8 Nisan 2009 Çarşamba

Avustralya (bitmez bu maceralar)

İlk gün öğlene doğru ancak şehirde olabildik. Zira Melih ilk günün hatrına azıcık daha uyumamıza izin verdi. Hazırlandıktan sonra da şehre ulaşmamız yaklaşık 1,5 saat sürüyordu. Aslında uzaklık olarak 4 km falanmış. Ama evden çık, tren istasyonuna yürü, treni bekle, şehre kadar her durakta dur, yolcu indir bindir derken çok hızlı gidemeyen tren yolculuğu ile toplamda 1,5 saat kadar sürüyor işte…

Melih her değişik lezzeti tatmamızı istediği için bizi ilk gün öğlen Japon lokantasına götürdü. Orada Ume Bento yedik. Böyle bir tepsiyi kutucuklara bölmüşler gibi. Bir kutuda soslu bir et var, diğer kutuda tavuklu bir şeyler var, diğerinde somon balığı var, sonuncusunda da kızartılmış balık var. Ortaya bir de soya sosu getiriyorlar. Özellikle eti çok lezzetliydi artık içine ne sosu kattılarsa! Somonu pek sevmiyorum zaten. Tavuk da fena değildi. Balık kıtır kıtır çok güzeldi.

Yemek yedikten sonra gezindik şöyle bir. Avustralya’da insanlar acaip rahatlar bunu daha ilk dakikadan fark ettik. Kimsede telaş yok, rahat rahat yaşıyorlar. Orada mesai 4’te bitiyormuş mesela. Market ve mağaza türü işyerlerindeyse 5’te bitiyor. 5,5’ta markete gidip şunu bunu alayım diyemiyorsunuz yani. 5’e kadar aldınız aldınız.

Bir de acaip göçmen var. Avustralyalıdan ziyade çekik insanlar gördük orada.

Melbourne’de hava da bir değişikti. Evden çıkmadan önce havadan kesinlikle emin olamıyorsunuz. T-shirtle çıktınızsa yanınıza mutlaka kalın bir şeyler de alıyorsunuz zira siz istasyona gidene kadar bile hava birdenbire soğuyabiliyor. Tabi orada yaşayanlar bu duruma bizden daha alışkınlar. Hava güzel başladıysa minicik şortların altına parmak arası terlikleri çekip çıkıyorlar. Hava soğudu mu, üzerlerine belki incecik bir şey alıyorlar hepsi bu. Alt taraf açıkta kalmaya devam ediyor ki ben onları gördüğümde bile üşüdüm çoğu zaman. Ama güneş çıktı mı da tam çıkıyor. İşte o zaman da o şortlardan bende de olması için yandım tutuştum :)

Bunları yazmak da çok zor ayrıca. 11 gün hem uzun hem kısa bir zaman. O rahatlığa alışmak için gayet uzun bir zaman. Döndüğümüzde epey zorluk çektik o yüzden. Dün başım ağrımaya başladı mesela. Strese hiç gelemememin bir sonucu bu. İstanbul’u geçtim Ereğli’ye bir geldik acaip bir trafik. Yapılacak bir sürü iş var, gidilmesi gereken yerler var. İçim sıkıldı birden. O yüzden rahat günleri yazmak zor geldi. Biraz ara vereyim en iyisi.

* * *

1 günlük moladan sonra tekrar yazmaya başlıyorum yoğun istek üzerine :) Zaten unutmamak için bir an önce yazmam lazım. Malum hafıza balıkgillerden…

Şimdi bile her şeyi 1. gün 2. gün şeklinde hatırlamıyorum. Ortaya karışık bir şeyler yazayım en iyisi :)

Yemekten laf açtık madem, yemekle devam edelim. Bak bunun zamanını çok iyi hatırlıyorum çünkü son günden bir gün önceydi :) Yemek meselesi çok zordu zaten. Bir yere gidiyoruz, Melih soruyor ne yiyeceksiniz diye. Aslında gitmeden önce soruyor, ona göre gidilecek yere karar veriliyor falan ama yiyecekler hep yabancı bize. Ne söylesek boş oluyor. Bir de yemekleri bilmediğimiz için sevip sevmeyeceğimize emin değiliz. E o zaman da karar vermek hayli zor oluyordu. Değişik kültürlerin yemeklerini tatmak da istiyoruz bir yandan, Melih de Hint işi size ağır gelir, çok baharatlıdır falan dedikçe epey zorlandık. Neyse sonuç olarak Çin, Japon, Meksika, Avustralya mutfaklarından tadarak geldik. Hala son gün yemeğini de yazamadım ya aferin bana :)



Yemek yediğimiz her yerde fotoğraf çekemedik maalesef. Melih utangaçlık yaptı biraz. Biz de hoşgördük, ne de olsa biz 10 gün orada olacaktık, oysa ömür boyu orada kalmayı düşünüyor. Oranın koşullarına göre yaşaması onun adına iyi bir şey yani. Mesela bir Thai lokantasına gittik. Adamlar her yemeği kaşıkla yerlermiş. Çatal ve bıçak yok. E et geliyor, eti kesmeden nasıl yiyeceksin değil mi? Ama işte çatal falan istemek adamlara hakaret sayılıyormuş diye isteyemedik. Neyse etler çok kocaman değillerdi, kesmeye gerek kalmadı. Thai lokantasında ben honey chicken ısmarladım. Ismarlamaz olaydım :) Aslında isminden gayet açık seçik belliydi işte tatlı tavuk olduğu. Ama değişik bir yemek deneyeceğiz ya, ben de onu seçtim.



Badem tiger beef diye bir şey istedi.



Melih’in istediği yemeğin ismini unuttum ama görüntüsü bizim mücvere benziyordu. İçinde balık ve sebze olan mücvere :) İsmi kötü geldi değil mi? Ama masaya gelen en lezzetli yemek oydu.



Sonracıma Mad Mex diye bir yer vardı (Meksika usulü). Melih orayı Amerika’dan beri seviyormuş zaten. İyi dedik oraya da girdik. Bildiğin dürümle karşılaştık :) Böyle parlak alüminyum folyo gibi bir şeye sarıyorlar. Tabi lezzeti biraz farklıydı çünkü içinde değişik malzemeler vardı, avokado ezmesi gibi. Ben daha önce avokado da yememiştim. Ne bileyim hiç merak edip de almamışım. Bizim buralarda hala yaygın değil de. Fena bir şey değilmiş. O dürümün içinde hiç hoşuma gitmedi. Zaten et de soğuktu. Her şeye rağmen çok da zorlanmadan yediğimiz ender yemeklerden biriydi gerçi de avokado sosu olmamıştı işte. Ama avokadoyu salata şeklinde tavsiye edebilirim.



Bir akşam gnocchi (Patetesli hamurla yapılan yuvarlak şekilli makarna) yanında avokadoyu sadece kesti ve limon-yağ sosuyla tatlandırarak önümüze getirdi Melih. Oldukça güzeldi tadı. Başka bir akşam da tortellini (Peynir, sebze veya et ile doldurulmuş makarna) yanına yine avokadoyu kesip bu sefer kırmızı soğan ile karıştırarak salata hazırladı. O da oldukça güzeldi. Kısacası avokado salata halinde güzelmiş. Mad Mex’te iki gün yedik bu arada. Ha ayrıca Melbourne’de değil Sydney’de gittik. Melbourne’de Mad Mex görmedik zaten.

Neyse gelelim diğer yemeklere, son günü yazayım artık en iyisi :) Efenim Çin lokantasına gittik. Melih ilk günden beri dumpling deyip duruyordu zaten. Damak tadımıza uygun olduğunu düşünmüş. Haksız da sayılmazdı. Mantı gibi bir şey dumpling. Ama mantıdan epey büyük. Hani Kayseri mantısı olarak bildiğimiz mantı var ya, eh işte onun 10-15 katı büyüklüğünde falan :) Aslında normal yemek kaşığına bir tanesini koyduğunuzda kaşığa sığmaz taşar diyeyim ben size, öyle anlayın. Değişik şekilleri var. Biz mesela vejeteryan, kıymalı, tavuklu-karidesli olanından yedik. En güzeli vejeterjan olandı. Onu haşlama istedik. Etli olanları kızartma şeklinde istedik. Kıymalısı eh biraz bizim mantıya benziyordu tat olarak. Ama ne sarımsaklı yoğurt var yanında ne de salçalı sos. Onlar olmayınca mantı mantı olur mu peki? Bir de ince çubuklarla yediğinizi düşünün :) Ama güzeldi şimdi hakkını yemeyelim.

Sonra bir gün, ta taaaam, suşi yedik. Tabi onun da çeşitleri varmış. Etlisi var, sebzelisi var. Roll denen yosuna sarılmış olanları var bir de sushimi denilen diğer tipleri var. Mantık aynı. Pilavla karışık bir şeyler yemek. Roll’da yosunu düz zemine serip üzerine önce pilav, sonra et ya da sebze koyup sigara böreği gibi sarıyorlar (tabi oldukça kalın sigara böreğine göre), sonra da onu 3-4 santimlik kalınlıklar halinde kesiyorlar. Sushimide ise pilavın üzerine et koyup o şekilde servis ediyorlar. Ama pilavı öyle bildiğin kasenin içine koyup getirmiyorlar tabi. Dörtgen seklinde kesilmiş gibi geliyor. Sebzeliler güzeldi bence, gerisini siz anlayın :)

2 gün McDonalds ve Burger King’de yememize şaşırmamalı. Tabi onların isimleri burada bildiğimiz gibi değil. McDonalds aynıydı da Burger King, Hungry Jacks diye geçiyor. Bir de bizim bildiğimiz Algida orada Streets. Böyle değişik şeyler de vardı.

Melih bir de pizzacı keşfetmiş. Böyle bizim sevdiğimiz tarzda yemyeşil olan parklardan birine de yakın. İsmini hatırlamıyorum oranın da. Ama pizzacı çocukla muhabbeti kurmuş. En sadesinden bile istese bol malzemeli pizza geldi önümüze :) Zaten tadı da çok güzeldi. İki gün öğlen de bu pizzacıdan pizzalarımızı alıp parkımıza gittik ve yeşil çimenlere yayılarak yedik yemeğimizi. Biz inanılmaz keyifliydik tabi. Önümüzde tadına doyamadığımız güzel pizzalar, altımızda yumuşacık ve mis kokulu çimen, yanımızda en sevdiğimiz dostlardan biri. Daha ne isteyebiliriz ki değil mi? Ama gelin bir de Melih’e sorun. Gene parkta yemek yediriyorum size, doğru düzgün bir yere gitseydik, azıcık gezinseydik vs. Biz mutlu mesut, o sorumluluk sahibi ve halimizden endişeli :))

Sydney’deyken bir gün de Portekiz usulu tavuklu sandviç yedim ben. O da çok lezizdi mesela. Büyük kare ekmek dilimlerinin arasına Portekiz usulu tavuk ve bilimum sebze ve sos koyuyorlar. Sonra da sen oturup bir güzel bu sandviçi yiyorsun. Badem tavuk ızgaralı sandviç aldı aynı yerden. Onunkisi tatlıydı şaşırtıcı bir şekilde. İsmini bilmediğimiz soslardan biri tatlıymış meğer. Melihse bir numaralı yiyeceği suşi aldı ve afiyetle yedi.

Yemekler sanırım bu kadardı. Zaten 11 gün de oldu sanırım saydıklarımla. Evdeki ıvır zıvıra gelince mesela Dragon Fruit (Pitaya ve Ejderha Meyvesi olarak da biliniyormuş) diye bir meyve yedik. O çok ilginç ve güzeldi. Ya bu arara 10. posta olmadı değil mi bu? Ne yazdığımı da unuttum. Bir de bir sürü insana aynı şeyleri anlatınca kafam karıştı :) Dragon Fruit böyle pembe renkli kocaman bir şey. Neye benziyor desem? Vallahi hiçbir şeye benzetemedim. Ama kozalak falan diyebilirim belki. Kozalağın kapalısı, sadece birkaç parçası açık gibi ve de pembe renkli. O açık parçaların ucu da yeşil. Bu meyveyi ortadan ikiye bölerek yiyormuşsunuz. Kesince içinden beyaz renkli bir şey çıkıyor. Bu şeyin içi de kivideki gibi siyah çörekotu benzeri çekirdekimsi şeylerle dolu. Ve aynen kivideki gibi yeniyor. Zaten beyaz kısmından ayrılması mümkün değil. Tadı da kiviye benziyor yine. Yalnız kivide hafif ekşimtrak bir tat var ya, işte bu meyvede o yok.

Sonra Star Fruit (Yıldız Meyvesi, Karambola olarak da biliniyormuş) yedik. Onu da beğendim. O da doku olarak bibere benziyor. Şekil olarak yıldıza benziyor. İsmini de buradan almış olsa gerek. Tadı da biber ve ayva karışımına benziyor. Bunda da ayva yedikten sonra boğazınızda kalan samanımsı tat olmuyor. Sulu bir şey zaten. Yani biberi yediğinizde sulu bir tat alırsınız ya, o şekilde. Badem erikle biber karışımına benzetti. Onu da belirteyim bu arada.

Bir de Guava diye bir meyve yedik. Ondan hiçbir şey anlamadım :) Yeşil elmanın biraz küçüğüne benziyor. Tadı hiçbir şeye benzemiyor. Bir de çok çekirdekli. Zor yeniyor. Çekirdeklerini ayırmalı mıydık onu da bilemedik gerçi.

Sonra bir şey elması yedik. Neydi adı yahu? Ay onu da unuttum. Melih’e sormam lazım bir ara. Tadına gelince orada yediğim en kötü meyveydi sanırım. Belki de biz yeme zamanını geçirdik bilmiyorum. Elma gibi kesmeye çalıştım ben. Böyle puding gibi bir şey çıktı içinden. Kocaman çekirdekleri var. Ayırıp yemeye çalışıyorsun falan böyle tuhaf bir şey. Ben bir parçasını yemeye çalıştım tadını merak ettiğimden ama diğerlerini yemeye gönlümüz elvermedi ve maalesef kalanı attık.

Ha bir de papaya aldık onun tadını merak ettiğimizden. Ben papaya kokusunu çok severim mesela. Kremler, yağlar falan çok hoşuma gider. Ama tadını beğenmedim. O da ben yiyene kadar birkaç gün bekledi. Belki o yüzden bozulmuştur ondan emin değilim. Ama eğer öyle değilse çok tatsız bir şey gibi geldi bana.

Hamiş : Meyvelerin fotolarını akşam yükleyeceğim. Daha yazacağım şeyler var. Bir de bu seferki şarkıyı da yine Duffy'den seçtim. Warwick Avenue ile karşınızda :)

6 yorum:

----- Jennifer ----- dedi ki...

your blog is very good

Tabiat Ana dedi ki...

yemyeşil bir parka yayılıp pizza yemek mi....hmmmm düşünmek bile muhteşem.
tatil süper geçmiş.Melih ise süper bir evsahibiymiş sanırım :)
Öptüm seni kocaman

Benim Hayatim dedi ki...

Ne güzel ya. Benim amcamlar 30 yıldır orada ama akrabalık bağlarımız çok zayif. Gerçi gerçek dost akrabadan yakındır bu her zaman böyle. Melih de sizler de ne güzel eğlenmişsiniz. Merakla bekliyorum devamını.

cinar dedi ki...

@ Tabiatçım Melih süperötesi bir evsahibi. Hatta o kadar iyi ki, o ev sahibi değildi, biz ev sahibiydik sanki :) O kadar rahat ettik. İlk defa kendi evimizi özlemedim yani o kadar diyeyim :)

@ Aysun'cum aynen öyle, Melih bizim kardeşimiz artık zaten :) Umarım sen de gidip görebilirsin bir gün oraları.

Öpüyorum ikinizi de.

Vladimir dedi ki...

Çok akıcı yazıyorsun, sanki yanında bir kamera götürmüş çekmişsin biz de şimdi seyrediyormuşuz gibi. Bu sabah kahvaltı etmeden çıktım evden - ki nadirdir - yemek yazılarıyla bir midem guruldadı resmen. Ama Japon yemekleri konusunda hemfikirim galiba onu pek yiyebilirmişim gibi gelmiyor. Thai lokantasında kaşıkla yeniyor olması da bir yerlerden öğrenemeyeceğimiz tuhaf bir ayrıntı. Çok hoşuma gitti. :)) Teşekkürler.

cinar dedi ki...

@ Çok teşekkür ederim Vladimir, çok çok teşekkür ederim :)
Biraz bahar depresyonundayım sanırım. Hiçbir şey yapasım yok bu aralar. Şöyle bir titreyip gelsem de başka şeyler de yazsam biraz değil mi? :) Sevgiler.