya karar verdik. Ilıca'da Atrium Otel'de kaldık. Fiyat olarak en uygun onu bulduk çünkü :) Oda + kahvaltı kişi başı 40 TL idi. Çok da fena değildi. Bahçesinde küçük bir havuzu vardı. Ege Çeşme Sitesi'ne yürüyüş mesafesindeydi. 2 gün oraya gidip denize girdik zaten. Siteyi acaip çok beğendim ben. Yol boyu uzanan iki katlı bahçeiçindeki müstakil evlere bayıldım. Çeşme'deki tek katlı evlereyse BA-YIL-DIM!! Tek katlı ev iki katlı evden çok daha kullanışlı gelir çünkü bana her zaman. Böyle geniş bir ev olsun, büyük bir bahçesi olsun. Bir kenarında limon ağacımız olsun, bir kenarında renkli renkli çiçeklerimiz olsun. Bir bölümünü de nane, dereotu vs ye ayıralım falan filan :))

(Devamı gelecek)

23 Temmuz 2009 Perşembe

Böyk günlerin habercisi



Salı günü nöbetçiyim. Dün de nöbet iznimi kullandım dolayısıyla. Nöbet izinlerinde aylak aylak dolaşmak çok güzel. Hele ki yanınızda bunu paylaşacak biri/leri varsa. Bugün yine nöbetçiyim. Yarın yine izinliyim dolayısıyla. Hatta yarın İstanbul'a doğru yola çıkacağım. Cumartesi sabah da ablamlar ve kuzenle birlikte ver elini İzmir. Ama işe bakın ki hiç tatil havasında değilim. İlk başta çok heyecan yapmıştım. Sonra bir sürü aksilik oldu. Planlarda değişiklik oldu. Eşim gelip gelmeme konusunda kararsız kaldı. Onun kararsızlığı ve karamsarlığı sonunda beni de etkiledi. İşte bugüne geldik, yarın izne ayrılıyorum ama hiç gidesim yok.

Cumartesi kafamın içindeki düşünceler, başımın üzerindeki baloncuklar aniden değişir ve sevimli adam suratları ( :) ) görmeye başlar mıyım acaba? Endişeliyim bu konuda biraz. Havalar da çok sıcak. Ya dayanamayacağım kadar sıcak olursa? Ya Olimpos'u çok metheden arkadaşların tavsiyesi üzerine Olimpos'a gidip de hiç beğenmememiz gibi bir durumla karşılaşırsak? Hoş daha önce gittik Çeşme'ye, ve çok beğendik. Ama Alaçatı'ya ilk defa gideceğiz. Off bu karamsarlık nereden üşüştü başıma yahu? :(

İş yeri aynı komedide gidiyor. Sene başından beri yetkili olarak devam ettiğim işlerde meğerse yetkili olmadığımı öğrendim! Aslında bakanlıkça yetkili sayıldığımı ama idarenin bunu yazı ile bildirmediği için resmi evraklara imza atmamın suç olduğunu öğrendim. Nam-ı diğer dilekçeci olarak hemen gerekli dilekçeyi yazdım elbette. 2 günde düzelttiler işi. İyi mi oldu kötü mü oldu orası meçhul!

Avatar'ın filmi çekiliyormuş. Bahsetmiş miydim daha önce? Prens Zuko'yu da Slumdog Millionaire'den tanıdığımız Dev Patel canlandıracakmış.

1 hafta buralarda olmayacağım. Tekrar yazışana kadar sağlıcakla kalın efenim :)

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Hayal kırıklığı

Meğerse film Türkçe seslendirmeliymiş!! :( Gitmedik o yüzden..

19 Temmuz 2009 Pazar

Heyecan dorukta

Bütün bir hafta tam anlamıyla sular altında kaldık. Nasıl bir yağmur nasıl bir gökgürültüsü ve şimşek ikilisi anlatamam. Sonra Cumartesiye geldik. Ben nöbetçiydim. Bir güneş açtı bir sıcak oldu ki onu da anlatamam. Öğlen başım ağrımaya başladı tabi. Sıcak mı daha etkiliydi yoksa burada kapalı kalmak mı ona karar veremedim.

Pazar günü işleri bitirip eve gittim. Daha kahvaltı masasına oturamadan arayıp ilaç istediler. Pazar günü de nöbetçi bendim maalesef. En azından pazarları icap nöbeti tutuyoruz. Bilmeyen ve ilk duyduğunda benim gibi garipseyenler için açıklayayım. İcap nöbetinde hastanede kalmamıza gerek olmuyor. Adı üstünde icap ettiğinde çağırıyorlar biz de geliyoruz. İşte pazar günü de gelmek zorunda kaldım. Çok acil bir şey olsa gam yemeyeceğim de, cumartesi aramama rağmen almayı ihmal ettikleri 2 kalem ilaç için aradılar :(

Neyse bugün güzel bir gün. Harry Potter ve Melez Prens vizyona girmiş. Hiç sevinmedim başta :) Zira bizim köye gelmesi yıllar alabilir. Sonra bir haber duydum. Zonguldak'a bir alışveriş merkezi açılmıştı. İçinde de 5 sinema salonu. Meğer oraya da gelmiş bu film :)) Nasıl sevindim anlatamam. Tabi hemen plan yaptık. Bugün iş çıkışı gidip önce yemek sonra film yapacağız. Gerçi biliyorum baştan sona. Bütün kitapları bir çırpıda okuyup merakımı gidermiştim. Sonuyla çok tatmin olduğum söylenemez ama nihayetinde sona ulaştım işte. Bütün bildiklerimi beyaz perdede görmekten de mutlu oluyorum üstelik bunun için heyecan duyuyorum. Velhasıl akşam için çok heyecanlıyım. Yarın yorumlarımı yapabilmeyi umuyorum. Umuyorum diyorum zira daha önce iş yerinden yazamıyordum biliyorsunuz. Ama birkaç gündür müsaade var, anlamadım ben de :)

Eh, öyleyse yarına kadar ciao! :))