Yazdıklarımı okudum. Unuttuğum yiyecekleri sıralayayım hemen :)
Avustralya mutfağından da yedik bir şey. Aman kafamı toplayamadım bir türlü..
2005 Nisan ayında göğsümde bir sertlik hissederek sevdiğim cerrahlardan birine gitmiştim. Ultrason çekilip boyutları ve yeri tam olarak belli olduktan sonra hemen alalım diyerek 2 gün içinde ameliyat etmişti beni. Sonuçlar iyiydi çok şükür. Kadınların % 50 sinde görülebilen fibroadenomdu. İyi huylu tümör yani.
Aradan tam 4 sene geçti. Geçen hafta aynı göğsümde daha öncekinden biraz daha büyük bir sertlik hissettim. Sanmayın ki oturup düzenli olarak meme muayenesi yapıyorum. Aslında yapmak da lazım ama bir problem olmayınca insanın aklına gelmiyor. Biraz da korku var tabi. Hep ötelemeye çalışıyorsunuz. Ama işte tam 4 sene sonra yine tesadüfen bir sertlik hissettim aynı göğsümde. Acilen doktora gittim. Aslında acilen gitmem gerektiği konusunda kendimi ikna etmeye çalıştım ama yaklaşık 1 hafta kadar yanılmış olabileceğim konusunda kendimi telkin etmeye de çalıştım. Sonuç itibarıyle bugün yine aynı doktoruma gittim. O da önce hüsnü kurumtum olduğunu düşündü ve kendimle çok ilgilenmememi söyledi. Ama elle muayenede hemen o da fark etti benim fark ettiğimi. Diğer göğsüm için de minik sertlikler olduğunu söyledi ki onları fark etmemiştim ben. Hemen ultrason çekildi tabi. İki göğsümde de olmaması gereken kitleler bulundu :( İkisi için de fibroadenom olabilir dendi. Ama ameliyat olup da patolojisine bakılmadan kesin bir şey söylemek mümkün değil tabi.
Daha önce ameliyat olduğum göğsümdeki yaklaşık 2 cm olmuş. Aslında daha önceden fark edebilmem gerekirdi. Diğerindeki 1 cm. Daha önce ameliyat olduğumda da 1 cm civarındaydı ve hemen alalim demişti doktorum. Bu sefer biraz daha büyüsün, ameliyat daha rahat olur dedi. Hem 1 cm lik olan da biraz büyümüş olur ikisini bir alırız dedi. Ultrason çeken doktor zaten fibrokistik bir yapım olduğunu ve bu kitlelerin büyüyeceğini söylemişti. Cerrahım da aynı şeyi söyleyince 3 ay sonraki ultrasonu beklemek düştü bana da.
Neyse sonucu iyi olsun da, gerisi önemli değil.
Lütfen çevrenizdekileri öncelikle kendi evlerinde basitçe yapabilecekleri elle muayene için teşvik edin. Erken teşhiş çok önemli bu tip şeylerde.
Herkese sağlıklı günler dilerim.
Hamiş : Kafamı toplayınca Avustralya maceralarımıza devam edeceğim.
9 Nisan 2009 Perşembe
8 Nisan 2009 Çarşamba
Avustralya (bitmez bu maceralar)
İlk gün öğlene doğru ancak şehirde olabildik. Zira Melih ilk günün hatrına azıcık daha uyumamıza izin verdi. Hazırlandıktan sonra da şehre ulaşmamız yaklaşık 1,5 saat sürüyordu. Aslında uzaklık olarak 4 km falanmış. Ama evden çık, tren istasyonuna yürü, treni bekle, şehre kadar her durakta dur, yolcu indir bindir derken çok hızlı gidemeyen tren yolculuğu ile toplamda 1,5 saat kadar sürüyor işte…
Melih her değişik lezzeti tatmamızı istediği için bizi ilk gün öğlen Japon lokantasına götürdü. Orada Ume Bento yedik. Böyle bir tepsiyi kutucuklara bölmüşler gibi. Bir kutuda soslu bir et var, diğer kutuda tavuklu bir şeyler var, diğerinde somon balığı var, sonuncusunda da kızartılmış balık var. Ortaya bir de soya sosu getiriyorlar. Özellikle eti çok lezzetliydi artık içine ne sosu kattılarsa! Somonu pek sevmiyorum zaten. Tavuk da fena değildi. Balık kıtır kıtır çok güzeldi.
Yemek yedikten sonra gezindik şöyle bir. Avustralya’da insanlar acaip rahatlar bunu daha ilk dakikadan fark ettik. Kimsede telaş yok, rahat rahat yaşıyorlar. Orada mesai 4’te bitiyormuş mesela. Market ve mağaza türü işyerlerindeyse 5’te bitiyor. 5,5’ta markete gidip şunu bunu alayım diyemiyorsunuz yani. 5’e kadar aldınız aldınız.
Bir de acaip göçmen var. Avustralyalıdan ziyade çekik insanlar gördük orada.
Melbourne’de hava da bir değişikti. Evden çıkmadan önce havadan kesinlikle emin olamıyorsunuz. T-shirtle çıktınızsa yanınıza mutlaka kalın bir şeyler de alıyorsunuz zira siz istasyona gidene kadar bile hava birdenbire soğuyabiliyor. Tabi orada yaşayanlar bu duruma bizden daha alışkınlar. Hava güzel başladıysa minicik şortların altına parmak arası terlikleri çekip çıkıyorlar. Hava soğudu mu, üzerlerine belki incecik bir şey alıyorlar hepsi bu. Alt taraf açıkta kalmaya devam ediyor ki ben onları gördüğümde bile üşüdüm çoğu zaman. Ama güneş çıktı mı da tam çıkıyor. İşte o zaman da o şortlardan bende de olması için yandım tutuştum :)
Bunları yazmak da çok zor ayrıca. 11 gün hem uzun hem kısa bir zaman. O rahatlığa alışmak için gayet uzun bir zaman. Döndüğümüzde epey zorluk çektik o yüzden. Dün başım ağrımaya başladı mesela. Strese hiç gelemememin bir sonucu bu. İstanbul’u geçtim Ereğli’ye bir geldik acaip bir trafik. Yapılacak bir sürü iş var, gidilmesi gereken yerler var. İçim sıkıldı birden. O yüzden rahat günleri yazmak zor geldi. Biraz ara vereyim en iyisi.
* * *
1 günlük moladan sonra tekrar yazmaya başlıyorum yoğun istek üzerine :) Zaten unutmamak için bir an önce yazmam lazım. Malum hafıza balıkgillerden…
Şimdi bile her şeyi 1. gün 2. gün şeklinde hatırlamıyorum. Ortaya karışık bir şeyler yazayım en iyisi :)
Yemekten laf açtık madem, yemekle devam edelim. Bak bunun zamanını çok iyi hatırlıyorum çünkü son günden bir gün önceydi :) Yemek meselesi çok zordu zaten. Bir yere gidiyoruz, Melih soruyor ne yiyeceksiniz diye. Aslında gitmeden önce soruyor, ona göre gidilecek yere karar veriliyor falan ama yiyecekler hep yabancı bize. Ne söylesek boş oluyor. Bir de yemekleri bilmediğimiz için sevip sevmeyeceğimize emin değiliz. E o zaman da karar vermek hayli zor oluyordu. Değişik kültürlerin yemeklerini tatmak da istiyoruz bir yandan, Melih de Hint işi size ağır gelir, çok baharatlıdır falan dedikçe epey zorlandık. Neyse sonuç olarak Çin, Japon, Meksika, Avustralya mutfaklarından tadarak geldik. Hala son gün yemeğini de yazamadım ya aferin bana :)

Yemek yediğimiz her yerde fotoğraf çekemedik maalesef. Melih utangaçlık yaptı biraz. Biz de hoşgördük, ne de olsa biz 10 gün orada olacaktık, oysa ömür boyu orada kalmayı düşünüyor. Oranın koşullarına göre yaşaması onun adına iyi bir şey yani. Mesela bir Thai lokantasına gittik. Adamlar her yemeği kaşıkla yerlermiş. Çatal ve bıçak yok. E et geliyor, eti kesmeden nasıl yiyeceksin değil mi? Ama işte çatal falan istemek adamlara hakaret sayılıyormuş diye isteyemedik. Neyse etler çok kocaman değillerdi, kesmeye gerek kalmadı. Thai lokantasında ben honey chicken ısmarladım. Ismarlamaz olaydım :) Aslında isminden gayet açık seçik belliydi işte tatlı tavuk olduğu. Ama değişik bir yemek deneyeceğiz ya, ben de onu seçtim.

Badem tiger beef diye bir şey istedi.

Melih’in istediği yemeğin ismini unuttum ama görüntüsü bizim mücvere benziyordu. İçinde balık ve sebze olan mücvere :) İsmi kötü geldi değil mi? Ama masaya gelen en lezzetli yemek oydu.

Sonracıma Mad Mex diye bir yer vardı (Meksika usulü). Melih orayı Amerika’dan beri seviyormuş zaten. İyi dedik oraya da girdik. Bildiğin dürümle karşılaştık :) Böyle parlak alüminyum folyo gibi bir şeye sarıyorlar. Tabi lezzeti biraz farklıydı çünkü içinde değişik malzemeler vardı, avokado ezmesi gibi. Ben daha önce avokado da yememiştim. Ne bileyim hiç merak edip de almamışım. Bizim buralarda hala yaygın değil de. Fena bir şey değilmiş. O dürümün içinde hiç hoşuma gitmedi. Zaten et de soğuktu. Her şeye rağmen çok da zorlanmadan yediğimiz ender yemeklerden biriydi gerçi de avokado sosu olmamıştı işte. Ama avokadoyu salata şeklinde tavsiye edebilirim.

Bir akşam gnocchi (Patetesli hamurla yapılan yuvarlak şekilli makarna) yanında avokadoyu sadece kesti ve limon-yağ sosuyla tatlandırarak önümüze getirdi Melih. Oldukça güzeldi tadı. Başka bir akşam da tortellini (Peynir, sebze veya et ile doldurulmuş makarna) yanına yine avokadoyu kesip bu sefer kırmızı soğan ile karıştırarak salata hazırladı. O da oldukça güzeldi. Kısacası avokado salata halinde güzelmiş. Mad Mex’te iki gün yedik bu arada. Ha ayrıca Melbourne’de değil Sydney’de gittik. Melbourne’de Mad Mex görmedik zaten.
Neyse gelelim diğer yemeklere, son günü yazayım artık en iyisi :) Efenim Çin lokantasına gittik. Melih ilk günden beri dumpling deyip duruyordu zaten. Damak tadımıza uygun olduğunu düşünmüş. Haksız da sayılmazdı. Mantı gibi bir şey dumpling. Ama mantıdan epey büyük. Hani Kayseri mantısı olarak bildiğimiz mantı var ya, eh işte onun 10-15 katı büyüklüğünde falan :) Aslında normal yemek kaşığına bir tanesini koyduğunuzda kaşığa sığmaz taşar diyeyim ben size, öyle anlayın. Değişik şekilleri var. Biz mesela vejeteryan, kıymalı, tavuklu-karidesli olanından yedik. En güzeli vejeterjan olandı. Onu haşlama istedik. Etli olanları kızartma şeklinde istedik. Kıymalısı eh biraz bizim mantıya benziyordu tat olarak. Ama ne sarımsaklı yoğurt var yanında ne de salçalı sos. Onlar olmayınca mantı mantı olur mu peki? Bir de ince çubuklarla yediğinizi düşünün :) Ama güzeldi şimdi hakkını yemeyelim.
Sonra bir gün, ta taaaam, suşi yedik. Tabi onun da çeşitleri varmış. Etlisi var, sebzelisi var. Roll denen yosuna sarılmış olanları var bir de sushimi denilen diğer tipleri var. Mantık aynı. Pilavla karışık bir şeyler yemek. Roll’da yosunu düz zemine serip üzerine önce pilav, sonra et ya da sebze koyup sigara böreği gibi sarıyorlar (tabi oldukça kalın sigara böreğine göre), sonra da onu 3-4 santimlik kalınlıklar halinde kesiyorlar. Sushimide ise pilavın üzerine et koyup o şekilde servis ediyorlar. Ama pilavı öyle bildiğin kasenin içine koyup getirmiyorlar tabi. Dörtgen seklinde kesilmiş gibi geliyor. Sebzeliler güzeldi bence, gerisini siz anlayın :)
2 gün McDonalds ve Burger King’de yememize şaşırmamalı. Tabi onların isimleri burada bildiğimiz gibi değil. McDonalds aynıydı da Burger King, Hungry Jacks diye geçiyor. Bir de bizim bildiğimiz Algida orada Streets. Böyle değişik şeyler de vardı.
Melih bir de pizzacı keşfetmiş. Böyle bizim sevdiğimiz tarzda yemyeşil olan parklardan birine de yakın. İsmini hatırlamıyorum oranın da. Ama pizzacı çocukla muhabbeti kurmuş. En sadesinden bile istese bol malzemeli pizza geldi önümüze :) Zaten tadı da çok güzeldi. İki gün öğlen de bu pizzacıdan pizzalarımızı alıp parkımıza gittik ve yeşil çimenlere yayılarak yedik yemeğimizi. Biz inanılmaz keyifliydik tabi. Önümüzde tadına doyamadığımız güzel pizzalar, altımızda yumuşacık ve mis kokulu çimen, yanımızda en sevdiğimiz dostlardan biri. Daha ne isteyebiliriz ki değil mi? Ama gelin bir de Melih’e sorun. Gene parkta yemek yediriyorum size, doğru düzgün bir yere gitseydik, azıcık gezinseydik vs. Biz mutlu mesut, o sorumluluk sahibi ve halimizden endişeli :))
Sydney’deyken bir gün de Portekiz usulu tavuklu sandviç yedim ben. O da çok lezizdi mesela. Büyük kare ekmek dilimlerinin arasına Portekiz usulu tavuk ve bilimum sebze ve sos koyuyorlar. Sonra da sen oturup bir güzel bu sandviçi yiyorsun. Badem tavuk ızgaralı sandviç aldı aynı yerden. Onunkisi tatlıydı şaşırtıcı bir şekilde. İsmini bilmediğimiz soslardan biri tatlıymış meğer. Melihse bir numaralı yiyeceği suşi aldı ve afiyetle yedi.
Yemekler sanırım bu kadardı. Zaten 11 gün de oldu sanırım saydıklarımla. Evdeki ıvır zıvıra gelince mesela Dragon Fruit (Pitaya ve Ejderha Meyvesi olarak da biliniyormuş) diye bir meyve yedik. O çok ilginç ve güzeldi. Ya bu arara 10. posta olmadı değil mi bu? Ne yazdığımı da unuttum. Bir de bir sürü insana aynı şeyleri anlatınca kafam karıştı :) Dragon Fruit böyle pembe renkli kocaman bir şey. Neye benziyor desem? Vallahi hiçbir şeye benzetemedim. Ama kozalak falan diyebilirim belki. Kozalağın kapalısı, sadece birkaç parçası açık gibi ve de pembe renkli. O açık parçaların ucu da yeşil. Bu meyveyi ortadan ikiye bölerek yiyormuşsunuz. Kesince içinden beyaz renkli bir şey çıkıyor. Bu şeyin içi de kivideki gibi siyah çörekotu benzeri çekirdekimsi şeylerle dolu. Ve aynen kivideki gibi yeniyor. Zaten beyaz kısmından ayrılması mümkün değil. Tadı da kiviye benziyor yine. Yalnız kivide hafif ekşimtrak bir tat var ya, işte bu meyvede o yok.
Sonra Star Fruit (Yıldız Meyvesi, Karambola olarak da biliniyormuş) yedik. Onu da beğendim. O da doku olarak bibere benziyor. Şekil olarak yıldıza benziyor. İsmini de buradan almış olsa gerek. Tadı da biber ve ayva karışımına benziyor. Bunda da ayva yedikten sonra boğazınızda kalan samanımsı tat olmuyor. Sulu bir şey zaten. Yani biberi yediğinizde sulu bir tat alırsınız ya, o şekilde. Badem erikle biber karışımına benzetti. Onu da belirteyim bu arada.
Bir de Guava diye bir meyve yedik. Ondan hiçbir şey anlamadım :) Yeşil elmanın biraz küçüğüne benziyor. Tadı hiçbir şeye benzemiyor. Bir de çok çekirdekli. Zor yeniyor. Çekirdeklerini ayırmalı mıydık onu da bilemedik gerçi.
Sonra bir şey elması yedik. Neydi adı yahu? Ay onu da unuttum. Melih’e sormam lazım bir ara. Tadına gelince orada yediğim en kötü meyveydi sanırım. Belki de biz yeme zamanını geçirdik bilmiyorum. Elma gibi kesmeye çalıştım ben. Böyle puding gibi bir şey çıktı içinden. Kocaman çekirdekleri var. Ayırıp yemeye çalışıyorsun falan böyle tuhaf bir şey. Ben bir parçasını yemeye çalıştım tadını merak ettiğimden ama diğerlerini yemeye gönlümüz elvermedi ve maalesef kalanı attık.
Ha bir de papaya aldık onun tadını merak ettiğimizden. Ben papaya kokusunu çok severim mesela. Kremler, yağlar falan çok hoşuma gider. Ama tadını beğenmedim. O da ben yiyene kadar birkaç gün bekledi. Belki o yüzden bozulmuştur ondan emin değilim. Ama eğer öyle değilse çok tatsız bir şey gibi geldi bana.
Hamiş : Meyvelerin fotolarını akşam yükleyeceğim. Daha yazacağım şeyler var. Bir de bu seferki şarkıyı da yine Duffy'den seçtim. Warwick Avenue ile karşınızda :)
Melih her değişik lezzeti tatmamızı istediği için bizi ilk gün öğlen Japon lokantasına götürdü. Orada Ume Bento yedik. Böyle bir tepsiyi kutucuklara bölmüşler gibi. Bir kutuda soslu bir et var, diğer kutuda tavuklu bir şeyler var, diğerinde somon balığı var, sonuncusunda da kızartılmış balık var. Ortaya bir de soya sosu getiriyorlar. Özellikle eti çok lezzetliydi artık içine ne sosu kattılarsa! Somonu pek sevmiyorum zaten. Tavuk da fena değildi. Balık kıtır kıtır çok güzeldi.
Yemek yedikten sonra gezindik şöyle bir. Avustralya’da insanlar acaip rahatlar bunu daha ilk dakikadan fark ettik. Kimsede telaş yok, rahat rahat yaşıyorlar. Orada mesai 4’te bitiyormuş mesela. Market ve mağaza türü işyerlerindeyse 5’te bitiyor. 5,5’ta markete gidip şunu bunu alayım diyemiyorsunuz yani. 5’e kadar aldınız aldınız.
Bir de acaip göçmen var. Avustralyalıdan ziyade çekik insanlar gördük orada.
Melbourne’de hava da bir değişikti. Evden çıkmadan önce havadan kesinlikle emin olamıyorsunuz. T-shirtle çıktınızsa yanınıza mutlaka kalın bir şeyler de alıyorsunuz zira siz istasyona gidene kadar bile hava birdenbire soğuyabiliyor. Tabi orada yaşayanlar bu duruma bizden daha alışkınlar. Hava güzel başladıysa minicik şortların altına parmak arası terlikleri çekip çıkıyorlar. Hava soğudu mu, üzerlerine belki incecik bir şey alıyorlar hepsi bu. Alt taraf açıkta kalmaya devam ediyor ki ben onları gördüğümde bile üşüdüm çoğu zaman. Ama güneş çıktı mı da tam çıkıyor. İşte o zaman da o şortlardan bende de olması için yandım tutuştum :)
Bunları yazmak da çok zor ayrıca. 11 gün hem uzun hem kısa bir zaman. O rahatlığa alışmak için gayet uzun bir zaman. Döndüğümüzde epey zorluk çektik o yüzden. Dün başım ağrımaya başladı mesela. Strese hiç gelemememin bir sonucu bu. İstanbul’u geçtim Ereğli’ye bir geldik acaip bir trafik. Yapılacak bir sürü iş var, gidilmesi gereken yerler var. İçim sıkıldı birden. O yüzden rahat günleri yazmak zor geldi. Biraz ara vereyim en iyisi.
* * *
1 günlük moladan sonra tekrar yazmaya başlıyorum yoğun istek üzerine :) Zaten unutmamak için bir an önce yazmam lazım. Malum hafıza balıkgillerden…
Şimdi bile her şeyi 1. gün 2. gün şeklinde hatırlamıyorum. Ortaya karışık bir şeyler yazayım en iyisi :)
Yemekten laf açtık madem, yemekle devam edelim. Bak bunun zamanını çok iyi hatırlıyorum çünkü son günden bir gün önceydi :) Yemek meselesi çok zordu zaten. Bir yere gidiyoruz, Melih soruyor ne yiyeceksiniz diye. Aslında gitmeden önce soruyor, ona göre gidilecek yere karar veriliyor falan ama yiyecekler hep yabancı bize. Ne söylesek boş oluyor. Bir de yemekleri bilmediğimiz için sevip sevmeyeceğimize emin değiliz. E o zaman da karar vermek hayli zor oluyordu. Değişik kültürlerin yemeklerini tatmak da istiyoruz bir yandan, Melih de Hint işi size ağır gelir, çok baharatlıdır falan dedikçe epey zorlandık. Neyse sonuç olarak Çin, Japon, Meksika, Avustralya mutfaklarından tadarak geldik. Hala son gün yemeğini de yazamadım ya aferin bana :)

Yemek yediğimiz her yerde fotoğraf çekemedik maalesef. Melih utangaçlık yaptı biraz. Biz de hoşgördük, ne de olsa biz 10 gün orada olacaktık, oysa ömür boyu orada kalmayı düşünüyor. Oranın koşullarına göre yaşaması onun adına iyi bir şey yani. Mesela bir Thai lokantasına gittik. Adamlar her yemeği kaşıkla yerlermiş. Çatal ve bıçak yok. E et geliyor, eti kesmeden nasıl yiyeceksin değil mi? Ama işte çatal falan istemek adamlara hakaret sayılıyormuş diye isteyemedik. Neyse etler çok kocaman değillerdi, kesmeye gerek kalmadı. Thai lokantasında ben honey chicken ısmarladım. Ismarlamaz olaydım :) Aslında isminden gayet açık seçik belliydi işte tatlı tavuk olduğu. Ama değişik bir yemek deneyeceğiz ya, ben de onu seçtim.

Badem tiger beef diye bir şey istedi.

Melih’in istediği yemeğin ismini unuttum ama görüntüsü bizim mücvere benziyordu. İçinde balık ve sebze olan mücvere :) İsmi kötü geldi değil mi? Ama masaya gelen en lezzetli yemek oydu.

Sonracıma Mad Mex diye bir yer vardı (Meksika usulü). Melih orayı Amerika’dan beri seviyormuş zaten. İyi dedik oraya da girdik. Bildiğin dürümle karşılaştık :) Böyle parlak alüminyum folyo gibi bir şeye sarıyorlar. Tabi lezzeti biraz farklıydı çünkü içinde değişik malzemeler vardı, avokado ezmesi gibi. Ben daha önce avokado da yememiştim. Ne bileyim hiç merak edip de almamışım. Bizim buralarda hala yaygın değil de. Fena bir şey değilmiş. O dürümün içinde hiç hoşuma gitmedi. Zaten et de soğuktu. Her şeye rağmen çok da zorlanmadan yediğimiz ender yemeklerden biriydi gerçi de avokado sosu olmamıştı işte. Ama avokadoyu salata şeklinde tavsiye edebilirim.

Bir akşam gnocchi (Patetesli hamurla yapılan yuvarlak şekilli makarna) yanında avokadoyu sadece kesti ve limon-yağ sosuyla tatlandırarak önümüze getirdi Melih. Oldukça güzeldi tadı. Başka bir akşam da tortellini (Peynir, sebze veya et ile doldurulmuş makarna) yanına yine avokadoyu kesip bu sefer kırmızı soğan ile karıştırarak salata hazırladı. O da oldukça güzeldi. Kısacası avokado salata halinde güzelmiş. Mad Mex’te iki gün yedik bu arada. Ha ayrıca Melbourne’de değil Sydney’de gittik. Melbourne’de Mad Mex görmedik zaten.
Neyse gelelim diğer yemeklere, son günü yazayım artık en iyisi :) Efenim Çin lokantasına gittik. Melih ilk günden beri dumpling deyip duruyordu zaten. Damak tadımıza uygun olduğunu düşünmüş. Haksız da sayılmazdı. Mantı gibi bir şey dumpling. Ama mantıdan epey büyük. Hani Kayseri mantısı olarak bildiğimiz mantı var ya, eh işte onun 10-15 katı büyüklüğünde falan :) Aslında normal yemek kaşığına bir tanesini koyduğunuzda kaşığa sığmaz taşar diyeyim ben size, öyle anlayın. Değişik şekilleri var. Biz mesela vejeteryan, kıymalı, tavuklu-karidesli olanından yedik. En güzeli vejeterjan olandı. Onu haşlama istedik. Etli olanları kızartma şeklinde istedik. Kıymalısı eh biraz bizim mantıya benziyordu tat olarak. Ama ne sarımsaklı yoğurt var yanında ne de salçalı sos. Onlar olmayınca mantı mantı olur mu peki? Bir de ince çubuklarla yediğinizi düşünün :) Ama güzeldi şimdi hakkını yemeyelim.
Sonra bir gün, ta taaaam, suşi yedik. Tabi onun da çeşitleri varmış. Etlisi var, sebzelisi var. Roll denen yosuna sarılmış olanları var bir de sushimi denilen diğer tipleri var. Mantık aynı. Pilavla karışık bir şeyler yemek. Roll’da yosunu düz zemine serip üzerine önce pilav, sonra et ya da sebze koyup sigara böreği gibi sarıyorlar (tabi oldukça kalın sigara böreğine göre), sonra da onu 3-4 santimlik kalınlıklar halinde kesiyorlar. Sushimide ise pilavın üzerine et koyup o şekilde servis ediyorlar. Ama pilavı öyle bildiğin kasenin içine koyup getirmiyorlar tabi. Dörtgen seklinde kesilmiş gibi geliyor. Sebzeliler güzeldi bence, gerisini siz anlayın :)
2 gün McDonalds ve Burger King’de yememize şaşırmamalı. Tabi onların isimleri burada bildiğimiz gibi değil. McDonalds aynıydı da Burger King, Hungry Jacks diye geçiyor. Bir de bizim bildiğimiz Algida orada Streets. Böyle değişik şeyler de vardı.
Melih bir de pizzacı keşfetmiş. Böyle bizim sevdiğimiz tarzda yemyeşil olan parklardan birine de yakın. İsmini hatırlamıyorum oranın da. Ama pizzacı çocukla muhabbeti kurmuş. En sadesinden bile istese bol malzemeli pizza geldi önümüze :) Zaten tadı da çok güzeldi. İki gün öğlen de bu pizzacıdan pizzalarımızı alıp parkımıza gittik ve yeşil çimenlere yayılarak yedik yemeğimizi. Biz inanılmaz keyifliydik tabi. Önümüzde tadına doyamadığımız güzel pizzalar, altımızda yumuşacık ve mis kokulu çimen, yanımızda en sevdiğimiz dostlardan biri. Daha ne isteyebiliriz ki değil mi? Ama gelin bir de Melih’e sorun. Gene parkta yemek yediriyorum size, doğru düzgün bir yere gitseydik, azıcık gezinseydik vs. Biz mutlu mesut, o sorumluluk sahibi ve halimizden endişeli :))
Sydney’deyken bir gün de Portekiz usulu tavuklu sandviç yedim ben. O da çok lezizdi mesela. Büyük kare ekmek dilimlerinin arasına Portekiz usulu tavuk ve bilimum sebze ve sos koyuyorlar. Sonra da sen oturup bir güzel bu sandviçi yiyorsun. Badem tavuk ızgaralı sandviç aldı aynı yerden. Onunkisi tatlıydı şaşırtıcı bir şekilde. İsmini bilmediğimiz soslardan biri tatlıymış meğer. Melihse bir numaralı yiyeceği suşi aldı ve afiyetle yedi.
Yemekler sanırım bu kadardı. Zaten 11 gün de oldu sanırım saydıklarımla. Evdeki ıvır zıvıra gelince mesela Dragon Fruit (Pitaya ve Ejderha Meyvesi olarak da biliniyormuş) diye bir meyve yedik. O çok ilginç ve güzeldi. Ya bu arara 10. posta olmadı değil mi bu? Ne yazdığımı da unuttum. Bir de bir sürü insana aynı şeyleri anlatınca kafam karıştı :) Dragon Fruit böyle pembe renkli kocaman bir şey. Neye benziyor desem? Vallahi hiçbir şeye benzetemedim. Ama kozalak falan diyebilirim belki. Kozalağın kapalısı, sadece birkaç parçası açık gibi ve de pembe renkli. O açık parçaların ucu da yeşil. Bu meyveyi ortadan ikiye bölerek yiyormuşsunuz. Kesince içinden beyaz renkli bir şey çıkıyor. Bu şeyin içi de kivideki gibi siyah çörekotu benzeri çekirdekimsi şeylerle dolu. Ve aynen kivideki gibi yeniyor. Zaten beyaz kısmından ayrılması mümkün değil. Tadı da kiviye benziyor yine. Yalnız kivide hafif ekşimtrak bir tat var ya, işte bu meyvede o yok.
Sonra Star Fruit (Yıldız Meyvesi, Karambola olarak da biliniyormuş) yedik. Onu da beğendim. O da doku olarak bibere benziyor. Şekil olarak yıldıza benziyor. İsmini de buradan almış olsa gerek. Tadı da biber ve ayva karışımına benziyor. Bunda da ayva yedikten sonra boğazınızda kalan samanımsı tat olmuyor. Sulu bir şey zaten. Yani biberi yediğinizde sulu bir tat alırsınız ya, o şekilde. Badem erikle biber karışımına benzetti. Onu da belirteyim bu arada.
Bir de Guava diye bir meyve yedik. Ondan hiçbir şey anlamadım :) Yeşil elmanın biraz küçüğüne benziyor. Tadı hiçbir şeye benzemiyor. Bir de çok çekirdekli. Zor yeniyor. Çekirdeklerini ayırmalı mıydık onu da bilemedik gerçi.
Sonra bir şey elması yedik. Neydi adı yahu? Ay onu da unuttum. Melih’e sormam lazım bir ara. Tadına gelince orada yediğim en kötü meyveydi sanırım. Belki de biz yeme zamanını geçirdik bilmiyorum. Elma gibi kesmeye çalıştım ben. Böyle puding gibi bir şey çıktı içinden. Kocaman çekirdekleri var. Ayırıp yemeye çalışıyorsun falan böyle tuhaf bir şey. Ben bir parçasını yemeye çalıştım tadını merak ettiğimden ama diğerlerini yemeye gönlümüz elvermedi ve maalesef kalanı attık.
Ha bir de papaya aldık onun tadını merak ettiğimizden. Ben papaya kokusunu çok severim mesela. Kremler, yağlar falan çok hoşuma gider. Ama tadını beğenmedim. O da ben yiyene kadar birkaç gün bekledi. Belki o yüzden bozulmuştur ondan emin değilim. Ama eğer öyle değilse çok tatsız bir şey gibi geldi bana.
Hamiş : Meyvelerin fotolarını akşam yükleyeceğim. Daha yazacağım şeyler var. Bir de bu seferki şarkıyı da yine Duffy'den seçtim. Warwick Avenue ile karşınızda :)
1 Nisan 2009 Çarşamba
ühü :(
Artık iş yerinden blogspota giremiyorum, hüngürt :((
Kendi yazılarımı yayınlayamasam da en azından sizleri okuyabiliyordum. Onu almışlar elimizden, benim yokluğumda. Facebooku da kapatmışlar..
Yazım hazırlık aşamasında. İlginiz için çok teşekkür ederim hepinize de. Büyük bir hevesle yazmaya başladım aslında ikinci günden (ilk gün gidiş aşamasını yazmıştım). Ama yazdıkça hatırladım ve özlemim çok ağır bastı. Azıcık ara verdim o yüzden. Haftasonuna tamamlarım. Zira bugün nöbetçiyim, cuma, cumartesi, pazar izinliyim dolayısıyla...
Hepinize sevgiler :)
Hamiş : Katie'den sıkılmış olabileceğinizi varsayarak bu yazımla dinlemeniz için yine Melih'in bize kazandırdığı Duffy'i seçtim. Ve Mercy ile karşınızda :)
Kendi yazılarımı yayınlayamasam da en azından sizleri okuyabiliyordum. Onu almışlar elimizden, benim yokluğumda. Facebooku da kapatmışlar..
Yazım hazırlık aşamasında. İlginiz için çok teşekkür ederim hepinize de. Büyük bir hevesle yazmaya başladım aslında ikinci günden (ilk gün gidiş aşamasını yazmıştım). Ama yazdıkça hatırladım ve özlemim çok ağır bastı. Azıcık ara verdim o yüzden. Haftasonuna tamamlarım. Zira bugün nöbetçiyim, cuma, cumartesi, pazar izinliyim dolayısıyla...
Hepinize sevgiler :)
Hamiş : Katie'den sıkılmış olabileceğinizi varsayarak bu yazımla dinlemeniz için yine Melih'in bize kazandırdığı Duffy'i seçtim. Ve Mercy ile karşınızda :)
29 Mart 2009 Pazar
Avustralya'ya Gidiş

14 mart cumartesi sabah 06:30 da evden ciktik. Valizleri yerleştir, benzin al derken İstanbul'a doğru yola çıkmamız 07:00 yi buldu. 10:30 civarında İstanbul'daydık. Eşimin ablasına gidip bir güzel kahvaltımızı yaptık. Daha sonra İstinye Park'a gidip 16:00 ya kadar dolandık. 16:00 da maceramızın başlayacağı havaalanına doğru yola çıktık. Emirates vaadettiği gibi 19:10 da hareket ederek Dubai'ye doğru yola çıktı.
Bu benim ikinci uçak yolculuğumdu. İlkinde Antalyaya gitmiştim. O da uçuş süresi olarak yarım saat 40 dakika falan sürüyor. İndin bindin bir şey anlamıyorsun. Bu sefer Dubai'ye kadar 4,5 saat falan uçtuk. Çok korkutucu değildi. Bir de bu Emirates iyilerden biriymiş. Rahat ettirmek için her şeyi düşünmüşler. Koltukların arkalarında birer ekran ve kumanda var. Menüde yüzlerce film, dizi, oyun, binlerce müzik var. Seç beğen dinle, seyret, oyna şeklindeler. Tabi bizim için biçilmiş kaftan :) Gerçi filmleri İngilizce altyazı bile olmadan seyretmek biraz kastı beni. Altyazı işimi epey kolaylaştırıyor zira konuşma esnasında kelimeleri şıp diye yakalayamıyorum. Neyse giderken en kolayından (ve benim için güzelinden, ki daha önce seyredememiştim) Madagaskar 2'yi açtım seyrettim. Animeleri seviyorum velhasıl kelam. İyi de oldu. Hem sevdim hem anladım :) Tabi bu arada yanımıza aldığımız kitaplar da yalan oldu.
Dubai'ye iner inmez koşuşturmacamız başladı. Çünkü uçuşlar arasında çok zaman yoktu ve hemen işlemlerimizi halledip giriş kapısına gitmemiz gerekiyordu. Öyle de yaptık ve bizi yaklaşık 15 saatlik yolculukla Melbourne'e götürecek olan uçağımıza bindik (Bu arada biz Melbörn olarak okuyoruz ama onlar Melbırn diyorlar). İşte bu uçak korkutucuydu. Yine Emirates olduğu için aynı ekipman mevcuttu lakin okyanus üzerinde uçarken engebeli arazide koca bir otobüs içindeymiş gibi sarsılınca insan ne bir şey seyredebiliyor ne bir şey okuyabiliyormuş. Ben zaman zaman Badem'in eline koluna sarılmış vaziyetteydim. Sarsıntı biraz hafifleyince müzik dinleyip uyumaya falan çalıştım ama dile kolay 15 saat git git bitmek bilmedi. Bir de önceden tecrübeli ağızlardan bilgileri aldık ya, zaten normal üstü bir tuvalet mevzumuz var, bir sürekli su içip tuvalete gitme peşindeyiz. Gerçi çok da iyi oldu zira uçak sonrasında Jet-lag denen olayı pek yaşamadık. Bu yolculukta da yine bir animeyi seçtim ve Meet The Robbinsons'u seyrettim. Onu da daha önce seyretmemiştim ve pek keyif aldım :)
Sonunda Melbourne'de Tullamarine havaalanına indik. Bizimle saatle kaça takebül ediyordu, sanırım 16:00 suları idi, orada saat 01:00 civarıydı. Valizleri al, taksiye git, eve yönlen derken Melih'le buluşmamız 02:30 u buldu sanırım. Tabi orada Pazartsi sabahıydı. Yani buradan cumartesi çıktık ve saat farkından ötürü neredeyse Pazartesi günü orada olduk. Gelirken ters yön olduğu için bu şekilde olmadı tabi. Cuma sabah çıktık akşam buradaydık.
Neyse, taksici abicim otomatik seyrüsefer cihazını (navigator bu şekilde çevrilmiş dilimize) kullanarak bizi gösterdiğimiz adrese getirdi. Ama aslında epey bir dolaştırmış. Bunu sonraki havaalanı yolculuklarımızda ödediğimiz paradan anladık. Zira bu ilk sefer abiye 75 Avustralya doları* verdikten sonra yanımızda Melih varken 44 AUD ye gidebildik!
Melih'cim de biz gelmeden önce çıkmış evinin önüne. Soğukta bizi beklemiş garibim. Ama işte sonunda oradaydık. Tam evinin önünde. Tarif edilemez bir mutluluk tabi ki.
Hava karanlık, biz leş gibi olunca hemen eve girdik ve sıcak bir banyo sonrası yataklarımıza geçip uyumaya çalıştık. Melih de biz gitmeden 10 gün önce taşınmıştı evine. Biz gidiyoruz diye acilen halletmiş her şeyi. Daha önce okuluna yakın bir otelde kalıyordu. Eninde sonunda eve çıkacaktı tabi de, bizim digişimiz bu durumu birazcık hızlandırdı. Canım benim, her şeyi de düşünmüş. İletişim sağlayabilelim diye bize cep telefonu ve Avustralya hattı bile almış. Bu noktada Melih'e olan sevgimi Sevgili Tabiat Ana'nın yüzyıllar öncesinde beni sobelediği yazıya, 30'undan sonra dostluk adlı o güzel konuya yönlendirmek istiyorum. 30 undan sonra aradığım tek şey samimiyet sanırım. İnsan samimi olduğu zaman işte böyle ince fikirli de oluyor, empati de kuruyor. Bize de sevgi yumağına sarmak kalıyor tabi :)
Pazartesi sabahı askeriye kampındaymışız misali saat 8'de Melih kapımıza dayandı :)) İlk yurtdışı gezimiz ve bu da Melih'in yanına ya, kendini sorumlu hissediyor tabi bizimki. Her dakika önemli! Görülecek, gidilecek, yapılacak çok şey var ama bizim gözler açılmıyor tabi. Burada çok erken kalkarım bilirsiniz. 6,5 bilemedin 7 de ayaktayım. Orada ne mümkün! Bir de bizim odanın camı merdivene bakıyor. Güneş almıyor yani, dolayısıyla beynim havanın aydığını ayamıyor :) O yüzden her sanah aynı kamp mevzusunu yaşadık (Melihcim seni çooook seviyorum! :)) )
Sonunda kalkıp ekmek, nutella, domates ve çeşitli ezmelerle kahvaltımızı yapıp Melbourne sokaklarına atıyoruz kendimizi...
* : 1 AUD = 1,12 TL idi o zamanlar.
Hamiş 1 : Gördüğünüz gibi uyku tutmadı yine. Saatin 05:30 olduğunu göz önüne alarak biraz daha uyumaya çalışayım en iyisi. Arkası yarın anacım :))
Hamiş 2 : Bu yazımla dinlemeniz için Melih'in arşivimize kazandırdığı ve çok sevdiğimiz Katie Melua'dan Nine Million Bicycles'ı seçtim.
Ve döndük
Kulağımda Nilüfer'in hüzünlü sesi, içimde bir burukluk yurda döndüm, döndük. Arkamızda sevdiğimiz birini bırakmak çok zor geldi...
Fotoğraflı anlatım yazılarımla yakında karşınızda olabilmeyi umuyorum. Hepinize sevgiler...
Hamiş : Kulaklarımda olan aslında Nilüfer'in "Seni Şimdiden Özledim" şarkısıydı. Ancak onu bulamadım. O yüzden sevdiğim şarkılarından başka birini paylaşmak istedim.
Fotoğraflı anlatım yazılarımla yakında karşınızda olabilmeyi umuyorum. Hepinize sevgiler...
Hamiş : Kulaklarımda olan aslında Nilüfer'in "Seni Şimdiden Özledim" şarkısıydı. Ancak onu bulamadım. O yüzden sevdiğim şarkılarından başka birini paylaşmak istedim.
22 Mart 2009 Pazar
6 Mart 2009 Cuma
Tiyatro Maceramız ve Yolculuk

oyun : ve perde açılır, ilk sahne görünür... (Dil-u Beste sahnesi)

oyun : ve ben sahneye çıkarım : Beyin Cerrahı, aynı sahne
Sonunda tiyatro oyunumuzu sahneleyebildik. O kadar uzun zamandır çalışıyoruz ve o kadar fena durumdaydık ki son ana kadar bir arıza çıkmasını bekledim aslında. Ama sonuç çok şaşırtıcıydı. Her şeyden önce biz çok eğlendik :) Hani sahnenin tozunu yutunca artık başka bir şey düşünemezsin gibi şeyler söylerler ya, biz doyamadık, perde açılmadan önce heyecandan arka kapılara kaçmaya çalışan bizler, oyun bittikten sonra biz bu oyunu bir kez daha, hatta bir kez daha oynamalıyız şekline büründük :) Hatta şu anda bunun yollarını arıyoruz.

provalar : aynı sahne yine ben :)
Oyun esnasında da oyun sonrasında da çok alkış aldık, herkes çok güldü, çok eğlendi. Aynı bizim gibi, onlar da bizim performansımızın beklediklerinin üzerinde olduğunu söylediler. Bu iyi bir şey mi tartışılır tabi :)

Oyun : Çeşitlemeler sahnesi, sarışın hemşire iğneyi yanlışlıklar doktora yaparken

Provalar : Dayak sahnesi
Ama sonuç olarak il sağlık müdürlüğünden haber geldi. İl merkezine gidip bir kez de orada oynamamızı rica ediyorlarmış. Sonracıma Kızılay yararına da oynama ihtimalimiz varmış. Bu da bizim açımızdan epey sevindirici oldu.

Oyun bitiminde tüm oyuncular sahnedeyken
Tiyatroda rol almak, bütün o heyecanı yaşamak da acaip keyifli bir şeymiş. Son zamanlarda çok sıkılmıştım, bitsin artık diye düşünmeye başlamıştım ama bitince de hakikaten yeniden başlasın diye düşünmeye başladım. Evet, öncesi baya eziyetli. Ezberlemeki rol arkadaşlarının ezberlemesi için beklemek, provalar falan derken bayık zamanlar da geçirdik. Ama sonuç gerçekten de güzel oldu ya :)
Yurtdışı seyahatimiz ise gerçekleşmek üzere :) Evet evet, yanlış okumadınız. Bütün endişelerimize rağmen vizeli pasaportlarımız şu anda kargoda, hatta kargo elemanları hastanemiz merdivenlerinde bile olabilirler şu dakikada :) Bu da çok ayrı bir keyif tabi ki. Başta epey gözümüzü korkuttular. Gitmek planımız her zaman vardı aslında. Ne de olsa o uzun yolun sonunda kardeşimiz gibi olan Melih vardı. Ama zaman belli olmayınca öncesinde de bir hazırlık yapmamıştık. Gitmeye aniden karar verince de bazı şeyler için geç kaldık gibi düşündürttüler. Siz siz olun korkmayın :) Başvurumuzu 4 martta yapabildik biz. Zira evraklarımız hazır olsa da randevusuz almadıkları, randevuyu da 10-15 gün sonrasına verdikleri için geciktik. Ama yine de 4 mart akşamı telefondan arayarak işlemimizin tamam olduğunu, ama kargo gittiği için postalamayı ancak ertesi gün yapabileceklerini söylediler. Hemen aynı gün halloldu yani, inanılır gibi değil :))) Dün de postaladılar doğal olarak bugün de elimize ulaşacak işte!
Nereye mi gidiyoruz? Efenim ta Avustralya’ya uçacağız 14 Martta. Yaklaşık 19 saat uçacağız. Biraz göz korkutucu bir rakam bu 19. Ama havayolları sağolsun bir sürü şey düşünmüş bu uzun yolculuk için. Filmler, müzikler, oyunlar. E biz yanımıza birkaç kitap da aldık mı heralde çok sıkıntı çekmeyiz değil mi?
İşte gördüğünüz gibi yolculuk heyecanına şimdiden kapılmış durumdayım. Dünyanın neredeyse diğer ucuna gidip kanguruları, koalaları, şu meşhur Opera Binasını görme şansım, okyanusta yüzme ihtimalim var! :)
Hamiş : Dinlemeniz için Careless Whisper'ı seçtim bu sefer. Oyunumuzun son perdesinde hademe bu şarkıda süpürgeyi alıp dans ediyordu :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
